Botanik bahçesi

Konu sahibi son olarak 2616 gün önce görüldü
Botanik Bahçesi

Botanik Bahçesi - Selma Mine

(TRT Uzay Çağı Programı Beslenme konusu için yazılan bu öykü 23 Ekim 1976 tarihinde II. Programda okunmuştur.)

Tek kişilik hava otosu, yumuşak bir inişle, gökdelenin 216. katındaki terasa kondu. Yapı, özel otolar için platformlarla çevriliydi ve uzaktan bakıldığında, renk renk boncuklarla bezenmiş havasını veriyordu.

Genç adam, kendilerine ayrılmış parkta durdu, indi. Kapıyı kilitledi. Biraz ötede, babasının ve kız kardeşinin hava otoları duruyordu. Belli ki, onlar, aksam yemeği için, kendisinden önce davranmışlardı. Neşeli bir tavırla, çelik platformda ilerledi.

Teras kapısı, onu tanımıştı. Kaydı, açıldı. Kanadın içine yerleştirilmiş olan minik bilgisayar, ev sakinlerinin kimlikleri, beden ışıları, sesleri ve parmak izlerine göre programlanmıştı. Fakat çoğunlukla parmak izlerine gerek kalmıyordu... Sesleri, hatta ıslık çalışları, ya da adım atışları, onları tanıtmaya yetiyordu.

Annesi içerden:

- Ne yemek istersin? diye seslendi. Genç adam başını kaşıdı:

- Bilmem... Bezelye çorbası olamaz mı? Kadın, üzgün bir tonla:

- Ne yazık, bezelye çorbamız kalmamış! diye onu yanıtladı.

Başka bir şey düşünmez misin?

Babası ve kardeşleri salondaydılar. Babası:

- Niçin bize katılıp, bir fırında kuzu yemiyorsun? diye sordu.

- Fırında kuzu mu? Hiç fena fikir değil...

Annesi mutfaktan:

- Fırında kuzu hazırlıyorum! dedi. Lütfen, bize katıl!

Genç adam başını salladı:

- Peki, öyle olsun!

Salondakilere gülümsedi ve odasına geçti. Her akşamüstü yaptığı gibi, doğru botanik bahçesine gitti. Burası, onun özel bölümüydü ve ailedeki kişilere yasak bölgeydi, adeta.

Odanın dış cephesi, ikinci bir cam bölme ile ayrılmıştı ve çeşitli bitkiler yetişiyordu. Kişisel bir merak değildi bu, aslında.

Genç adam, botanik fakültesindeydi ve doktora tezini hazırlıyordu.

Bu bitkilerin tohumlarını da, özel olarak kürsüden almıştı.

Yüzyıllar önce ekildiği, biçildiği, yenildiği kitaplara geçen bitkiler... Ne denli ilkel bir görünümleri vardı. Onların meyvelerini seyretmek hoşuna giderdi, genç adamın.

Kırmızı, mor, yeşil... Uzun zaman gövdeler üzerinde dayanıklı kalıyor, sonra çürüyor, kokuşuyorlardı.

Tatları konusunda hiç bir fikri yoktu. Çünkü yüzyıllardan beri, insanlar, doğal kaynaklardan beslenmeyi bırakmışlardı.

Günlük besin gereksinmeleri, çalıştıkları işe göre bilgisayarlarca hesaplanan kalori miktarı üzerine hazırlanmış yapay yemeklerle giderilirdi.

Sözgelimi, bezelye çorbası ile fırında kuzu arasında, protein, yağ, karbonhidrat değeri olarak hiçbir fark yoktu; çünkü her ikisi de, bir üniversite öğrencisinin kalori gereksinmesine göre düzenlenmiş besi tozlarıydı.

Sadece, bezelye veya fırında kuzu farkını veren kokular ve tad unsurları eklenmişti. Suyla karıştırılacaklar, pelte kıvamında, kâselere konulacaklar ve aile üç buutlu televizyonlarını seyrederken, yenileceklerdi.

Genç adam, tezini hazırladığı bilgisayarın önünde bir-iki dolandı, sonra salona geçti. Aile bireyleri, televizyonda dünya olaylarını izliyorlardı. Annesi, yemek kâselerini dağıtıyordu. Bu arada, kocası ile en küçük oğulları üzerine konuşuyordu.

Genç adam, rahat koltuğuna otururken:

- Birkaç gündür, ufaklığın kol ve bacaklarında kırmızılıklar belirdi, diyen annesinin sözlerine kulak kabarttı. Çocukcağız durmadan kaşınıyor. Bugün doktora götürdüm, bir şey anlıyamadı. Kan tahlili yapmaya karar verdi. Belki böcektir, diyor; ama bizim evde böcek, ne gezer?

Adam:

- Botanik bahçesinden olmasın? diye sordu. Oğlu ile göz göze gelmemeye çalıştı, o an.

Genç adam:

- Sanmam, orayı her zaman ilaçlıyorum! dedi. Ayrıca, cam bölmenin içine girilmedikçe, böyle bir tehlike söz konusu olabilir mi? Yoksa... Oraya giriliyor mu?

- Elbette girilmiyor! dedi annesi. Lütfen fırında kuzunu al!

Genç adam, şüpheli bir tavırla onları süzdü, fakat konuya devam etmeyi gereksiz buldu. Şu anda, gezegenler birliğinin bildirileri okunuyordu, televizyonda. Bu konu, daha ilgi çekiciydi.

Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu, birden kız kardeşinin çığlığı ile yerinden sıçradı. Genç kız :

- Şuraya bakın! diye bağırıyordu. Kardeşim... Ağzı burnu kan içinde!

Bu haber, tüm aileyi yerinden fırlatmaya yetti. Anne, korkudan bayıldı. Baba ise, eli ayağı titreyerek kapıya doğru koştu. Küçük oğlan, eşikte duruyordu ve parlayan gözlerle onlara bakıyordu. Hiç de ağzı burnu kanayan bir insan hali yoktu, üzerinde. Genç adam, babasına yetişti ve kardeşinin ellerine bulanan kırmızılıkları, yanaklarındaki çekirdek kalıntılarını bir bakışta tanıdı.

- Bir de içeri girilmiyor, diyorsunuz, değil mi? diye bağırdı.

Bal gibi de botanik bahçeme giriliyor ve değerli bitkilerim yeniyor!

Adam:

- Öyle ise zehirlenecek! dedi endişeyle. Evet, zehirlenecek... Demek, bedenindeki kırmızılıklar... Hemen, hemen hastaneye gitmeliyiz!

Hastane, binanın 21. katındaydı ve iç ana koridorlar vasıtasıyla ulaşılan sayısız asansörlerden biri, bir dakika kadar kısa bir zamanda, onları 195 kat aşağıya taşıyacaktı.

Genç adam, odasına koştu ve canlı bölmeye yaklaştı. Sürme kapı kapalıydı, ama kanadın yerden belirli yüksekliğinde kırmızı parmak izleri vardı. Küçük velet, meyveyi alelacele koparmış ve atıştırmış olmalıydı. Ayrıca bu işlemi, yeni yapmadığı da belliydi, çünkü dikkatli bakılınca, şaplardaki daha önceki kırıklar da seçilebiliyordu.

Genç adam, sürme kapıyı açtı ve içeri girdi. Elleri titreyerek, bir tane iri kırmızı yumru kopardı.

Parlak derinin kayganlığı ve diriliği, gerçekten yeme duygusu uyandırıyordu, insanda. Bir kenarından ısırdı, hafifçe.

Çekirdekleriyle birlikte iç sıvı üzerine sıçrayıverdi. Kardeşinin her yanı bulaştırması bu yüzden olmalıydı.

Sıvı, ağzında hoş bir tad bıraktı. Döndü, alelacele bilgisayara yaklaştı. Bitki resimlerini gösteren albümü hızla çevirdi ve aygıtı programladı. Kısa zamanda yanıt geldi:

«Bitkinin adı Domates, Patlıcangillerden kan yapıcı otsu bir sebzedir. Meyvelerin mayhoş bir lezzeti vardır, A ve C vitaminine sahiptirler. Taze olarak veya pişirilerek yenirler.

Eski insanlar tarafından çok sevilen bu meyvenin, lezzet vermesi için yemeklere katıldığı... Genç adam kahkahalarla gülmeye başladı. Elindeki meyveye baktı. Bir kez daha ısırdı. Bilgisayar, okumasına devam etti.

«...Bazı bünyelerde, alerji yapması nedeniyle, kırmızı lekeler ve kaşıntı... Genç adamın kahkahaları daha da yükselmişti.

Kızkardeşi, korku ve endişe içinde içeri girdi.


- Ne oldu ağabey? Duydum ki...

Genç kız sözlerini tamamlayamadı. Ağabeyinin elindeki meyveye, üzerine sıçrayan çekirdek ve kırmızı sıvıya baktı, yutkundu. Onun çıldırmış olabileceğini düşündü ilk an! Genç adam:

- Küçük bir deney! diye söze başladı. Doğrusu, tezimi yeniden düzenlemek gerekecek. Eski uygarlıklarla ilgili öyle şeyler var ki... Ağızlarının tadını biliyorlarmış, derim kısacası! înan bana, boşuna bir telaştı hastaneye gidiş... Hiçbir şey olmayacak... Belki bilgisizliğimize gülenler bile çıkacak! Boş ver şimdi bunları... Sen de bir domates yemez misin?

Yüzyıllar sonra, doğal bir meyveyi tatmanın heyecanı içinde, botanik bahçesine doğru yürüdü.


21.02.2007

 
Geri