Bir zamanlar Türkiye:Meğerse neler değişmiş ülkemizde
Meğerse neler değişmiş ülkemizde, neleri unutmuşuz zamanla...Türkiye nostaljisi yaşatıp sizlere eskiden neler varmış da değişmiş dedirtçek albümü hazırladık...
AÇIK BİSKÜVİLER: Mahalle bakkallarında şimdiki gibi paketlenmiş bisküviler yoktu ya da lüks sınıfına giren birkaç marka da pahalı olduğundan pek tutulmazdı. Hemen her bakkal dükkânının giriş kapısının yanında ortalama 30X30X30 ebatlarında
bisküvi kutuları düzenli bir şekilde üstüste oturtulmuş halde dururdu. Bunların ön kısmında camlı bir kapakları olurdu. Kapak, içindeki bisküvilerin bayatlamaması için sürekli kapalı olur, camdan içinde hangi tür bisküvi olduğu görülürdü. Bu kutular, içindekilerin herhangi bir kazaya kurban gitmemesi için zeminden 30 derece kadar yukarı bakacak şekilde meyilli konulurdu. İstenen tür bisküvi, bakkal tarafından kâğıttan bir kesekâğıdına doldurulup tartılarak müşteriye verilir
CEMSE: 50’lerdeki Amerikan Marshall yardımı çerçevesinde, İkinci dünya Savaşı’nda kullanıldıktan sonra miadı dolan askerî jipler, kamyonlar ve otobüsler Türkiye’ye yollanmıştı. Bunların içinde bir çeşidi vardı ki, bunlar Türkler’in mükemmel fonetik dönüşüm yapabilme kabiliyetlerinin bir ürünü olarak yıllarca “Cemse” olarak anılan “G.M.C.” marka araçlardı. “General Motors Corporation” kelimelerinin baş harflerinin okunuşu; “Ci-Em-Si” olduğundan, halk arasındaki telâffuzu yuvarlatılarak “Cemse”ye çevrildiler. Bundan böyle nerede bir askerî kamyon görülse, ona askerî cemse (ya da sadece cemse) denilmeye başlandı.
EL RADYOLARI: Avuçiçinden biraz daha büyük ve arkalarında mutlaka yassı bir pili olan, band aralığı dar ve parazitli, derinden gelen bir sese sahip, yanlarında uzayabilen antenleri olan radyolar, özellikle erkekler tarafından çok rağbet görürdü. Bilhassa Pazar günleri TRT’nin canlı yayınladığı lig maçları, kulaklara sıkıca yapıştırılan bu el radyolarından takip edilirdi. Halihazırda radyosu olmayan otomobillerde ve diğer araçlarda da torpidonun üzerindeki yerlerini alırlar ve yol boyunca açık olurlardı. Paraziti en aza indirmek için, dinleyenler sık sık yönlerini değiştirmek zorunda kalırlardı.
ARAP SABUNU: Deterjanların günümüzdeki gibi yoğun bir biçimde henüz günlük hayata girmediği yıllarda, temizlik işlerinde çoğunlukla arap sabunu ya da beyaz kalıp sabunlar kullanılırdı. Kalıp sabuna nazaran temizleme kabiliyeti daha yüksek olan “arap sabunları” bakkallarda, kesif kokusundan dolayı dükkânın genellikle dışına konulan bir tenekenin içinde muhafaza edilirler, bakkal tarafından metal bir kaşık yardımıyla, naylon torbanın içine doldurulduktan sonra tartılarak satılırlardı. Görüntüleri itibarıyla ağdalı-sümüksü kıvamlarından, sarı renklerinden ve kendilerine has oldukça itici kokularından beklenmeyen temizleme özellikleri, onların bulaşık hariç hemen her yerde kullanılmalarına neden olurdu. Yerlerin, merdivenlerin, muşambaların, çamaşırların arıtılması işlemlerinde kadınların en büyük yardımcısı olan arap sabunları, artık günümüzde iyice gözden düştüler. Bu sabunları satan bakkal da kalmadı.
AYI OYNATICILAR: Çingenelerin tekelindeki bu meslek grubunda ekip, elinde tef ve uzunca bir sopa olan kavruk bir çingene ile, beline sardığı zincirin ucu, burnuna geçirilen halkaya takılmış bir ayıdan oluşmaktaydı. Daha çok turistik yerler ve sokak aralarında boy gösteren bu ikili ekibin gösterisi, tefi dokuz-sekizlik aksak bir ritmle çalarak şarkı söyleyen çingenenin, arada bir elindeki sopayla ayıyı dürtmesinden sonra hayvanın tempoya uygun hareketlerle zıplaması, sopaya tutunarak iki ayağının üzerinde dikilmesi ve bazen de yere yatarak bayılma numarası yapmasından oluşan ilginç bir şovdan ibaretti. En çok tutulan gösteri ise; “Kocaoğlan, hamamda karılar nasıl bayılır?” sorusunun ardından ayının bayılma numarası yapmasıydı. Gösteri bitince çingene kasketini çıkararak, etraflarında halka olan seyircilerden bahşiş toplardı. 1980’lerde ayı oynatmak kesinlikle yasaklandı. Hayvanlar toplanarak, Uludağ’da oluşturulan ayı yetiştirme ve rehabilitasyon merkezine götürüldüler
AYŞEGÜL ÇOCUK KİTAPLARI: Fransız yapımı renkli ve resimli A4 ebatlarında, parlak kalın kâğıda baskılı çocuk kitapları vardı. İçindeki çizimler renkli fotoğraf kalitesinde ve güzelliğinde, hemen her türlü detay düşünülerek hazırlanmış, o günler için oldukça lüks sayılabilecek bu kitaplar, ortalama 16 sayfa civarındaydılar. Türkiye baskılarında Ayşegül adı verilmiş hayalî bir Fransız kız çocuğunun; evde, okulda, piknikte, tatilde, uçakta, köyde, tiyatroda, yaşgününde... şeklinde senaryolaştırılmış serî maceralarını anlatmaktaydı. Bu kızın Fındık adında kahverengi bir köpeği ve hiç de Türkiye şartlarıyla benzerlik taşımayan bir yaşam biçimi vardı. Ailecek bahçeli lüks bir köşkte otururlar, kilisenin bahçesinde oynarlar ve sık sık istakoz yiyip, uzak ülkelere tatile çıkarlardı
MOTOSİKLET KABİNLERİ: Motosikleti olanların yarısından çoğunun bir de kabini olurdu. Motorun sağ tarafına bağlanıp çıkarılabilen bu kabinler kapısız ve tek koltukluydular. Sadece sağ taraflarında tekerlekleri olurdu. Önlerinde rüzgâr kesici bombeli bir de camları vardı. Kabinin arkasında da küçük bir bagajları bulunurdu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi askerlerinin sıkça kullandığına filmlerde şahit olduğumuz bu dual araçlar, İstanbul’da genellikle motoru kullanan şahsın eşini ve çocuklarını taşıma görevi üstlenmişlerdi. Kabinin ağırlığından dolayı hızları yarıyarıya düşse de, dengeleri durdukları zaman da bozulmadığından dolayı, daha güvenli bir havaları vardı. Yağışlı havalarda üstleri tenteyle kapanabilen modelleri de vardı. Kimi kabinlerin koltukları çıkarılarak, içleri eşya ve malzeme taşıyacak şekle de getirilirdi.
BONCUKLU KASAP KAPILARI: Kasap dükkânlarının kapılarında, özellikle yaz aylarında kapıyı yere kadar tamamen örten, pervazın üzerine tutturulmuş dikey iplere dizili rengârenk boncuklardan oluşan, genellikle sinek benzeri uçucu haşeratın içeriye girmesini engelleyen siperlikler olurdu. İçeriye girmeniz için, bu boncukları ortalarından tutarak, uzun bir saçı at kuyruğu yapmak için toplar gibi bir elinizle tutup kenara itmeniz yeterli olurdu
BABIALİ: Bazı gazeteler başta olmak üzere birçok gazete ve derginin matbaalarının ve yazıişlerinin yer aldığı, Türbe’den Sirkeci Meydanı’na kadar kıvrılarak inen meşhur Cağaloğlu yokuşuna o yıllarda verilen addı. Babıali’ne sağlı sollu açılan sokaklar dahil olmak üzere, bu bölge tamamen yayıncılık üzerine hizmet vermekteydi. 1980’lerin sonlarında gazeteler birer-ikişer İkitelli civarında yeni yaptırdıkları modern tesislerine taşındıktan sonra Babıali’nin de günümüzde artık sadece adı kaldı.
CİN ALİ ÇOCUK KİTAPLARI: 1970’lerde revaçta olan ilkokul çocuklarına yönelik “Cin Ali” adlı kare şeklinde 16 sayfadan oluşan, siyah-beyaz çok enteresan kitaplar vardı. Ali adlı çocuğun, belli bir seriyi takiben; okuldaki, piknikteki, denizdeki, müzedeki, törendeki, dişçideki ve hayvanat bahçesindeki müthiş heyecanlı (!) maceralarına yer veren kitaplardaki çizimler çöp çizgilerden oluşmaktaydı. Herşey ama herşey birkaç çizgiden ibaretti; evler, arabalar, insanlar, hayvanlar, eşyalar... Kollar ve bacaklar ve vücutlar çöpten ibaret olup herhangi bir organ ihtiva etmemekteydi. Kafalarsa bir yuvarlaktan müteşekkildi. Okuyan çocuğun resimleri kolayca taklit ederek çizebilmesine imkân vermek amacıyla düşünüldüğü muhtemeldi. Her çocuğun çantasında bu serinin en az 1-2 kitabı mevcuttu. 80’lerden itibaren çocuk kitapları sektöründeki hızlı gelişim, Cin Ali kitaplarının da sonu oldu.
YÜNDEN ASTRONOT BAŞLIKLARI: Aya ilk insanın ayak bastığı 1969 yılından sonra, astronot başlıklarından esinlenerek moda olan çocuk başlıkları vardı. Hemen her çocuğun en az bir adet yünden astronot başlığı olup, bunlar çeşitli renklerde ve genelde -astronotlarda olsa oldukça komik kaçacağı kesin- tepelerinde birer ponpon ihtiva ederlerdi. Tek parçadan müteşekkil bu teknolojik(!) koruyucuların ön kısmındaki açık bölümünden, giyen çocuğun gözleri ve burnu gözükürdü. Ağız kısmını tamamıyla örttüğünden dolayı, ayrıca kaşkol sarılmasına gerek kalmazdı. Başlık kafaya sıkıca yapıştığından, çıkarıldıklarında saçlar ıpıslak ve şekilsiz görünümlerini bir süre korurlardı
ÇOCUK ZAPTETME KAYIŞLARI: Küçük çocukların yolda yürürken sağa-sola ani hareketlerle koşarak herhangi bir kazaya uğramalarını önlemek, bir nevî dizginlemek için kayışlar icat edilmişti. Bebek mağazalarında satılan bu deri kayışlar, yumurcağın omuzları ve koltukaltlarından dolanarak bağlanırlardı. Yaklaşık 1 metre uzunluğundaki kayışın ucu da ebeveynin elinde olurdu. Çocuk, kayış yardımıyla sık sık frenlenirdi. Anne-babalar da hem çocuğu kucakta taşımak zahmetinden kurtulurlar, hem de güvenli bir şekilde çocuğu bir ölçüde serbest bırakırlardı. Görüntü olarak gerçekten de itici olan bu uygulama, 80’lerde tamamen yok oldu
CUMARTESİ EĞİTİM-ÖĞRETİM: İlk ve ortaokullar, 1974 yılına kadar Cumartesi günleri de öğrenime devam ettiler. Cumartesileri diğer günler gibi tam değil yarım gün kabul edilirdi. Bu yüzden öğretim iki saatti. İlk ders 1 saat sürer, sonra on dakika teneffüs olur, ardından da 40 dakikalık ikinci ders yapılır ve bahçede hep bir ağızdan İstiklal Marşı okunduktan sonra birbuçuk günlük hafta sonu tatiline girilirdi. Bu uygulama 1974-75 öğretim yılından itibaren kaldırılarak, Cumartesi günü tam gün tatil kabul edildi
KOYUN POSTUNDAN YAYGILAR: 70’li yıllar denenmemişlerin denendiği yıllar olduğundan dolayı, o yıllarda evlerde enteresan bir yenilik daha yerini aldı; “koyun postundan yaygılar”... Çoğunlukla kurban bayramını müteakip, kesilen hayvanın postu biraz alacalı ya da bol tüylüyse, herhangi bir hayır kurumuna verilmek yerine özel birtakım işlemlerden geçirilerek yıkatılıp temizletildikten sonra, kokuları olabildiğince giderilir, alt kısımları tabaklatılır, tüyleri parlatılarak yumuşatılır ve de daire kapısının girişi ya da misafir odasının ortası gibi evin en görünen bir yerine yayılırdı. Postlar bunca işlemden geçtikten sonra deforme olup pelte gibi iyice kendilerini saldıkları için, görenlerde, üzerinden tır ya da silindir geçtikten sonra dümdüz bir vaziyette odanın ortasına yapışmış ölü bir kuzu intibaı uyandıran bu yaygılar, üzerlerine basıldığında muşambanın veya taşın üzerinde kolaylıkla kayarak, basanları sık sık düşürme özelliğine de sahiptiler. 80’lerden sonra insanlar bu yanlıştan döndüler ve evlerine normal kilimler ve halılar sermeye başladılar
EGZOST BORUSU ÇIKARTILMIŞ OTOMOBİLLER: 1970’lerde ve 80’lerin sonlarına kadar, özellikle gençler arasında Murat-124 marka otomobillerin egzost boruları çıkartılarak sokak aralarında hızla dolaşma modası vardı. Egzost borusu olmayan otomobil çok kuvvetli bir mide-bağırsak gurultusu ile aşırı zorlanarak yellenme sesi arası bir gürültü çıkarırdı. Bu otomobillerin koltukları çoğunlukla koyun postuyla kaplanmış olur ve tavanıyla arka camların iç kısımlarına ağırlıklı olarak mor ya da kırmızı ince lambalar monte edilmiş olurdu. Pioneer marka kasetli teyplerinde sürekli Orhan Gencebay ya da Ferdi Tayfur çalardı. Ön ve arka çamurluklar ise özel kaplama olurdu. Ön camın içine olabilen herşey süs eşyası olarak asılı dururdu. Camın arkasında da o yıllarda moda olan ve çoğu arabada birer tane bulunan, arabanın hareketiyle birlikte kafası sağa-sola titreşen oyuncak bir de köpek bulunurdu. Arabanın turlama esnasında çıkardığı bu enteresan sesin nereden geldiğini görmek için çoğu insanın evlerin pencerelerinden dışarı uzanmalarına yol açan Murat-124 marka otomobillerin 90’larda yollardan çekilmesiyle bu moda da rafa kalktı.
EV ŞEKLİNDE BİBLO BAROMETRELER: Çoğu evde teknik göstergelerinden çok süs amaçlı kullanılan barometrelerden vardı. Çoğunlukla ön tarafı iki kapılı, çatısı ve yanlarında pencereleri olan tahtadan bir ev şeklindeki biblonun kapılarından birinde şemsiyeli bir adam, diğerinde ise elinde çiçek demeti taşıyan bir kadın biblosu olurdu. Bunlar orta noktasından yere vidalanmış uzunca bir tahtanın iki ucuna sabitlenmiş figürlerdi. Evin üzerindeki barometrenin alçak ve yüksek basıncı göstermesine göre, uzun tahtaya bağlı bir düzenek yardımıyla figürlerin birinden biri evin dışına çıkarken, diğeri otomatikman içeri kaçardı. Şemsiyeli adam evin dışına çıktıysa havanın bozacağı, çiçekli kadın dışarı çıktıysa havanın güzel olacağı ima edilmekteydi. Günümüzde ise evlerde değil barometre, termometre dahi asılı değil.
MAKRAMELER: 70’li yılların sonunda başlayıp 80’li yılların ortalarında son bulan bir moda olarak ev hayatına giren makrameler, ev kadınları tarafından misafir odalarının pencerelerine ya da oda kapısının iki yanındaki pervazlara asılırlardı. Makrame; balık ağı formunda örülmüş renkli iplerin içine konulmuş bir çiçek saksısı, yine bu iplerin tepede birleşerek bir çengelde son bulduğu enteresan bir süs eşyasıydı. Daha çok dökümlü yaprakları olan çiçekler bunların içine yerleştirilir ve evin muhtelif yerlerine asılırlardı. Makramelerin alt kısımları ve taşıyıcı ipleri de dökümlü boncuklarla süslenirdi. Farklı şekillerde olup, havada sürekli sallanıp duran makramelerin modelleri, kadınlar tarafından kazak örneği alınır gibi birbirlerinden alınır-verilirdi. Kadın dergileri her hafta “Haydi hanımlar gelin, evde makrame yapalım!” gibi cezbedici (!) sloganlarla yapım ekleri yayınlarlardı. Bunların içine oturtulan çiçeği sulamak da biraz hüner işiydi. Çünkü gereğinden fazla dökülen su, bir süre sonra makramenin yüksek irtifadan yere doğru işemesine neden olur, etrafa sıçrayan topraklı necis sular, pek de hoş olmayan görüntülere sebebiyet verirdi. Ne akla hizmeten icat edildiği bilinmeyen makramelerin modası da 80’lerden sonra kalmadı.
MANDOLİN: 60’larda ve 70’lerde ilkokul çocuklarına çalmaları için zorla dayattırılan bu İtalyan çalgısı, nedense çocuklar tarafından pek sevilmezdi. Okullarda öğretici kurslar dahi açılır, bütün kırtasiyelerde, kapağında çalgı çalan bir kız ve bir erkek çocuğu resmi olan mandolin metod kitapları satılırdı. Aylarca süren bir kurs dönemi sonunda müzik kulakları pek de gelişmemiş, ancak ebeveynlerinin baskısına karşı gelememiş bu yeni yetmeler, okulun salonunda bir de konser verirlerdi. Repertuarları da, üç ile beş arasında değişen basit okul şarkılarından teşekkül ederdi. Doğru notayı çıkarması oldukça güç ve beceri isteyen, gerili 4 çift telden oluşan, penayla çalınan mandolinlerin bu üçgen penaları, tremolo (seri vuruş) esnasında hep kırılır, görev sağlam olan köşeye devredilir, her üç tarafı da kırılana kadar kullanılırdı. Kurs sona erdiğinde çocuklar tarafından genellikle arkaları çevrilerek darbuka olarak kullanılan (içleri boş olduğundan, vurulduğunda bayağı da güzel de ses çıkaran) ve normal yüzlerinden çalındığında sazla buzuki arası bir ses veren mandolinlerin ses perdeleri de oldukça geniş sayılırdı. 80’lerde okullarda blok flüt modası başgösterince mandolinler de tamamıyla gözden düştüler.
FACITLAR: 70’li ve 80’li yıllarda muhasebecilerin, özellikle de bakkal dükkânlarının değişmez elemanlarından olan “Facıt”ler, sağ yanında bir çevirme kolu ve üzerinde tuşlar olan enteresan hesap makineleriydiler. Bakkal, Facıt’ın tuşlarına bastıktan sonra, yanındaki kolu ileri-geri birkaç kez seslice çevirir, tekrar tuşlara basar, yeniden kolu çevirir ve bu işlemler zinciri, hesaplanacak tüm kalemler tamamlanana kadar sürüp giderdi. En son işlemden sonra üzerinden yazarkasa fişi gibi bir kâğıt çıkartırdı. Hesaplayan kişi bu fişe bakarak, alışverişin ederini söylerdi. Sadece toplama-çıkarma yapabilen ve günümüz koşullarında çok ilkel sayılabilecek olan Facıtlar, o dönemlerin pratik ve teknolojik aletlerindendiler.
KAĞIT KÜLAH FIRLATMA BORULARI: Çocukların, nalburlardan ortalama 30 santim uzunlukta kestirerek satın aldıkları gri renkli, sert plastik su boruları, 70’li ve 80’li yıllarda, onların hain emellerine alet olan bir silâh şeklinde kullanıldılar. Cephaneleri, defterlerinden kopardıkları dikdörtgen kâğıtlar olup, çocuklar bunları bellerindeki kemere tomar halinde tuttururlardı. Açık kalmış bir pencere gördüklerinde derhal bu tomardan bir kâğıt koparıp, ucu sivriltilmiş bir külâh haline getirerek borunun ucuna sokarlar ve ardından da nişan aldıkları istikamete doğru üflerlerdi. Külâh ok gibi borunun öbür ucundan fırlar ve pencereden içeriye hızla girerdi. Bu oyun, genelde yaz tatillerinde çocuklara müthiş zevk veren bir eğlence olmakla birlikte, onca işleri arasında misafir odalarını doldurmuş bu davetsiz misafirleri toplayarak imha etmek zorunda kalan ev kadınları için aynı şey söylenemezdi. İstanbul’un otuz dereceyi aşan bunaltıcı günlerinde kamışlı hain veletler uzaklaşana kadar mecburen camlar kapatılırdı. Bazen de çocuklar kendi aralarında gruplar oluşturarak birbirleriyle külâh savaşı yaparlardı. Daha azgınca olanları kâğıt külâhın sivri kısmının ucuna bir de toplu iğne sapladıkları için birtakım istenmeyen kazalar da meydana gelirdi.
LEBLEBİ TOZU: Mahalle bakkallarında “leblebi tozu” satılırdı. İşaret parmağı uzunluğunda ve kalınlığındaki şeffaf torbalara doldurulmuş şekerli leblebi tozları, çocuklar tarafından çok sevilen ve genelde yenmek üzere değil de, ağıza tümüyle doldurulduktan sonra karşındakine hızla püskürtülmek için satın alınan bir gıda maddesiydi. Eğer ağızda fazla tutulursa, boğaza fena halde kaçar ve uzun süre öksürtürdü. Boğulmak üzere olan çocuğunu farkeden telâşlı ebeveynler tarafından çocuk güzelce dövülür, leblebi tozunun kalan kısmı derhal çöpe atılırdı
LÜTFEN SAYFAYI ÇEVİRİNİZ: Çoğu derginin sağ sayfalarının en altında; işaret parmağı ileriye doğru uzanmış küçük bir el işaretinin yanında, sayfayı çevirmemiz gerektiğini belirten uyarıcı (!) bir yazı olurdu. Yazının devamının nerede olduğunu bilemeyip bocalayabilecek zekâ düzeyindeki okuyucular baz alınarak hazırlanmış olması muhtemeldi. Kimi dergiler işi iyice abartır ve tüm sağ alt sayfalarına -istisnasız- bu uyarı yazısı ile işaret parmağını koyarlardı. Artık okuyucuların herhangi bir yardım görmeksizin sayfa çevirebilme yetenekleri geliştiğinden olsa gerek, günümüzde dergilerde ve gazetelerde bu tür ibareler konulma gereği hissedilmemektedir.
MIZIKALAR: 60’larda ve 70’lerde çocuklara alınan hediyelerin başında –her nedense- mızıka adı verilen müzik aletleri gelmekteydi. İnce uzun dikdörtgenler prizması şeklinde olup, uzun kenarlarından birinde üflendiğinde ses üretmeye yarayan, iki sıralı küçük karelerden oluşan delikleri olan bu acayip aleti hakkıyla çalabilen tek bir çocuğun dahi olmadığı, yapılan ısrarlı gözlemler sonucu görülmüştür. Dudaklar arasında hızla sağa-sola hoyratça çekilirken kuvvetlice deliklerine ileri-geri üflendiğinde, kapı gıcırtısına ya da kuyruğu kapıya sıkışmış kedi sesine benzer baydırıcı nağmeler üreten bu Amerikan kovboy çalgısının hediyelik eşya olma şanssızlığı 80’li yıllardan itibaren sona erdi.
MİNİBÜS MUAVİNLERİ: Minibüslerin idarî kadrosu, şoför ve yardımcısı olan “Muavin”lerden ibaretti. Bu şahısların görevi ücret toplamak ve yolculuk boyunca aracın kapısını yarım açıp kapıya asılarak çığırtkanlık yapmaktı. Aracın gideceği hemen tüm durakları bir çırpıda bağırarak sayan ve çoğunlukla yaşları 15-25 arası gençlerden oluşan muavinler, bellerine asılı deri para çantaları taşırlardı. Pratik ve hesapta becerikliydiler. Gözlerinden kaçan yolcu olmazdı. 1985’den sonra muavinler yasaklandı ve her minibüste sadece tek bir şoför olmasına karar verildi.
MİSAFİR ODASI SARMAŞIKLARI: Evlerin oturma odalarında, evin hanımı tarafından, dalları pencere altlarını, pervaz kenarlarını, kirişleri, kısaca mekânı çepeçevre dolaşan sarmaşıklar yetiştirilirdi. Heybetli ve gösterişli bir saksıdan beslenen yeşil dallarına, kem gözlü misafir kadınlardan koruması maksadıyla, belli aralıklarla nazarlıklar da asılırdı. Odanın peyzajına yeşil rengi ve doğal görünümüyle pozitif katkıda bulunan bu sarmaşıkların yüzlerce yaprağına konan tozların teker teker silinmesi ev kadınlarını isyan ettirdiğinden olsa gerek, zamanla bu moda yok oldu ve küçük boy çiçeklere geri dönüldü.
ARABA ÖRTÜLERİ: 70’lerde otomobil sahibi olmak biraz ayrıcalık addedildiğinden olsa gerek, araç sahipleri otolarına öz evlâtlarına bakar gibi bakarlar ve geceleri park ettikten sonra üzerlerini de küçük çocuğunun üzerini battaniyeyle örten şefkatli bir baba misali brandayla sıkıca örterlerdi. Böylece araç, gece yağan yağmurdan, sıçrayan çamurdan, dışarıdan gelebilecek taş veya darbelerden korunmuş olurdu. Bu yekpare brandalar oto yedek parçacılarında satılırdı. Aracın karoserine göre dizayn edilerek dikilmişlerdi. Genelde gri, bazen de mavi ve krem renklerde olurlardı. Araç bu brandayla tamamen paketlendikten sonra uçlarındaki ipler vasıtasıyla aracın altındaki muhtelif yerlere sıkıca bağlanarak sabitlenirlerdi ki, kimse onları açamasın, ya da rüzgârdan pot yapıp havalanıp uçmasınlar... Her gece paket yapıp sabah mahmurluğuyla bu devasa paketi açmak, günümüzde artık bayağı bir zahmetli geldiğinden dolayı artık kimse otomobillerini brandayla örtmemekte...
ÇATANALAR: Haliç’teki yük indirme-bindirme iskelelerine ve tersanelere malzeme götüren basık ve tek katlı, arkalarına yük taşımaları için ardarda mavnalar bağlanmış tren katarı gibi ilerleyen ilginç bir taşıma sistemi vardı. Mavnaları çeken ufak gemiye “Çatana” denirdi. Bu çatanaların bacaları ince ve uzundu. Galata ve Unkapanı Köprüleri’nin altından geçerlerken bacaları tam ortalarından çelik bir tel vasıtasıyla gerilerek çekilir ve baca yaklaşık 75 derece kadar kırılarak arkaya yatardı. Köprünün altından geçince tekrar makara gevşetilir ve baca yerine otururdu. Bacanın ortasından kırıldığı anlarda duman açılan kırık yerinden savrulmaya devam ederdi.
ARKASI YARINLAR: Televizyon yayınlarının çok kısıtlı yapılabildiği 70’lerde hafta içi hergün 10.00-10.20 saatleri arasında “Arkası Yarın” adı verilen sürekli radyo piyesleri yayınlanırdı. Dinleyicilerin konuya adapte olabilmeleri için, kapı gıcırtısı, ayak sesi, yağmur, rüzgâr, uğultusu, kuş cıvıltısı, motor çalışma sesi gibi birtakım ses efektleriyle zenginleştirilmiş karşılıklı diyaloglardan oluşan piyesler, Türk ve dünya klasikleri ağırlıklı olurlardı. Bu piyeslerin jenerik açıklamalarında en akılda kalanı ise; “Efekt: Korkmaz Çakar”dı. Adı geçen şahıs, yukarıda anlatılan efektlerden sorumlu ses görevlisinin adıydı.
AT ARABALI ZERZEVATÇILAR: Sokak aralarında at arabalarına estetik bir şekilde dizdikleri türlü çeşit sebze ve meyveyi satan zerzevatçılar vardı. Arabanın en arkasına sabitledikleri bir sebze kasasının üzerine oturttukları iki daralı terazileri olurdu. Bellerine koyu mavi bir para önlüğü bağlarlar ve gömleklerinin kollarını da dirseklerine kadar sıvarlardı. Başlarında kasketleri olurdu. Arabalarında çeşitli türdeki sebze-meyveyi satanları çoğunlukta olmakla birlikte, bazen de (özellikle o ürünün bolluğunun doruk noktaya ulaştığı mevsimlerde) arabalarına karpuz, kavun, elma, portakal gibi sadece tek bir çeşidi dolduranlar da olurdu. 80’lerin sonlarında at arabalarının yerini bir süre kamyonetler aldı, ardından da sokak zerzevatçıları birer-ikişer yitip gittiler.
AY-YILDIZLI DİREKLER: Ana caddelerde siyah metal elektrik direklerinin tepelerinde, uçları yukarı dönük bir hilâlin içine oturtulmuş tek bir yıldızdan oluşan alemler vardı. 1930’lardan bu yana şehrin değişmez mobilyalarından olan ay-yıldızlı direkler, 1980’lerde teker teker kaldırılarak, yerlerine beton düz direkler dikildi
BAGAJI ÜZERİNDE OTOBÜSLER: Şehirlerarası çalışan o dönemin otobüslerinin, şimdiki gibi karoser hizasında derin bagajları yoktu. Taşınacak eşya ve bavullar, otobüslerin üzerinde sabitlenmiş metal iskeletli yüklüklere konularak sıkıca bağlanırlardı. Bu yüklüklere otobüs muavinleri, aracın dışında, en arkasındaki dar, metal tırmanma merdiveni vasıtasıyla çıkarak bavulları olabilen en ekonomik şekillerde uzun uzadıya istif ederlerdi. Yolculuk arasında inecek olan yolcuların eşyalarının otobüsün üzerinden alınması epey zaman kaybettirirdi.
BAKKALLARDA BENZİN SATIŞI: Gaz sobalarının yoğun olarak kullanıldığı 70’lerde ve 80’lerde mahalle bakkallarının kuytu köşelerinde, altlarında muslukları olan silindirik gaz depoları vardı. Bakkala ellerindeki plastik bidonlarla giden vatandaşlar, bunlara 6-12 litre arası gazı doldurtarak evlerine götürürlerdi. Muslukları sürekli damlatan bu depolar yüzünden bütün bakkalların içi kesif bir şekilde gaz kokardı. 70’lerin sonundaki akaryakıt darlığı yıllarında ise, bakkalların önünde yoğun kuyruklar oluşur, kişi başına 6’şar litreden fazla gaz satılmazdı (1978-80 arası).
BANKA REKLAMLI BANKLAR: Bankalar reklam amaçlı olarak, şehrin parklarına, sahillerine ve belli başlı merkezlerine sırt dayama yerlerinde kendi isimleri yazılı, ağırlıklı olarak sarı renkte tahta banklar koyarlardı. Belediyenin üzerinde oldukça büyük bir malî külfet olan bankları üstlenen bankaların bazıları, 1980’li yılların sonunda kapanmalarına rağmen hâlâ şehrin bazı yerlerinde isimlerini taşıyan banklara rastlanmaktaydı.
BANKERLER: 1980 ihtilâlinden hemen sonra kurumsallaşan sektörlerden biri de “Bankerler” olmuştu. Eskinin kurt tefecilerinden oluşan bu kurumlar, “Kastelli”, “Bako” gibi isimler almışlar, hatta bazıları gazete ve televizyona dahi reklâmlar vermeye başlamışlardı. Bu reklâmlarda, o dönemin ünlü sanatçı ve artistleri rol alıyordu. İyiden iyiye prestij kazanmaya başlayan bankerlerin hedefleri ise ortaktı: Halkın birikimlerini çok yüksek faizler karşılığı toplayarak işletmek... Evdeki hesabın çarşıya uymaması sonucu bir-kaç yıl içinde tüm bankerler teker teker iflâs ederek, topladıkları paralarla yurtdışına kaçmaya başladılar. Kendilerine vaadedilen (yıllık 0, 0 gibi) çılgınca yüksek faizlerden nemalanmak hayalindeki bir kısım vatandaş da, birbiri ardınca dolandırılmanın şokunu yaşamaya başladılar. Kaçan bankerlerin çoğu yakalanamadı, yakalananlar ise bir süre hapis yattıktan sonra salıverildiler. Olansa, kandırılan vatandaşın birikimine oldu
BİT SALGINLARI: 1970’ler ve 80’lerin ortalarına kadar, özellikle ilk ve ortaokul öğrencileri arasında yaygın olarak bit salgını görülürdü. Bir çocukta üreyen bit, çok kısa zamanda sınıftaki diğer çocuklara da sıçrardı. Öğretmenler tarafından periyodik aralıklarla öğrencilerin başlarında bit kontrolü yapılarak, şüpheli olanlar, saçlarının arasında sirke adı verilen bit yumurtasına rastlananlar derhal evlerine gönderilirlerdi. Bitleri yok etmek için tek çare, çocuğun "0" numaraya vurulmuş başının DDT adlı ilâçla iyice yıkanmasıydı. Genellikle kalabalık ve taşralı ailelerde rastlanan bit, bir süre sonra zengin-fakir ayırdetmeksizin tüm çocuklara bulaşırdı.
BİZERBA TARTILAR: Bakkal, kasap ve manavlarda en çok rağbet gören tartı “Bizerba” lardı. Bunlar daha çok beyaz, kısmen de açık yeşil ya da mavi renklerde imal edilmişlerdi. Bunların önünde diklemesine bir ayak üzerinde iki yüzü de camlı silindirik bir disk bulunurdu. Diskin iki yüzünde de ağırlık göstergeleri olup, skala iki tarafta da aynı şekilde çalışırdı. Böylece hem müşteriye hem de satıcıya dönük olduğundan, iki taraflı kontrol edilebilme imkânını sağlarlardı. Bu ön göstergeye bağlı olan tartı bölümü de hemen arkasında yatay şekilde durur, haznesi dükkânın sattığı ürünün türüne göre kenarlıksız ya da kap şeklinde olurdu. Ağırlık arttıkça satıcı, tartının yanındaki silindir büyük düğmeyi ekseni etrafında çevirerek kilo göstergesini ilerletebilirdi. Sonraki modellerinde göstergenin dairesel şekli değişerek, ters duran üçgen şeklini aldı. İnce düşünceli kimi satıcılar, tartmadan önce skalayı “–10” grama alırlar, böylece tartım esnasında ürünün içine ya da üzerine konulduğu ambalaj kâğıdı veya kutusunun ağırlığını hesaptan düşerek, hakkaniyet ölçülerinde çalışırlardı.
BURDA MODEL DERGİSİ: Orijinal adı “Burda Moden”di. Alman menşeliydi. O yılların şartlarına göre çok kaliteli parlak renkli ofset baskılı, incecik yaprakları olan bu dergi, kadınlar için biraz da statü sembolü olarak görüldüğünden ötürü, misafir odalarındaki sehpaların görünen kısımlarına serpiştirilirdi. Ayrıca doktorların ve kuaförlerin bekleme salonlarında da Burda’ların eski sayıları atılmayarak sehpaların üzerinde biriktirilirdi. Aylık derginin içinde, içinde bulunulan mevsimin Avrupa modasını vurgulayan manken resimleri ve altlarında da Almanca açıklamalar bulunurdu. Türkler tabii ki çoğunlukla bu açıklamaları anlayamamakla birlikte resimleri detaylı bir şekilde inceleyerek, pratik zekâlarının da vermiş olduğu bir kabiliyetle mankenin üzerindeki elbisenin aynını ivedi bir şekilde dikiverirlerdi. Sonradan derginin içine sarı sayfalardan oluşan, bir formalık Türkçe açıklayıcı ekler de konulmaya başladı. Derginin sonlara yakın sayfaları çocuk giyimine yönelikti. En son sayfalarda ise iştah kabartıcı, sanat eseri gibi süslenmiş yemek resimleri ve de altlarında bu yemeklerin nasıl yapılacağı yine Almanca olarak yer alırdı.
CAMİLERDE KARŞILIKLI ÇİFTE EZAN: Eskiden bilhassa Cuma, Kandil, Arefe gibi dinî günlerde büyük camilerde (ağırlıklı olarak Selâtin camilerde) ezanlar iki ayrı minareden, yankılı olarak okunurdu. Birinci müezzin ezanın bir bölümünü okuyup bitirdiği anda, diğer minaredeki müezzin aynı bölümü farklı bir makamdan okumaya başlar, ezan bitene kadar karşılıklı olarak devam ederdi. 2 ayrı müezzinin bu birbirini takip eden karşılıklı okumaları, uzaklardan sanki yankı hissi uyandırırdı insanda... 4 minareli camilerde ise, kimi zaman 4 ayrı minareden 4 müezzin tarafından okunan ezanlar da olurdu. Hiç susmadan, caminin etrafındaki 4 minareyi de çepeçevre dolaşan bu özel ezan okuma tarzı, artık günümüzde uygulanmamaktadır
DAVLUMBAZLAR: Vapur yolculukları o yıllarda yoğun bir şekilde yapıldığından dolayı, iskelelerde iniş-binişlerde aşırı yığılmalar meydana gelirdi. Bu tıkanıklığı önlemek için merkezî iskelelerde, vapurun üst katında bulunan çıkış kapısının hizasına dek gelen, iskeleye sabitlenmiş bir merdiven ve genişçe bir sahanlıktan oluşan “Davlumbaz”lar monte edilmişti. Üst katta seyahat eden yolcular vapuru boşaltırlarken, alt kata inmeye gerek kalmadan bulundukları katın çıkış kapısının yanına denk gelen davlumbazı kullanırlar, böylece vapur iki misli hızlı bir şekilde boşaltılmış olurdu. Dubalı Karaköy iskelesinin ise ikinci katı, her iki yanından da komple davlumbaz görevi görürdü. Yolcu sirkülasyonu 80’lerin ortalarından itibaren düşünce, aşırı yoğunluk olmadığından dolayı vapurların üst kapıları açılmamaya ve davlumbazlar da kullanılmamaya başlandı
DUVAR KÂĞITLARI: 70’ler ve 80’lerde evlerin duvarlarını yağlıboya veya badana yapmak yerine, özel olarak üretilmiş duvar kâğıtlarıyla kaplatmak modası başgösterdi. Birer metrelik enlerde rulolar halinde satılan, ön yüzleri hemen her tür deseni ve rengi barındıran kâğıtlarla evlerin odaları kaplanmaya başladı. Boyaya göre çok daha hızlı bir şekilde biten bu kaplama tekniği, ilk başta cezbedici görünse de bir müddet sonra ek yerlerinde oluşan hava kaçakları yüzünden şişmeye başlayan kâğıtların parçalar halinde kendilerini salması neticesinde, çoğu evde istenmeyen görüntülerin oluşmasına neden olmaktaydı. Vadesi dolan kağıtları sökmek zahmetine katlanmayan birtakım uyanık evsahipleri, eskisinin üzerine yeni ruloları yapıştırır ve duvarın kaplaması gittikçe kalınlaşmaya başlardı. Pek de pratik olmadıkları yıllar sonra anlaşıldıktan sonra, evlerde yeniden klasik duvar boyasına geri dönüldü
“EBÜÜÜVEE” ARABA KORNALARI: 70’lerin sonundan itibaren on yıl kadar modası süren ve halk arasında “ebüve” olarak tanınan bu kornalar, aynen ismi gibi ses çıkarırlardı. Aslında 1930’lu yılların Amerikasında kullanılan otomobillerin sahip olduğu bu korna, her nedense 70’lerde yeniden moda oldu ve tüm İstanbul sokakları inek böğürmesiyle eşek anırması arası bir sesi andıran bu zevksiz, itici kornayla muhatap olmak zorunda kaldı. Araçlarına bu kornadan taktıranlar birtakım aklıevvel şoförler, sessizce giderken birden böğürmeye başlayarak, yoldan geçenlerin korku ve endişe ile kenara kaçılmasına neden olurlardı.
EL ARABALI ÇÖPÇÜLER: Sokak aralarında çöp kamyonlarının geçmediği günlerde dolaşan tahta el arabalı çöpçüler olurdu. Bunlar, düşük bir ücret karşılığında evlere ara toplama hizmeti vermekteydiler. Çöpü fazla biriken ev kadınları, küçük bir bahşişle birlikte çöplerini belediyede kadrolu olan, resmi kasketli, kahverengi elbiseli bu temizlik görevlisine verirlerdi. El arabasının mümkün olduğunca fazla atık toplayabilmesi için çöpçüler, arabanın haznesinin yanlarına, birbiri üzerine bindirilmiş teneke levhalar, kalın kartonlar ve mukavvalar sokuşturarak, haznenin kapasitesini olabildiğince yükseltirlerdi. Ayrıca ellerindeki kalın çalı süpürgeleriyle, göstermelik olarak kaldırım kenarlarını süpürürlerdi.
POSTA KUTULARI-1: Mektupla haberleşmenin revaçta olduğu 60’lar, 70’ler ve kısmen de 80’lerin ortalarına kadar, şehrin belli noktalarında duvarlara monte edilmiş, bazen de demir bir çubuğun ortasına oturtularak yol ortasına sabitlenmiş sarı renkli posta kutuları vardı. Bunların üstlerinde mektup zarfının atılabilmesi için yatay ve uzun bir gözü vardı. Deliğin önü boylu boyunca, sadece içeri dönebilen küçük dikey metal çubuklarla kapatılmıştı. Bu uygulama, insanların ellerini kutunun içine sokarak biriken mektupları almasını önlemek içindi. Kutunun üzerinde, içinin hangi günler ve hangi saatlerde açılarak biriken mektupların toplanacağını gösteren uyarı yazıları olurdu. Eğer kutu henüz açılmışsa, açılma vakti daha gelmemiş olan başka bir posta kutusuna mektup atılır, böylece günden kazanma yoluna gidilirdi.
POSTA KUTULARI-2: Telefonun yaygın olmadığı 70’lerde firmalar gazete ve radyo reklamlarında, kendileriyle irtibat kurulabilmesi için, telefon numarası yerine “Posta Kutusu” numarası verirlerdi. Her firmanın posta kutusu numarası farklı olurdu ve numaradan sonra kutunun bağlı olduğu PTT’nin adı verilirdi; “Posta kutusu 128 - Pangaltı - İstanbul” gibi... Mektuplar bu adrese yollanırdı. Çok nadir olmakla birlikte, özel adreslerini vermek istemeyen kimi şahıslar da bazen posta kutusu kiralarlardı. Bunlar genellikle artist ve şarkıcılardan oluşurdu.
YARIM EKMEK SATIŞI: 70’lerde ekmekler 300 gram ve daha fazla gramajlarda üretilirlerdi. Bakkallar bu büyük ekmekleri keserek de satarlardı. Müşteriler yarım, birbuçuk, ikibuçuk gibi oranlarda ekmek alabilirlerdi. Ancak, ekmek vitrininde daha önceden kalan yarım ekmek varsa, kesilen yüzü biraz sertleştiğinden pek satın alınmak istenmez ve bakkaldan yeni bir bütün ekmeği ikiye kesmesi talep edilirdi. Yarım ekmek satışını fırınlar pek uygulamazlardı. 80’lerde ve sonrasında, ekmeğin gramajı oldukça düşürüldüğünden ve tam ekmekler neredeyse eskinin yarım ekmeğinin ağırlığına indiğinden -ve insanlar daha bir kibarlaştığından (!)- yarım ekmek istenmez oldu. Herkes tam ekmek satın almaya başladı.
TAHTAKALE (KAZAN) SİMİDİ: Şehrin sadece merkezî noktalarında ve ağırlıklı olarak da Sirkeci, Bahçekapı, Eminönü, Mahmutpaşa, Köprü ve Karaköy civarlarında satılan bu simit, Meşhur Tahtakale Fırını’nda imal edilirdi. Özelliği, fırında değil kazanda pişirilmesi olduğundan bu isimle anılırdı. Diğer simitlerden en büyük farkıysa susamsız olmasıydı. Üzeri parlak altın sarısı renkte ve oldukça gevrek olan bu simide tuz ya hiç katılmaz, ya da eser miktarda katılırdı. Günümüzde sadece Bahçekapı civarında bir-iki yerde satılmaktadır
ŞEMSİYE ÇİKOLATALAR: Bakkallarda, kapalı bir şemsiye görünümünde ve dibinde plastik şemsiye sapı bulunan çikolatalar satılırdı. Bu şemsiyelerin üzerleri yeşil, mavi ve kırmızı gözalıcı renklerde ince baraklarla kaplıydı. Çikolata bittikten sonra, nedense -hiçbir işe yaramayacağı halde- baston şeklindeki renkli sapları atılmaz biriktirilirdi. Albenisinin altındaki çikolatanın tadının ise aynı kalite ve güzellikte olmadığı bilindiği halde, yine de çocuklar tarafından sevilerek tüketilirlerdi.
ŞEFFAF ŞEMSİYELER: 1970’li yılların ortalarında moda oldular. Şemsiye açıldığında, çan şeklinde bir görünüm alır ve kenarları omuzları tamamıyla örterek belin üst kısmına kadar inerdi. Bu şemsiyelerin en büyük özelliği ise, tamamıyla şeffaf malzemeden yapılmış olmalarıydı. Kullanıcılar, yağmurda ıslanmaktan tecrit edilmiş bir şekilde, etraflarını rahatça görerek gezinmenin zevkine varırlardı. Tek dezavantajları ise, içlerinde sigara içilmeye pek müsait olmamalarıydı. Son çıkan modellerinde, ön taraflarında bir ya da iki ufak delik açılmış olanlarına da rastlanırdı
ŞARKI SÖZÜ SATANLAR: Günün popüler şarkı ve türkülerinin sözlerinin yazılı olduğu tek yapraklı sarı kâğıtlar satan şarkı sözü satıcıları vardı. Bunlar sokak aralarında ve vapur, tren gibi toplu taşıma araçlarında, bir yandan kâğıttaki son çıkan aranjmanları (o yıllarda şarkılara verilen isimdir) söylerler, bir yandan da çok ucuz fiyata, ellerindeki güfte listesini ilgilenenlere satarlardı. Çoğunun da sesi güzel olurdu. Bütün şarkıları sektirmeden söylerlerdi. Kâğıtlar genellikle teksirle çoğaltıldıklarından ispirto kokarlardı
STEPNELİ OTOMOBİLLER: 50’li ve 60’lı yıllardan kalma otomobillerin arka kaputlarının üzerinde, yatay olarak yedek bir lastik oturtulmasına müsait stepne yatakları olurdu. Arabanın markasına göre, bazı stepne yatakları kapalı bir daire şeklinde, bazıları ise lastik görünecek şekilde açıkta olurlardı. Herhangi bir lastik patlamasında hızlı müdahaleye olanak veren bu yedek tekerlekli otomobil modelleri 80’lerden itibaren yok oldular. Bilhassa Dodge ve DeSoto marka otomobiller bu türdendi ve de renkleri ağırlıklı olarak baştan aşağı siyahtı.
LÂĞIMCILAR: Sokak aralarında bağırarak dolaşan “Lâğımcılar” vardı. Bu esnaf takımının arkasında büyükçe bir heybe olur, heybenin içinde de lâğım açmaya yarayan kazma, kürek, pompa, çeşitli çap ve boylarda tahta ve demir çubuklar ile bol miktarda paçavra bez bulunurdu. "Leaa-aaam-cuu" şeklinde, kendilerine özgü bir bağırışları vardı bu meslek erbabının. Sesleri duyulunca derhal tanınırlardı... Gideri tıkanmış bir evin mevcut sorununu, ellerindeki saydığımız basit araçlarla pratik ve hızlı bir şekilde gidermekte ustaydılar.
"LAK LAK” LAR: İki ucuna yumurta büyüklüğünde küre şeklinde, tahtadan iki top takılmış 20 santim uzunluğunda bir ipten ibaretti. 80’li yılların başından itibaren çocuklar ve gençler arasında moda olan laklakların ipi ortasından işaret ve orta parmağa sarılarak sabitlenir, ardından el yukarı-aşağı hızla hareket ettirilmeye başlanırdı. Toplar elin bir üstünden bir altından sürekli birbirlerine çarparak 180 derecelik bir yay izlerler ve “lak”, “lak” şeklinde sesler çıkarırlardı. Amaç, bir defada en çok çarpmayı gerçekleştirebilmekti. Sesi tekdüze ve çıldırtıcıydı. Dikkatli ve periyodik vurdurulmadıkları taktirde, el parmaklarına çarparlardı. Neticede, sinirbozucu bir salgındı.
TRİPORTÖR: Bunlar, adından da anlaşılacağı gibi (three / tri: üç) 3 tekerlekli ve direksiyon yerine gidonla kumanda edilen çok enteresan taşıma araçlarıydı. Ağırlıklı olarak; “Arçelik” marka olan triportörlerin sürücü kabinini önünde tek bir tekerleği vardı. Bu tekerlek gidona bağlıydı. Sürücü kabinin tam ortasına otururdu, yanında da sağlı sollu birer kişinin oturabileceği yer kalırdı. Eni normalden daha dar olduğundan ötürü, tek bir farı ve yine tek bir sileceği bulunurdu. Çalışırken çıkardığı sesler, bir motosikletin sesiyle aynı tınıyı verirdi. Bu araçların arkasındaki kasaları, kimi modellerde açık, kimilerinde tenteyle örtülü, kiminde ise metal örtüyle kapatılmış olurdu. PTT’nin araç kadrosunda, arkası kapalı çok sayıda sarı renkli triportör 1980’lerin ortalarına kadar hizmet verdi. Bunlar daha çok posta ve telgraf taşıma işlerinde kullanılırlardı
ASKERÎ DEVRİYELER: 12 Eylül 1980 ihtilâlinden sonraki 3 yıl zarfında (olağanüstü hal kaldırılana dek) İstanbul cadde ve sokaklarında (ve Türkiye’nin 67 şehrinde) 4’erli gruplar halinde devriye gezen askerler olurdu. Dördü de tüfekli, miğferli, kısacası tam teşeküllü olan erler, aynı hizada ve birer metre aralıklı olarak yürürlerdi. Kaldırımda karşılaşıldığında vatandaşlar mutlaka kenara çekilerek, kollarında kırmızı bantlarda “Görevli” yazılı devriyelere yol verirlerdi. Bütün bankaların ve resmî kurumların korunması görevi de bu devriyelerde olup, ikisi binanın içinde dururlarken, diğer ikisi de giriş kapısının iki yanında ayakta nöbet tutarlardı. Olağanüstü hal kaldırılınca, askerler de kışlalarına geri döndüler.
BADEM BIYIK/İNCE BIYIK Erkeklerde, 1960’ların sonunda moda olan ve 70’lerin sonlarına kadar devam eden “ince bıyık” modası vardı. Amerikan sinema oyuncusu “Clark Gable”nin bıyık kesiminin dünyada ve ardından Türkiye’de moda olmasından sonra, bütün erkekler “Klark” bıyığı adı verilen bu kesimi uygulamaya başladılar. Bu akımın temel prensibi; bıyığı olabildiğince ince keserek dudak çizgisinin hemen üzerinde uzunlamasına bir çizgi haline getirmekti. Üst kısımlar ise tamamen kazınırdı. Köyden kente göç eden kırsal kesim ise, ince bıyık yerine “badem bıyık” adı verilen şekilde tıraş ederlerdi bıyıklarını... Bu tarz kesim, çok daha öncelerden beri (19. yy’ın sonların-20. yy’ın başları) uygulanan bir kesim tarzıydı. Bıyıklar bu kez dudağın üstüyle burnun altında kalan kesimde kalacak şekilde tıraş edilir, sağ ve sol taraflar ise tamamen kazınır, bıyığa kare bir görünüm kazandırılırdı. Bu bıyık kesimine halk arasındaki takılan isimlerse; “muhtar bıyığı”, “hacıağa bıyığı” ve “evkaf bıyığı” idi. Seksenlerden itibaren erkek bıyıkları hem enden, hem de boydan salınmaya başlandı.
CEP FOTOROMANLARI: 60’lar ve 70’lerde genç kızlar tarafından çok rağbet görülen orta boy bir cebe sığabilecek ebatta olduklarından dolayı; “Cep Fotoromanı” olarak adlandırılan resimli aşk kitapları vardı. Dış kapaklarına ana karakterleri içeren bir sahnenin basıldığı renkli bir fotoğraf, iç sayfalarında ise tamamı siyah-beyaz fotoğraflar bulunurdu. Bu fotoğrafların üzerine Türkçe dizilmiş konuşma çizgileri olurdu. Fotoromanlar çoğunlukla İtalyan ve Fransız artistleri tarafından senaryolaştırılmış konuları içerirdi. Kavga ve dövüş sahneleri içermeyen, pembe aşk hikâyeleri üzerine kurgulanmış bu tekdüze fotoromanlar, genellikle Hürriyet ve Tay Yayınları tarafından kitapçılarda satılırdı. Genç kızlar, aralarında bu kitapları değiş-tokuş ederlerdi. O yılların kitaplaştırılmış pembe Brezilya dizileriydiler.
DÖRT KAPTAN KÖŞKLÜ ARABA VAPURLARI: İstanbul Şehirhatları İşletmesi’nin feribot işletmeye başladığı 1872 yılından 1952’ye dek, eldeki eski yolcu vapurları tadil edilerek araba vapuru olarak hizmet verdikten sonra, gerçek anlamda tersane yapımı ilk araba vapurları 1952 yılında Fransa’da yaptırılarak Boğaziçi’nde hizmete girdiler. Dördü de “K” harfiyle başlayan; “Kasımpaşa”, “Kızkulesi”, “Kuruçeşme” ve “Karaköy” adlı feribotlar saatte 10 mil hız yapabiliyorlardı. Bunların en büyük özellikleri ise dört taraflarında da küçük birer kaptan köşkü olmalarındaydı. Vapura her bir köşkten de kumanda edebilmek mümkündü. Yıllarca Sirkeci-Harem-Sirkeci-Kadıköy ve Kabataş-Üsküdar hatlarında hizmet verdikten sonra 90’lı yıllarda kaldırılmaya başlandılar. Aralarında en uzun süre hizmet vereni ise; “Karaköy” araba vapuru olup, o da 1995’de son seferini yaptıktan sonra emekliye ayrıldı.
GAZ SOBALARI: 70’lerde “Auer” marka kahverengi gaz sobaları, kömür sobası kullanılmayan evlerde çok revaçta olan ısıtma aracıydılar. Ön tarafı bel hizasında yere diklemesine oturmuş silindir bir gövdenin ve arkasında da bu yüksekliğin yarısı kadar kare prizma gaz haznesinin olduğu bu sobalar, adından da anlaşılacağı gibi sıvı gazla çalışırlardı. Arkadaki hazneden öndeki gövdeye damla damla akan gaz, sobanın önündeki mika camlı kapağından içeri atılan bir kibrit çöpüyle kolayca tutuşurdu. Gazın akım hızını kontrol eden bir de yuvarlak ve ekseni etrafında dönebilen düğmesi vardı. Bazen bu düğme yanlışlıkla sıkılmazsa, sobadan; "plop...plop..." şeklinde sesler gelir ve gaz hızla yanma bölümüne akardı, sobanın içi birdenbire parlardı. Hazne gerektiğinde, üzerindeki tel kulp yardımıyla çıkartılarak taşınabilirdi. Kullanımı son derece pratik ve iyi de ısı veren bu sobalar, kömürlü olanlara göre daha pahalı yakıt tüketirlerdi. 90’lar, bu sobaların da sonu oldu.
BİLEYCİLER: O yıllarda İstanbul sokaklarında, evlerde kullanılan körleşmiş bıçakları, yeniden keskinleştirerek kullanılabilir hale getirebilme sanatını icra eden bileyci ustaları dolaşırdı. Biley makinalarını sırtlarında taşırlardı. Müşterinin evinin önünde makinasını yere koyarak, bunun üzerindeki yatay bir mile geçirilmiş disk şeklindeki biley taşını ayak hizasındaki pedal yardımıyla sabit bir hızda çevirmeye başlar ve pedala bağlı kayış vasıtasıyla hızla dönen diskin üzerine, elindeki kör bıçağı çeşitli açılarla temas ettirip kıvılcımlar oluşturarak bileylerdiler. İş bittiğindeyse bıçak hem keskinlik kazanmış olur, hem de metalik orijinal rengine geri dönerdi. Günümüzde çok nadir olmakla birlikte, halen inatla (!) bileycilere rastlanabilmektedir (Bu madde, Alexandros Bey'in sorusunu umarım cevaplayabilmiştir).
BİLYELİ ARABALAR: Erkek çocukları tarafından yatay bir tahtanın dört kenarına sabitlenmiş metalik motor bilyelerinden oluşan ilkel taşıma araçlarıydılar. Arabanın önündeki iki bilyayı tutan uzun tahta, tam orta noktasından sağa-sola dönebilir şekilde sabitlenir, çocuk da ayaklarını bu tahtanın üzerine koyarak, hem dengesini sağlar, hem de ayaklarını oynatarak arabayı sağa sola çevirebilirdi. Bazen yere yatay konumdaki taşıyıcı tahta gövdenin önüne dikey bir tahta daha monte edilerek, ucuna gidon vazifesi gören bir tahta çakılırdı. Böylece bilyalı araba “L” şekline getirilerek ayakta da kullanılır ve adı da “bilyalı kay-kay” olurdu. İşi abartan bazı çocuklar tahtanın arka kısmına küçük bir kasa çakarlar, üzerini de yastıklarla örterek oturma yerleri yaparlardı. Asfaltta giderken çıldırtıcı bir metalik ses çıkaran bu arabalarla yukarı-aşağı saatlerce kayan mahallenin çocukları, başları şişen kimi evkadınları tarafından, camlardan üzerlerine kovalarla atılan sularla ıslanırlar, 5 dakikaya kalmadan İstanbul’un bunaltıcı yaz öğlenlerinin sıcağında kuruyuverirlerdi. Kimi zaman ise bilyalardan biri, raptedildiği tahtanın ucundan ayrılıverir ve üzerindeki çocuğun asfalt boyunca sürüklenerek, başta dizleri olmak üzere her yerinin kan-revan içinde kalmasına sebep olurdu.
YÜN MAĞAZALARI/YÜN ÇİLELERİ: 70’ler ve 80’lerin önemli bir bölümü, şimdiki gibi hazır triko giyimine yönelik değildi. Çoğunluk elde örülmüş kazak, hırka, suater, yelek (ve hatta etek) giyerdi. Bu yüzden yün satış mağazalarına İstanbul’un heryerinde bol miktarda rastlanırdı. Yün çileleri, top şeklinde olmayıp “8” şekline getirilerek, ortalarından yün mağazasının markasını belirten bir kâğıt şeritle toplanmış olurlardı. Satın alınan çileler önce evde ön bir işlemden geçirilirdi. Bu ön işlem; yün çilelerinin iki yanındaki orta kısımlarına iki kolun geçirilerek gerilmesi ve karşısında oturanın da sağlı-sollu çileden yün ipliği çekerek elindeki yumakta toplamasından ibaret müthiş sıkıcı bir işlemdi. Çileyi tutanın bir süre sonra kolları ağarmaya başlar ve kollar gittikçe birbirlerine yaklaşarak, gerginlik sönümlenmeye başlardı.
YUVARLAK CAMLI APARTMANLAR: 1940’lı ve 50’li yıllarda 3-4 katlı, iki yanlarında simetrik balkonları bulunan ve daha da ilginci, tümünün giriş kapılarının üzerinde vapur kamarası camı gibi yuvarlak bir camı olan apartmanlar modaydı. Ana kapıdan girildiğinde 2-3 metrelik bir irtifaya tırmanan merdivenlerden sonra giriş katı gelirdi. Bu sahanlık merdivenlerinden dolayı oluşan kapı üzerindeki 1.5-2 metre kadar ekstra yükseklik de yuvarlak camlarla karşılanırdı. Daha çok şehrin eski semtleri olan Fatih, Kıztaşı, Fındıkzade, Aksaray, Laleli, Pangaltı, Kurtuluş, Ihlamur, Yıldız, Nişantaşı, Şişli, Yeldeğirmeni, Moda, Bülbülderesi ve Bomonti gibi yerlerinde inşa edilen bu apartmanlar 80’lere kadar gelebildiler. Bu yıllardan itibaren eski apartmanları yenileme furyasıyla birlikte birer-ikişer yıktırıldılar. Yerlerini 6’şar katlı ve düz cepheli apartmanlar almaya başladı
YOL AYNALARI: İstanbul’un Boğaz yolu gibi çok sert virajlı ya da Şişhane gibi “L” şeklinde kıvrılarak devam eden yollarında kritik noktalara büyük boy aynalar konulurdu. Bu aynalar sayesinde, yolda seyreden şoförler karşı taraftan araç gelip gelmediğini kontrol edebilirlerdi. Bu aynalar yaklaşık 1 metrekare ebatlarında olup, yerden 2 metre kadar yükseğe asılırlardı. Uzun süre temizlenmediklerinden ötürü, son yıllarda tüm aynalar simsiyah ve yer yer kırık bir vaziyette olduklarından, trafik akışına herhangi bir fayda sağlamaktan uzaklaşmışlardı. 80’lerde tümü kaldırıldı.
ABAKÜSLER: İlkokul birinci sınıfa giden öğrencilere, matematik hesaplarını kolaylıkla yapabilmeleri için abaküs adlı hesap cetvelleri alınırdı. Abaküsler, üzerinde 8-10 sıra yatay metal telin üzerine dizilmiş renkli boncuklardan oluşan ilginç bir hesap aletiydi. Tele dizilen boncukların adedi kadar da telde boşluk olur ve çocuklar bu boncukları belli sayılarda sağa-sola kaydırarak basit toplama-çıkarma hesapları yaparlardı. Artık günümüzde hesap makinaları olduğu için bu abaküsler pek ortalıkta görünmemektedir.
NAFTALİN: Kışa veya yaza girilirken, uzun süre kullanılmayacak mevsimi biten elbiseler, kazaklar, pantolonlar ve ceketler içlerine bir miktar naftalin konularak dolaplara kaldırılırdı. Naftalin, giysiye mevsim boyunca musallat olması beklenen haşerattan, özellikle de güveden korumak için kullanılan, kendine özgü keskin bir kokusu olan beyaz renkli topaklardan oluşan kimyasal bir maddeydi. Elde kolayca ufalanarak toz haline gelirdi. Mevsimi gelen giysi dolaptan çıkarıldıktan sonra, kullanımı sırasında uzun bir süre naftalin kokmaya devam ederdi. Koku, ilk yıkamadan sonra yok olurdu.
OKUNMUŞ GAZETE TOPLAYANLAR: Her akşam, Karaköy ve Kadıköy vapur iskelelerinin yolcu çıkış kapılarının iki yanında sıralanan birtakım çocuklar ve gençler; “okunmuş gazetelerinizi alırız!...” nidalarıyla, vapurdan çıkan yolcuların ellerindeki gazeteleri isterler, bu talepleri de genelde karşılıksız kalmaz, çoğu yolcu ellerindeki okumuş oldukları gazeteleri bunlara vererek yollarına devam ederlerdi.
OTOBÜS BİLETÇİLERİ: İETT otobüslerine binmek için, otobüsün arka kapısının hemen yanında, cama sırtını vererek oturan ve önünde, menteşeyle tutma demirlerine bağlanmış, gerektiğinde kapı gibi açılıp kapanan metalik bir tezgâhın üzerinde, her iki tarafında da kapağı bulunan tahta kutular içinde koçan koçan biletler olan biletçilerden bilet almak gerekirdi. Biletçiler, kalemlerinin arkasındaki silgi yardımıyla koçandan biletleri ayırırlardı. Biletçilerin aslî görevleri; bilet kesmek, biletinin kıtası geçtiği halde inmeyenleri uyarmak, yolcuların sürekli ön kapıya doğru ilerlemelerini hatırlatmak, arka kapıyı açıp-kapamak, şayet görev yaptığı araç troleybüs ise, keskin virajlarda havaî tellerden ayrılan troley çubuklarını yerlerine oturtmaktı
ÖZEL TELEFON KUMBARALARI: Kimi evlerde ve dükkân ve büroların hemen hemen tamamında, telefonların yanında dikdörtgenler prizması şeklinde bir kutu olurdu. Bu kutular jeton kutularıydılar. Görüşme yapmak için bu kutuların üzerindeki göze, çekmecedeki zuladan çıkartılan beyaz metalik, kenarı tırtıllı jetonlardan atılarak yanlarındaki düğmeye basılır, böylece hat çevirme sesi gelirdi. Kumbaralar genellikle telefon cihazının rengiyle aynı renkte olurlar, görüntü ahengini bozmazlardı. Bu kumbaraları kullanmaktaki amaç, evlerde çocukların, işyerlerinde de çalışanların ve dışarıdan gelenlerin gereksiz çevirme yapmalarını önlemekti. Güven sarsıcı bir görüntü veren özel kumbaralar, zamanla kalktılar.
ANADOL PİKAPLAR: 70’li yılların gözdesi Anadol otomobillerin bazılarının karoserinin arka kısmında değişiklik yapılarak kesilir ve buraya bir kasa oturtulurdu. Meydana getirilen bu yeni araca da; “Pikap” adı verilirdi (İngilizce; pick-up’dan). Yük taşıma kapasitesi sınırlı olan pikaplar, 80’lerde kalktılar.
APARTMAN TOPUKLU AYAKKABILAR: 60’ların sonu ve 70’lerin tamamında kadınlar arasında moda olan bu ayakkabıların, adından da anlaşılabileceği gibi en büyük özellikleri, çok yüksek topuklu olmalarıydı. Öyle ki, bu yükseklik ortalama 20-25 santimi bulan, iyice abartılmış bir yükseklikti. Topuklar, aynı oranda kalın ve genelde yekpare olup, tüm ayakkabının altını kaplarlardı. Bu tür ayakkabı giyen kadınlar oldukça yavaş ve dikkatli hareket etmek zorunda kalırlardı. Herhangi bir yanlış adım, sendeleyip düşmelerine, hatta bileklerinin ya da bacaklarının kırılmasına dahi yol açabilirdi. Topuklu ayakkabılara öncülük eden isim ise; Zeki Müren olup, İzmir Fuarı’nda sahneye çıkarken giymeye başlamış ve modası zamanla yurt çapında yaygınlaşmıştır. Kadınların boyunu erkeklerle eşit hatta bazen geçer pozisyona bile getiren bu kullanışsız, sadece gösteriş amaçlı ayakkabılar 80’lerde unutuldu, gitti.
BEKLEMELİ TELEFON GÖRÜŞMELERİ: 70’lerde ve Özal iktidarına kadar olan 80’li yılların başlarında telefon santralleri çok kısıtlı ve oldukça ilkel şartlardaydı. Şimdiki gibi, herhangi iki şehir arasında ahizeyi kaldırıp alan kodu çevirmekle telefon görüşmesi yapmak hayaldi. Önce santral aranır, görüşülmek istenen şehirdeki telefon numarası görevliye kaydettirilir ve sonra “beklenmeye” başlanırdı. Bu beklemeler 1-2 saat ile 1 gün arasında değişirdi. Neden sonra santralden gelen uyarı telefonunun ardından hat bağlanır ve görüşme gerçekleştirilirdi. Normal, yıldırım ya da beklemeli arama türünü gösteren; “03”, “04”, “07” gibi numaralar vardı. Şehrin içinde dahi; otomatik santrali olmayan Sarıyer, Beykoz, Adalar, Kartal gibi uzak noktalarla görüşmek için önce iki haneli bölgesel santral numarası çevrilir, görüşülmek istenen numara verilir, ardından hemen hat bağlanırdı. Özal döneminden sonra telefon şebekeleri tam otomatik sisteme geçtiler ve bekleme olayı ortadan kalktı
BEYAZID HÜRRİYET ANITI: 27 Mayıs ihtilâlinden sonra adı; “Hürriyet Meydanı” olarak değiştirilen Beyazıd Meydanı’nda, Marmara Çarşısı’nın önündeki geniş kaldırımın ortasındaki bir kaidenin üzerine, her yöne çok miktarda ışın olan bir yontu taş oturtulmuştu. İhtilâli ve ihtilâlden hemen önce bu meydanda yapılan öğrenci hareketlerini simgeleyen heykel, 80 ihtilâlinden hemen sonra buradan sökülerek, yolun karşısındaki meyilli çimenliklerin üzerine konuldu.
BİLETLERDE KITA UYGULAMASI: İETT araçlarıyla seyahat ederken, şimdiki gibi tek tip ücret vermek yerine, gidilecek mesafe kadar ücret ödenirdi. Bu sistemde, hatlar belirli kıtalara bölünmüştü. Şehrin ana merkezleri kıta sınırlarını gösterirdi. Biletlerin üzerinde 1 numaradan başlayan ve 12’ye kadar devam eden, kutu içine alınmış sıra numaraları bulunurdu. Gitmek istediğiniz durağı biletçiye söylerdiniz, o da bindiğiniz kıtanın ve gitmek istediğiniz semtin içinde bulunduğu kıta numarasının üzerini kalemiyle işaretler ve bileti keserek size verirdi. Haliyle, gidilecek mesafe arttıkça ödeyeceğiniz para da artardı.
ESKİ PLAKALAR: 1963 yılına kadar İstanbul’daki araçların plakaları, şimdikilerden daha farklıydı. Plakanın üzerinde şehir kodu olmaz, bunun yerine aracın ne tür olduğunu belli eden bir harf ile yanında 5 haneli bir sayı grubu bulunurdu. Bunların üzerinde de büyük harflerle “İSTANBUL” yazılıydı. Araç özel ise;”H” (Hususi) harfi, kamyon/kamyonet ise; “K” (Kamyon), otobüs ise; “O” (Otobüs), taksi/dolmuş ise “T” (Taksi), polis ise; “A” (Asayiş) ibaresi eklenirdi. Bu sistem her şehirde aynı olup, sadece en üstündeki bağlı olduğu ilin ismi değişirdi. 1963’den sonra ise, her ile bir plaka numarası verilerek; “il numarası - iki harf - üç rakamlı sayı” sistemi getirildi.
ETİMEKLİ PASTA: 1970’lerde ETİ bisküvi firması tarafından piyasaya sürülen, gevrek ve oldukça sert imal edilmiş, tost ekmeği ebatlarında dilimlenmiş olan “Eti-mek” adlı kuru ve az tuzlu besin, o yılların pratik zekâlı ev hanımları tarafından satın alındıktan sonra, mutfaklarda türlü işlemlerden geçirerek misafirlerine sundukları ev yapımı pastaların ana malzemesi oldular. Gazetelerin ve çeşitli kadın dergilerinin yemek köşelerinin uzun yıllar vazgeçilmez temalarından olan “Eti-mek pastası (ya da Eti-mekli pasta)”, halk tarafından çok sevilen ve zevkle tüketilen gıda maddelerinden oldu. 1980’lerin ortalarından itibaren ise, hazır pastaların ucuzlayıp yaygınlaşmasıyla birlikte piyasada görülmez oldular
FORD MİNİBÜSLER: 80’lerin sonuna kadar, tavanları çok alçak olan ve ayakta duran orta boylu bir yolcunun bile kesinlikle eğilerek seyahat etmek zorunda kaldığı 11 kişilik yarım burunlu minibüslerdi. İstanbul’un hemen her noktasına işleyen bu araçların hakim rengi, kırmızı/bordo-beyazdı. Yer kazanmak için kapıdan girişte, sol tarafa yaklaşık 3 kişinin daha oturacağı tahta veya suntadan yapılmış ve üzerleri deriyle kaplanmış ek oturma yerleri vardı. Koç grubunca üretilen bu minibüsler, sonradan yerlerini daha yüksek tavanlı Magirus’lara bıraktılar.
GAZİLER: 90’lı yıllara dek Kurtuluş Savaşı gazilerimiz vardı. Çok yaşlı, sakallı, bastonlu ve genellikle üniformalı kahramanların göğüslerinde çeşitli madalyalar olurdu. Başlarına 20’li yıllarda kullandıkları kalpakları takmaya devam eden bu gaziler, belediye otobüslerine önden binme ve ücretsiz seyahat etme ayrıcalığına sahiptiler. Otobüslerin en öndeki iki sıra koltuğun, gerektiğinde bunlara oturma yeri olarak terk edilmesi zorunluluğu vardı. 2004’de sayılarının 7 adet kaldığı yazıldı. Yine de otobüslerin ön koltuklarının yanlarında, -Kore, Kıbrıs ve Güneydoğu gazileri için olsa gerek- uyarıcı yazılar durmaktadır.
GEZİCİ MİGROS KAMYONLARI: Şehrin belli noktalarında park ederek, gün boyu tanzim satış hizmeti veren tamamıyla yeşil renkli, arka kasaları kapalı, burunlu Migros kamyonları vardı. Bu araçların kasalarının yan yüzlerindeki kapalı kanatlar yere paralel gelecek şekilde açıldığında, pratik bir şekilde ilkel görünümlü bir tezgâh haline gelirdi. Kasanın açılan kısmından raflar meydana çıkardı. Satış elemanları kanadın arkasındaki bölüme geçerek müşterilere satış yaparlardı. Fatih Postanesi’nin yanında hergün bir Migros kamyonu kaldırıma park ederek, gün boyu halka satış yapardı (Ayrıca şehrin muhtelif merkezî noktalarında 20 kadar kamyon da aynı hizmeti verirlerdi). 1980’lerin ortalarında bu kamyonlar yerlerini, arka kapısından girilip, ön kapısındaki kasanın yanıbaşından inilen, içi iki taraflı raflarla donanmış, camsız kavuniçi Migros otobüslerine bıraktılar. 1990’larda ise gezici Migros uygulaması tamamen kaldırıldı.
HALLAÇLAR: Evlerdeki yatakların içindeki pamukların havalandırma işini yapan bu meslek grubundakiler, sokaklarda bağırarak dolaşırlar, çağrıldıkları evlerin odasının ortasında yere oturarak, sırtlarında taşıdıkları yay şeklindeki kalın bir dal parçasının iki ucuna gerilmiş teli, pamuk yığınını içine sokarlar, diğer ellerindeki lâbut şeklindeki tahta bir cismi bu tele sürekli vurarak, telin o tekdüze titreşim sesinin eşliğinde pamukları havalandırmaya başlarlardı. Hallacın havalandırarak birbirinden ayrıştırdığı pamuk blokları yeniden yatağa, yastığa ya da yorgana geri doldurulduğunda bunlar yeni alınmış gibi kabarık, havaleli bir görüntü verirlerdi
HAVAGAZI: Şehrin kısıtlı birkaç bölgesine “havagazı” hizmeti götürülmekteydi. Evlerinde havagazı borusu olan şanslı daireler, mutfak ve ısınma problemlerini havagazıyla karşılarlar ve ay sonunda sayacın yazdığı kadar tüketim bedelini gezici tahsildarlara öderlerdi. Havagazı depolama ve ana dağıtım merkezleri; Dolmabahçe, Silahtarağa, Yedikule ve Hasanpaşa’daydı. İETT’nin sorumluluğunda dağıtımı yapılan bu hizmet, 1980’lerde kaldırıldı. Günümüzün doğalgaz şebekesiyle mukayese dahi edilemeyecek bir teknolojide olmalarına rağmen, sokaklarından havagazı şebekesi sistemi geçen şanslı konutlar, kesinlikle bu hizmetten son gününe kadar yararlandılar.
HORTUMLU ÇÖP KAMYONLARI: Belediye Başkanı Fahri Atabey tarafından, 70’lerin başında Avrupa'dan ithal edilen 2 adet çöp kamyonunun herhangi bir yerinde atık haznesi yoktu. Çöp toplama görevini, aracın arkasındaki bölüme bağlı ortalama 30’ar santim çaplarındaki 2 adet hortum görmekteydi. Bu hortumlar, tıpkı evlerde kullanılan elektrik süpürgeleri gibi vakum yardımıyla çöpleri emerek hazneye toplamaktaydılar. Bu kamyonları gördükleri anda zevkten adeta çıldıran çocukların, hortumların önüne attıkları çeşitli ebatlardaki taşlar, konserve kutuları ve diğer gereksiz malzemelerden dolayı, vakumları kısa zamanda bozularak emekliye ayrıldılar. İstanbul'un o yıllardaki bu enteresan minicik lüksü de tarihe gömüldü, gitti.
HUSUSİ LEVHASI: O yıllarda dolmuşlar çok fazla olduğundan, özel otomobil sahiplerinin çoğu, ticarî araç olmadıklarını ve yolcu taşıması yapmadıklarını belli etmek için, araçlarının ön camının üzerine “HUSUSİ” yazılı açıklayıcı bir bant takarlardı. Böylece, yol boyunca dolmuş bekleyen yolcuların sürekli el işareti yapmaları engellenmiş olurdu. Aksi taktirde, trafikte durulduğu anda, yan camdan birinin kafasını içeriye doğru uzatarak; "Pangaltı'dan geçer mi?" şeklindeki sorularıyla yol boyunca muhatap kalınırdı. 80'lerin ortalarından itibaren İstanbul'da dolmuş taşımacılığı sona erince, bu türden açıklayıcı bir aparata da gerek kalmadı özel otomobillerde...
CITROEN OTOMOBİLLER: Fransız yapımı, şekilsiz Citroen otomobiller vardı. Arka kasaları olmayan ve aracın tavanı arkaya doğru 45 derecelik bir eğimle gittikçe azalarak çamurluklarda sonlanan Citroen’lerin en büyük özellikleri ise park edildiklerinde karoserlerinin zemine doğru alçalmasıydı. Arabanın lastiklerinin söndüğü havasını verirdi. Araç tekrar çalıştırıldığında ise tabanı yükselir ve kalkışa hazır hale gelirdi. Citroen’lerin bir özelliği de, diğer otomobillerden farklı olarak arka tekerleklerin üst yarısını örten jantlarının olmasıydı
GECE BEKÇİLERİ: Geceleri sokaklarda devriye gezen gece bekçileri olurdu. Kahverengi üniformalı ve kasketli bu güvenlik elemanları, sabaha dek nöbetlerini devam ettirir ve civardaki sokaklarda gezen meslekdaşlarıyla haberleşmek için sık sık düdüklerini çalarlardı. Emniyet Teşkilâtı’na bağlı olarak görev yapan gece bekçileri 1980’lerde kaldırılarak, sabit karakol kadrosuna verildiler.
KİRALIK DÜRBÜNLER: Galata Köprüsü üzerinde İstanbul siluetini, seyrüsefer yapan vapurları, Kadıköy ve Üsküdar kıyılarını, Haliç’i, Adalar’ı ve Topkapı Sarayı’nı bir nebze olsun yaklaştıran gemici dürbünlerini gelen-geçene cüz’i bir ücret karşılığında 5 dakikalığına kiralayan dürbüncüler vardı. Daha çok dışarlıklı olanlar tarafından rağbet gören dürbünle bakma olayı, etrafı seyretmekten ziyade, o yıllar için pek bilinmeyen bir teknolojik aletle tanışma, onu kullanabilmekten alınan hazzı tadabilmenin verdiği keyifti
PAY KUPONLARI: Gazetelerin sık sık kampanyalar düzenleyerek çekilişle hediyeler dağıttığı yıllarda özellikle Hürriyet, Milliyet, Günaydın ve Tercüman’ın logolarının sağında ve solunda damga pulundan biraz daha büyük ebatlarda kesilmek üzere ayrılmış, üzerleri numaralı “Pay kuponları” olurdu. Dileyen okuyucu hergün numara sırasıyla bu pay kuponlarını keserek, verilen adrese postalar, karşılığında kendine bir kura numarası gönderilirdi. Kampanya sonunda yapılan çekilişte kazanan okura; daire, araba, mobilya, bisiklet, radyo gibi hediyeler verilirdi
GAZOZ KAPAKLARI: Çocukların en sevdiği oyuncaklardan birisi de yuvarlak metal, kenarları tırtıllı gazoz kapaklarıydı. O yıllarda özellikle bakkallar ve çay bahçelerinin önü, çocuklar için ganimet denecek ölçüde çok, atık gazoz kapağının olduğu noktalardı. Toplanan gazoz kapakları torbalara doldurulur, sonra da üretilen çeşitli oyunlarla değiş-tokuş edilirdi. Çocuklar tarafından yutma-yutulma olarak adlandırılan bu değiş-tokuşlar, o yaştakiler için son derece aktif bir gazoz kapak borsasının doğmasına neden olmuştu. Her markanın değişik bir değeri olurdu (Ankara ve Olimpos gazozu; birlik, Uludağ ve Yedigün; ikilik, Meysu ve Elvan; beşlik, Schweppes; onluk gibi). Az bulunan kapağın değeri de yüksek olurdu. Hatta çocuklar birbirleriyle bunları para bozar gibi bozar ya da bütünlerlerdi. En düzgün gazoz kapağının iç kısmı, kapı camlarından aşırılan cam macunuyla doldurularak ağırlaştırılırdı. Oyun sırasında çocuklar bu macunlu kapakları kullanarak üstünlük sağlamaya çalışırlardı. Artık, bırakın gazoz kapağı oyunlarını, -pet ve teneke kutuların yaygınlaşmasıyla- gazoz şişesi ve dolayısıyla gazoz kapağına bile çok çok az rastlanır oldu.
AĞLAYAN ÇOCUK POSTERİ: Ressamı belirsiz, 4-5 yaşlarında, mavi gözlü, gözlerinden yaşlar süzülen, kumral, kocakafalı, toramanca, boynuna kırmızı bir kaşkol bağlamış ve palto giymiş bir erkek çocuğu resmi vardı. Bu renkli resim, 70’lerin hitlerindendi. Hemen hemen tüm kamyon ve kamyonetlerin arka (ya da varsa yan arka) camlarında, cümle kahvelerin en görünen yerinde bu çocuğun poster halinde basılmış resmi asılı olurdu. Görenlerde acıma duygusu uyandıran bu içli portreyi, uzun yol şoförlerinin evlâtlarına olan hasretlerini bir nebze olsun dindirmek amacıyla astıkları düşünülmekle beraber dükkânlara, kahve ve lokallere, hatta bazı evlere dahi neden çerçeveletilerek asıldığı konusu hâlâ bir muammadır.
AHŞAP MAVNALAR: Boğazda ve Haliç’te tahtadan, gösterişli ancak hantal, rengârenk boyalı mavnalar ve büyük tekneler vardı. Bunların kumanda merkezi çoğunlukla kıç tarafa yakın kısımlarında olup, teknenin tam ortasında uzunca bir seren direği olurdu. Teknelerin hemen hepsi yeşil, mavi, kırmızı gibi gözalıcı renklerde boyanırdı. Her türlü yük taşıma işlerinde kullanılırlardı. Çalışmadıkları zaman, Haliç’in tam ortasında, 5’i 10’u birden birbirlerine yaslanmış halde bağlanırlardı. 80’lerde bunların yerlerini metal tekneler aldi.
BEKLEMELİ TELEFON GÖRÜŞMELERİ: 70’lerde ve Özal iktidarına kadar olan 80’li yılların başlarında telefon santralleri çok kısıtlı ve oldukça ilkel şartlardaydı. Şimdiki gibi, herhangi iki şehir arasında ahizeyi kaldırıp alan kodu çevirmekle telefon görüşmesi yapmak hayaldi. Önce santral aranır, görüşülmek istenen şehirdeki telefon numarası görevliye kaydettirilir ve sonra “beklenmeye” başlanırdı. Bu beklemeler 1-2 saat ile 1 gün arasında değişirdi. Neden sonra santralden gelen uyarı telefonunun ardından hat bağlanır ve görüşme gerçekleştirilirdi. Normal, yıldırım ya da beklemeli arama türünü gösteren; “03”, “04”, “07” gibi numaralar vardı. Şehrin içinde dahi; otomatik santrali olmayan Sarıyer, Beykoz, Adalar, Kartal gibi uzak noktalarla görüşmek için önce iki haneli bölgesel santral numarası çevrilir, görüşülmek istenen numara verilir, ardından hemen hat bağlanırdı. Özal döneminden sonra telefon şebekeleri tam otomatik sisteme geçtiler ve bekleme olayı ortadan kalktı.
AÇIK BİSKÜVİLER: Mahalle bakkallarında şimdiki gibi paketlenmiş bisküviler yoktu ya da lüks sınıfına giren birkaç marka da pahalı olduğundan pek tutulmazdı. Hemen her bakkal dükkânının giriş kapısının yanında ortalama 30X30X30 ebatlarında
bisküvi kutuları düzenli bir şekilde üstüste oturtulmuş halde dururdu. Bunların ön kısmında camlı bir kapakları olurdu. Kapak, içindeki bisküvilerin bayatlamaması için sürekli kapalı olur, camdan içinde hangi tür bisküvi olduğu görülürdü. Bu kutular, içindekilerin herhangi bir kazaya kurban gitmemesi için zeminden 30 derece kadar yukarı bakacak şekilde meyilli konulurdu. İstenen tür bisküvi, bakkal tarafından kâğıttan bir kesekâğıdına doldurulup tartılarak müşteriye verilir
CEMSE: 50’lerdeki Amerikan Marshall yardımı çerçevesinde, İkinci dünya Savaşı’nda kullanıldıktan sonra miadı dolan askerî jipler, kamyonlar ve otobüsler Türkiye’ye yollanmıştı. Bunların içinde bir çeşidi vardı ki, bunlar Türkler’in mükemmel fonetik dönüşüm yapabilme kabiliyetlerinin bir ürünü olarak yıllarca “Cemse” olarak anılan “G.M.C.” marka araçlardı. “General Motors Corporation” kelimelerinin baş harflerinin okunuşu; “Ci-Em-Si” olduğundan, halk arasındaki telâffuzu yuvarlatılarak “Cemse”ye çevrildiler. Bundan böyle nerede bir askerî kamyon görülse, ona askerî cemse (ya da sadece cemse) denilmeye başlandı.
EL RADYOLARI: Avuçiçinden biraz daha büyük ve arkalarında mutlaka yassı bir pili olan, band aralığı dar ve parazitli, derinden gelen bir sese sahip, yanlarında uzayabilen antenleri olan radyolar, özellikle erkekler tarafından çok rağbet görürdü. Bilhassa Pazar günleri TRT’nin canlı yayınladığı lig maçları, kulaklara sıkıca yapıştırılan bu el radyolarından takip edilirdi. Halihazırda radyosu olmayan otomobillerde ve diğer araçlarda da torpidonun üzerindeki yerlerini alırlar ve yol boyunca açık olurlardı. Paraziti en aza indirmek için, dinleyenler sık sık yönlerini değiştirmek zorunda kalırlardı.
ARAP SABUNU: Deterjanların günümüzdeki gibi yoğun bir biçimde henüz günlük hayata girmediği yıllarda, temizlik işlerinde çoğunlukla arap sabunu ya da beyaz kalıp sabunlar kullanılırdı. Kalıp sabuna nazaran temizleme kabiliyeti daha yüksek olan “arap sabunları” bakkallarda, kesif kokusundan dolayı dükkânın genellikle dışına konulan bir tenekenin içinde muhafaza edilirler, bakkal tarafından metal bir kaşık yardımıyla, naylon torbanın içine doldurulduktan sonra tartılarak satılırlardı. Görüntüleri itibarıyla ağdalı-sümüksü kıvamlarından, sarı renklerinden ve kendilerine has oldukça itici kokularından beklenmeyen temizleme özellikleri, onların bulaşık hariç hemen her yerde kullanılmalarına neden olurdu. Yerlerin, merdivenlerin, muşambaların, çamaşırların arıtılması işlemlerinde kadınların en büyük yardımcısı olan arap sabunları, artık günümüzde iyice gözden düştüler. Bu sabunları satan bakkal da kalmadı.
AYI OYNATICILAR: Çingenelerin tekelindeki bu meslek grubunda ekip, elinde tef ve uzunca bir sopa olan kavruk bir çingene ile, beline sardığı zincirin ucu, burnuna geçirilen halkaya takılmış bir ayıdan oluşmaktaydı. Daha çok turistik yerler ve sokak aralarında boy gösteren bu ikili ekibin gösterisi, tefi dokuz-sekizlik aksak bir ritmle çalarak şarkı söyleyen çingenenin, arada bir elindeki sopayla ayıyı dürtmesinden sonra hayvanın tempoya uygun hareketlerle zıplaması, sopaya tutunarak iki ayağının üzerinde dikilmesi ve bazen de yere yatarak bayılma numarası yapmasından oluşan ilginç bir şovdan ibaretti. En çok tutulan gösteri ise; “Kocaoğlan, hamamda karılar nasıl bayılır?” sorusunun ardından ayının bayılma numarası yapmasıydı. Gösteri bitince çingene kasketini çıkararak, etraflarında halka olan seyircilerden bahşiş toplardı. 1980’lerde ayı oynatmak kesinlikle yasaklandı. Hayvanlar toplanarak, Uludağ’da oluşturulan ayı yetiştirme ve rehabilitasyon merkezine götürüldüler
AYŞEGÜL ÇOCUK KİTAPLARI: Fransız yapımı renkli ve resimli A4 ebatlarında, parlak kalın kâğıda baskılı çocuk kitapları vardı. İçindeki çizimler renkli fotoğraf kalitesinde ve güzelliğinde, hemen her türlü detay düşünülerek hazırlanmış, o günler için oldukça lüks sayılabilecek bu kitaplar, ortalama 16 sayfa civarındaydılar. Türkiye baskılarında Ayşegül adı verilmiş hayalî bir Fransız kız çocuğunun; evde, okulda, piknikte, tatilde, uçakta, köyde, tiyatroda, yaşgününde... şeklinde senaryolaştırılmış serî maceralarını anlatmaktaydı. Bu kızın Fındık adında kahverengi bir köpeği ve hiç de Türkiye şartlarıyla benzerlik taşımayan bir yaşam biçimi vardı. Ailecek bahçeli lüks bir köşkte otururlar, kilisenin bahçesinde oynarlar ve sık sık istakoz yiyip, uzak ülkelere tatile çıkarlardı
MOTOSİKLET KABİNLERİ: Motosikleti olanların yarısından çoğunun bir de kabini olurdu. Motorun sağ tarafına bağlanıp çıkarılabilen bu kabinler kapısız ve tek koltukluydular. Sadece sağ taraflarında tekerlekleri olurdu. Önlerinde rüzgâr kesici bombeli bir de camları vardı. Kabinin arkasında da küçük bir bagajları bulunurdu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi askerlerinin sıkça kullandığına filmlerde şahit olduğumuz bu dual araçlar, İstanbul’da genellikle motoru kullanan şahsın eşini ve çocuklarını taşıma görevi üstlenmişlerdi. Kabinin ağırlığından dolayı hızları yarıyarıya düşse de, dengeleri durdukları zaman da bozulmadığından dolayı, daha güvenli bir havaları vardı. Yağışlı havalarda üstleri tenteyle kapanabilen modelleri de vardı. Kimi kabinlerin koltukları çıkarılarak, içleri eşya ve malzeme taşıyacak şekle de getirilirdi.
BONCUKLU KASAP KAPILARI: Kasap dükkânlarının kapılarında, özellikle yaz aylarında kapıyı yere kadar tamamen örten, pervazın üzerine tutturulmuş dikey iplere dizili rengârenk boncuklardan oluşan, genellikle sinek benzeri uçucu haşeratın içeriye girmesini engelleyen siperlikler olurdu. İçeriye girmeniz için, bu boncukları ortalarından tutarak, uzun bir saçı at kuyruğu yapmak için toplar gibi bir elinizle tutup kenara itmeniz yeterli olurdu
BABIALİ: Bazı gazeteler başta olmak üzere birçok gazete ve derginin matbaalarının ve yazıişlerinin yer aldığı, Türbe’den Sirkeci Meydanı’na kadar kıvrılarak inen meşhur Cağaloğlu yokuşuna o yıllarda verilen addı. Babıali’ne sağlı sollu açılan sokaklar dahil olmak üzere, bu bölge tamamen yayıncılık üzerine hizmet vermekteydi. 1980’lerin sonlarında gazeteler birer-ikişer İkitelli civarında yeni yaptırdıkları modern tesislerine taşındıktan sonra Babıali’nin de günümüzde artık sadece adı kaldı.
CİN ALİ ÇOCUK KİTAPLARI: 1970’lerde revaçta olan ilkokul çocuklarına yönelik “Cin Ali” adlı kare şeklinde 16 sayfadan oluşan, siyah-beyaz çok enteresan kitaplar vardı. Ali adlı çocuğun, belli bir seriyi takiben; okuldaki, piknikteki, denizdeki, müzedeki, törendeki, dişçideki ve hayvanat bahçesindeki müthiş heyecanlı (!) maceralarına yer veren kitaplardaki çizimler çöp çizgilerden oluşmaktaydı. Herşey ama herşey birkaç çizgiden ibaretti; evler, arabalar, insanlar, hayvanlar, eşyalar... Kollar ve bacaklar ve vücutlar çöpten ibaret olup herhangi bir organ ihtiva etmemekteydi. Kafalarsa bir yuvarlaktan müteşekkildi. Okuyan çocuğun resimleri kolayca taklit ederek çizebilmesine imkân vermek amacıyla düşünüldüğü muhtemeldi. Her çocuğun çantasında bu serinin en az 1-2 kitabı mevcuttu. 80’lerden itibaren çocuk kitapları sektöründeki hızlı gelişim, Cin Ali kitaplarının da sonu oldu.
YÜNDEN ASTRONOT BAŞLIKLARI: Aya ilk insanın ayak bastığı 1969 yılından sonra, astronot başlıklarından esinlenerek moda olan çocuk başlıkları vardı. Hemen her çocuğun en az bir adet yünden astronot başlığı olup, bunlar çeşitli renklerde ve genelde -astronotlarda olsa oldukça komik kaçacağı kesin- tepelerinde birer ponpon ihtiva ederlerdi. Tek parçadan müteşekkil bu teknolojik(!) koruyucuların ön kısmındaki açık bölümünden, giyen çocuğun gözleri ve burnu gözükürdü. Ağız kısmını tamamıyla örttüğünden dolayı, ayrıca kaşkol sarılmasına gerek kalmazdı. Başlık kafaya sıkıca yapıştığından, çıkarıldıklarında saçlar ıpıslak ve şekilsiz görünümlerini bir süre korurlardı
ÇOCUK ZAPTETME KAYIŞLARI: Küçük çocukların yolda yürürken sağa-sola ani hareketlerle koşarak herhangi bir kazaya uğramalarını önlemek, bir nevî dizginlemek için kayışlar icat edilmişti. Bebek mağazalarında satılan bu deri kayışlar, yumurcağın omuzları ve koltukaltlarından dolanarak bağlanırlardı. Yaklaşık 1 metre uzunluğundaki kayışın ucu da ebeveynin elinde olurdu. Çocuk, kayış yardımıyla sık sık frenlenirdi. Anne-babalar da hem çocuğu kucakta taşımak zahmetinden kurtulurlar, hem de güvenli bir şekilde çocuğu bir ölçüde serbest bırakırlardı. Görüntü olarak gerçekten de itici olan bu uygulama, 80’lerde tamamen yok oldu
CUMARTESİ EĞİTİM-ÖĞRETİM: İlk ve ortaokullar, 1974 yılına kadar Cumartesi günleri de öğrenime devam ettiler. Cumartesileri diğer günler gibi tam değil yarım gün kabul edilirdi. Bu yüzden öğretim iki saatti. İlk ders 1 saat sürer, sonra on dakika teneffüs olur, ardından da 40 dakikalık ikinci ders yapılır ve bahçede hep bir ağızdan İstiklal Marşı okunduktan sonra birbuçuk günlük hafta sonu tatiline girilirdi. Bu uygulama 1974-75 öğretim yılından itibaren kaldırılarak, Cumartesi günü tam gün tatil kabul edildi
KOYUN POSTUNDAN YAYGILAR: 70’li yıllar denenmemişlerin denendiği yıllar olduğundan dolayı, o yıllarda evlerde enteresan bir yenilik daha yerini aldı; “koyun postundan yaygılar”... Çoğunlukla kurban bayramını müteakip, kesilen hayvanın postu biraz alacalı ya da bol tüylüyse, herhangi bir hayır kurumuna verilmek yerine özel birtakım işlemlerden geçirilerek yıkatılıp temizletildikten sonra, kokuları olabildiğince giderilir, alt kısımları tabaklatılır, tüyleri parlatılarak yumuşatılır ve de daire kapısının girişi ya da misafir odasının ortası gibi evin en görünen bir yerine yayılırdı. Postlar bunca işlemden geçtikten sonra deforme olup pelte gibi iyice kendilerini saldıkları için, görenlerde, üzerinden tır ya da silindir geçtikten sonra dümdüz bir vaziyette odanın ortasına yapışmış ölü bir kuzu intibaı uyandıran bu yaygılar, üzerlerine basıldığında muşambanın veya taşın üzerinde kolaylıkla kayarak, basanları sık sık düşürme özelliğine de sahiptiler. 80’lerden sonra insanlar bu yanlıştan döndüler ve evlerine normal kilimler ve halılar sermeye başladılar
EGZOST BORUSU ÇIKARTILMIŞ OTOMOBİLLER: 1970’lerde ve 80’lerin sonlarına kadar, özellikle gençler arasında Murat-124 marka otomobillerin egzost boruları çıkartılarak sokak aralarında hızla dolaşma modası vardı. Egzost borusu olmayan otomobil çok kuvvetli bir mide-bağırsak gurultusu ile aşırı zorlanarak yellenme sesi arası bir gürültü çıkarırdı. Bu otomobillerin koltukları çoğunlukla koyun postuyla kaplanmış olur ve tavanıyla arka camların iç kısımlarına ağırlıklı olarak mor ya da kırmızı ince lambalar monte edilmiş olurdu. Pioneer marka kasetli teyplerinde sürekli Orhan Gencebay ya da Ferdi Tayfur çalardı. Ön ve arka çamurluklar ise özel kaplama olurdu. Ön camın içine olabilen herşey süs eşyası olarak asılı dururdu. Camın arkasında da o yıllarda moda olan ve çoğu arabada birer tane bulunan, arabanın hareketiyle birlikte kafası sağa-sola titreşen oyuncak bir de köpek bulunurdu. Arabanın turlama esnasında çıkardığı bu enteresan sesin nereden geldiğini görmek için çoğu insanın evlerin pencerelerinden dışarı uzanmalarına yol açan Murat-124 marka otomobillerin 90’larda yollardan çekilmesiyle bu moda da rafa kalktı.
EV ŞEKLİNDE BİBLO BAROMETRELER: Çoğu evde teknik göstergelerinden çok süs amaçlı kullanılan barometrelerden vardı. Çoğunlukla ön tarafı iki kapılı, çatısı ve yanlarında pencereleri olan tahtadan bir ev şeklindeki biblonun kapılarından birinde şemsiyeli bir adam, diğerinde ise elinde çiçek demeti taşıyan bir kadın biblosu olurdu. Bunlar orta noktasından yere vidalanmış uzunca bir tahtanın iki ucuna sabitlenmiş figürlerdi. Evin üzerindeki barometrenin alçak ve yüksek basıncı göstermesine göre, uzun tahtaya bağlı bir düzenek yardımıyla figürlerin birinden biri evin dışına çıkarken, diğeri otomatikman içeri kaçardı. Şemsiyeli adam evin dışına çıktıysa havanın bozacağı, çiçekli kadın dışarı çıktıysa havanın güzel olacağı ima edilmekteydi. Günümüzde ise evlerde değil barometre, termometre dahi asılı değil.
MAKRAMELER: 70’li yılların sonunda başlayıp 80’li yılların ortalarında son bulan bir moda olarak ev hayatına giren makrameler, ev kadınları tarafından misafir odalarının pencerelerine ya da oda kapısının iki yanındaki pervazlara asılırlardı. Makrame; balık ağı formunda örülmüş renkli iplerin içine konulmuş bir çiçek saksısı, yine bu iplerin tepede birleşerek bir çengelde son bulduğu enteresan bir süs eşyasıydı. Daha çok dökümlü yaprakları olan çiçekler bunların içine yerleştirilir ve evin muhtelif yerlerine asılırlardı. Makramelerin alt kısımları ve taşıyıcı ipleri de dökümlü boncuklarla süslenirdi. Farklı şekillerde olup, havada sürekli sallanıp duran makramelerin modelleri, kadınlar tarafından kazak örneği alınır gibi birbirlerinden alınır-verilirdi. Kadın dergileri her hafta “Haydi hanımlar gelin, evde makrame yapalım!” gibi cezbedici (!) sloganlarla yapım ekleri yayınlarlardı. Bunların içine oturtulan çiçeği sulamak da biraz hüner işiydi. Çünkü gereğinden fazla dökülen su, bir süre sonra makramenin yüksek irtifadan yere doğru işemesine neden olur, etrafa sıçrayan topraklı necis sular, pek de hoş olmayan görüntülere sebebiyet verirdi. Ne akla hizmeten icat edildiği bilinmeyen makramelerin modası da 80’lerden sonra kalmadı.
MANDOLİN: 60’larda ve 70’lerde ilkokul çocuklarına çalmaları için zorla dayattırılan bu İtalyan çalgısı, nedense çocuklar tarafından pek sevilmezdi. Okullarda öğretici kurslar dahi açılır, bütün kırtasiyelerde, kapağında çalgı çalan bir kız ve bir erkek çocuğu resmi olan mandolin metod kitapları satılırdı. Aylarca süren bir kurs dönemi sonunda müzik kulakları pek de gelişmemiş, ancak ebeveynlerinin baskısına karşı gelememiş bu yeni yetmeler, okulun salonunda bir de konser verirlerdi. Repertuarları da, üç ile beş arasında değişen basit okul şarkılarından teşekkül ederdi. Doğru notayı çıkarması oldukça güç ve beceri isteyen, gerili 4 çift telden oluşan, penayla çalınan mandolinlerin bu üçgen penaları, tremolo (seri vuruş) esnasında hep kırılır, görev sağlam olan köşeye devredilir, her üç tarafı da kırılana kadar kullanılırdı. Kurs sona erdiğinde çocuklar tarafından genellikle arkaları çevrilerek darbuka olarak kullanılan (içleri boş olduğundan, vurulduğunda bayağı da güzel de ses çıkaran) ve normal yüzlerinden çalındığında sazla buzuki arası bir ses veren mandolinlerin ses perdeleri de oldukça geniş sayılırdı. 80’lerde okullarda blok flüt modası başgösterince mandolinler de tamamıyla gözden düştüler.
FACITLAR: 70’li ve 80’li yıllarda muhasebecilerin, özellikle de bakkal dükkânlarının değişmez elemanlarından olan “Facıt”ler, sağ yanında bir çevirme kolu ve üzerinde tuşlar olan enteresan hesap makineleriydiler. Bakkal, Facıt’ın tuşlarına bastıktan sonra, yanındaki kolu ileri-geri birkaç kez seslice çevirir, tekrar tuşlara basar, yeniden kolu çevirir ve bu işlemler zinciri, hesaplanacak tüm kalemler tamamlanana kadar sürüp giderdi. En son işlemden sonra üzerinden yazarkasa fişi gibi bir kâğıt çıkartırdı. Hesaplayan kişi bu fişe bakarak, alışverişin ederini söylerdi. Sadece toplama-çıkarma yapabilen ve günümüz koşullarında çok ilkel sayılabilecek olan Facıtlar, o dönemlerin pratik ve teknolojik aletlerindendiler.
KAĞIT KÜLAH FIRLATMA BORULARI: Çocukların, nalburlardan ortalama 30 santim uzunlukta kestirerek satın aldıkları gri renkli, sert plastik su boruları, 70’li ve 80’li yıllarda, onların hain emellerine alet olan bir silâh şeklinde kullanıldılar. Cephaneleri, defterlerinden kopardıkları dikdörtgen kâğıtlar olup, çocuklar bunları bellerindeki kemere tomar halinde tuttururlardı. Açık kalmış bir pencere gördüklerinde derhal bu tomardan bir kâğıt koparıp, ucu sivriltilmiş bir külâh haline getirerek borunun ucuna sokarlar ve ardından da nişan aldıkları istikamete doğru üflerlerdi. Külâh ok gibi borunun öbür ucundan fırlar ve pencereden içeriye hızla girerdi. Bu oyun, genelde yaz tatillerinde çocuklara müthiş zevk veren bir eğlence olmakla birlikte, onca işleri arasında misafir odalarını doldurmuş bu davetsiz misafirleri toplayarak imha etmek zorunda kalan ev kadınları için aynı şey söylenemezdi. İstanbul’un otuz dereceyi aşan bunaltıcı günlerinde kamışlı hain veletler uzaklaşana kadar mecburen camlar kapatılırdı. Bazen de çocuklar kendi aralarında gruplar oluşturarak birbirleriyle külâh savaşı yaparlardı. Daha azgınca olanları kâğıt külâhın sivri kısmının ucuna bir de toplu iğne sapladıkları için birtakım istenmeyen kazalar da meydana gelirdi.
LEBLEBİ TOZU: Mahalle bakkallarında “leblebi tozu” satılırdı. İşaret parmağı uzunluğunda ve kalınlığındaki şeffaf torbalara doldurulmuş şekerli leblebi tozları, çocuklar tarafından çok sevilen ve genelde yenmek üzere değil de, ağıza tümüyle doldurulduktan sonra karşındakine hızla püskürtülmek için satın alınan bir gıda maddesiydi. Eğer ağızda fazla tutulursa, boğaza fena halde kaçar ve uzun süre öksürtürdü. Boğulmak üzere olan çocuğunu farkeden telâşlı ebeveynler tarafından çocuk güzelce dövülür, leblebi tozunun kalan kısmı derhal çöpe atılırdı
LÜTFEN SAYFAYI ÇEVİRİNİZ: Çoğu derginin sağ sayfalarının en altında; işaret parmağı ileriye doğru uzanmış küçük bir el işaretinin yanında, sayfayı çevirmemiz gerektiğini belirten uyarıcı (!) bir yazı olurdu. Yazının devamının nerede olduğunu bilemeyip bocalayabilecek zekâ düzeyindeki okuyucular baz alınarak hazırlanmış olması muhtemeldi. Kimi dergiler işi iyice abartır ve tüm sağ alt sayfalarına -istisnasız- bu uyarı yazısı ile işaret parmağını koyarlardı. Artık okuyucuların herhangi bir yardım görmeksizin sayfa çevirebilme yetenekleri geliştiğinden olsa gerek, günümüzde dergilerde ve gazetelerde bu tür ibareler konulma gereği hissedilmemektedir.
MİNİBÜS MUAVİNLERİ: Minibüslerin idarî kadrosu, şoför ve yardımcısı olan “Muavin”lerden ibaretti. Bu şahısların görevi ücret toplamak ve yolculuk boyunca aracın kapısını yarım açıp kapıya asılarak çığırtkanlık yapmaktı. Aracın gideceği hemen tüm durakları bir çırpıda bağırarak sayan ve çoğunlukla yaşları 15-25 arası gençlerden oluşan muavinler, bellerine asılı deri para çantaları taşırlardı. Pratik ve hesapta becerikliydiler. Gözlerinden kaçan yolcu olmazdı. 1985’den sonra muavinler yasaklandı ve her minibüste sadece tek bir şoför olmasına karar verildi.
MİSAFİR ODASI SARMAŞIKLARI: Evlerin oturma odalarında, evin hanımı tarafından, dalları pencere altlarını, pervaz kenarlarını, kirişleri, kısaca mekânı çepeçevre dolaşan sarmaşıklar yetiştirilirdi. Heybetli ve gösterişli bir saksıdan beslenen yeşil dallarına, kem gözlü misafir kadınlardan koruması maksadıyla, belli aralıklarla nazarlıklar da asılırdı. Odanın peyzajına yeşil rengi ve doğal görünümüyle pozitif katkıda bulunan bu sarmaşıkların yüzlerce yaprağına konan tozların teker teker silinmesi ev kadınlarını isyan ettirdiğinden olsa gerek, zamanla bu moda yok oldu ve küçük boy çiçeklere geri dönüldü.
ARABA ÖRTÜLERİ: 70’lerde otomobil sahibi olmak biraz ayrıcalık addedildiğinden olsa gerek, araç sahipleri otolarına öz evlâtlarına bakar gibi bakarlar ve geceleri park ettikten sonra üzerlerini de küçük çocuğunun üzerini battaniyeyle örten şefkatli bir baba misali brandayla sıkıca örterlerdi. Böylece araç, gece yağan yağmurdan, sıçrayan çamurdan, dışarıdan gelebilecek taş veya darbelerden korunmuş olurdu. Bu yekpare brandalar oto yedek parçacılarında satılırdı. Aracın karoserine göre dizayn edilerek dikilmişlerdi. Genelde gri, bazen de mavi ve krem renklerde olurlardı. Araç bu brandayla tamamen paketlendikten sonra uçlarındaki ipler vasıtasıyla aracın altındaki muhtelif yerlere sıkıca bağlanarak sabitlenirlerdi ki, kimse onları açamasın, ya da rüzgârdan pot yapıp havalanıp uçmasınlar... Her gece paket yapıp sabah mahmurluğuyla bu devasa paketi açmak, günümüzde artık bayağı bir zahmetli geldiğinden dolayı artık kimse otomobillerini brandayla örtmemekte...
ÇATANALAR: Haliç’teki yük indirme-bindirme iskelelerine ve tersanelere malzeme götüren basık ve tek katlı, arkalarına yük taşımaları için ardarda mavnalar bağlanmış tren katarı gibi ilerleyen ilginç bir taşıma sistemi vardı. Mavnaları çeken ufak gemiye “Çatana” denirdi. Bu çatanaların bacaları ince ve uzundu. Galata ve Unkapanı Köprüleri’nin altından geçerlerken bacaları tam ortalarından çelik bir tel vasıtasıyla gerilerek çekilir ve baca yaklaşık 75 derece kadar kırılarak arkaya yatardı. Köprünün altından geçince tekrar makara gevşetilir ve baca yerine otururdu. Bacanın ortasından kırıldığı anlarda duman açılan kırık yerinden savrulmaya devam ederdi.
ARKASI YARINLAR: Televizyon yayınlarının çok kısıtlı yapılabildiği 70’lerde hafta içi hergün 10.00-10.20 saatleri arasında “Arkası Yarın” adı verilen sürekli radyo piyesleri yayınlanırdı. Dinleyicilerin konuya adapte olabilmeleri için, kapı gıcırtısı, ayak sesi, yağmur, rüzgâr, uğultusu, kuş cıvıltısı, motor çalışma sesi gibi birtakım ses efektleriyle zenginleştirilmiş karşılıklı diyaloglardan oluşan piyesler, Türk ve dünya klasikleri ağırlıklı olurlardı. Bu piyeslerin jenerik açıklamalarında en akılda kalanı ise; “Efekt: Korkmaz Çakar”dı. Adı geçen şahıs, yukarıda anlatılan efektlerden sorumlu ses görevlisinin adıydı.
BAKKALLARDA BENZİN SATIŞI: Gaz sobalarının yoğun olarak kullanıldığı 70’lerde ve 80’lerde mahalle bakkallarının kuytu köşelerinde, altlarında muslukları olan silindirik gaz depoları vardı. Bakkala ellerindeki plastik bidonlarla giden vatandaşlar, bunlara 6-12 litre arası gazı doldurtarak evlerine götürürlerdi. Muslukları sürekli damlatan bu depolar yüzünden bütün bakkalların içi kesif bir şekilde gaz kokardı. 70’lerin sonundaki akaryakıt darlığı yıllarında ise, bakkalların önünde yoğun kuyruklar oluşur, kişi başına 6’şar litreden fazla gaz satılmazdı (1978-80 arası).
BANKERLER: 1980 ihtilâlinden hemen sonra kurumsallaşan sektörlerden biri de “Bankerler” olmuştu. Eskinin kurt tefecilerinden oluşan bu kurumlar, “Kastelli”, “Bako” gibi isimler almışlar, hatta bazıları gazete ve televizyona dahi reklâmlar vermeye başlamışlardı. Bu reklâmlarda, o dönemin ünlü sanatçı ve artistleri rol alıyordu. İyiden iyiye prestij kazanmaya başlayan bankerlerin hedefleri ise ortaktı: Halkın birikimlerini çok yüksek faizler karşılığı toplayarak işletmek... Evdeki hesabın çarşıya uymaması sonucu bir-kaç yıl içinde tüm bankerler teker teker iflâs ederek, topladıkları paralarla yurtdışına kaçmaya başladılar. Kendilerine vaadedilen (yıllık 0, 0 gibi) çılgınca yüksek faizlerden nemalanmak hayalindeki bir kısım vatandaş da, birbiri ardınca dolandırılmanın şokunu yaşamaya başladılar. Kaçan bankerlerin çoğu yakalanamadı, yakalananlar ise bir süre hapis yattıktan sonra salıverildiler. Olansa, kandırılan vatandaşın birikimine oldu
BİT SALGINLARI: 1970’ler ve 80’lerin ortalarına kadar, özellikle ilk ve ortaokul öğrencileri arasında yaygın olarak bit salgını görülürdü. Bir çocukta üreyen bit, çok kısa zamanda sınıftaki diğer çocuklara da sıçrardı. Öğretmenler tarafından periyodik aralıklarla öğrencilerin başlarında bit kontrolü yapılarak, şüpheli olanlar, saçlarının arasında sirke adı verilen bit yumurtasına rastlananlar derhal evlerine gönderilirlerdi. Bitleri yok etmek için tek çare, çocuğun "0" numaraya vurulmuş başının DDT adlı ilâçla iyice yıkanmasıydı. Genellikle kalabalık ve taşralı ailelerde rastlanan bit, bir süre sonra zengin-fakir ayırdetmeksizin tüm çocuklara bulaşırdı.
BİZERBA TARTILAR: Bakkal, kasap ve manavlarda en çok rağbet gören tartı “Bizerba” lardı. Bunlar daha çok beyaz, kısmen de açık yeşil ya da mavi renklerde imal edilmişlerdi. Bunların önünde diklemesine bir ayak üzerinde iki yüzü de camlı silindirik bir disk bulunurdu. Diskin iki yüzünde de ağırlık göstergeleri olup, skala iki tarafta da aynı şekilde çalışırdı. Böylece hem müşteriye hem de satıcıya dönük olduğundan, iki taraflı kontrol edilebilme imkânını sağlarlardı. Bu ön göstergeye bağlı olan tartı bölümü de hemen arkasında yatay şekilde durur, haznesi dükkânın sattığı ürünün türüne göre kenarlıksız ya da kap şeklinde olurdu. Ağırlık arttıkça satıcı, tartının yanındaki silindir büyük düğmeyi ekseni etrafında çevirerek kilo göstergesini ilerletebilirdi. Sonraki modellerinde göstergenin dairesel şekli değişerek, ters duran üçgen şeklini aldı. İnce düşünceli kimi satıcılar, tartmadan önce skalayı “–10” grama alırlar, böylece tartım esnasında ürünün içine ya da üzerine konulduğu ambalaj kâğıdı veya kutusunun ağırlığını hesaptan düşerek, hakkaniyet ölçülerinde çalışırlardı.
BURDA MODEL DERGİSİ: Orijinal adı “Burda Moden”di. Alman menşeliydi. O yılların şartlarına göre çok kaliteli parlak renkli ofset baskılı, incecik yaprakları olan bu dergi, kadınlar için biraz da statü sembolü olarak görüldüğünden ötürü, misafir odalarındaki sehpaların görünen kısımlarına serpiştirilirdi. Ayrıca doktorların ve kuaförlerin bekleme salonlarında da Burda’ların eski sayıları atılmayarak sehpaların üzerinde biriktirilirdi. Aylık derginin içinde, içinde bulunulan mevsimin Avrupa modasını vurgulayan manken resimleri ve altlarında da Almanca açıklamalar bulunurdu. Türkler tabii ki çoğunlukla bu açıklamaları anlayamamakla birlikte resimleri detaylı bir şekilde inceleyerek, pratik zekâlarının da vermiş olduğu bir kabiliyetle mankenin üzerindeki elbisenin aynını ivedi bir şekilde dikiverirlerdi. Sonradan derginin içine sarı sayfalardan oluşan, bir formalık Türkçe açıklayıcı ekler de konulmaya başladı. Derginin sonlara yakın sayfaları çocuk giyimine yönelikti. En son sayfalarda ise iştah kabartıcı, sanat eseri gibi süslenmiş yemek resimleri ve de altlarında bu yemeklerin nasıl yapılacağı yine Almanca olarak yer alırdı.
CAMİLERDE KARŞILIKLI ÇİFTE EZAN: Eskiden bilhassa Cuma, Kandil, Arefe gibi dinî günlerde büyük camilerde (ağırlıklı olarak Selâtin camilerde) ezanlar iki ayrı minareden, yankılı olarak okunurdu. Birinci müezzin ezanın bir bölümünü okuyup bitirdiği anda, diğer minaredeki müezzin aynı bölümü farklı bir makamdan okumaya başlar, ezan bitene kadar karşılıklı olarak devam ederdi. 2 ayrı müezzinin bu birbirini takip eden karşılıklı okumaları, uzaklardan sanki yankı hissi uyandırırdı insanda... 4 minareli camilerde ise, kimi zaman 4 ayrı minareden 4 müezzin tarafından okunan ezanlar da olurdu. Hiç susmadan, caminin etrafındaki 4 minareyi de çepeçevre dolaşan bu özel ezan okuma tarzı, artık günümüzde uygulanmamaktadır
DAVLUMBAZLAR: Vapur yolculukları o yıllarda yoğun bir şekilde yapıldığından dolayı, iskelelerde iniş-binişlerde aşırı yığılmalar meydana gelirdi. Bu tıkanıklığı önlemek için merkezî iskelelerde, vapurun üst katında bulunan çıkış kapısının hizasına dek gelen, iskeleye sabitlenmiş bir merdiven ve genişçe bir sahanlıktan oluşan “Davlumbaz”lar monte edilmişti. Üst katta seyahat eden yolcular vapuru boşaltırlarken, alt kata inmeye gerek kalmadan bulundukları katın çıkış kapısının yanına denk gelen davlumbazı kullanırlar, böylece vapur iki misli hızlı bir şekilde boşaltılmış olurdu. Dubalı Karaköy iskelesinin ise ikinci katı, her iki yanından da komple davlumbaz görevi görürdü. Yolcu sirkülasyonu 80’lerin ortalarından itibaren düşünce, aşırı yoğunluk olmadığından dolayı vapurların üst kapıları açılmamaya ve davlumbazlar da kullanılmamaya başlandı
DUVAR KÂĞITLARI: 70’ler ve 80’lerde evlerin duvarlarını yağlıboya veya badana yapmak yerine, özel olarak üretilmiş duvar kâğıtlarıyla kaplatmak modası başgösterdi. Birer metrelik enlerde rulolar halinde satılan, ön yüzleri hemen her tür deseni ve rengi barındıran kâğıtlarla evlerin odaları kaplanmaya başladı. Boyaya göre çok daha hızlı bir şekilde biten bu kaplama tekniği, ilk başta cezbedici görünse de bir müddet sonra ek yerlerinde oluşan hava kaçakları yüzünden şişmeye başlayan kâğıtların parçalar halinde kendilerini salması neticesinde, çoğu evde istenmeyen görüntülerin oluşmasına neden olmaktaydı. Vadesi dolan kağıtları sökmek zahmetine katlanmayan birtakım uyanık evsahipleri, eskisinin üzerine yeni ruloları yapıştırır ve duvarın kaplaması gittikçe kalınlaşmaya başlardı. Pek de pratik olmadıkları yıllar sonra anlaşıldıktan sonra, evlerde yeniden klasik duvar boyasına geri dönüldü
“EBÜÜÜVEE” ARABA KORNALARI: 70’lerin sonundan itibaren on yıl kadar modası süren ve halk arasında “ebüve” olarak tanınan bu kornalar, aynen ismi gibi ses çıkarırlardı. Aslında 1930’lu yılların Amerikasında kullanılan otomobillerin sahip olduğu bu korna, her nedense 70’lerde yeniden moda oldu ve tüm İstanbul sokakları inek böğürmesiyle eşek anırması arası bir sesi andıran bu zevksiz, itici kornayla muhatap olmak zorunda kaldı. Araçlarına bu kornadan taktıranlar birtakım aklıevvel şoförler, sessizce giderken birden böğürmeye başlayarak, yoldan geçenlerin korku ve endişe ile kenara kaçılmasına neden olurlardı.
EL ARABALI ÇÖPÇÜLER: Sokak aralarında çöp kamyonlarının geçmediği günlerde dolaşan tahta el arabalı çöpçüler olurdu. Bunlar, düşük bir ücret karşılığında evlere ara toplama hizmeti vermekteydiler. Çöpü fazla biriken ev kadınları, küçük bir bahşişle birlikte çöplerini belediyede kadrolu olan, resmi kasketli, kahverengi elbiseli bu temizlik görevlisine verirlerdi. El arabasının mümkün olduğunca fazla atık toplayabilmesi için çöpçüler, arabanın haznesinin yanlarına, birbiri üzerine bindirilmiş teneke levhalar, kalın kartonlar ve mukavvalar sokuşturarak, haznenin kapasitesini olabildiğince yükseltirlerdi. Ayrıca ellerindeki kalın çalı süpürgeleriyle, göstermelik olarak kaldırım kenarlarını süpürürlerdi.
POSTA KUTULARI-1: Mektupla haberleşmenin revaçta olduğu 60’lar, 70’ler ve kısmen de 80’lerin ortalarına kadar, şehrin belli noktalarında duvarlara monte edilmiş, bazen de demir bir çubuğun ortasına oturtularak yol ortasına sabitlenmiş sarı renkli posta kutuları vardı. Bunların üstlerinde mektup zarfının atılabilmesi için yatay ve uzun bir gözü vardı. Deliğin önü boylu boyunca, sadece içeri dönebilen küçük dikey metal çubuklarla kapatılmıştı. Bu uygulama, insanların ellerini kutunun içine sokarak biriken mektupları almasını önlemek içindi. Kutunun üzerinde, içinin hangi günler ve hangi saatlerde açılarak biriken mektupların toplanacağını gösteren uyarı yazıları olurdu. Eğer kutu henüz açılmışsa, açılma vakti daha gelmemiş olan başka bir posta kutusuna mektup atılır, böylece günden kazanma yoluna gidilirdi.
POSTA KUTULARI-2: Telefonun yaygın olmadığı 70’lerde firmalar gazete ve radyo reklamlarında, kendileriyle irtibat kurulabilmesi için, telefon numarası yerine “Posta Kutusu” numarası verirlerdi. Her firmanın posta kutusu numarası farklı olurdu ve numaradan sonra kutunun bağlı olduğu PTT’nin adı verilirdi; “Posta kutusu 128 - Pangaltı - İstanbul” gibi... Mektuplar bu adrese yollanırdı. Çok nadir olmakla birlikte, özel adreslerini vermek istemeyen kimi şahıslar da bazen posta kutusu kiralarlardı. Bunlar genellikle artist ve şarkıcılardan oluşurdu.
YARIM EKMEK SATIŞI: 70’lerde ekmekler 300 gram ve daha fazla gramajlarda üretilirlerdi. Bakkallar bu büyük ekmekleri keserek de satarlardı. Müşteriler yarım, birbuçuk, ikibuçuk gibi oranlarda ekmek alabilirlerdi. Ancak, ekmek vitrininde daha önceden kalan yarım ekmek varsa, kesilen yüzü biraz sertleştiğinden pek satın alınmak istenmez ve bakkaldan yeni bir bütün ekmeği ikiye kesmesi talep edilirdi. Yarım ekmek satışını fırınlar pek uygulamazlardı. 80’lerde ve sonrasında, ekmeğin gramajı oldukça düşürüldüğünden ve tam ekmekler neredeyse eskinin yarım ekmeğinin ağırlığına indiğinden -ve insanlar daha bir kibarlaştığından (!)- yarım ekmek istenmez oldu. Herkes tam ekmek satın almaya başladı.
TAHTAKALE (KAZAN) SİMİDİ: Şehrin sadece merkezî noktalarında ve ağırlıklı olarak da Sirkeci, Bahçekapı, Eminönü, Mahmutpaşa, Köprü ve Karaköy civarlarında satılan bu simit, Meşhur Tahtakale Fırını’nda imal edilirdi. Özelliği, fırında değil kazanda pişirilmesi olduğundan bu isimle anılırdı. Diğer simitlerden en büyük farkıysa susamsız olmasıydı. Üzeri parlak altın sarısı renkte ve oldukça gevrek olan bu simide tuz ya hiç katılmaz, ya da eser miktarda katılırdı. Günümüzde sadece Bahçekapı civarında bir-iki yerde satılmaktadır
ŞEMSİYE ÇİKOLATALAR: Bakkallarda, kapalı bir şemsiye görünümünde ve dibinde plastik şemsiye sapı bulunan çikolatalar satılırdı. Bu şemsiyelerin üzerleri yeşil, mavi ve kırmızı gözalıcı renklerde ince baraklarla kaplıydı. Çikolata bittikten sonra, nedense -hiçbir işe yaramayacağı halde- baston şeklindeki renkli sapları atılmaz biriktirilirdi. Albenisinin altındaki çikolatanın tadının ise aynı kalite ve güzellikte olmadığı bilindiği halde, yine de çocuklar tarafından sevilerek tüketilirlerdi.
ŞARKI SÖZÜ SATANLAR: Günün popüler şarkı ve türkülerinin sözlerinin yazılı olduğu tek yapraklı sarı kâğıtlar satan şarkı sözü satıcıları vardı. Bunlar sokak aralarında ve vapur, tren gibi toplu taşıma araçlarında, bir yandan kâğıttaki son çıkan aranjmanları (o yıllarda şarkılara verilen isimdir) söylerler, bir yandan da çok ucuz fiyata, ellerindeki güfte listesini ilgilenenlere satarlardı. Çoğunun da sesi güzel olurdu. Bütün şarkıları sektirmeden söylerlerdi. Kâğıtlar genellikle teksirle çoğaltıldıklarından ispirto kokarlardı
STEPNELİ OTOMOBİLLER: 50’li ve 60’lı yıllardan kalma otomobillerin arka kaputlarının üzerinde, yatay olarak yedek bir lastik oturtulmasına müsait stepne yatakları olurdu. Arabanın markasına göre, bazı stepne yatakları kapalı bir daire şeklinde, bazıları ise lastik görünecek şekilde açıkta olurlardı. Herhangi bir lastik patlamasında hızlı müdahaleye olanak veren bu yedek tekerlekli otomobil modelleri 80’lerden itibaren yok oldular. Bilhassa Dodge ve DeSoto marka otomobiller bu türdendi ve de renkleri ağırlıklı olarak baştan aşağı siyahtı.
LÂĞIMCILAR: Sokak aralarında bağırarak dolaşan “Lâğımcılar” vardı. Bu esnaf takımının arkasında büyükçe bir heybe olur, heybenin içinde de lâğım açmaya yarayan kazma, kürek, pompa, çeşitli çap ve boylarda tahta ve demir çubuklar ile bol miktarda paçavra bez bulunurdu. "Leaa-aaam-cuu" şeklinde, kendilerine özgü bir bağırışları vardı bu meslek erbabının. Sesleri duyulunca derhal tanınırlardı... Gideri tıkanmış bir evin mevcut sorununu, ellerindeki saydığımız basit araçlarla pratik ve hızlı bir şekilde gidermekte ustaydılar.
"LAK LAK” LAR: İki ucuna yumurta büyüklüğünde küre şeklinde, tahtadan iki top takılmış 20 santim uzunluğunda bir ipten ibaretti. 80’li yılların başından itibaren çocuklar ve gençler arasında moda olan laklakların ipi ortasından işaret ve orta parmağa sarılarak sabitlenir, ardından el yukarı-aşağı hızla hareket ettirilmeye başlanırdı. Toplar elin bir üstünden bir altından sürekli birbirlerine çarparak 180 derecelik bir yay izlerler ve “lak”, “lak” şeklinde sesler çıkarırlardı. Amaç, bir defada en çok çarpmayı gerçekleştirebilmekti. Sesi tekdüze ve çıldırtıcıydı. Dikkatli ve periyodik vurdurulmadıkları taktirde, el parmaklarına çarparlardı. Neticede, sinirbozucu bir salgındı.
TRİPORTÖR: Bunlar, adından da anlaşılacağı gibi (three / tri: üç) 3 tekerlekli ve direksiyon yerine gidonla kumanda edilen çok enteresan taşıma araçlarıydı. Ağırlıklı olarak; “Arçelik” marka olan triportörlerin sürücü kabinini önünde tek bir tekerleği vardı. Bu tekerlek gidona bağlıydı. Sürücü kabinin tam ortasına otururdu, yanında da sağlı sollu birer kişinin oturabileceği yer kalırdı. Eni normalden daha dar olduğundan ötürü, tek bir farı ve yine tek bir sileceği bulunurdu. Çalışırken çıkardığı sesler, bir motosikletin sesiyle aynı tınıyı verirdi. Bu araçların arkasındaki kasaları, kimi modellerde açık, kimilerinde tenteyle örtülü, kiminde ise metal örtüyle kapatılmış olurdu. PTT’nin araç kadrosunda, arkası kapalı çok sayıda sarı renkli triportör 1980’lerin ortalarına kadar hizmet verdi. Bunlar daha çok posta ve telgraf taşıma işlerinde kullanılırlardı
ASKERÎ DEVRİYELER: 12 Eylül 1980 ihtilâlinden sonraki 3 yıl zarfında (olağanüstü hal kaldırılana dek) İstanbul cadde ve sokaklarında (ve Türkiye’nin 67 şehrinde) 4’erli gruplar halinde devriye gezen askerler olurdu. Dördü de tüfekli, miğferli, kısacası tam teşeküllü olan erler, aynı hizada ve birer metre aralıklı olarak yürürlerdi. Kaldırımda karşılaşıldığında vatandaşlar mutlaka kenara çekilerek, kollarında kırmızı bantlarda “Görevli” yazılı devriyelere yol verirlerdi. Bütün bankaların ve resmî kurumların korunması görevi de bu devriyelerde olup, ikisi binanın içinde dururlarken, diğer ikisi de giriş kapısının iki yanında ayakta nöbet tutarlardı. Olağanüstü hal kaldırılınca, askerler de kışlalarına geri döndüler.
BADEM BIYIK/İNCE BIYIK Erkeklerde, 1960’ların sonunda moda olan ve 70’lerin sonlarına kadar devam eden “ince bıyık” modası vardı. Amerikan sinema oyuncusu “Clark Gable”nin bıyık kesiminin dünyada ve ardından Türkiye’de moda olmasından sonra, bütün erkekler “Klark” bıyığı adı verilen bu kesimi uygulamaya başladılar. Bu akımın temel prensibi; bıyığı olabildiğince ince keserek dudak çizgisinin hemen üzerinde uzunlamasına bir çizgi haline getirmekti. Üst kısımlar ise tamamen kazınırdı. Köyden kente göç eden kırsal kesim ise, ince bıyık yerine “badem bıyık” adı verilen şekilde tıraş ederlerdi bıyıklarını... Bu tarz kesim, çok daha öncelerden beri (19. yy’ın sonların-20. yy’ın başları) uygulanan bir kesim tarzıydı. Bıyıklar bu kez dudağın üstüyle burnun altında kalan kesimde kalacak şekilde tıraş edilir, sağ ve sol taraflar ise tamamen kazınır, bıyığa kare bir görünüm kazandırılırdı. Bu bıyık kesimine halk arasındaki takılan isimlerse; “muhtar bıyığı”, “hacıağa bıyığı” ve “evkaf bıyığı” idi. Seksenlerden itibaren erkek bıyıkları hem enden, hem de boydan salınmaya başlandı.
CEP FOTOROMANLARI: 60’lar ve 70’lerde genç kızlar tarafından çok rağbet görülen orta boy bir cebe sığabilecek ebatta olduklarından dolayı; “Cep Fotoromanı” olarak adlandırılan resimli aşk kitapları vardı. Dış kapaklarına ana karakterleri içeren bir sahnenin basıldığı renkli bir fotoğraf, iç sayfalarında ise tamamı siyah-beyaz fotoğraflar bulunurdu. Bu fotoğrafların üzerine Türkçe dizilmiş konuşma çizgileri olurdu. Fotoromanlar çoğunlukla İtalyan ve Fransız artistleri tarafından senaryolaştırılmış konuları içerirdi. Kavga ve dövüş sahneleri içermeyen, pembe aşk hikâyeleri üzerine kurgulanmış bu tekdüze fotoromanlar, genellikle Hürriyet ve Tay Yayınları tarafından kitapçılarda satılırdı. Genç kızlar, aralarında bu kitapları değiş-tokuş ederlerdi. O yılların kitaplaştırılmış pembe Brezilya dizileriydiler.
DÖRT KAPTAN KÖŞKLÜ ARABA VAPURLARI: İstanbul Şehirhatları İşletmesi’nin feribot işletmeye başladığı 1872 yılından 1952’ye dek, eldeki eski yolcu vapurları tadil edilerek araba vapuru olarak hizmet verdikten sonra, gerçek anlamda tersane yapımı ilk araba vapurları 1952 yılında Fransa’da yaptırılarak Boğaziçi’nde hizmete girdiler. Dördü de “K” harfiyle başlayan; “Kasımpaşa”, “Kızkulesi”, “Kuruçeşme” ve “Karaköy” adlı feribotlar saatte 10 mil hız yapabiliyorlardı. Bunların en büyük özellikleri ise dört taraflarında da küçük birer kaptan köşkü olmalarındaydı. Vapura her bir köşkten de kumanda edebilmek mümkündü. Yıllarca Sirkeci-Harem-Sirkeci-Kadıköy ve Kabataş-Üsküdar hatlarında hizmet verdikten sonra 90’lı yıllarda kaldırılmaya başlandılar. Aralarında en uzun süre hizmet vereni ise; “Karaköy” araba vapuru olup, o da 1995’de son seferini yaptıktan sonra emekliye ayrıldı.
GAZ SOBALARI: 70’lerde “Auer” marka kahverengi gaz sobaları, kömür sobası kullanılmayan evlerde çok revaçta olan ısıtma aracıydılar. Ön tarafı bel hizasında yere diklemesine oturmuş silindir bir gövdenin ve arkasında da bu yüksekliğin yarısı kadar kare prizma gaz haznesinin olduğu bu sobalar, adından da anlaşılacağı gibi sıvı gazla çalışırlardı. Arkadaki hazneden öndeki gövdeye damla damla akan gaz, sobanın önündeki mika camlı kapağından içeri atılan bir kibrit çöpüyle kolayca tutuşurdu. Gazın akım hızını kontrol eden bir de yuvarlak ve ekseni etrafında dönebilen düğmesi vardı. Bazen bu düğme yanlışlıkla sıkılmazsa, sobadan; "plop...plop..." şeklinde sesler gelir ve gaz hızla yanma bölümüne akardı, sobanın içi birdenbire parlardı. Hazne gerektiğinde, üzerindeki tel kulp yardımıyla çıkartılarak taşınabilirdi. Kullanımı son derece pratik ve iyi de ısı veren bu sobalar, kömürlü olanlara göre daha pahalı yakıt tüketirlerdi. 90’lar, bu sobaların da sonu oldu.
BİLEYCİLER: O yıllarda İstanbul sokaklarında, evlerde kullanılan körleşmiş bıçakları, yeniden keskinleştirerek kullanılabilir hale getirebilme sanatını icra eden bileyci ustaları dolaşırdı. Biley makinalarını sırtlarında taşırlardı. Müşterinin evinin önünde makinasını yere koyarak, bunun üzerindeki yatay bir mile geçirilmiş disk şeklindeki biley taşını ayak hizasındaki pedal yardımıyla sabit bir hızda çevirmeye başlar ve pedala bağlı kayış vasıtasıyla hızla dönen diskin üzerine, elindeki kör bıçağı çeşitli açılarla temas ettirip kıvılcımlar oluşturarak bileylerdiler. İş bittiğindeyse bıçak hem keskinlik kazanmış olur, hem de metalik orijinal rengine geri dönerdi. Günümüzde çok nadir olmakla birlikte, halen inatla (!) bileycilere rastlanabilmektedir (Bu madde, Alexandros Bey'in sorusunu umarım cevaplayabilmiştir).
BİLYELİ ARABALAR: Erkek çocukları tarafından yatay bir tahtanın dört kenarına sabitlenmiş metalik motor bilyelerinden oluşan ilkel taşıma araçlarıydılar. Arabanın önündeki iki bilyayı tutan uzun tahta, tam orta noktasından sağa-sola dönebilir şekilde sabitlenir, çocuk da ayaklarını bu tahtanın üzerine koyarak, hem dengesini sağlar, hem de ayaklarını oynatarak arabayı sağa sola çevirebilirdi. Bazen yere yatay konumdaki taşıyıcı tahta gövdenin önüne dikey bir tahta daha monte edilerek, ucuna gidon vazifesi gören bir tahta çakılırdı. Böylece bilyalı araba “L” şekline getirilerek ayakta da kullanılır ve adı da “bilyalı kay-kay” olurdu. İşi abartan bazı çocuklar tahtanın arka kısmına küçük bir kasa çakarlar, üzerini de yastıklarla örterek oturma yerleri yaparlardı. Asfaltta giderken çıldırtıcı bir metalik ses çıkaran bu arabalarla yukarı-aşağı saatlerce kayan mahallenin çocukları, başları şişen kimi evkadınları tarafından, camlardan üzerlerine kovalarla atılan sularla ıslanırlar, 5 dakikaya kalmadan İstanbul’un bunaltıcı yaz öğlenlerinin sıcağında kuruyuverirlerdi. Kimi zaman ise bilyalardan biri, raptedildiği tahtanın ucundan ayrılıverir ve üzerindeki çocuğun asfalt boyunca sürüklenerek, başta dizleri olmak üzere her yerinin kan-revan içinde kalmasına sebep olurdu.
YÜN MAĞAZALARI/YÜN ÇİLELERİ: 70’ler ve 80’lerin önemli bir bölümü, şimdiki gibi hazır triko giyimine yönelik değildi. Çoğunluk elde örülmüş kazak, hırka, suater, yelek (ve hatta etek) giyerdi. Bu yüzden yün satış mağazalarına İstanbul’un heryerinde bol miktarda rastlanırdı. Yün çileleri, top şeklinde olmayıp “8” şekline getirilerek, ortalarından yün mağazasının markasını belirten bir kâğıt şeritle toplanmış olurlardı. Satın alınan çileler önce evde ön bir işlemden geçirilirdi. Bu ön işlem; yün çilelerinin iki yanındaki orta kısımlarına iki kolun geçirilerek gerilmesi ve karşısında oturanın da sağlı-sollu çileden yün ipliği çekerek elindeki yumakta toplamasından ibaret müthiş sıkıcı bir işlemdi. Çileyi tutanın bir süre sonra kolları ağarmaya başlar ve kollar gittikçe birbirlerine yaklaşarak, gerginlik sönümlenmeye başlardı.
YUVARLAK CAMLI APARTMANLAR: 1940’lı ve 50’li yıllarda 3-4 katlı, iki yanlarında simetrik balkonları bulunan ve daha da ilginci, tümünün giriş kapılarının üzerinde vapur kamarası camı gibi yuvarlak bir camı olan apartmanlar modaydı. Ana kapıdan girildiğinde 2-3 metrelik bir irtifaya tırmanan merdivenlerden sonra giriş katı gelirdi. Bu sahanlık merdivenlerinden dolayı oluşan kapı üzerindeki 1.5-2 metre kadar ekstra yükseklik de yuvarlak camlarla karşılanırdı. Daha çok şehrin eski semtleri olan Fatih, Kıztaşı, Fındıkzade, Aksaray, Laleli, Pangaltı, Kurtuluş, Ihlamur, Yıldız, Nişantaşı, Şişli, Yeldeğirmeni, Moda, Bülbülderesi ve Bomonti gibi yerlerinde inşa edilen bu apartmanlar 80’lere kadar gelebildiler. Bu yıllardan itibaren eski apartmanları yenileme furyasıyla birlikte birer-ikişer yıktırıldılar. Yerlerini 6’şar katlı ve düz cepheli apartmanlar almaya başladı
YOL AYNALARI: İstanbul’un Boğaz yolu gibi çok sert virajlı ya da Şişhane gibi “L” şeklinde kıvrılarak devam eden yollarında kritik noktalara büyük boy aynalar konulurdu. Bu aynalar sayesinde, yolda seyreden şoförler karşı taraftan araç gelip gelmediğini kontrol edebilirlerdi. Bu aynalar yaklaşık 1 metrekare ebatlarında olup, yerden 2 metre kadar yükseğe asılırlardı. Uzun süre temizlenmediklerinden ötürü, son yıllarda tüm aynalar simsiyah ve yer yer kırık bir vaziyette olduklarından, trafik akışına herhangi bir fayda sağlamaktan uzaklaşmışlardı. 80’lerde tümü kaldırıldı.
ABAKÜSLER: İlkokul birinci sınıfa giden öğrencilere, matematik hesaplarını kolaylıkla yapabilmeleri için abaküs adlı hesap cetvelleri alınırdı. Abaküsler, üzerinde 8-10 sıra yatay metal telin üzerine dizilmiş renkli boncuklardan oluşan ilginç bir hesap aletiydi. Tele dizilen boncukların adedi kadar da telde boşluk olur ve çocuklar bu boncukları belli sayılarda sağa-sola kaydırarak basit toplama-çıkarma hesapları yaparlardı. Artık günümüzde hesap makinaları olduğu için bu abaküsler pek ortalıkta görünmemektedir.
NAFTALİN: Kışa veya yaza girilirken, uzun süre kullanılmayacak mevsimi biten elbiseler, kazaklar, pantolonlar ve ceketler içlerine bir miktar naftalin konularak dolaplara kaldırılırdı. Naftalin, giysiye mevsim boyunca musallat olması beklenen haşerattan, özellikle de güveden korumak için kullanılan, kendine özgü keskin bir kokusu olan beyaz renkli topaklardan oluşan kimyasal bir maddeydi. Elde kolayca ufalanarak toz haline gelirdi. Mevsimi gelen giysi dolaptan çıkarıldıktan sonra, kullanımı sırasında uzun bir süre naftalin kokmaya devam ederdi. Koku, ilk yıkamadan sonra yok olurdu.
OKUNMUŞ GAZETE TOPLAYANLAR: Her akşam, Karaköy ve Kadıköy vapur iskelelerinin yolcu çıkış kapılarının iki yanında sıralanan birtakım çocuklar ve gençler; “okunmuş gazetelerinizi alırız!...” nidalarıyla, vapurdan çıkan yolcuların ellerindeki gazeteleri isterler, bu talepleri de genelde karşılıksız kalmaz, çoğu yolcu ellerindeki okumuş oldukları gazeteleri bunlara vererek yollarına devam ederlerdi.
OTOBÜS BİLETÇİLERİ: İETT otobüslerine binmek için, otobüsün arka kapısının hemen yanında, cama sırtını vererek oturan ve önünde, menteşeyle tutma demirlerine bağlanmış, gerektiğinde kapı gibi açılıp kapanan metalik bir tezgâhın üzerinde, her iki tarafında da kapağı bulunan tahta kutular içinde koçan koçan biletler olan biletçilerden bilet almak gerekirdi. Biletçiler, kalemlerinin arkasındaki silgi yardımıyla koçandan biletleri ayırırlardı. Biletçilerin aslî görevleri; bilet kesmek, biletinin kıtası geçtiği halde inmeyenleri uyarmak, yolcuların sürekli ön kapıya doğru ilerlemelerini hatırlatmak, arka kapıyı açıp-kapamak, şayet görev yaptığı araç troleybüs ise, keskin virajlarda havaî tellerden ayrılan troley çubuklarını yerlerine oturtmaktı
ÖZEL TELEFON KUMBARALARI: Kimi evlerde ve dükkân ve büroların hemen hemen tamamında, telefonların yanında dikdörtgenler prizması şeklinde bir kutu olurdu. Bu kutular jeton kutularıydılar. Görüşme yapmak için bu kutuların üzerindeki göze, çekmecedeki zuladan çıkartılan beyaz metalik, kenarı tırtıllı jetonlardan atılarak yanlarındaki düğmeye basılır, böylece hat çevirme sesi gelirdi. Kumbaralar genellikle telefon cihazının rengiyle aynı renkte olurlar, görüntü ahengini bozmazlardı. Bu kumbaraları kullanmaktaki amaç, evlerde çocukların, işyerlerinde de çalışanların ve dışarıdan gelenlerin gereksiz çevirme yapmalarını önlemekti. Güven sarsıcı bir görüntü veren özel kumbaralar, zamanla kalktılar.
ANADOL PİKAPLAR: 70’li yılların gözdesi Anadol otomobillerin bazılarının karoserinin arka kısmında değişiklik yapılarak kesilir ve buraya bir kasa oturtulurdu. Meydana getirilen bu yeni araca da; “Pikap” adı verilirdi (İngilizce; pick-up’dan). Yük taşıma kapasitesi sınırlı olan pikaplar, 80’lerde kalktılar.
APARTMAN TOPUKLU AYAKKABILAR: 60’ların sonu ve 70’lerin tamamında kadınlar arasında moda olan bu ayakkabıların, adından da anlaşılabileceği gibi en büyük özellikleri, çok yüksek topuklu olmalarıydı. Öyle ki, bu yükseklik ortalama 20-25 santimi bulan, iyice abartılmış bir yükseklikti. Topuklar, aynı oranda kalın ve genelde yekpare olup, tüm ayakkabının altını kaplarlardı. Bu tür ayakkabı giyen kadınlar oldukça yavaş ve dikkatli hareket etmek zorunda kalırlardı. Herhangi bir yanlış adım, sendeleyip düşmelerine, hatta bileklerinin ya da bacaklarının kırılmasına dahi yol açabilirdi. Topuklu ayakkabılara öncülük eden isim ise; Zeki Müren olup, İzmir Fuarı’nda sahneye çıkarken giymeye başlamış ve modası zamanla yurt çapında yaygınlaşmıştır. Kadınların boyunu erkeklerle eşit hatta bazen geçer pozisyona bile getiren bu kullanışsız, sadece gösteriş amaçlı ayakkabılar 80’lerde unutuldu, gitti.
BEKLEMELİ TELEFON GÖRÜŞMELERİ: 70’lerde ve Özal iktidarına kadar olan 80’li yılların başlarında telefon santralleri çok kısıtlı ve oldukça ilkel şartlardaydı. Şimdiki gibi, herhangi iki şehir arasında ahizeyi kaldırıp alan kodu çevirmekle telefon görüşmesi yapmak hayaldi. Önce santral aranır, görüşülmek istenen şehirdeki telefon numarası görevliye kaydettirilir ve sonra “beklenmeye” başlanırdı. Bu beklemeler 1-2 saat ile 1 gün arasında değişirdi. Neden sonra santralden gelen uyarı telefonunun ardından hat bağlanır ve görüşme gerçekleştirilirdi. Normal, yıldırım ya da beklemeli arama türünü gösteren; “03”, “04”, “07” gibi numaralar vardı. Şehrin içinde dahi; otomatik santrali olmayan Sarıyer, Beykoz, Adalar, Kartal gibi uzak noktalarla görüşmek için önce iki haneli bölgesel santral numarası çevrilir, görüşülmek istenen numara verilir, ardından hemen hat bağlanırdı. Özal döneminden sonra telefon şebekeleri tam otomatik sisteme geçtiler ve bekleme olayı ortadan kalktı
BEYAZID HÜRRİYET ANITI: 27 Mayıs ihtilâlinden sonra adı; “Hürriyet Meydanı” olarak değiştirilen Beyazıd Meydanı’nda, Marmara Çarşısı’nın önündeki geniş kaldırımın ortasındaki bir kaidenin üzerine, her yöne çok miktarda ışın olan bir yontu taş oturtulmuştu. İhtilâli ve ihtilâlden hemen önce bu meydanda yapılan öğrenci hareketlerini simgeleyen heykel, 80 ihtilâlinden hemen sonra buradan sökülerek, yolun karşısındaki meyilli çimenliklerin üzerine konuldu.
BİLETLERDE KITA UYGULAMASI: İETT araçlarıyla seyahat ederken, şimdiki gibi tek tip ücret vermek yerine, gidilecek mesafe kadar ücret ödenirdi. Bu sistemde, hatlar belirli kıtalara bölünmüştü. Şehrin ana merkezleri kıta sınırlarını gösterirdi. Biletlerin üzerinde 1 numaradan başlayan ve 12’ye kadar devam eden, kutu içine alınmış sıra numaraları bulunurdu. Gitmek istediğiniz durağı biletçiye söylerdiniz, o da bindiğiniz kıtanın ve gitmek istediğiniz semtin içinde bulunduğu kıta numarasının üzerini kalemiyle işaretler ve bileti keserek size verirdi. Haliyle, gidilecek mesafe arttıkça ödeyeceğiniz para da artardı.
ESKİ PLAKALAR: 1963 yılına kadar İstanbul’daki araçların plakaları, şimdikilerden daha farklıydı. Plakanın üzerinde şehir kodu olmaz, bunun yerine aracın ne tür olduğunu belli eden bir harf ile yanında 5 haneli bir sayı grubu bulunurdu. Bunların üzerinde de büyük harflerle “İSTANBUL” yazılıydı. Araç özel ise;”H” (Hususi) harfi, kamyon/kamyonet ise; “K” (Kamyon), otobüs ise; “O” (Otobüs), taksi/dolmuş ise “T” (Taksi), polis ise; “A” (Asayiş) ibaresi eklenirdi. Bu sistem her şehirde aynı olup, sadece en üstündeki bağlı olduğu ilin ismi değişirdi. 1963’den sonra ise, her ile bir plaka numarası verilerek; “il numarası - iki harf - üç rakamlı sayı” sistemi getirildi.
ETİMEKLİ PASTA: 1970’lerde ETİ bisküvi firması tarafından piyasaya sürülen, gevrek ve oldukça sert imal edilmiş, tost ekmeği ebatlarında dilimlenmiş olan “Eti-mek” adlı kuru ve az tuzlu besin, o yılların pratik zekâlı ev hanımları tarafından satın alındıktan sonra, mutfaklarda türlü işlemlerden geçirerek misafirlerine sundukları ev yapımı pastaların ana malzemesi oldular. Gazetelerin ve çeşitli kadın dergilerinin yemek köşelerinin uzun yıllar vazgeçilmez temalarından olan “Eti-mek pastası (ya da Eti-mekli pasta)”, halk tarafından çok sevilen ve zevkle tüketilen gıda maddelerinden oldu. 1980’lerin ortalarından itibaren ise, hazır pastaların ucuzlayıp yaygınlaşmasıyla birlikte piyasada görülmez oldular
FORD MİNİBÜSLER: 80’lerin sonuna kadar, tavanları çok alçak olan ve ayakta duran orta boylu bir yolcunun bile kesinlikle eğilerek seyahat etmek zorunda kaldığı 11 kişilik yarım burunlu minibüslerdi. İstanbul’un hemen her noktasına işleyen bu araçların hakim rengi, kırmızı/bordo-beyazdı. Yer kazanmak için kapıdan girişte, sol tarafa yaklaşık 3 kişinin daha oturacağı tahta veya suntadan yapılmış ve üzerleri deriyle kaplanmış ek oturma yerleri vardı. Koç grubunca üretilen bu minibüsler, sonradan yerlerini daha yüksek tavanlı Magirus’lara bıraktılar.
GAZİLER: 90’lı yıllara dek Kurtuluş Savaşı gazilerimiz vardı. Çok yaşlı, sakallı, bastonlu ve genellikle üniformalı kahramanların göğüslerinde çeşitli madalyalar olurdu. Başlarına 20’li yıllarda kullandıkları kalpakları takmaya devam eden bu gaziler, belediye otobüslerine önden binme ve ücretsiz seyahat etme ayrıcalığına sahiptiler. Otobüslerin en öndeki iki sıra koltuğun, gerektiğinde bunlara oturma yeri olarak terk edilmesi zorunluluğu vardı. 2004’de sayılarının 7 adet kaldığı yazıldı. Yine de otobüslerin ön koltuklarının yanlarında, -Kore, Kıbrıs ve Güneydoğu gazileri için olsa gerek- uyarıcı yazılar durmaktadır.
GEZİCİ MİGROS KAMYONLARI: Şehrin belli noktalarında park ederek, gün boyu tanzim satış hizmeti veren tamamıyla yeşil renkli, arka kasaları kapalı, burunlu Migros kamyonları vardı. Bu araçların kasalarının yan yüzlerindeki kapalı kanatlar yere paralel gelecek şekilde açıldığında, pratik bir şekilde ilkel görünümlü bir tezgâh haline gelirdi. Kasanın açılan kısmından raflar meydana çıkardı. Satış elemanları kanadın arkasındaki bölüme geçerek müşterilere satış yaparlardı. Fatih Postanesi’nin yanında hergün bir Migros kamyonu kaldırıma park ederek, gün boyu halka satış yapardı (Ayrıca şehrin muhtelif merkezî noktalarında 20 kadar kamyon da aynı hizmeti verirlerdi). 1980’lerin ortalarında bu kamyonlar yerlerini, arka kapısından girilip, ön kapısındaki kasanın yanıbaşından inilen, içi iki taraflı raflarla donanmış, camsız kavuniçi Migros otobüslerine bıraktılar. 1990’larda ise gezici Migros uygulaması tamamen kaldırıldı.
HALLAÇLAR: Evlerdeki yatakların içindeki pamukların havalandırma işini yapan bu meslek grubundakiler, sokaklarda bağırarak dolaşırlar, çağrıldıkları evlerin odasının ortasında yere oturarak, sırtlarında taşıdıkları yay şeklindeki kalın bir dal parçasının iki ucuna gerilmiş teli, pamuk yığınını içine sokarlar, diğer ellerindeki lâbut şeklindeki tahta bir cismi bu tele sürekli vurarak, telin o tekdüze titreşim sesinin eşliğinde pamukları havalandırmaya başlarlardı. Hallacın havalandırarak birbirinden ayrıştırdığı pamuk blokları yeniden yatağa, yastığa ya da yorgana geri doldurulduğunda bunlar yeni alınmış gibi kabarık, havaleli bir görüntü verirlerdi
HAVAGAZI: Şehrin kısıtlı birkaç bölgesine “havagazı” hizmeti götürülmekteydi. Evlerinde havagazı borusu olan şanslı daireler, mutfak ve ısınma problemlerini havagazıyla karşılarlar ve ay sonunda sayacın yazdığı kadar tüketim bedelini gezici tahsildarlara öderlerdi. Havagazı depolama ve ana dağıtım merkezleri; Dolmabahçe, Silahtarağa, Yedikule ve Hasanpaşa’daydı. İETT’nin sorumluluğunda dağıtımı yapılan bu hizmet, 1980’lerde kaldırıldı. Günümüzün doğalgaz şebekesiyle mukayese dahi edilemeyecek bir teknolojide olmalarına rağmen, sokaklarından havagazı şebekesi sistemi geçen şanslı konutlar, kesinlikle bu hizmetten son gününe kadar yararlandılar.
HORTUMLU ÇÖP KAMYONLARI: Belediye Başkanı Fahri Atabey tarafından, 70’lerin başında Avrupa'dan ithal edilen 2 adet çöp kamyonunun herhangi bir yerinde atık haznesi yoktu. Çöp toplama görevini, aracın arkasındaki bölüme bağlı ortalama 30’ar santim çaplarındaki 2 adet hortum görmekteydi. Bu hortumlar, tıpkı evlerde kullanılan elektrik süpürgeleri gibi vakum yardımıyla çöpleri emerek hazneye toplamaktaydılar. Bu kamyonları gördükleri anda zevkten adeta çıldıran çocukların, hortumların önüne attıkları çeşitli ebatlardaki taşlar, konserve kutuları ve diğer gereksiz malzemelerden dolayı, vakumları kısa zamanda bozularak emekliye ayrıldılar. İstanbul'un o yıllardaki bu enteresan minicik lüksü de tarihe gömüldü, gitti.
HUSUSİ LEVHASI: O yıllarda dolmuşlar çok fazla olduğundan, özel otomobil sahiplerinin çoğu, ticarî araç olmadıklarını ve yolcu taşıması yapmadıklarını belli etmek için, araçlarının ön camının üzerine “HUSUSİ” yazılı açıklayıcı bir bant takarlardı. Böylece, yol boyunca dolmuş bekleyen yolcuların sürekli el işareti yapmaları engellenmiş olurdu. Aksi taktirde, trafikte durulduğu anda, yan camdan birinin kafasını içeriye doğru uzatarak; "Pangaltı'dan geçer mi?" şeklindeki sorularıyla yol boyunca muhatap kalınırdı. 80'lerin ortalarından itibaren İstanbul'da dolmuş taşımacılığı sona erince, bu türden açıklayıcı bir aparata da gerek kalmadı özel otomobillerde...
CITROEN OTOMOBİLLER: Fransız yapımı, şekilsiz Citroen otomobiller vardı. Arka kasaları olmayan ve aracın tavanı arkaya doğru 45 derecelik bir eğimle gittikçe azalarak çamurluklarda sonlanan Citroen’lerin en büyük özellikleri ise park edildiklerinde karoserlerinin zemine doğru alçalmasıydı. Arabanın lastiklerinin söndüğü havasını verirdi. Araç tekrar çalıştırıldığında ise tabanı yükselir ve kalkışa hazır hale gelirdi. Citroen’lerin bir özelliği de, diğer otomobillerden farklı olarak arka tekerleklerin üst yarısını örten jantlarının olmasıydı
GECE BEKÇİLERİ: Geceleri sokaklarda devriye gezen gece bekçileri olurdu. Kahverengi üniformalı ve kasketli bu güvenlik elemanları, sabaha dek nöbetlerini devam ettirir ve civardaki sokaklarda gezen meslekdaşlarıyla haberleşmek için sık sık düdüklerini çalarlardı. Emniyet Teşkilâtı’na bağlı olarak görev yapan gece bekçileri 1980’lerde kaldırılarak, sabit karakol kadrosuna verildiler.
KİRALIK DÜRBÜNLER: Galata Köprüsü üzerinde İstanbul siluetini, seyrüsefer yapan vapurları, Kadıköy ve Üsküdar kıyılarını, Haliç’i, Adalar’ı ve Topkapı Sarayı’nı bir nebze olsun yaklaştıran gemici dürbünlerini gelen-geçene cüz’i bir ücret karşılığında 5 dakikalığına kiralayan dürbüncüler vardı. Daha çok dışarlıklı olanlar tarafından rağbet gören dürbünle bakma olayı, etrafı seyretmekten ziyade, o yıllar için pek bilinmeyen bir teknolojik aletle tanışma, onu kullanabilmekten alınan hazzı tadabilmenin verdiği keyifti
PAY KUPONLARI: Gazetelerin sık sık kampanyalar düzenleyerek çekilişle hediyeler dağıttığı yıllarda özellikle Hürriyet, Milliyet, Günaydın ve Tercüman’ın logolarının sağında ve solunda damga pulundan biraz daha büyük ebatlarda kesilmek üzere ayrılmış, üzerleri numaralı “Pay kuponları” olurdu. Dileyen okuyucu hergün numara sırasıyla bu pay kuponlarını keserek, verilen adrese postalar, karşılığında kendine bir kura numarası gönderilirdi. Kampanya sonunda yapılan çekilişte kazanan okura; daire, araba, mobilya, bisiklet, radyo gibi hediyeler verilirdi
GAZOZ KAPAKLARI: Çocukların en sevdiği oyuncaklardan birisi de yuvarlak metal, kenarları tırtıllı gazoz kapaklarıydı. O yıllarda özellikle bakkallar ve çay bahçelerinin önü, çocuklar için ganimet denecek ölçüde çok, atık gazoz kapağının olduğu noktalardı. Toplanan gazoz kapakları torbalara doldurulur, sonra da üretilen çeşitli oyunlarla değiş-tokuş edilirdi. Çocuklar tarafından yutma-yutulma olarak adlandırılan bu değiş-tokuşlar, o yaştakiler için son derece aktif bir gazoz kapak borsasının doğmasına neden olmuştu. Her markanın değişik bir değeri olurdu (Ankara ve Olimpos gazozu; birlik, Uludağ ve Yedigün; ikilik, Meysu ve Elvan; beşlik, Schweppes; onluk gibi). Az bulunan kapağın değeri de yüksek olurdu. Hatta çocuklar birbirleriyle bunları para bozar gibi bozar ya da bütünlerlerdi. En düzgün gazoz kapağının iç kısmı, kapı camlarından aşırılan cam macunuyla doldurularak ağırlaştırılırdı. Oyun sırasında çocuklar bu macunlu kapakları kullanarak üstünlük sağlamaya çalışırlardı. Artık, bırakın gazoz kapağı oyunlarını, -pet ve teneke kutuların yaygınlaşmasıyla- gazoz şişesi ve dolayısıyla gazoz kapağına bile çok çok az rastlanır oldu.
AĞLAYAN ÇOCUK POSTERİ: Ressamı belirsiz, 4-5 yaşlarında, mavi gözlü, gözlerinden yaşlar süzülen, kumral, kocakafalı, toramanca, boynuna kırmızı bir kaşkol bağlamış ve palto giymiş bir erkek çocuğu resmi vardı. Bu renkli resim, 70’lerin hitlerindendi. Hemen hemen tüm kamyon ve kamyonetlerin arka (ya da varsa yan arka) camlarında, cümle kahvelerin en görünen yerinde bu çocuğun poster halinde basılmış resmi asılı olurdu. Görenlerde acıma duygusu uyandıran bu içli portreyi, uzun yol şoförlerinin evlâtlarına olan hasretlerini bir nebze olsun dindirmek amacıyla astıkları düşünülmekle beraber dükkânlara, kahve ve lokallere, hatta bazı evlere dahi neden çerçeveletilerek asıldığı konusu hâlâ bir muammadır.
AHŞAP MAVNALAR: Boğazda ve Haliç’te tahtadan, gösterişli ancak hantal, rengârenk boyalı mavnalar ve büyük tekneler vardı. Bunların kumanda merkezi çoğunlukla kıç tarafa yakın kısımlarında olup, teknenin tam ortasında uzunca bir seren direği olurdu. Teknelerin hemen hepsi yeşil, mavi, kırmızı gibi gözalıcı renklerde boyanırdı. Her türlü yük taşıma işlerinde kullanılırlardı. Çalışmadıkları zaman, Haliç’in tam ortasında, 5’i 10’u birden birbirlerine yaslanmış halde bağlanırlardı. 80’lerde bunların yerlerini metal tekneler aldi.
BEKLEMELİ TELEFON GÖRÜŞMELERİ: 70’lerde ve Özal iktidarına kadar olan 80’li yılların başlarında telefon santralleri çok kısıtlı ve oldukça ilkel şartlardaydı. Şimdiki gibi, herhangi iki şehir arasında ahizeyi kaldırıp alan kodu çevirmekle telefon görüşmesi yapmak hayaldi. Önce santral aranır, görüşülmek istenen şehirdeki telefon numarası görevliye kaydettirilir ve sonra “beklenmeye” başlanırdı. Bu beklemeler 1-2 saat ile 1 gün arasında değişirdi. Neden sonra santralden gelen uyarı telefonunun ardından hat bağlanır ve görüşme gerçekleştirilirdi. Normal, yıldırım ya da beklemeli arama türünü gösteren; “03”, “04”, “07” gibi numaralar vardı. Şehrin içinde dahi; otomatik santrali olmayan Sarıyer, Beykoz, Adalar, Kartal gibi uzak noktalarla görüşmek için önce iki haneli bölgesel santral numarası çevrilir, görüşülmek istenen numara verilir, ardından hemen hat bağlanırdı. Özal döneminden sonra telefon şebekeleri tam otomatik sisteme geçtiler ve bekleme olayı ortadan kalktı.