CAN-ANDREY PLATONOV
"Biliyorum o halkı ben, orada doğmuştum," dedi Çagatayev.
"Bu yüzden gönderiyorlar ya seni oraya," diye açıkladı sekreter. "Ne denirdi o halka, hatırında mı?"
"Bir şey denmezdi," diye yanıtladı Çagatayev. "Ama kendi kendisine kısa bir ad vermişti."
"Nasıl bir ad?"
"Can. Ruh ya da tatlı hayat anlamında. O halkın, ruhundan ve kadınların, anaların ona bağışladığı tatlı hayatından başka hiçbir şeysi yoktu – halkı doğuran analardır çünkü."
Sekreter kaşlarını çattı ve kederlendi.
"Demek varı yoğu göğsündeki yüreğiymiş, o da çarptığı sürece..."
"Sırf yüreği," dedi Çagatayev onaylayarak, "bir tek yüreği; vücudunun dışında kalan hiçbir şeye sahip değildi. Zaten hayat da onun sayılmazdı, yaşadığını sanırdı sadece."
Gerek dili gerekse dünyaya bakış açısıyla sadece çağının değil tüm zamanların edebiyatında apayrı bir yere sahip olan Platonov'un bu kısa romanı, "İnsan ne için yaşar?" sorusu üzerine derin, sarsıcı ve özgün bir tefekkür niteliğinde. Hayata duyulan inancın dönüştürücü gücünün öyküsü Can; açlığın, yokluğun, unutulmuşluğun ve süreğen acının hissizleştirdiği bir halkın uyanışının öyküsü. En tanıdık konuyu bile ilk kez ele alınıyormuşçasına ilginç kılan ve tüm eserleri sadece insana değil, bir bütün olarak doğaya yönelik muazzam bir sevgi ve şefkatle ışıldayan Platonov'un Can'ı, edebiyatseverleri derinden etkileyecek güçlü bir roman.
*
Köhne Derya Nehri'nin kuru yatağına varan Nazar Çagatayev lığın içine ön ayaklarına dayanarak insan gibi oturmuş bir deve gördü. Deve zayıftı, hörgüçleri çökmüştü, kara gözleriyle akıllı, üzgün bir insan gibi ürkek ürkek bakıyordu. Çagatayev yanına geldiğinde deve ona en ufak bir ilgi bile göstermedi; rüzgârın sürüklediği ölü otların hareketini takip etmekteydi: Yaklaşıyorlar mıydı yanına, yoksa geçip gidiyorlar mıydı önünden? Tozun üzerinde ilerleye ilerleye ağzına kadar yanaşan küçük bir ot sapını dudaklarıyla çiğneyip yuttu. İleride yuvarlak bir perekati-pole sürükleniyor, deve bu büyük canlı otu ümitle aydınlanan gözleriyle takip ediyordu, ne var ki perekati-pole geçip gitti yanından; o zaman deve gözlerini yumdu çünkü nasıl ağlanacağını bilmiyordu.
Çagatayev devenin ötesini berisini inceledi: Açlık belasından zayıf düştüğü çok olmuştu, neredeyse tümden dökülen tüylerinden geriye birkaç tutam kalmıştı ve halini yadırgamaktan, bir de soğuktan titreyip duruyordu. Herhalde buralardan geçen bir kervan, güçsüz düşünce yükünü çözüp bırakmıştı onu yahut da sahibi ölmüş, hayvansa yaşam kaynakları tükenene değin beklemeye koyulmuştu onu. Hareket kabiliyetini yitiren deve kalan gücüyle ön ayaklarına dayanmış ve rüzgârın kendisine doğru savurduğu ot saplarını görüp yemek için doğrulmuştu. Rüzgâr dindiğinde görümünü boş yere harcamamak için gözlerini yumup kestiriyordu; adamakıllı çöküp yatmak istemiyordu, kalkamazdı bir daha çünkü, böylece kâh uyanık, kâh uykulu oturup oturacaktı devamlı, ölüm kendisini aşağı çekene ya da herhangi bir zavallı çöl hayvanı minik pençesinin tek darbesiyle bitirene kadar işini.
Çagatayev bu devenin yanında uzun bir süre, onu izleyip anlayarak oturdu. Sonra öteden birkaç kucak perekati-pole getirip deveye yedirdi. Su içiremezdi ona, zira kendisinin de topu topu iki matara suyu vardı, fakat Köhne Derya yatağının ilerlerinde tatlı su gölleri ve küçük kuyular olduğunu biliyordu. Gelgelelim deveyi sırtlanıp kum üzerinde taşıması zordu.
Akşam indi. Çagatayev civardan ot bulup getirerek, nihayet başını toprağa dayayıncaya, yeni hayatının itaatkâr uykusuna dalıncaya kadar besledi deveyi. Hava gecenin maharetiyle soğumaya başladı. Çagatayev torbasındaki pidelerden yedi, sonra ısınmak için devenin gövdesine sokuldu ve içi geçti. Gülümsüyordu; kısa, alaycı bir oyun için yaratılmışa benzer bu dünyada her şey tuhafına gitmekteydi. Üstelik bu yapmacık oyun uzamış, ebedi bir hal almıştı ve artık kimse gülmek istemiyordu, kalmamıştı gülecek hal. Issız çöl toprağı, deve, hatta acınası avare otlar – tüm bunların ciddi, yüce ve muzaffer olması gerekmez miydi? Sefil varlıkların içinde kutlu, gerekli ve zorunlu bir göreve adanmışlık hissi yaşar, yoksa ne diye böyle güçlüklere katlanıp bir şeyler beklesinler? Çagatayev devenin karnına sokulup kıvrıldı ve sıradışı gerçekliğe şaşırarak uyuyakaldı.
"Biliyorum o halkı ben, orada doğmuştum," dedi Çagatayev."Bu yüzden gönderiyorlar ya seni oraya," diye açıkladı sekreter. "Ne denirdi o halka, hatırında mı?"
"Bir şey denmezdi," diye yanıtladı Çagatayev. "Ama kendi kendisine kısa bir ad vermişti."
"Nasıl bir ad?"
"Can. Ruh ya da tatlı hayat anlamında. O halkın, ruhundan ve kadınların, anaların ona bağışladığı tatlı hayatından başka hiçbir şeysi yoktu – halkı doğuran analardır çünkü."
Sekreter kaşlarını çattı ve kederlendi.
"Demek varı yoğu göğsündeki yüreğiymiş, o da çarptığı sürece..."
"Sırf yüreği," dedi Çagatayev onaylayarak, "bir tek yüreği; vücudunun dışında kalan hiçbir şeye sahip değildi. Zaten hayat da onun sayılmazdı, yaşadığını sanırdı sadece."
Gerek dili gerekse dünyaya bakış açısıyla sadece çağının değil tüm zamanların edebiyatında apayrı bir yere sahip olan Platonov'un bu kısa romanı, "İnsan ne için yaşar?" sorusu üzerine derin, sarsıcı ve özgün bir tefekkür niteliğinde. Hayata duyulan inancın dönüştürücü gücünün öyküsü Can; açlığın, yokluğun, unutulmuşluğun ve süreğen acının hissizleştirdiği bir halkın uyanışının öyküsü. En tanıdık konuyu bile ilk kez ele alınıyormuşçasına ilginç kılan ve tüm eserleri sadece insana değil, bir bütün olarak doğaya yönelik muazzam bir sevgi ve şefkatle ışıldayan Platonov'un Can'ı, edebiyatseverleri derinden etkileyecek güçlü bir roman.
*
Köhne Derya Nehri'nin kuru yatağına varan Nazar Çagatayev lığın içine ön ayaklarına dayanarak insan gibi oturmuş bir deve gördü. Deve zayıftı, hörgüçleri çökmüştü, kara gözleriyle akıllı, üzgün bir insan gibi ürkek ürkek bakıyordu. Çagatayev yanına geldiğinde deve ona en ufak bir ilgi bile göstermedi; rüzgârın sürüklediği ölü otların hareketini takip etmekteydi: Yaklaşıyorlar mıydı yanına, yoksa geçip gidiyorlar mıydı önünden? Tozun üzerinde ilerleye ilerleye ağzına kadar yanaşan küçük bir ot sapını dudaklarıyla çiğneyip yuttu. İleride yuvarlak bir perekati-pole sürükleniyor, deve bu büyük canlı otu ümitle aydınlanan gözleriyle takip ediyordu, ne var ki perekati-pole geçip gitti yanından; o zaman deve gözlerini yumdu çünkü nasıl ağlanacağını bilmiyordu.
Çagatayev devenin ötesini berisini inceledi: Açlık belasından zayıf düştüğü çok olmuştu, neredeyse tümden dökülen tüylerinden geriye birkaç tutam kalmıştı ve halini yadırgamaktan, bir de soğuktan titreyip duruyordu. Herhalde buralardan geçen bir kervan, güçsüz düşünce yükünü çözüp bırakmıştı onu yahut da sahibi ölmüş, hayvansa yaşam kaynakları tükenene değin beklemeye koyulmuştu onu. Hareket kabiliyetini yitiren deve kalan gücüyle ön ayaklarına dayanmış ve rüzgârın kendisine doğru savurduğu ot saplarını görüp yemek için doğrulmuştu. Rüzgâr dindiğinde görümünü boş yere harcamamak için gözlerini yumup kestiriyordu; adamakıllı çöküp yatmak istemiyordu, kalkamazdı bir daha çünkü, böylece kâh uyanık, kâh uykulu oturup oturacaktı devamlı, ölüm kendisini aşağı çekene ya da herhangi bir zavallı çöl hayvanı minik pençesinin tek darbesiyle bitirene kadar işini.
Çagatayev bu devenin yanında uzun bir süre, onu izleyip anlayarak oturdu. Sonra öteden birkaç kucak perekati-pole getirip deveye yedirdi. Su içiremezdi ona, zira kendisinin de topu topu iki matara suyu vardı, fakat Köhne Derya yatağının ilerlerinde tatlı su gölleri ve küçük kuyular olduğunu biliyordu. Gelgelelim deveyi sırtlanıp kum üzerinde taşıması zordu.
Akşam indi. Çagatayev civardan ot bulup getirerek, nihayet başını toprağa dayayıncaya, yeni hayatının itaatkâr uykusuna dalıncaya kadar besledi deveyi. Hava gecenin maharetiyle soğumaya başladı. Çagatayev torbasındaki pidelerden yedi, sonra ısınmak için devenin gövdesine sokuldu ve içi geçti. Gülümsüyordu; kısa, alaycı bir oyun için yaratılmışa benzer bu dünyada her şey tuhafına gitmekteydi. Üstelik bu yapmacık oyun uzamış, ebedi bir hal almıştı ve artık kimse gülmek istemiyordu, kalmamıştı gülecek hal. Issız çöl toprağı, deve, hatta acınası avare otlar – tüm bunların ciddi, yüce ve muzaffer olması gerekmez miydi? Sefil varlıkların içinde kutlu, gerekli ve zorunlu bir göreve adanmışlık hissi yaşar, yoksa ne diye böyle güçlüklere katlanıp bir şeyler beklesinler? Çagatayev devenin karnına sokulup kıvrıldı ve sıradışı gerçekliğe şaşırarak uyuyakaldı.
