Bir Zamanlar Avrupa ve Sekülerizm

Konu sahibi son olarak 3 gün önce görüldü
Sekülerizm; Erem Şentürk’ün tarifiyle “Avrupa’nın pis kokularını gizlemek için tam da Fransız geleneğine uygun olarak kendisine parfüm sıkma dönemi olan sözde Aydınlanma Çağı’nda” ortaya çıkmıştır.

Türkçeye ‘dünyacılık’ olarak çevrilen Sekülerizm; Kilise Latincesi’nde ‘dünya’ anlamında kullanılan ‘saeculum’ kelimesinden türemiştir. Kısaca tanımlamak gerekirse ‘her şeyi bilimle açıklayıp bilim dışındaki her şeyi özellikle din temelli olguları reddetme yani aklı göze indirme’ diyebiliriz sekülerizm için…



Peki, sekülerizmin ortaya çıkmasını tetikleyen etkenler nelerdir?


Bunu anlamak için o dönemin Avrupası’na şöyle bir göz atalım…

Kilise ve Engizisyon Mahkemeleri dünyayı özellikle de Avrupa’yı mahvetmiş, nefes alınabilecek en ufak bir nokta dahi bırakmamıştı insanlara... Siyaset, bilim, ticaret ve evlilik sadece kilisenin çizdiği çerçevelerde gerçekleşebilen eylemler halini almıştı. Kilise, otoriteyi elinde tutmak adına soykırımlar yapıyordu. Veba salgınından Avrupa’nın nerdeyse 3/2’si ölmüştü.

O dönem doktorlardan çare bulamayan halk, akın akın kiliseye gidip papazlardan kendilerini tütsülemelerini ve kutsamalarını isterler. İşin garibi bu işlemleri yapan dönemin yetişmiş papazları da vebaya yakalanıp ölürler ve yerlerine tecrübesiz genç papazlar gelir. Gelen yeni papazlar, kilisenin veba karşısındaki acizliğini; “Tanrı bizi günahlarımızdan ve içimizdeki şeytanlardan dolayı cezalandırıyor. İlk önce içimizdeki şeytanları temizlememiz lazım. Cadılar şeytandır, cadıları öldürün” şeklinde açıklamaya çalışıyor. Cadıları öldürme işlemi vebaya çare olmayınca kilise söylemini; “Sakat çocuklar şeytandır, sakat çocukları öldürün” şeklinde değiştiriyor. Yine vebaya çare olmayınca “Kedilerin gözlerinde şeytanlık alameti var, kedileri öldürün” demeye başlıyor. O günlerde Avrupa sokaklarında tek bir kedi dahi bırakılmıyor.

Ancak kilisenin gözden kaçırdığı bir nokta vardır. O gün Avrupa’nın karşı karşıya kaldığı veba salgını farelerin tüylerindeki bitler vasıtasıyla bulaşıyordu. Yani kediler öldürülünce farelere gün doğuyor ve veba salgını önü alınamaz bir hal alıyordu. Kilise, son çare veba salgınının sebebi olarak hedefe Yahudileri koyuyor ve Yahudi katliamları başlıyor. Yapılan bütün bu katliamların ortak noktası ise ‘din’ adına yapılmış olmasıdır. Engizisyon Mahkemeleri tarafından diri diri yakılan İtalyan filozof Bruno, o günün kilisesini anlatırken “Tanrı kendi iradesini hâkim kılmak için iyi insanları kullanır. Kötü insanlar ise kendi iradesini hâkim kılmak için Tanrıyı kullanır” der.

Yaşanılan bu ve benzeri olayların neticesinde insanlar bıkma noktasına gelmiş ve “Artık bizim din ve devlet işlerini birbirinden ayırıp dünyayı din ile tanımlamaktan vazgeçmemiz; din işlerini de mabetlere tıkıp orada bırakmamız lazım” demeye başlamışlardı. Din adı altında hayatı gasp eden kiliseye ve işkenceci engizisyona karşı insanlar “Bu kâinatı, bütün evreni, siyaseti, bilimi, evliliği kısacası her şeyi açıklamak için bilim yeterlidir, başka hiçbir bilgi kaynağına özellikle de din temelli bilgilere hiç ihtiyaç yoktur” söylemini geliştirmişler ve bu söylemlerine kilise kaynaklı olan sekülerizm yani ‘dünyacılık’ demişlerdi. Kısa zamanda bu akım dalga dalga Avrupa’da yayıldı.

Sekülerizm, kendince haklı sebeplerden ötürü ortaya çıkmış olabilir ama yayılması hiç de masumane değildir.

Sekülerizmin arz ettiği 5 temel tehlikeyi sıralamak gerekirse:

1- Günümüz dünyasında sekülerizm, Hristiyan misyonerliğine zemin hazırlamaktadır. Burada seküleristlerin ideolojisi “Dünyadan Tanrıyı silene dek senin savaşın devam edecek. Bu uğurda hiç korkmadan sanatı, şiiri ve bilimi kullanacaksın” derken, seküleristlere ‘Hristiyanlığın öncü kuvvetleri’ demek çelişki gibi gözükebilir ama aslen herhangi bir çelişki yoktur. Konuyu daha iyi anlamak için Kardinal Teodos’a kulak vermemiz ve sözlerini akıl süzgecinden geçirmemiz gerekir. Sekülerizm’in dalga dalga Avrupa’ya yayıldığı dönemde bugünkü İsviçre’de büyük bir kardinaller toplantısı yapılır. Toplantının açılışında konuşan Teodos, kardinallere hitaben:

“Zaten krallığın ailelerinde doğmuş (Hristiyan olarak doğmuş) krallığı da kabul etmiş çocuklara günahkâr dahi olsalar, Hristiyanlığı anlatmak ilk görevimiz olmamalıdır. Tanrı’nın elini dünyadan çekmesini isteyenlerin (seküleristlerin) fikirlerini Müslümanların dünyadan izini silmek için faydaya dönüştürebiliriz. Kutsal Ruh bize ‘Sezar’ın hakkını Sezar’a Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya verin’ demiyor mu? O zaman siz krallığın sadık hizmetkârları olarak Tanrı’yı dünyadan koparan bu şeytani fikirlerin içindeki büyük gücü göremezseniz İsa’nın krallığı dünyaya hâkim olamaz” der. Yani ilk önce Müslümanları, tabiri caizse sekülerizmle formatlayacak sonra da Hristiyanlaştıracaksın. Sekülerleşen kişi Hristiyanlığa adım adım yaklaşacaktır…

2- Sekülerizmin dünya tarifinde olmazsa olmaz iki kavram ‘zevk serbestliği’ ve ‘özgürlük’tür. Bütün dünyayı zevklerden ibaret gören ve evrenin merkezinde sadece kendisi olduğuna inanan insan böyle düşündükçe ve yaşadıkça özgürleştiğini zannediyor. Hâlbuki böyle yaşayan insanlar hiçbir zaman gerçek özgürlüğü anlayamayacak ve bu zihindeki insanların oluşturduğu toplumlarda hiçbir zaman özgür olamayacaktır.

“Herkesin istediğini yapabileceği bir yerde; hiç kimse istediği yapamaz.”

“Herkesin istediğini yapmak için kavga ettiği bir yerde; istediğini yaptıran gizli bir efendi, kendini özgür zanneden gizli köleler vardır.”

3- Subjektif şımarıklık. Yani ‘görebiliyorsam vardır, göremiyorsam yoktur’ diyen bilimsel şımarıklık. Aklı göze indirger ve insanı körleştirir…

4- Sekülerizm’in bütün tarifleri maddeden başlar ve maddeyle biter. Sekülerizm kişiyi ‘madde bağımlısı’ yapar. Paranın, televizyonun bağımlısı olup onlarsız yaşayamaz hale gelir. Hayatı bu maddelerle tarif eder ve bağımlı bir nesil yetişir. Bağımlılıklar kişiye normal gelir ve Cemil Meriç’in dediği gibi ‘geri kafalı ilerici’ kişilikler çıkar piyasaya.

5- Sonunda ‘izm’ olan her akım gibi sekülerizm de kişiyi aç, yıpranmış, saldırgan ve hiçbir şekilde tatmin olmayan insana dönüştürüyor. Yitirilen insanlığın, yıpranan ruhun marazlarını örtmek için sekülerist etikler üretiliyor ve bunlara kutsal metinlermiş gibi dört elle sarılıyor.

Aydınlanma vaadiyle bilim, özgürlük süslemeleriyle insanlığa sunulan sekülerizm karanlıktan başka bir şey değildir. Ama ne yazık ki “Fiyasko olduğu artık gizlenemeyen batıcı aydınlanmanın rağbet gördüğü tek yer; özgüven eksikliğinden nefessiz kalmış Müslüman toplumlardır. Fransız devrimi, batıcı şarklardan başka kimsenin gözünü kamaştırmıyor artık.”

Şüheda Ülsen
 
Güzel bir yazı olmuş doğrusu ama belirtmek isterim ki;

Sekülerizm ve laiklik tanım olarak birbirine benzese de aslında tamamen farklıdır.

Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlayabiliriz.
Ancak sekülerizm devlette dine hiç bir şekilde izin vermez.
 
Geri