Bugünkü tevrât ve incîller (1)

Konu sahibi son olarak 2789 gün önce görüldü
BUGÜNKÜ TEVRÂT VE İNCÎLLER


Hıristiyanlık inancının esası olan (Kitap-ı mukaddes), (Ahd-i Atîk) ve (Ahd-i Cedîd) ismiyle iki kısma ayrılır: (Ahd-i Atîk=Eski Ahd) ismindeki kısmı, Semavî kitap olan Tevrâttan alındığı bildirilen parçalar ile, bazı Benî isrâîl Peygamberlerine isnâd edilen hikâyelerden meydana gelmiştir. (Ahd-i Cedîd=Yeni Ahd) ise, incîl denilen dört kitap ile, bazı havârîlerin ve Pavlosun etraflarındaki yerlere gönderdikleri iddiâ edilen bazı mektûblardan, risâlelerden ibârettir. Hıristiyanlar, Îsâ aleyhisselâmı tanrı kabûl ettikleri gibi, havârîleri ve Pavlosu da, resûl, kabûl etmektedirler. Onların yazdıkları risâleleri, mektûbları da, vahy ile bildirilmiş ilâhî kitaplar, risâleler kabûl etmektedirler. Bunun için bu risâleler (Kitap-ı mukaddes)in Ahd-i cedîd kısmında dört incîlden hemen sonra yer alır.

(Ahd-i Atîk) ve (Ahd-i Cedîd) denilen kitaplar zaman zaman değişikliklere maruz kalmıştır. Bunlardan Ahd-i Atîk adlı kitaplarının tahrîf edildiği, hıristiyanlar tarafından da, tasdik edilmiştir.


Kitabı mukaddes denilen kitaplar muhtelif zamanlarda değiştirildi.

Öncelikle şunu söyliyeyim ki, Tevrât ve İncîlin hatâlı kısmlarını arayan ve bulan, en çok kilise mensûblarıdır. İçine düştükleri tezâdlardan kurtulmak için çâre aramaktadırlar.

Îsâ aleyhisselâmın hak dîni, az zaman sonra düşmanları tarafından sinsice değiştirildi. Bolüs (Pavlos) adındaki bir yahudi, Îsâ aleyhisselâma inandığını söyliyerek ve Îsevîliği yaymaya çalışıyor görünerek, Allahü teâlânın indirdiği İncîli yok etti. Daha sonra, Îsevîliğe teslîs (trinite) fikri sokuldu. Baba-oğul-ruhülkuds diye, akıl ve mantığın kabûl edemiyeceği bir îman sistemi te'sîs edildi. Hakîkî İncîl gayb olduğu için, sonradan bazı kimseler, İncîller yazdılar. (m. 325) senesinde toplanan iznik ruhban meclisi, yaygın olan ellidört incîlden elli adedini ibtâl etti. Geriye dört incîl kaldı. Bunlar, Matta, Markos, Luka, Yuhannânın yazdıkları incîllerdir. Bolüsün yalanları ve Eflâtûnun ortaya attığı teslîs (trinite) fikri, bu incîllerde de yer aldı. Barnabas adındaki bir havârî, Îsâ aleyhisselâmdan işittiklerini ve gördüklerini, doğru olarak yazdı ise de, bu Barnabas incîli yok edildi. Büyük Kostantin, putperest iken, (m. 313) de hıristiyanlığı kabûl etmişti. 325 de, iznikte, 318 papazı toplayıp, bütün incîllerin birleştirilerek, bir incîl yazılmasını emretmiş ise de, papazlar, dört incîl bırakmıştı. Bunlara eski putperestlikten de birçok şey sokulmuştu. Noel gecesinin yılbaşı olmasını da kabûl etmiş, hıristiyanlık resmî bir din olmuştu. İstanbul piskoposu Atnas, teslîs taraftârı idi. Aryüs ismindeki bir papaz, dört incîlin yanlış olduğunu, Allahü teâlânın bir olduğunu, Îsâ aleyhisselâmın, Onun oğlu değil, kulu ve Peygamberi olduğunu söyledi ise de, dinlemediler. Hattâ aforoz ettiler. Aryüs tevhîdi neşretti ise de, çok yaşamadı. Yıllarca, Atnas ve Aryüs taraftârları, birbirleri ile mücâdele ettiler. Sonradan birçok meclisler toplanarak, mevcut dört incîlde, yeni yeni değişiklikler yapıldı.

[m. 1054] senesinde, şark kilisesi, Roma kilisesinden ayrıldı. Roma kilisesine bağlı olan hıristiyanlara (katolik), şark [istanbul] kilisesine bağlı olanlara (Ortodoks) denildi.

Sonra, Alman papazı Luther Martin, italyadaki papa onuncu Leona başkaldırdı. [m. 1517] senesinde Protestanlığı kurdu. Luther Martin ve Calvin, incîlleri daha da değiştirdiler. Böylece, akıl ve hakîkat dışında, bir din meydana geldi.

Bugün, (Kitap-ı mukaddes)i değiştirerek yeni incîller neşretmek, bu kitapları satmak, çok büyük bir kazanç kaynağıdır. Çünkü, ister inansın, ister inanmasın, her Avrupalının evinde bir Kitap-ı mukaddes [Tevrât ve incîl] vardır. Hele Avrupalı köylülerin çoğu, Kitap-ı mukaddesten başka bir kitap bilmez, bundan başka hiçbir kitap okumazlar. Avrupalıların kültür seviyesi, çoğumuzun zannettiği kadar yüksek değildir. Köylerde oturanlar okuma yazma bilirler ise de, dünyadan haberleri yoktur. Ancak, Kitap-ı mukaddes okurlar. Onun için, her yeni (gözden geçirilmiş ve düzeltilmiş) Kitap-ı mukaddes, milyonlarca nüsha basılmakta ve bunu satanlara her sene milyonlar kazandırmaktadır. O hâlde, Kitap-ı mukaddesi ikide birde değiştirerek yeniden basmaktan daha kârlı bir iş yoktur.

Tevrâtta ve incîlde değiştirilmiş yerleri bildiren kitaplardan en meşhûru (İzhâru tebdîlil-yehûd vennasârâ fittevrâti vel-İncîl ve beyanü-tenâkadi mâ-bi eydihim)dir.

Öncelikle, bütün hıristiyanların elinde bulunan incîllerin tek bir incîl olmadığını söyleyelim. Bir katolik ile incîl hakkında konuşmak isterseniz, size (Hangi incîl?) diye sorar. Çünkü, katoliklerin, protestanların ve ortodoksların muhtelif incîlleri vardır. Siz (Nasıl oluyor da, Allah kelâmı olan incîlin birçok cinsleri var?) diye sorarsanız, onlar biraz tereddüd ettikten sonra, (Efendim, esasta incîl birdir. Fakat tefsîrlerinde farklar olabilir) diye soru ile alâkası olmıyan garîb bir cevap verirler.

Eğer tarihi tedkîk edersek görürüz ki, ilk Romen Katolik incîli, Jeromeun latin incîli, Vulgatanın tercümesi ile [m. 1582] senesinde Reimste meydana çıkmış, 1609 senesinde Douayde tekrar basılmıştır. Bugün de ingilizce olarak RCV (Roman Catholic Version) ismi altında mevcuttur. Fakat bugün ingilizlerin elinde bulunan incîl, bu eski incîlin çok değişmiş bir şeklidir. Çünkü 1600 senesinden bugüne kadar incîl birçok tebeddüllerden geçmiş, içindeki bazı kısmlar (apocrypha), yâni (doğruluğundan şüphelenilen kısmlar) olarak çıkarılmış, bazı kısmları, meselâ Jüdit, Tobias, Bâruh, Ester v. s. büsbütün kaldırılmıştır. Nihâyet AV (Authorised Version = Resmen kabûl edilmiş ifâde) ismi ile (son ve doğru incîl) olarak yayınlanmıştır. Fakat birçok ilim adamları, hattâ meşhûr başvekîl Churchill bile, (Bu incîlin ifâdesi son derecede bozuktur) dedikleri için, bir müddet, 1611 senesinden kalan ve KJV (Kral James Version) ismi altında meşhûr olan eski incîle dönülmüştür. Nihâyet 1952 senesinde incîl yeniden düzeltilmiş ve RSV
(düzeltilmiş ve gözden geçirilmiş ifâde) isminde yeni bir incîl hazırlanmış, fakat bu da kâfî derecede düzeltilmemiş kabûl edildiğinden, bundan kısa bir zaman sonra [m. 1971]de (Çifte tashîhli incîl) ortaya konulmuştur.

Katoliklerin incîli pek çok değişikliklere uğramıştır. Şöyle ki, ibrânîceden yunancaya ve ondan da latinceye çevrilen incîl, -325 senesinde Büyük Konstantinin emri ile toplanan iznik meclisi, -364 senesinde Ludicia meclisi, -381 de İstanbul meclisi, -397 senesinde Kartaca ruhban meclisi, -431 de Efesus [Efes] meclisi, -451 de Kadıköy meclisi ve daha birçok meclisler tarafından tedkîk edilip, her defasında yeniden tertîb edilmiş, her defasında bazı kısmlar tebdîl edilmiş, Ahd-i Atîkte bulunan bazı kitaplar çıkarılmış, bazı meclislerde red edilen bazı kitaplar ise kabûl edilmiştir. Fakat [m. 1524] senesinde Protestanlık meydana çıkınca, bu kitaplar tekrar incelenmiş, yine değişiklikler yapılmıştır.

Atnas, Aryus, Nestorius

Atnâs (St. Athanese), mîlâdın 296 tarihinde İskenderiyyede doğmuştur. 325 de İznik konsilinde teslîs için ileri sürdüğü düşünceleri ile şöhret buldu. 326 da İskenderiyye patriği oldu. Aryüs mezhebine ve Îsâ aleyhisselâmın insan ve Peygamber olduğuna şiddet ile karşı çıktı. 335 de Sur şehrindeki ruhban meclisinde, Aryüs taraftârlarınca patriklikten azl edildi. Dört sene sonra, Roma meclisince yeniden patrik yapıldı. 373 de İskenderiyyede öldü. Aryüs mezhebi aleyhine kitaplar yazdı. Mayısın ikisinde yortusu yapılır.]

İznikteki ruhban meclisinin zabtlarında bildirildiğine göre, o asırda her tarafta bir çok incîller bulunup, bunların doğru ve yanlış olanı fark olunamıyordu. Bu incîllerden elli dört muhtelif incîl nüshası hakkında, bu mecliste çeşidli münâzaralar yapıldı. Bu mecliste bulunan papazlar, incîlleri okudukları zaman ellidört incîl nüshasından, elli adedinin aslları olmadığını anlayıp red ettiler. Dört nüshanın doğru, diğerlerinin bâtıl olduğuna, karar verildi. O zamandan beri [m. 325] bu dört incîlden (Matta, Markos, Luka, Yuhannâ) başkasına îtibar olunmadı ve ele geçen nüshalar yok edildi. Bu mecliste, iki binden ziyâde ruhban bulunup, bunların çoğu, Aryüs gibi, Allah‘ın bir ve Îsâ aleyhisselâmın Onun kulu ve resûlü olduğuna inandıkları hâlde; Atnâs, İstanbul piskoposu olduğundan, piskopos rütbesinde olanların çoğu [makamlarını gayb etmek korkusundan] Atnâs tarafını tuttular. Din gibi en büyük önemi olan bir için, incelenmesi ve doğru olanın beyan edilmesi husûsunda bile, papazların, makam ve mevki' korkusu sebebi ile, Aryüs ve taraftârları mağlup oldu. Bunun üzerine, Aryüs kiliseden kovuldu. Daha sonra, Atnâs patriklikten uzaklaştırılıp, Aryüs İstanbula dâvet edildi. [Fakat, İstanbula gelmeden öldü. Büyük Kostantin, Aryüs mezhebini kabûl etmişti.] Mîlâdın 337. nci senesinde, Kostantinin ölümünden sonra, Atnâs taraftârları ile Aryüs taraftârları arasında büyük çarpışmalar meydana geldi. Bu karışıklıklarda Aryüs taraftârları gâlib geldi. Uzun müddet Aryüsün mezhebi her yere hâkim oldu. Fakat daha sonra, yine Atnâs taraftârları hâkimiyyeti ele geçirdiler. Aryüs mezhebine tâbi olanları çeşidli eziyyet ve işkenceler ile perişân ettiler. [(Kâmûs-ül-a'lâm)ın bildirdiğine göre, (İmparator Teodosiyüs, Aryüs mezhebini tamamen yasak etti. Bu mezhebe tâbi olanların öldürülmesini emretti.)]

İznik meclisinde, her ne kadar teslîs esası te'sîs edilip kabûl edilmiş ise de, (Ruh-ül-kuds)ün ne olduğu şüpheli bırakılmış idi. Ruh-ülkudse de, bir mâna verilmesi lâzım idi. Mîlâdın 381 senesinde İstanbulda toplanan mecliste buna da karar verildi. İznik meclisinde alınan kararlara (Ruh-ül-kuds de, sevilecek bir Allahdır. [Baba ve oğul ile aynı cevherdendir.] Oğlun emrini yapar. Oğul ile berâber ona da ibâdet olunur) esası ilâve edildi. Daha sonra, Roma kilisesi, Ruh-ül-kudsün, Babanın emrini yaptığını ileri sürüp, Ruh-ül-kuds, Baba ve Oğulun emirlerini yapar inancını te'sîs etti. Bu karar, ilk defa mîlâdın 440 ncı senesinde İspanya papazları, 674 [m. 1274] senesinde de, Liyon şehrinde toplanan ruhban meclisi tarafından tasdik edildi.

Ruh-ül-kudsün mevkı'i, bu şekilde tâyîn edildikten sonra, sıra Hz. Meryeme geldi. Onun da, hakîkaten Allahın annesi olduğuna ve Îsâ aleyhisselâmda, ilahlık ve insanlık gibi iki tabîat ve bir şahıs bulunduğuna, 431 senesinde Efesus (Efes)de toplanan ruhban meclisinde karar verildi. O cemiyette bulunan, İstanbul piskoposu Nestorius, Hz. Meryeme (Mesîh, Îsânın annesi) denilmesini istediği için, buna (Esharyûtî Yehûdâ) lâkabını vererek, hakâret ettiler.



[Nestorius, Sûriyeli bir papazdır. II. Tehodosius tarafından 428 de İstanbul patrîki yapıldı. Aryüs taraftârlarına çok zulmetti. Bunların toplandıkları binâları, içindekilerle berâber yaktırdı. O zaman, Hz. Meryem için kullanılan, (tanrı anası) (Theotekos) tabîrine karşı çıktı. Antakyadan Anastasius ismindeki, itimat ettiği bir râhib getirterek, İstanbulda her yerde konuşturdu. Anastasius, (Kimse Meryeme Allahın anası demesin. Çünki, Meryem insandı ve Allahın bir insandan doğması imkânsızdır) diyordu. Bu konuşmalar, muhâlifi olan papaz Kyrillos ve taraftârlarını kızdırdı. Karışıklıklar arttı. Kyrillos, Nestorius ve taraftârlarının konuşmalarını Papa I. Celestine bildirdi. Papa, Nestoriusun nüfûzunun artmasını kıskandığından ve Hz. Meryem hakkında, kendi fikrinin sorulmamasına kızdığından, 430 da bir ruhanî meclis topladı. Bu mecliste, Hz. Meryem için (Allahın anası) tabîrini savunan bir karar çıkardı ve Nestoriusu aforoz etmekle tehdîd etti. Bu hâl, karışıklıkları daha da arttırdı. Bunun üzerine 431 de, meşhûr papazları içine alan, Efes meclisi toplandı. Papaz Kyrillos ve arkadaşları, Theotokos kilisesinde, Nestoriustan fikirlerini açıklamasını istedi. Daha sonra 159 piskoposun kararı ile Nestorius ve fikirleri aforoz edilerek lânet olundu. Nestorius, çeşidli yerlere sürgün edildi. En son olarak, yukarı Mısrda büyük vâha denilen çöllük bir yerde 451 de öldü.

Nestoriusun ileri sürdüğü üç fikir vardı. Bunlar:

1 - Îsâ aleyhisselâmın, biri cismleşen kelâm, yâni ilah ve biri insan olmak üzere iki ayrı kişiliği vardır. 2 - Bu iki husûsiyyet, cismânî olarak birleşmez. Birleşme mânevidir. 3 - Hz. Meryem, tanrının (kelâmın) değil, insan olan Îsânın annesidir.

Nestoriusun kurmuş olduğu hıristiyan fırkasına (Nestûrîlik) denildi. Bugün, ekseriyyet ile [çoğunlukla] Sûriyede bulunurlar.

Allah tarafından gönderildiğini iddiâ ettikleri bir dînin, îtikatlarını, en mühim esaslarını, birkaç yüz papaz bir araya gelip, tesbît edebiliyor. Ortaya atılan bir fikri, bir görüşü de, dînin esası olarak kabûl edebiliyor veya red edebiliyorlar. Dinlerini, kendi akılları ile tahrîf,
tebdîl edebiliyorlar. Böylece hıristiyanlık, hiçbir akl-ı selîmin kabûl edemiyeceği bir din hâline gelmiştir. Avrupalı pek çok ilim ve fen adamı da, bu nedenle haklı olarak hıristiyanlığı terk etmekte.

Bu karışıklıklardan sonra, resimlere ve heykellere, putlara tapınma mes'elesi ortaya çıktı. Çünki, Mûsâ aleyhisselâmın dîninde resim ve heykellere ibâdet yasak edilmişti. Bunun için, Îsevîliğin ilk ortaya çıktığı sıralarda da, bütün havârîler ve onlara tâbi olan şâkirdleri, resim ve heykellere ibâdetten sakınmışlardı. [Hıristiyanlık, İtalya ve İngiltere gibi Avrupa memleketlerine yayıldı.] Buraların ehâlîsi önceden putperest olduklarından, putlara ve resimlere ibâdete meyilli idiler. [Çünki buraların ehâlîsi, inandıkları her ilah için putlar, heykeller, yapıyorlardı. Aralarında en meşhûr ve en ileri olan sanat da, heykeltraşcılık idi.] Hıristiyanlık bu Avrupa memleketlerinde yayıldığı sırada, bazı papazlar, Îsâ aleyhisselâmın annesi Hz. Meryem diye yapılan [uydurma] resimlere hurmet ve tâzîm edilmesine müsâade ettiler. Diğer hıristiyan cemaatler bunu, dînin esasına uygun görmiyerek münâkaşa ve mücâdeleye başladılar. Bu karışıklık mîlâdın 787 nci senesine kadar devam etti. Nihâyet [m. 787] senesinde İznikte toplanan ruhban meclisinde [Îsâ aleyhisselâmın ve Hz. Meryemin resmi diyerek uydurulan] resimlere ve putlara ibâdet etmeye [tapınmaya] karar verdiler. Resimlere ve heykellere tapınılmasını ve hurmet etmeyi uygun görmiyenler ise, bu karara uymadılar. Münâkaşalar ve mücâdeleler mîlâdın 842 senesine kadar devam etti. O sene, İmperator Mikhael ve annesinin emri ile, istanbulda bir ruhban meclisi daha toplandı. Bu mecliste de, putlara, heykellere ve resimlere ibâdetin, hıristiyanlığın inanç esaslarından olduğuna karar verildi. Resimlere ve putlara, yâni heykellere tapınmaya muhâlif olanlar kâfir ilân edildi.

Bütün bu müddet zarfında, pek çok hıristiyan din adamı, yapılan tercüme ve değişikliklere itiraz etmiş, kitap-ı mukaddesin bazı kısmlarının ilâve edildiğini ileri sürmüşlerdir.

Hıristiyanlar, Konsey ismini verdikleri ruhban meclislerinin her birinde, îtikat esasları birbirinden tamamen farklı kararlar verdiler. Aldıkları bu kararlara muhâlif olanlardan ayrıldılar. O asırlarda Avrupada yaşayan hükümdârlar, bu husûstaki hâdiselerden, olaylardan tamamen habersiz ve câhil idiler. Emirleri altında bulunan, koyun sürüsü gibi milletleri istedikleri şekilde soyuyor ve çeşid çeşid zulmler yapıyorlardı. Hükümdârlar, bu soygunculuk ve zulme kimsenin karşı çıkmaması için, papazların câhil halk üzerindeki nüfûzlarını, kendi menfaatleri istikâmetinde kullanıyorlardı. Sanki papazların emirleri altına girmiş idiler. Papazlar, hükümdârların câhilliğini, zafiyetlerini ve düşüncelerini pekiyi bildiklerinden, onların hükümranlık kuvvetlerini kendi menfaatlerine hizmette kullandılar. Zâhirde Avrupanın hâkimi, hükümdârlar görünüyorsa da, Avrupanın müstakil ve yegâne hâkimi papazlar oldular. Hıristiyanlığın ilk zamanlarında, papaların arzu ve isteklerinin yerine getirilmesi, İtalyan hükümdârlarının tastîkine bağlı idi. Daha sonra papaların nüfûzları öyle bir dereceye ulaştı ki, istediklerini imparator yapıp, istemediklerini azl ettiler. O zamanki câhil halk ise, hiçbir şey bilmediklerinden, hem hükümetlerinin zulüm ve eziyyetleri altında, hem de papazların hırs ve tama'ları arasında ezildiler. Her çeşid eziyyet ve cefâya katlandılar. Böylece, Avrupa kıtası baştan başa cehâlet karanlığı ve teassûb içinde harap ve vîrân oldu.



 
Kitab-ı mukaddes denilen kitaplar insanlar tarafından değiştirildi.



Londrada (İngilizceye tercüme edilmiş modern İncîl) ismindeki eseri 1970 senesinde neşreden Philips, Matta İncîli hakkında şöyle diyor:

(Mattaya âid olduğu kabûl edilen İncîlin, hakîkatte onun tarafından yazılmadığını ileri sürenler vardır. Bugün birçok kilise mensûbları, bu İncîlin sırlarla örtülü bir şahıs tarafından yazıldığını ileri sürmektedirler. Bu esrârengiz kişi, Mattanın İncîlini eline almış, onu istediği gibi değiştirmiş, içine başka birçok sözleri de ilâve etmiştir. Üslûbu açık ve akıcıdır. Hâlbuki hakîkî Matta İncîlinin üslûbu daha ağır, fakat sözleri daha muhâkemelidir. Matta, gördüklerini, duyduklarını zihninde bir muhâkemeden geçirdikten ve duyduğu sözlerin Allah kelâmı olduğuna tamamen inandıktan sonra, bunları kaleme alıyordu. Hâlbuki, şimdi Matta İncîli olarak elimizde bulunan metin, dikkat ile yazılmamıştır. )

Yalnız yukarıdaki sözler, bugünkü Matta İncîlinin insan eli ile yazıldığını isbâta kâfîdir. Matta İncîli ortadan gayb olmuş, onun yerine meşhûr olmıyan bir kişi yeni bir İncîl yazmıştır. Bu kişinin kim olduğunu kimse bilmemektedir.

Bugün bulunan dört İncîl, bilindiği gibi, Mattadan başka, Yuhannâ, Luka ve Markos tarafından yazılmışlardır. Bunlardan yalnız Yuhannâ [ki Îsâ aleyhisselâmın teyzesinin oğlu idi] Îsâ aleyhisselâmı görmüş, fakat, İncîlini Onun semaya kaldırılmasından sonra Samosta yazmıştır. Luka ile Markos ise, Îsâ aleyhisselâmı hiç görmemişlerdir. Kısaca bu dört İncîl hakkında birbirlerinden farklı birçok rivayetler vardır. Bütün dünyanın birleştiği bir husûs, bu dört İncîl, aynı olayları başka başka anlatan ve insan eliyle yazılmış hikâyelerden ibârettir. Aralarında ve kendi içinde zıtlıklar vardır..

Şimdi, hıristiyanların din kitabı olan, dört İncîl, Cebrâîl aleyhisselâm vâsıtası ile, Îsâ aleyhisselâma gökten inen hakîkî İncîl değildirler. Çünki, Îsâ aleyhisselâm semaya çıktıktan sonra, dört kimse tarafından yazılmış tarih kitaplarıdırlar. Bunlardan biri (Metta)dır. Bu adam, Havârîlerden imiş. Ahbâblarından, arkadaşlarından bazılarının arzusu üzerine, Îsâ aleyhisselâmın semaya urûcundan oniki sene sonra (Mîlâd-i Îsâ) isminde bir kitap yazmıştır. Bu kitap, Îsâ aleyhisselâmın dünyaya gelmesini anlatan bir tarihtir. İkincisi (Markos), Îsâ aleyhisselâmı hiç görmemiş ve Havârîlerden işittiği sözleri ve hikâyeleri, urûcdan yirmisekiz sene sonra yazmıştır. Üçüncüsü, (Luka) dedikleri adamdır. Bu da, Îsâ aleyhisselâmı görmemiş, Havârîlerden işittiklerini urûcdan otuziki sene sonra, İskenderiyyede yazmıştır. Dördüncüsü, (Yuhannâ)dır. Bunun Havârîlerden olduğu söyleniyor. Urûcdan kırkbeş sene sonra, Îsâ aleyhisselâmın hayatını, tarihini yazmıştır. Allahü teâlânın gönderdiği, İncîl kitabı tek bir kitaptır. Bu hakîkî İncîlde, birbirine uymayan ve hâdiselere ters düşen bir şey olmadığı muhakkaktır. Hâlbuki, bu dört İncîlde, birbirine uymayan ihtilâflar doludur.

Hıristiyanlar, bu dört İncîlin ve (Tevrât)ve (Zebûr)dedikleri ellerindeki kitapların semadan indiğine inanıyorlar. Bu dört İncîlde, Îsâ aleyhisselâmın sözleri olarak bildirilenler, şüpheli ve (haber-i vâhid) olup, (mütevâtir) olmadıklarından, aslâ senet olamaz. Markos ve Luka ise, Pavlosun talebeleri olup, Îsâ aleyhisselâmı hiç görmemişlerdi. Pavlosun da, Îsâ aleyhisselâmı görmediği ve semaya urûcundan sonra, meydana çıkarak, (Îsâ bana semadan tecellî etti) dediği, (Kitap-ı mukaddes)deki, (Resûllerin amâli)kitabının dokuzuncu faslında, Luka tarafından yazılıdır. Bunların, Havârîlerden işittikleri hikâyeleri yazmış olduklarına da, inanılamaz. Çünki, kendilerine haber verenlerden hiçbirinin, ismlerini ve hâllerini bildirmemişler, Îsâ aleyhisselâmı görmüş ve kendisinden işitmiş gibi yazmışlardır. Tarihçiler, böyle yazılara yalan ve iftirâ demektedir. Meselâ, Îsâ aleyhisselâmı yahudiler yakalamaya geldikleri gece, yanında bulunan onbir Havârînin kaçtıkları ve reîsleri olan (Petrus)un da, uzaktan gözeterek, Îsâ aleyhisselâmı götüren yahudilerin arkasından, hahambaşının hânesine kadar gittiği ve korkudan, firâr ettiği, (Metta)nın yirmialtıncı ve (Markos)un ondördüncü bâblarında yazılı iken, dört İncîlde, yahudiler Îsâyı tutup, şöyle böyle yaptılar. O da, şöyle böyle cevap verdi şeklinde, görmüş ve işitmiş gibi yazmışlardır. Böyle yazıların, yahudilerden işittikleri yalanlar ve iftirâlar oldukları meydandadır.

ABD'nin Kaliforniya Üniversitesi profesörlerinden Elliot Friedmanın, 1987 senesinde neşrettiği, (Tevrâtı Kim Yazdı) ismli kitap, yahudi ve hıristiyan dünyasını karıştırdı. Profesör Friedman, Tevrâtı teşkil eden beş kitabın, beş ayrı ilâhiyyâtcı tarafından yazıldığını ve Mûsâ aleyhisselâma indirilen Tevrât kitabının asl nüshası ile hiç bir sûrette kıyaslanamayacağını açıkladı. Hıristiyanların inandığı, (Kitap-ı Mukaddes)in (ahd-i atîk)ve (ahd-i cedîd)kısmlarının birbirleriyle tenâkuz içerisinde bulunduğunu belirten profesör Friedman, kitabında bunun misâllerini zikretmiştir. Ayrıca, Tevrâtın içerisindeki kitapların da birbirleri ile, hattâ kendi bâbları arasında tenâkuzlarla dolu olduğuna dikkati çeken profesör Friedman, böyle bir esere (İlâhî kitap) vasfının verilemiyeceğini bildirmiştir. Tevrâtı meydana getiren beş kitaptaki, ifâde tarzları da, birbirinden tamamen farklıdır.

Prof. Elliot Friedman'a göre bugünkü Tevrât, Mûsâ aleyhisselâmdan birkaç asır sonra yaşıyan beş haham tarafından kaleme alınmış ve Azrâ adındaki haham bunları tek tek toplıyarak, Ahd-i Atîk'in asl nüshası olduğu iddiâsı ile çoğalttırmıştır. Tarih profesörü Friedman, kaleme aldığı eserinde, daha sonra şu ifâdelere yer vermiştir:

(Günümüzde, Tevrât'ın üç nüshası mevcut: Yahudiler ve protestanların kabûl ettikleri ibrânîce nüsha, katolik ve ortodokslar tarafından kabûl edilen yunanca nüsha ve sâmirîlerce kabûl edilen sâmirî dilinde yazılmış nüsha. Bunlar Tevrâtın en eski ve en itimatlı nüshaları olarak bilinmelerine rağmen, gerek aynı nüshanın içinde ve gerekse nüshalar arasında birçok yerlerinde tezâdlar vardır. Hiçbir ilâhî dinde bulunmıyan, insanlara zulüm telkînleri, Peygamberlerden bazılarına karşı çok çirkin ve makamlarına yakışmıyacak isnâdlar vardır. Hakîkî Tevrâtta ise, tezâdlar bulunacağından söz edilemez.)

Fransız papazlarından, Richard Simon da, (Historia Critique du Vieux Testament) kitabında, Tevrâtın Mûsâ aleyhisselâma vahy edilen Tevrât olmadığını, sonradan farklı zamanlarda yazılarak bir araya getirildiğini belirtmiştir. Papazın bu kitabı toplattırılmış, kendisi de kiliseden kovulmuştur.

Dr. Jean Astruc de, (Conjectures il parait que Mouse s'est Servi pour composer le livre dela Genese) adlı eserinde, Tevrâtın beş kısmının çeşidli yerlerden derlenmiş birer kitap olduğunu yazmıştır. Jean, bir kısmındaki ismlerin değiştirilerek, iki-üç yerde tekrar edildiğine de dikkatleri çekmiştir.

Tekvînin birinci bâbının onbirinci âyeti ve devamında, nebâtların insandan önce yaratıldığı, yazılıdır. İkinci bâbının beş, altı, yedi, sekiz ve dokuzuncu âyetlerinde ise, insanın yaratıldığı ve o zaman yer yüzünde hiç bir nebâtın bulunmadığı, nebâtâtın insandan sonra yaratıldığı yazılıdır. Bu ve bunun gibi pek çok tenâkuzlara, büyük hatâlara dikkati çeken Jean Astruc dinsiz ilân edilmiştir.

Gottfried Eichhorn, Tekvînden başka, sonra gelen beş kitabın da, tarihleri îtibar ile ve lisan olarak birbirinden farklı olduğunu 1775 senesinde neşrettiği kitabında yazmıştır. Fakat Eichhorn ve kitapları aforoz edilmiştir.

Mood İncîl Enstitüsünden Dr. Graham Scroggie, (İncîl Allah kelâmı mıdır?) ismli kitapta (Ahd-i Atîk) ve (Ahd-i Cedîd)in Allah kelâmı olmadığını itiraf etmektedir.
 
Pavlos

Îsâ aleyhisselâmın dînini, yahudilikten ayıran ve onu, yunan ve putperestlik karışımı bir din hâline getiren en önemli kişi, Pavlos (St. Paul, Paulus, Bolis) idi. H.G. Wels, (A.Short History of the World) ismli kitabının yüzyirmidokuzuncu ve yüzotuzuncu sayfalarında diyor ki, (Hıristiyanlığı te'sîs edenlerin başında, Pavlos gelir. Bu adam, ne Îsâ aleyhisselâmı görmüş, ne de sözlerini dinlemişti. [Tarsûslu bir yahudi olup] asl ismi Saul idi. Sonra hıristiyan oldu ve ismini Paul olarak değiştirdi. Zamanın dînî cereyanları ile, son derece yakından ilgilenirdi. Yahudilik, Mithraism ve İskenderiyyedeki din ve felsefe akımları hakkında son derece mâlûmat sahibi idi. Bunlardaki birçok felsefî, dînî ifâde ve inançları hıristiyanlığa sokmuştur. Göklerin melekûtu denilen, Allahü teâlânın râzı olduğu Cennet yolu olan, Îsâ aleyhisselâmın yolunu ve Onun dînini, yaymak için gayret ediyor görünmüştür. O, Îsâ aleyhisselâmı, yahudilere gönderileceği söz verilmiş, Mesîh olarak kabûl etmiyordu. Onu aynı zamanda, ölümü insanların kurtuluşu için kefaret olan, bir kurban olarak kabûl ediyordu. Putperestlikte, insanlığın kurtulması için kurbanların öldürülmesi lâzım olduğu inancı gibi).

Luka, Amâl-i rusülün [Resûllerin işlerinin] dokuzuncu bâbında, (Koyu bir yahudi ve yahudi âlimi olan Pavlos, Şâmdaki nasrânîleri toplıyarak zindâna atmak için hahamlardan aldığı mektûblar ile Şâma giderken, ansızın gökten bir nûr inip, etrâfını kapladığını ve yere düşüp bir sesin; Saul Saul, niçin bana ezâ ediyorsun dediğini ve kim olduğunu sorunca, ben ezâ ettiğin Îsâyım dediğini ve bir şâkirde onun nasrânîliğe büyük hizmetler yapacağını söylediği) bildirilmektedir. Pavlos ondan sonra, nasrânîliği kabûl ettiğini ilân etti. Saul olan ismini Pavlos olarak değiştirdi. Koyu bir nasrânî göründü ve daha önce, pekçok işkence ve zulmlerle yok edemediği nasrânîliği içerden bozarak, tahrîf etmek fırsatına kavuştu. Gittiği yerlerde, Îsâ aleyhisselâmın yahudiler dışındaki milletleri irşâd, yâni nasrânîliğe dâvet için kendisini vazîfelendirdiğini söyledi. Daha pek çok yalanlarla, nasrânîleri kendisine bağladı. Yahudilerden başka milletlerin havârîsi, yâni resûlü kabûl edildi. Kendisine bağlanan nasrânîlerin akîdelerini [inançlarını] ve ibâdetlerini bozmaya başladı. O zamana kadar havârîler ve diğer nasrânîler, Mûsâ aleyhisselâmın dinine uyuyor, onunla amel ediyorlardı. Pavlos, Îsâ aleyhisselâmın çarmıhda öldürülmesi [ki bu hıristiyanların bir inancıdır] ile Mûsâ aleyhisselâmın dininin nesh olunduğunu, hükmü kalmadığını iddiâ etti. Bundan sonra, bütün milletlerin, Tanrının oğlu Îsâya inanarak kurtulabileceklerini ilân etti. Îsâ aleyhisselâm için, bâzan Tanrının oğlu olduğunu, bâzan da, Peygamber olduğunu söyledi. Îsâ aleyhisselâmın havârîlerinin en önde geleni olan Petrusa, muhâlefet etti. Îsâ aleyhisselâmın devamlı yanında bulunan Petrus; nasrânîliğin mûsevîliğin hükmünü kaldırmadığını, bil'aks onu kemâle erdirdiğini söylüyordu. Matta İncîlinin beşinci bâbının onyedinci âyetinde zikredilen Îsâ aleyhisselâmın, (Ben şeriati yıkmaya değil, tamamlamaya geldim) sözünü de ayrıca delîl getiriyordu. Pavlos, nasrânîlere bütün yiyecek ve içecekleri helâl saymış, [hıtan] sünnet olmak gibi pek çok ibâdeti de tamamen terk ettirmişti. Bu husûs, Ahd-i cedîdde açıkça yazılıdır. Galatyalılara yazdığı mektûbun ikinci bâbının yedinci âyetinde Pavlos, (Petrus sünnetlilik İncîline vâsıta olduğu gibi, bana da sünnetsizlik İncîli emânet olundu) diyor. Demek ki, Îsâ aleyhisselâm dünyada iken, yanında bulunan Petrusa (Kifasa) sünnet olunmağı bildiriyor. İncîlin hükmünün bu olduğunu söylüyor ve Petrus bununla amel ediyor. Bunu nasrânîliği kabûl eden herkese teblîg ediyor. Pavlos da, Petrusa böyle bildirildiğini tasdik ediyor. Fakat, Îsâ aleyhisselâmın dünyadan ayrılmasından sonra bunu değiştiriyor.

Îsâ aleyhisselâmı hiç görmemiş, Pavlos isminde bir kimse ortaya çıkıyor ve Îsâ aleyhisselâmı gören kimsenin, Îsâ aleyhisselâm böyle emretti dediği sözünü red ediyor. Îsâ aleyhisselâmdan ilhâm ile nakledilen şu hıristiyanlığın sağlamlığına bakınız!

Dr. Morton Scoth Enslin, Pavlos akîdesinin, Îsâ aleyhisselâmın yolundan, tamamen farklı olduğunu kabûl ederek, (Christian Beginnings)kitabının ikinci kısm, yüzseksen ikinci sayfasında şöyle demektedir:

(Pavlosun te'sîs ettiği hıristiyanlık ile, Îsâ aleyhisselâmın dîni yâni Îsevîlik arasında büyük bir fark olduğu, kesinlikle anlaşılmıştır. Sonradan, Pavlos ve İncîli yanlış anlatan arkadaşları, şiddetle tenkîd edilmiştir. (Îsâya dönüş)hareketi, aslında (Pavlostan uzaklaşmak) demekti. Birçok Îsevî, yahudi, bu fikri kabûl etmiş, Pavlosa karşı çıkmış, fakat bunun fazla bir te'sîri olmamıştır. Eğer, Îsâ aleyhisselâm dünyadan ayrıldıktan ellidört sene sonra, Korint şehrindeki bir kilisede neler yapıldığını görmüş olsa idi, (Celîledeki çalışmalarımın ve dâvetimin netîcesi bu mu?) derdi. Eğer, Pavlosun Îsevîlikte yaptığı değişiklikler olmasa idi, hıristiyanlık da olmıyacaktı.) [Korint, Yunanistanda bir şehirdir.] Pavlos hıristiyanlığı sahte bir inanç, Îsâ aleyhisselâmı da kurtarıcı tanrı yaparak, yahudiler ile hıristiyanların arasında ihtilâf çıkarmakla kalmamış, Mûsâ aleyhisselâmın dininide (Lânetli) ilân etmiştir. Bu ise İncîllerde [meselâ Matta bâb 5, âyet 19] yazılı olan dinin bir harfi bile değiştirilemez hükmüne tamamen zıddır.

https://incil.info/kitap/Matta/5

Pavlosun ortaya koyduğu hıristiyanlık, çeşidli memleketlere dağılmış yahudi cemaatları ve yahudi olmıyan diğer putperest milletler tarafından kabûl edildi. Çünki Pavlos, hıristiyanlığı putperestliğe iyice yaklaştırmıştı. Kudüsteki Mescid-i Aksânın yıkılması ve buradaki hakîkî Îsevîlerin diğer yahudilerle berâber mîlâdın 70. senesinde, Kudüsten kovulmaları, Îsevîlik için, bir daha kendini toparlıyamadığı bir darbe olmuştur.

Mevcut İncîllerde, ruh-ül-kuds aleyhinde kötü söz söyliyenin, aslâ affedilmiyeceği bildirilmektedir. Bundan başka olan günahlar için, İncîllerde hiçbir cezâ yazılı değildir. Hâlbuki, katolik papazlar, günahın büyüklüğüne göre, muayyen bir ücret alarak hemen o günahı affediyorlar.

Hıristiyanlar, (Tevrâtın bütün ahkâmı tasdik olunmuş, mûteberdir) dedikleri hâlde, hükmleri ile amel etmezler. [Sorulduğu zaman ise, (Kitap-ı mukaddes)in tamamına inanıyoruz. Eski Ahd yâni (Tevrât) da, Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş kitaptır dedikleri hâlde, bunun ahkâmı ile amel etmezler. Sebebini sorunca, hükmü nesh oldu, değişti derler. Hem Allahü teâlânın kitabı diye inanıyor, birçok bahslerde hıristiyanlık inancının delîli olarak Tevrâttan âyetler okuyorlar, hem de ahkâmı ile amel edilmediği sorulunca, ahkâmı mensûhdur diyorlar.]

Protestanların, vaftîz, kurban (işâ-i rabbânî) ve İncîl kırâetinden başka ibâdetleri yoktur.

 
İNCÎL DENİLEN DÖRT KİTÂB HAKKINDA İNCELEMELER

Hıristiyanlık inancının esası olan (Kitap-ı mukaddes), (Ahd-i Atîk) ve (Ahd-i Cedîd) ismiyle iki kısma ayrılır: (Ahd-i Atîk=Eski Ahd) ismindeki kısmı, Semavî kitap olan Tevrâttan alındığı bildirilen parçalar ile, bazı Benî İsrâîl Peygamberlerine isnâd edilen hikâyelerden meydana gelmiştir. (Ahd-i Cedîd=Yeni Ahd) ise, İncîl denilen dört kitap ile, bazı havârîlerin ve Pavlosun etraflarındaki yerlere gönderdikleri iddiâ edilen bazı mektûblardan, risâlelerden ibârettir. Ahd-i Atîk kitaplarının tahrîf edildiği, hıristiyanlar tarafından da, tasdik edilmiştir.

Protestan tarihçilerinden Strauss [(David Friedrich) Alman tarihçisidir. [m. 1874]de öldü. (Îsânın hayatı), (hıristiyanlık talimi), (Îsânın yeni hayatı) gibi, eserler neşretti.] şöyle demektedir:

(Hıristiyanlığın ilk yayıldığı zamanlarda, hıristiyanlar, yahudiler tarafından çeşidli zamanlarda değiştirilmiş olan Ahd-i Atîki yunancaya terceme ettiler. Bu terceme o zaman, Benî İsrâîlin ellerindeki isrâîliyyât kitaplarına uymuyor diye yahudiler, buna karşı çıktılar. Hıristiyanlar, yahudileri susturacak cevaplar bulmak için, Ahd-i Atîkin bu yunanca tercemesine yeniden ilâveler yaptılar. Meselâ, Îsâ aleyhisselâmın babaları diyerek, bazı ismler Zebûra sokuldu. Îsâ aleyhisselâmın Cehennemlere girmesi kısmı Ermiya kitabına yerleştirildi. Yahudiler bu tahrîfleri görüp, “bunlar bizim kitaplarımızda yoktur” diye feryâd ettikce, papazlar, Siz kütüb-i mukaddeseyi tahrîf etmeye cesaret ediyorsunuz” diye yahudilere saldırdılar. Daha sonra, hıristiyanlarla yahudiler arasındaki bu çekişme ilerledi. Hıristiyan papazlardan bir kısmı da şüphe ve tereddüde düştü. Böylece hıristiyanlar pek çok fırkalara bölündüler. Bu ihtilâflar, aralarında büyük harblerin yapılmasına sebep oldu.

Îsâ aleyhisselâmdan üçyüz yirmibeş sene sonra, Bizans imperatoru Büyük Konstantinin emri ile üçyüz ondokuz papaz, İznîkte bir mecliste toplandılar. Her birinde pek çok şüpheler ve zıdlıklar bulunan (Kitap-ı mukaddes)nüshâları hakkında meşveret ve tahkîk ile işe başladılar. Bu mecliste Hz. Îsânın ulûhiyyetine inananlar gâlib geldi. İsrâîliyyât kitaplarından terceme ettikleri kısmları da karıştırarak (Kitap-ı mukaddes)i yeni bir şekle soktular. Kabûl ettikleri bu nüshanın dışındaki diğer nüshaların şüpheli olduklarına karar verdiler. Cirumun, bu nüshaya yazdığı mukaddemede bu husûs bildirilmektedir. [Cirum, Ing. Jerome Saint, Arablar buna Irûnimus demektedirler. İstanbulda üç sene kaldı. 382 de Romaya gitti. Papanın sekreteri oldu. Kitap-ı mukaddesi Latinceye terceme etti. 30 Eylülde yortusu yapılır. Yaptığı terceme kilisenin resmî metni olmuştur.] 364 senesinde Lodisiye ismli bir meclis daha toplandı. Bu meclis, Ahd-i Atîk kitaplarını kabûl ettikten sonra, İznik meclisinde red edilen (Kitap-ı Ester) ile Havârîlere isnâd edilen altı risâlenin sıhhat ve doğruluğunu kabûl etti. (Risâle-i Ya'kûb), (Petrusun ikinci risâlesi), (Yuhannânın ikinci ve üçüncü risâlesi), (Yehûda risâlesi), (Pavlosun ibrânîlere yazdığı risâle)dir. Bu kitap ve risâlelerin doğruluğunu her yere ilân ettiler. (Yuhannânın müşâhedeler kitabı yâni vahy kitabı) 325 ve 364 senelerinde toplanan her iki mecliste de kabûl edilmeyip, şüpheli kaldı. Bundan sonra, 397 senesinde Kartacada yüzyirmialtı kişiden müteşekkil bir meclis daha toplandı. Bu meclis, daha önceki iki meclisin şüpheli, uydurma gözü ile bakıp, red ettikleri kitaplardan, birkaç dânesinin daha doğruluğunu kabûl etti. Bunlar (Kitap-ı Tûbiyâ), (Kitap-ı Bârûh), (Kitap-ı Kilîsâî), (Kitap-ül-Makkâbiyyîn), (Kitap-ı müşahedât-ı Yuhannâ, yâni Vahy kitabı)dır. Kartaca meclisinde bu kitapların kabûlünden sonra, şüpheli denilmiş olan kitaplar, bütün hıristiyanlarca makbûl oldu. Bu hâl, binikiyüz sene kadar böylece kaldı. Protestanlığın ortaya çıkması ile (Kitap-ı Tûbiyâ), (Kitap-ı Bârûh), (Kitap-ı Yehûdiyyet), (Kitap-ı Kezdüm), (Kitap-ı Kilîsâî), (Kitap-ül-Makkâbiyyîn-i evvel ve sânî) hakkında büyük tereddüdler meydana geldi. Protestanlar, daha önceki hıristiyanların kabûl ettikleri bu kitapların doğru olmadığını ve red edilmelerinin lazım olduğunu söylediler. (Kitap-ı Ester)in de bazı bâblarını red ettiler. Bazı bâblarını kabûl ettiler. Bu red ve inkârlarını çeşidli delîller ile isbât ettiler. Bunlardan birisi, bu kitapların aslının İbrânî ve Kildânî lisanları ile olduğu ve şimdi bu lisanlarda mevcut böyle bir kitabın olmamasıdır. Tarihçi papaz olan Vivisbius, kitabının dördüncü cildinin yirmiikinci bâbında yukarıda zikrettiğimiz bu kitapların bilhâssa (Kitap-ül-Makkâbiyyîn-i sânî)nin tahrîf edilmiş olduğunu yazmıştır.)

Protestanlar, binikiyüz seneden beri, bütün hıristiyanların (Ruh-ül-kuds) kutsal ruh ile ilhâm olunmuş zannettiklerini ve verdikleri kararları, hıristiyanlığın esası kabûl ettikleri (Konsil), yâni eski ruhban meclislerinin yanlış ve bâtıl şeyler üzere icmâ ve ittifâk etmiş olduklarını kabûl ve itiraf ettiler. Böyle olmakla berâber, yine o meclislerin akıl ve kabûlden çok uzak olan, bir çok kararlarını kendileri de kabûl ettiler. Böylece, birbirine zıd esaslar üzerine kurulmuş, misli görülmemiş bir yola girdiler.

Hıristiyanlar, gerek (Ahd-i Atîk), gerekse (Ahd-i Cedîd) kitaplarından îman esaslarını tesbît etmektedirler. Bu kitaplar şüphe ve tereddüdlerden uzak değildir. Hiç birisinin, aslı sahih bir senet ile zamanımıza kadar geldiği isbât edilmiş değildir.Yâni Îsâ aleyhisselâmdan, âdil kimselerce zamanımıza kadar ulaştırılmış değildir. Bilindiği gibi, bir kitabın doğruluğunun ve semavîliğinin, yâni Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş olmasının kabûlü, (şu kitap falan Peygamber vâsıtası ile yazılmış, değiştirilmekten ve bozulmaktan uzak, sağlam senet ile, âdil kimseler tarafından rivayet edilerek bize kadar ulaşmıştır) diye bildirilmesine bağlıdır.Akl-ı selîm sahibi olanlara, sağlam delîllerle bu husûs isbât edilmedikçe, o kitap hakkında şüphe ve tereddüdler yok olmaz.Çünki, sâdece kendisine ilhâm geldiği zannedilen şahıslara isnâd edilen bir kitap, o şahsın bizzât kendisinin tasnîf etmiş olduğunu isbâta kâfî değildir. Ayrıca bir veya birkaç hıristiyan fırkasının teassub ve gayret ile, mücerred olarak doğruluğunu iddiâları da, bu kitapların sıhhatini isbâta kâfî değildir. Hıristiyan papazların (Kitap-ı Mukaddes)lerinin sıhhatini, geçmiş Peygamberlerden veya Havârîlerden birine isnâddan başka ortaya koyacakları bir delîlleri yoktur.Bu iddiâları, îtikat [îman] esaslarını beyan eden ve doğruluğunda kalblerden şüpheleri giderecek, iknâ edici delîllerden değildir. Hiç bir akıl sahibi, kendisini dünyada rahata ve huzura, âhirette de, azâbdan kurtaracak ve sonsuz saadete kavuşturacak dîni, zayıf esaslar üzerine kurarak, emîn ve rahât olamaz. Hâlbuki, ahd-i atîkin içindeki kitapların bir çoğunu ve ahd-i cedîd kitaplarından, Hz. Îsâ ve Hz. Meryemden ve o asırlardan bahs eden yetmişi mütecâviz, hattâ bazıları bugün mevcut olan kitapları hıristiyanlar inkâr edip, bunlar uydurulmuş yalanlardır, demektedirler.

Hıristiyan papazların eskileri ve sonra gelenleri ittifak ile bildiriyorlar ki, Matta İncîli ibrânîce idi. Hıristiyan fırkaları, birbirlerinden ayrılmaları sebebi ile, sonradan bu asl nüshâyı gayb ettiler. Bugün mevcut olan Matta İncîli, ibrânîce asl nüshânın tercemesidir. Bu tercemeyi yapan kimsenin kim olduğu da belli değildir. Zamanımıza kadar müterciminin kim olduğunun bilinmediğini hıristiyan papazların ileri gelenlerinden olan Cirum da itiraf etmektedir.

Yuhannâya nisbet edilen İncîlde de sağlam bir rivayet senedi yoktur. Markos İncîli gibi, tahkîke muhtaç, mübhem, hattâ birbirine zıd ibâreleri vardır. Meselâ:

- Bu İncîlde, Yuhannânın gördüğü şeyleri yazmış olduğuna dâir açık bir delîl yoktur. Bir şeyin aksi isbât edilmedikce, eski hâlinin doğruluğuna hükm edilir.

- Yuhannânın yirmibirinci bâbın yirmidördüncü âyetinde (İşte bu cümleleri [yâni Yuhannâ İncîlini] yazan ve doğruluğuna şehâdet eden şâkird budur, [yâni Yuhannâdır.]. Biz onun şehâdetinin doğru olduğunu biliriz) denilmektedir. Görülüyor ki, bu sözü Yuhannâ hakkında, Yuhannâ İncîlini yazan kâtib söylemiştir. Bu âyette Yuhannâya gâib zamîri olan (O) ile işaret edilmiş, asl kitabı yazan (uyduran) kâtib kendisini mütekellim, (yazan kimsenin kendisi) sıgası ile (Biz) diye yazmıştır. Bundan anlaşıldığı gibi, Yuhannâ İncîlini yazan Yuhannânın kendisi olmayıp, bir başkasıdır. Kendisi, Yuhannânın şehâdetinin doğru olduğunda mâlûmatı olduğunu iddiâ etmiştir. Bunlardan anlaşılan; bu İncîli yazan adam Yuhannânın bazı mektûblarını ele geçirip, bazı ibâreleri çıkarmış, bazı şeyler de ilâve ederek, bu kitabı yazmıştır.

- Bretşnayder, Yuhannâ İncîlinin tamamı ve Yuhannânın mektûblarının hepsinin Yuhannâya âid olmayıp, ikinci asırda meçhûl bir şahıs tarafından yazılmış olabileceğini bildirmiştir. [Al: Bretschneider 1776-1848 Alman Protestan teologu [ilâhiyyâtcısı]dır. İncîli tenkîd eden kitap yazmıştır.]

- Kirdinius, (Yuhannâ İncîli yirmi bâb idi. Sonradan Efsûs [Efes] kilisesi yirmibirinci bâbı ilâve etmiştir) demiştir.

[m. 1822] senesinde, Thomas Hartwell, neşrettiği tefsîrinin dördüncü cilt, ikinci bâbında şöyle diyor: (İncîllerin te'lîf zamanları hakkında bizlere ulaşan nakil ve haberler tamamen noksan ve netîcesizdir. İncîllerin sıhhati husûsunda bizlere hiç bir yardımları yoktur. Hıristiyanların ilk din adamlarının ileri gelenleri, bâtıl rivayetleri tasdik ve kabûl ederek, durmadan yazdılar. Daha sonra gelenler de, onlara hurmeten, yazdıklarını nasıl olursa olsun, hiç düşünmeden ittifâk ile kabûl ettiler. İşte bu yalan yanlış rivayetler, bir nüshadan diğer bir nüshaya nakledilerek zamanımıza kadar geldi. Üzerinden asırlar geçtikten sonra, İncîlleri bâtıl rivayetlerden temizlemek imkansız olmuştur.)

Katolik Herald de, kitabının yedinci cilt ikiyüz altıncı sayfasında diyor ki: (Râus kitabının yüzaltmışıncı sayfasında, protestan papazlarının ileri gelenlerinin ekserîsi Yuhannânın Müşâhedât (Vahy) kitabının doğruluğunu kabûl etmezler). Prof. Rabwald de, kuvvetli delîller ile isbât ederek diyor ki, (Yuhannâ İncîli, Yuhannânın risâleleri ve Müşâhedâtı yalnız bir kişinin yazdığı şeyler olamaz). Vivisbius, tarihinin yedinci cilt, yirmibeşinci bâbında Webvnisichinden naklederek, eski papazlar, Yuhannânın Müşâhedâtını Kitap-ı mukaddesten çıkarıp red etmeye çalıştıklarını anlatırken diyor ki: (Bu kitap-ı Müşâhedât, baştan sona kadar mânasızdır. Onu, Havârîlerden olan Yuhannâya nisbet etmek de çok yanlıştır. Câhillik ve hakîkati görmemektir. Onu yazan kimse, ne havârî, ne mesîhî ve ne de sâlih bir kimse değildir. Belki bu Müşâhedâtı Sern Tehsin (Cerinhac) isminde bir Romalı yazdı. Yuhannâya nisbet edilerek Yuhannâ yazdı denildi.) diye yazmaktadır.
 
MATTA İNCÎLİ

Matta İncîlinin dokuzuncu bâbının, dokuzuncu âyetinde şöyle yazılıdır: (Ve Îsâ oradan geçerken gümrük yerinde oturan ve Matta denilen bir adam görüp, ona, bana tâbi ol, ardımca gel deyince, o da kalkıp ona tâbi oldu, ardınca gitti.) Şimdi, dikkat ediniz, bu cümleleri yazan Mattanın kendisi ise, niçin kendisi olduğunu söylemeyip, bir başka Matta gibi söylemiştir. [Eğer, bu İncîli yazan Mattanın kendisi olsa idi hâdiseyi (Ben gümrük yerinde oturur iken, Îsâ “aleyhisselâm” oradan geçiyordu. Beni gördü ve bana tâbi ol, ardımca gel dedi. Ben de, kalkıp ona tâbi oldum, ardınca gittim) şeklinde zikretmesi Îcap ederdi.]

Bazı mühim hâdiseler, diğer İncîllerde mevcut olduğu hâlde, Matta İncîlinde yoktur. Meselâ, Îsâ aleyhisselâm tarafından yetmiş şâkirdin seçilmesi, Mele-i havârîyyûnda urûcu, Bayram yapmak için iki kere Yerûşâlime gelmesi ve Luazerin mezardan kalkması fıkraları bu İncîlde yoktur. Bunun için Matta İncîlinin havârîlerden Mattaya isnâdı yâni Mattadan rivayet edildiği şüphelidir.

MARKOS İNCÎLİ

Markosun havârîlerden olmadığında, bütün tarihçiler ittifâk hâlindedir. Belki havârîlerden Petrusun tercümânıdır.

Paypas diyor ki: (Markos, Petrusun tercümânı idi. Markos, Îsâ aleyhisselâmın sözlerini ve fiillerini mümkin mertebe, doğrudur diyerek ezberden yazdı. Fakat, Îsâ aleyhisselâmın sözlerini ve fiillerini intizâmlı, düzgün bir şekilde yazmadı. Çünki kendisi ne Hz. Îsâdan işitti, ne de Onun yanında bulundu. Dediğim gibi, Markos yalnız Petrusun arkadaşlarından idi. Petrus ile konuştuğu şeyleri ve Îsâ aleyhisselâmın sözlerini içerisine alan bir kitap olsun diye tertîbli ve düzgün söylemeyip, Îcap ettiği vakit ve meclise göre söyledi. Bunun için, eğer Markos kitabında bazı husûsları üstâdı Petrustan öğrenmiş gibi yazarsa onu ayblamamalıdır. Çünki Markos işittiği şeyleri unutmayarak, değiştirmeyerek yazmaya lüzûm görmemişti.)

Markos İncîline eski hıristiyan âlimler, her gün şerhler yazdılar.
Bunlardan İren diyor ki: (Markos ezberlediği şeyleri Petrus ve Pavlosun vefâtlarından sonra yazdı).
İskenderiyyeli Kalman diyor ki: (Petrus daha Romada vaaz verirken, Petrusun talebeleri, Markosa ricâ ettiler. O da, İncîlini yazdı. Petrus, kitabın yazıldığını işitti. Fakat yazıp-yazmaması için birşey demedi.)
Tarihçi Ousb diyor ki: (Petrus bu hâli işitince, talebelerinin bu gayretine memnûn oldu. Kiliselerde onun okunmasını tenbîh etti.) Hâlbuki Markosun İncîli, Petrusun risâlelerinden (mektûblarından) ziyâde, Matta İncîlinin taklîdidir, yâni ona benzetilmiştir. Buna göre, Paypasın Markos yazdı dediği kitap elde bulunan ikinci İncîlden başkadır.

LUKA İNCÎLİ

Lukanın, havârîlerden olmadığı muhakkaktır. Luka İncîlinin başında diyor ki: (Ey fazîletli Teofilos, kelâmın vekîlleri, hizmetcileri olup, gözleri ile görmüş olanların bize naklettiklerine göre, aramızda vâki' olan şeylerin hikâyesini tertîb ve tahrîr etmeye bir çok kimseler giriştiğinde, ben de tâ başından beri [olanların] hepsini dikkat ile araştırıp, tahkîk ederek, olduğu gibi, sırası ile sana yazmağı uygun gördüm.) [Luka, bâb bir, âyet 1-4.] https://incil.info/kitap/Luka/1

Bu ibâreden birkaç mâna anlaşılıyor:

Birincisi: Müellifin kendi zamanında daha bir çok kimseler İncîl yazdıkları sırada, Luka da bu İncîli yazmıştır.

İkincisi: Havârîlerin kendi elleri ile yazdıkları hiçbir İncîl bulunmadığını, Luka işaret etmektedir. Zîrâ (kelâmın vekîlleri ve gözleri ile görmüş olanların bize naklettiklerine göre) cümlesi ile İncîl yazanları, gözleri ile görenlerden tefrîk etmiş, ayırmıştır.

Üçüncüsü: Kendisi için Havârîlerden birinin şâkirdi, talebesiyim demez. Çünki o asırda Havârîlerden birine isnâd edilen pek çok te'lîfler, yazılar, risâleler bulunduğundan öyle bir senedin, yâni havârîlerden birinin talebesi olduğunu bildirmesinin, kendi kitabı için, başkalarının itimadına sebep teşkil edeceğini Ümit etmemiştir. Belki her husûsu kendisi tahkîk ederek, esasından öğrendiğini, daha kuvvetli bir delîl olarak göstermiştir.

Dikkat edilecek bir husûs şudur: Bugün ellerde mevcut olan İncîllerin her yeni baskısında, itiraz edilen ibâreleri, münâsib bir kelime ile değiştirerek tahrîf etmek, protestan papazların âdetleri olduğu gibi, Meârif nezâretinin 1301 tarihli ve 572 numaralı ruhsatı ile İngiliz ve Amerikan Bible şirketlerinin, 1303 [m. 1886] senesinde İstanbulda bastırdıkları türkçe İncîl nüshasında dahî bu ibâreyi başka şekle sokmuşlardır. (Bütün husûslar en ince noktalarına kadar bildiğim üzere) ibâresi yerine, (Benim de başından beri bütün husûslara dâir tam bir vukûfum, bilgim bulunduğundan) ibâresi konularak, mânayı maksadlarına göre değiştirmişlerdir. Fakat, fransızca nüshalarda ve Almanyada basılan almanca nüshalarda bu ibâre, bizim yukarıda terceme ettiğimiz gibidir.

Luka İncîlinin üçüncü bâbının yirmiyedinci âyetinde, Îsâ aleyhisselâma nisbet edilen neseb bildirilirken, (Nîrî oğlu Şelteil oğlu Zerubâbel oğlu Risâ oğlu Yuhannâ) demektedir. Burada üç hatâ vardır:

Birincisi: Ahd-i Atîkin, birinci tarihler kısmının üçüncü bâbının ondokuzuncu âyetinde, Zerubâbelin çocukları açıkça bildirilmiştir. Orada Risâ ismi ile bir kimse yoktur. Bu şekildeki yazısı Mattanın yazdığı şeklin de tersidir.

İkincisi: Zerubâbel, Fedâyânın oğludur. Şelteil oğlu değildir. Şelteilin kardeşinin oğludur.

Üçüncüsü: Şelteil Yuhannânın oğludur. Yoksa Nîrî oğlu değildir. Matta da böyle yazmıştır.

YUHANNÂ İNCÎLİ

Yuhannâ İncîline gelince; bilindiği gibi, Yuhannâya nisbet edilen dördüncü İncîlin ortaya çıkmasına kadar; Îsâ aleyhisselâmın dîni esâsen Mûsâ aleyhisselâmın dîninden ayrılmayıp, tevhîd esâsına dayanıyordu. Çünki, üç uknûm ya’nî teslîsden ilk def’a bahs eden, Îsâ aleyhisselâma inananlar arasına teslîs (üç ilâha inanmak) inancını sokup, onları Îsânın “aleyhisselâm” dîninden ayıran Yuhannâ İncîlidir. Bu sebeb ile, Yuhannâ İncîlinin aslının doğruluğu üzerinde araştırma, inceleme yapmak gâyet mühimdir.

Bu kitap, havârîlerden Zeydî oğlu Yuhannâya âid değildir. İkinci asırdan sonra, aslı meçhûl bir şahıs tarafından kaleme alınmıştır. Bu husûsu, asrımız tarihçilerinden Avrupalı müsteşrikler çeşidli delîllerle isbât etmişlerdir.

Birinci delîl: Yuhannâ İncîlinin başında, (Kelâm başlangıçta var idi ve kelâm Allahü teâlânın nezdinde, indinde idi ve kelâm Allah idi) sözleri yazılıdır. Bu sözler ilm-i kelâmın ince mes'elelerinden olup, diğer İncîllerin hiç birinde yoktur. Eğer bu sözler Îsâ aleyhisselâmdan işitilmiş olsaydı, diğer İncîllerde de bulunurdu. Bundan anlaşılıyor ki, bunu yazan, Havârîlerden Yuhannâ olmayıp, Roma ve İskenderiyye mekteplerinde Eflâtûnun üç uknûm felsefesini okumuş bir kimsedir. Nitekim şimdi beyan olunacaktır.

İkinci delîl: Yuhannâ İncîlinin sekizinci bâbında, birinci âyetten onbirinci âyete kadar olan, zinâ eden kadın hakkındaki yazılarını bütün hıristiyan kiliseleri kabûl etmeyip, red ederler ve bu yazılar İncîlden değildir demektedirler. Bundan anlaşılıyor ki, bunu yazan, eline geçirdiği bir çok İncîllerden toplayıp, gözüne ilişen birçok şeyleri de ayrıca kitabına koymuş veya kendinden sonra bir başkası bu âyetleri ilâve etmiştir. Birinci hâle göre, müellif, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırmıyarak bir mecmû'a yazmıştır. Yazdığı bu mecmû'a da kabûle şa'yân olmıyan şeylerdir. İkinci hâle göre, bu İncîlin tahrîf edilmiş olduğunu itiraf etmek lâzım gelir. İki hâle göre de, aslı şüpheli ve inanılmaya lâyık değildir. https://incil.info/kitap/Yuhanna/8

Üçüncü delîl: Diğer İncîllerde getirilen bazı misâllerin ve ahvâlin ve mucizelerin, bu İncîlde bulunmayıp, diğerlerinde bulunmıyan bir çok şeylerin de, bu İncîlde bulunmasıdır. Îsâ aleyhisselâmın Luazeri diriltmesi, suları şarapa çevirmesi ve çarmıhda iken sevdiği şâkirdi ile annesini birbirlerine emânet etmesi gibi şeyler, sâdece Yuhannâ İncîlinde bulunup, diğer İncîllerde yoktur.

Dördüncü delîl: Diğer üç İncîlde toplanan ve anlatılan haberlerin anlatılış tarzı ile, Yuhannâ İncîlinin anlatış tarzı, temâmen birbirlerine zıddır. Meselâ, diğer üç İncîlde Îsâ “aleyhisselâm” halkın terbiyesini isteyen bir muallim gibi, Ferîsîlerin riyâkâr hâllerine i’tirâz eder. Kalbin temizlenmesini, Allahü teâlâya yaklaşmayı, insanları sevmeyi, güzel ahlâkı emr eder ve Mûsâ aleyhisselâmın dinine zıd olan temâyüllerden nehy eder. Halka öğretdiği şeyler ve nasîhatleri gâyet açık ve tabîî ve herkesin anlıyabileceği şekldedir. Bu üç İncîl, her ne kadar ba’zı haberlerde birbirine zıd ve muhâlif iseler de, müttefik oldukları husûslarda, hepsinin bir kaynakdan çıkdığı anlaşılmakdadır. Fekat, Yuhannâ İncîli böyle olmayıp, gerek ifâde şekli, gerekse, Îsâ aleyhisselâmın ahlâk ve davranışları husûsunda, bambaşka bir yol ta’kîb eder. Bu İncîlde hazret-i Îsâ; Yunan felsefesini bilen, gâyet ince, güzel konuşan bir kimse olarak gösterildiği hâlde, Onun sözleri Allah korkusu ve güzel ahlâklı olmak gibi husûslarda olmayıp, kendi şahsının yüksekliğinden bahs etmekdedir. Bunu da, insanlar arasında bilinen şekli, ya’nî Mesîhin konuşma tarzı olan kelime ve ta’birlerle söylemez. İskenderiyye mekteblerinde kullanılan kelime ve cümlelerle anlatır. Bu sözleri, diğer üç İncîlde gâyet açık ve sâde olduğu hâlde, bu İncîlde kapalıdır. Mühim ve çok def’a iki ma’nâya gelen ve husûsî bir şeklde düzülmüş, muntazam tekrârlar ile doludur. Yuhannâda kullanılan üslûp, kalbleri kendisine çekecek yerde, red ve nefret uyandırır. Eğer bu İncîl, şimdiye kadar bir yerde gizlenmiş ve bugün ansızın ortaya çıkmış olsa idi, bunun Havârîlerden birinin te’lîfi olduğuna kimse inanmazdı. Fekat, asrlardan beri işitilmiş olduğundan, bu gariblikleri hıristiyanlar göremezler.

 
Geri