odabaşoğlu
Üye
-
- Katılım
- Aralık 21, 2015
-
- Mesajlar
- 12
-
- Tepkime puanı
- 0
-
- Puanları
- 251
-
- Yaş
- 68
TASAVVUF-TARİKAT-YOL!
Fetihlerin artmasıyla, Kuran dilini bilmeyen farklı kültürlere sahip topluluklar İslam’a girmesi sözlü kültüre sahip Arap toplumu, bunların beraberlerinde din ve kültürlerini getirmelerine engel olamamıştır. Yazılı kültüre sahip İranlıların, Abbasî dönemlerinde bürokrasiyi ele geçirme devlet yönetim biçimini kendilerine göre kurma faaliyetlerinde oldukça başarılı olmuş, özellikle halifelik kavramının şekillenmesinde etkili olmuşlardır. Bu ortamda mevcut yöneticiyi desteklemek, kendi konum, inanç ve bilgilerine delil üretmek isten bir takım hırs ve bencil insanlar; hadis uydurma furyasını başlamıştır. Bu iş öyle bir durum arz etmiştir ki, bazılarının mesleği haline gelmiş ve para ile isteyen herkese ravileriyle birlikte hadis uydurabilmişler ve bundan sevap aldığını iddia edenler bile olmuştur.
Peygamber döneminde başlayan ve peygamberimizce reddedilen gündüzleri oruç, geceleri ibadetle geçirerek daha iyi Müslüman olma eğilimini yeniden canlandırmak için “ne kadar çok ibadet o kadar iyi Müslüman olma ” fikri çerçevesinde, islam ibadet dinidir algısını yönetmek için bir takım ibadetler üretilmiştir. Halka; siyasetli sizin ne işiniz var?. Amaç cennete gitmekse, işte bir sürü yapacağınız ibadet var. Bunlarla uğraşın. Zira bizim burada sizi yönetiyor olmamız Allah’ın kaderidir. “ Allah istemese biz burada olur muyduk”? Sözleriyle Kuran’i izahın dışında yeni bir kader inancı ihdas etmişlerdir. Gasp ile elde ettikleri iktidarın ömrünü uzun etmek için yaptıkları zulmü Allah’ ın üzerine atmışlardır. Gelişmelerin etkisiyle topluma sirayet eden roma, Hint ve acem kültürlerini de kullanarak düşünmeyen köle ruhlu bir toplum inşası hedeflenmiştir. Zulümden kavgadan ihtirastan bıkan insanlar bu huzursuzluktan kendilerini bir nebze kurtarmak için, İslam’ı daha iyi anlama ve yaşama arayışına girmişlerdir. Hz. Ali’ örnekliği ile başlayan, iyi Müslüman olmak gayreti ile, farklı kültürlerden gelen bir takım ritüellerin karışımıyla ibadette çeşitliliğin arttığı ve ağırlığın ibadete verildiği tasavvuf ortaya çıkmıştır. Bunun ana felsefesi “Bir lokma ekmek bir hırka”
İçinde iyi örnekler barındıran bu yapı, başlangıç ve daha sonraki aşamalarda farklılıklar göstermiştir. İslam dışı bir takım yol ve yöntemleri, daha sonraları nerdeyse İslam olmanın şartı olarak gösterilir ve inanılır olmuştur!. Bilgi kaynakları, İslam’ı anlayıştan ayrıdır. Kısaca buna değinindilerse; Peygamberlik vasıflarından biri olan nübüvvetin yanına, bir de velayet müessesi konulmuştur. Buna göre evliyalar peygamber değillerdir. Ancak, velayet sahibidirler. Onlar bilgiyi Allah’tan; keşif, ilham ve rüya, yolu ile vasıtasız olarak alırlar.! İstedikleri zaman Allah ile görüşürler. Bazen de Hz. peygambere tasdik ettirirler. Dolayısıyla evliya olduğuna inanılan bir kişinin bilgisi de asla sorgulanamaz. Onların sözü de hadistir. Dolayısıyla rivayetlerinde senet zikretmelerine gerek yoktur. Onlara göre bir rivayetin tasavvufi bir eserde geçmesi o hadisin doğruluğu için yeterlidir. Yani usulü anlamda bir rivayet bilinci gelişmemiştir tasavvufçularda. Tasavvuf kitaplarında geçen şeyh sözleri zamanla hadis olarak nakledilmiştir. Bu anlayış kendini güçlendirmek ve topluma manevi yönden egemen olmak için, başlangıçta Kuran’dan deliller aramaya başlamıştır. Kuran’a bütüncül yaklaşmak yerine parçacı yaklaşımlarla belirli ayetleri arzuları istikametinde kullanmışlardır. Kullanabildikleri ayetlerin kendi anlayışlarını yeterince desteklememesi yüzünden “ Müslümanları iyiliğe ve bol ibadete sevk etmek, kötülükten uzaklaştırmak, dine daha çok fayda sağlamak ve Müslümanlar arasındaki ihtilafları yok etmek, fırkaları birbirine yaklaştırmak için hadis uydurmuşlardır." Koçyiğit, Talat, Hadis Usulü, Ankara 1977, s. 141. Konuyla alakalı olarak yazılan eserlerin hemen hemen hepsine bakıldığında, zühd ve hayır maksadıyla hadisler uydurulduğundan ve bu işi yapanların bazı zahitler ve Salihler olduğu söylenmektedir. Bunu Müslim' mukaddimesinde şu sözlerle ifade edilmiştir: "Hayra ve zühde nispet edilen kişiden daha çok yalan söyleyen görmedim .
Her akımın kendine özgü kutsal alimi vardır. Bunlar; keremat sahibidirler. Diriyi öldürüp, ölüyü diriltmek, söz dinlemeyen müritlerin imanını almak, düzelince iade etmek, son nefeste şeytana karşı müritlerin imamını korumak, Kabirdeki ölülerin durumuna vakıf olmak ve onlarla konuşabilmek, suda yürüyüp havada uçmak, insanların kalbindeki sırları bilmek. Gaybi bililere sahip olmak, Rüzgâra istediği emri vermek, ateşten etkilenmemek, öleceği vakti tayin etmek. vb. Manevi mertebelerine gelince; resul ve velayet makamında Allah katında makamlarının çok yüksek olması, bir çoğunun da masum günah işlemeyecek konuma ulaşması…! Şahsiyetleri ve söylemleri tartışılmayacak derecede olmaları!
Bu akımın getirdiği anlayış ve evliya sözleri sadece taraftarları arasında kalmamış, tefsir ve fıkıh kitaplarında yansımıştır. Kuran ve peygamberi örneklik dışındaki ilavelere mesafeli duran ana damar, bu sürecin başladığında çok güçlü iken, Astronomi, cebir, tıp, vb. ilimlerde dünyaya öncülük etmekteydi. Ne zaman ki Nizamiye Medreseleri kurulur başına tasavvuf geleneğinden gelenler oturtulur, bu anlayış da devletin din anlayışı haline dönüştürülürse, İslam dünyasında ilim ve teknikte bir çöküş başlamıştır. O zamana kadar toplumun gözdesi olan ilim erbabı, kâfir fasık ve şirk ehli olarak tanıtılır olmuştur. Allah’ın “apaçık” ettim dediği kitap anlaşılamayan, ölmek üzere olan hastaların, mezarlıkların başında, şifa için, sıkıntılarda çok okunan, hatim indirme kitabı oldu. İçtihat kapısı kapandı. Şafiiler içtihada bir müddet devam ettilerse de Mısır’ın fethi ile şafilerin içtihat kapısı da tamamen kapatıldı!.
Bunun sonucunda; Kuran’ın mesajları yerine, otorite olarak kabul edilen yüceltilmiş şahsiyetlerin hadis kabul ettiği sözler ile üretilen yorumlar, israiliyat, menkıbeler din olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Orijinal İslam anlayışı yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştır. Ne gariptir ki, bütün bunlara rağmen, İslam dışı hurafeleri dinselleştirenler, kaynağını Kuran ve Sünnetten aldığını iddia edegelmiş, bunları da, Ayetlere takla attırarak dellilendirmişlerdir. Bu akım; şeriat ve sünnet çerçevesinden zerre kadar sapmadıkları tekrar ererek, “Kuran” diyenleri reformist, oryantalist, hadis inkarcısı, diye itham edilerek susturmuşlar dır.
Din, uydurmaların yer aldığı kaynaklardan öğrenilince Şeriat ve sünnet bilinci bu çerçevede algılanır olmuştur. Nebevi sünnet ile alakası olmayan yaklaşımlar ehlisünnet kapsamına alınmış, hakikat bir iken her gruba göre hakikatler olmuştur. Bu algı bilinçlerde her düşünceye karşı aşılmaz duvar örmüştür.
Bu kopuşlar bir proje mi? Sorusuna cevap için geriye doğru bir okuma yapıldığında ana hatlarıyla şunlar görülmektedir; Fetihler nedeniyle toplulukların ıslama girmesi, büyümeye karşın, alim ve eğitim şartlarının yetersizliği, Okuma yazma kültürünün yeterince olmaması ve bu kültüre sahip farklı dinden gelenlerin kendi kültürlerini de ıslama taşıyarak en temel kitaplara kadar sokmaları, bu gelişmelerin siyasetin işine gelmesi, hatta desteklemesi. Daha sonraki süreçte ise, Türk toplumunun İslamlaşması, acem kanalıyla olması nedeniyle peşinen onların anlayışlarını da din olarak alınmıştır. O aşamada bile, Türleri ile Arap toplumlarının din algısında bir fark meydana gelmiştir.
Başlangıçta kaynağı berrak olarak akmaya başlayan İslam dinine on beş asırdan beri katılan atık sular neticesinde bu hale geldik! Din diye tabi olduğumuz kabullerimizin tamamını gerçek İslam’a uygunluğunu şu âlimin sözüne, bu mezhebin görüşüne, ve falanca evliyanın kerametine bağlarsak, acaba hangi atık suyu berrak diye içmeye başladığımızın farkında olamayız. Zaten insanlarda batılda birleşemiyorlar. Pekiyi bu birikimi kültürü tamamen reddetmeli miyiz? Haşa…. Haşa asırlardır süre gelen bir gelişmeyi üç beş satıra sıkıştırmaya kalkmanın neticesinde sözlerimden böyle bir anlam çıkıyorsa bu benim hatamdır. İslam için mücadele vermiş herkesin emeği saygı değerdir. Zenginliktir. Kuran ve sünnete uyan her görüş muteberdir. Ancak herkesin doğruları içine gizli gizli akan “sızıntı”ları anlayabilmemiz için Kuran hakemliğinde test edilmesinden bahsediyorum.
Bunları düşünmeden toptan kabul ve reddetme çok büyük sorunlara yol açmaktadır. Kabul görmüş âlim ya da evliya olarak bilinen insanların kitaplarında yer alan, İslam dışılıklar, ya kabul ediliyor, ya da ona yakıştırılmadığı için bu adam böyle şey söylemiş olamaz deniyor. Lisan ile söylenmese de büyük büyük adamlar gözümüzde tabulaşmış durumdadırlar. Kitaplarında; israiliyat, uydurma hadisler, Yahudi ve Hristiyan kültürü kabulleri, şirk barındıran ifadelerin yer aldığı kimselerin isimleri söylense, ilk itiraz onlara değil söyleyene olacaktır. Bu neyin göstergesidir!..? Söz konusu kişilere olan güven duygusuyla ondan öğrenilen her şey İslam gerçeği sanılıyor. Bunu kabul etmeyen bir başkasına karşı hayret, öfke ve kin ile bakmaya başlanılıyor.
Bunlar bugünün tespitleri sanılmasın. Şu gök kubbenin altında bu konularla ilgili söylenmedik bir şey kalmamıştır. Her dönemde her asırdı bu eleştiriler olmuş susturulmuş, görmezden gelinmiş, saptırılmış, tekfir edilmiştir.
Fetihlerin artmasıyla, Kuran dilini bilmeyen farklı kültürlere sahip topluluklar İslam’a girmesi sözlü kültüre sahip Arap toplumu, bunların beraberlerinde din ve kültürlerini getirmelerine engel olamamıştır. Yazılı kültüre sahip İranlıların, Abbasî dönemlerinde bürokrasiyi ele geçirme devlet yönetim biçimini kendilerine göre kurma faaliyetlerinde oldukça başarılı olmuş, özellikle halifelik kavramının şekillenmesinde etkili olmuşlardır. Bu ortamda mevcut yöneticiyi desteklemek, kendi konum, inanç ve bilgilerine delil üretmek isten bir takım hırs ve bencil insanlar; hadis uydurma furyasını başlamıştır. Bu iş öyle bir durum arz etmiştir ki, bazılarının mesleği haline gelmiş ve para ile isteyen herkese ravileriyle birlikte hadis uydurabilmişler ve bundan sevap aldığını iddia edenler bile olmuştur.
Peygamber döneminde başlayan ve peygamberimizce reddedilen gündüzleri oruç, geceleri ibadetle geçirerek daha iyi Müslüman olma eğilimini yeniden canlandırmak için “ne kadar çok ibadet o kadar iyi Müslüman olma ” fikri çerçevesinde, islam ibadet dinidir algısını yönetmek için bir takım ibadetler üretilmiştir. Halka; siyasetli sizin ne işiniz var?. Amaç cennete gitmekse, işte bir sürü yapacağınız ibadet var. Bunlarla uğraşın. Zira bizim burada sizi yönetiyor olmamız Allah’ın kaderidir. “ Allah istemese biz burada olur muyduk”? Sözleriyle Kuran’i izahın dışında yeni bir kader inancı ihdas etmişlerdir. Gasp ile elde ettikleri iktidarın ömrünü uzun etmek için yaptıkları zulmü Allah’ ın üzerine atmışlardır. Gelişmelerin etkisiyle topluma sirayet eden roma, Hint ve acem kültürlerini de kullanarak düşünmeyen köle ruhlu bir toplum inşası hedeflenmiştir. Zulümden kavgadan ihtirastan bıkan insanlar bu huzursuzluktan kendilerini bir nebze kurtarmak için, İslam’ı daha iyi anlama ve yaşama arayışına girmişlerdir. Hz. Ali’ örnekliği ile başlayan, iyi Müslüman olmak gayreti ile, farklı kültürlerden gelen bir takım ritüellerin karışımıyla ibadette çeşitliliğin arttığı ve ağırlığın ibadete verildiği tasavvuf ortaya çıkmıştır. Bunun ana felsefesi “Bir lokma ekmek bir hırka”
İçinde iyi örnekler barındıran bu yapı, başlangıç ve daha sonraki aşamalarda farklılıklar göstermiştir. İslam dışı bir takım yol ve yöntemleri, daha sonraları nerdeyse İslam olmanın şartı olarak gösterilir ve inanılır olmuştur!. Bilgi kaynakları, İslam’ı anlayıştan ayrıdır. Kısaca buna değinindilerse; Peygamberlik vasıflarından biri olan nübüvvetin yanına, bir de velayet müessesi konulmuştur. Buna göre evliyalar peygamber değillerdir. Ancak, velayet sahibidirler. Onlar bilgiyi Allah’tan; keşif, ilham ve rüya, yolu ile vasıtasız olarak alırlar.! İstedikleri zaman Allah ile görüşürler. Bazen de Hz. peygambere tasdik ettirirler. Dolayısıyla evliya olduğuna inanılan bir kişinin bilgisi de asla sorgulanamaz. Onların sözü de hadistir. Dolayısıyla rivayetlerinde senet zikretmelerine gerek yoktur. Onlara göre bir rivayetin tasavvufi bir eserde geçmesi o hadisin doğruluğu için yeterlidir. Yani usulü anlamda bir rivayet bilinci gelişmemiştir tasavvufçularda. Tasavvuf kitaplarında geçen şeyh sözleri zamanla hadis olarak nakledilmiştir. Bu anlayış kendini güçlendirmek ve topluma manevi yönden egemen olmak için, başlangıçta Kuran’dan deliller aramaya başlamıştır. Kuran’a bütüncül yaklaşmak yerine parçacı yaklaşımlarla belirli ayetleri arzuları istikametinde kullanmışlardır. Kullanabildikleri ayetlerin kendi anlayışlarını yeterince desteklememesi yüzünden “ Müslümanları iyiliğe ve bol ibadete sevk etmek, kötülükten uzaklaştırmak, dine daha çok fayda sağlamak ve Müslümanlar arasındaki ihtilafları yok etmek, fırkaları birbirine yaklaştırmak için hadis uydurmuşlardır." Koçyiğit, Talat, Hadis Usulü, Ankara 1977, s. 141. Konuyla alakalı olarak yazılan eserlerin hemen hemen hepsine bakıldığında, zühd ve hayır maksadıyla hadisler uydurulduğundan ve bu işi yapanların bazı zahitler ve Salihler olduğu söylenmektedir. Bunu Müslim' mukaddimesinde şu sözlerle ifade edilmiştir: "Hayra ve zühde nispet edilen kişiden daha çok yalan söyleyen görmedim .
Her akımın kendine özgü kutsal alimi vardır. Bunlar; keremat sahibidirler. Diriyi öldürüp, ölüyü diriltmek, söz dinlemeyen müritlerin imanını almak, düzelince iade etmek, son nefeste şeytana karşı müritlerin imamını korumak, Kabirdeki ölülerin durumuna vakıf olmak ve onlarla konuşabilmek, suda yürüyüp havada uçmak, insanların kalbindeki sırları bilmek. Gaybi bililere sahip olmak, Rüzgâra istediği emri vermek, ateşten etkilenmemek, öleceği vakti tayin etmek. vb. Manevi mertebelerine gelince; resul ve velayet makamında Allah katında makamlarının çok yüksek olması, bir çoğunun da masum günah işlemeyecek konuma ulaşması…! Şahsiyetleri ve söylemleri tartışılmayacak derecede olmaları!
Bu akımın getirdiği anlayış ve evliya sözleri sadece taraftarları arasında kalmamış, tefsir ve fıkıh kitaplarında yansımıştır. Kuran ve peygamberi örneklik dışındaki ilavelere mesafeli duran ana damar, bu sürecin başladığında çok güçlü iken, Astronomi, cebir, tıp, vb. ilimlerde dünyaya öncülük etmekteydi. Ne zaman ki Nizamiye Medreseleri kurulur başına tasavvuf geleneğinden gelenler oturtulur, bu anlayış da devletin din anlayışı haline dönüştürülürse, İslam dünyasında ilim ve teknikte bir çöküş başlamıştır. O zamana kadar toplumun gözdesi olan ilim erbabı, kâfir fasık ve şirk ehli olarak tanıtılır olmuştur. Allah’ın “apaçık” ettim dediği kitap anlaşılamayan, ölmek üzere olan hastaların, mezarlıkların başında, şifa için, sıkıntılarda çok okunan, hatim indirme kitabı oldu. İçtihat kapısı kapandı. Şafiiler içtihada bir müddet devam ettilerse de Mısır’ın fethi ile şafilerin içtihat kapısı da tamamen kapatıldı!.
Bunun sonucunda; Kuran’ın mesajları yerine, otorite olarak kabul edilen yüceltilmiş şahsiyetlerin hadis kabul ettiği sözler ile üretilen yorumlar, israiliyat, menkıbeler din olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Orijinal İslam anlayışı yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştır. Ne gariptir ki, bütün bunlara rağmen, İslam dışı hurafeleri dinselleştirenler, kaynağını Kuran ve Sünnetten aldığını iddia edegelmiş, bunları da, Ayetlere takla attırarak dellilendirmişlerdir. Bu akım; şeriat ve sünnet çerçevesinden zerre kadar sapmadıkları tekrar ererek, “Kuran” diyenleri reformist, oryantalist, hadis inkarcısı, diye itham edilerek susturmuşlar dır.
Din, uydurmaların yer aldığı kaynaklardan öğrenilince Şeriat ve sünnet bilinci bu çerçevede algılanır olmuştur. Nebevi sünnet ile alakası olmayan yaklaşımlar ehlisünnet kapsamına alınmış, hakikat bir iken her gruba göre hakikatler olmuştur. Bu algı bilinçlerde her düşünceye karşı aşılmaz duvar örmüştür.
Bu kopuşlar bir proje mi? Sorusuna cevap için geriye doğru bir okuma yapıldığında ana hatlarıyla şunlar görülmektedir; Fetihler nedeniyle toplulukların ıslama girmesi, büyümeye karşın, alim ve eğitim şartlarının yetersizliği, Okuma yazma kültürünün yeterince olmaması ve bu kültüre sahip farklı dinden gelenlerin kendi kültürlerini de ıslama taşıyarak en temel kitaplara kadar sokmaları, bu gelişmelerin siyasetin işine gelmesi, hatta desteklemesi. Daha sonraki süreçte ise, Türk toplumunun İslamlaşması, acem kanalıyla olması nedeniyle peşinen onların anlayışlarını da din olarak alınmıştır. O aşamada bile, Türleri ile Arap toplumlarının din algısında bir fark meydana gelmiştir.
Başlangıçta kaynağı berrak olarak akmaya başlayan İslam dinine on beş asırdan beri katılan atık sular neticesinde bu hale geldik! Din diye tabi olduğumuz kabullerimizin tamamını gerçek İslam’a uygunluğunu şu âlimin sözüne, bu mezhebin görüşüne, ve falanca evliyanın kerametine bağlarsak, acaba hangi atık suyu berrak diye içmeye başladığımızın farkında olamayız. Zaten insanlarda batılda birleşemiyorlar. Pekiyi bu birikimi kültürü tamamen reddetmeli miyiz? Haşa…. Haşa asırlardır süre gelen bir gelişmeyi üç beş satıra sıkıştırmaya kalkmanın neticesinde sözlerimden böyle bir anlam çıkıyorsa bu benim hatamdır. İslam için mücadele vermiş herkesin emeği saygı değerdir. Zenginliktir. Kuran ve sünnete uyan her görüş muteberdir. Ancak herkesin doğruları içine gizli gizli akan “sızıntı”ları anlayabilmemiz için Kuran hakemliğinde test edilmesinden bahsediyorum.
Bunları düşünmeden toptan kabul ve reddetme çok büyük sorunlara yol açmaktadır. Kabul görmüş âlim ya da evliya olarak bilinen insanların kitaplarında yer alan, İslam dışılıklar, ya kabul ediliyor, ya da ona yakıştırılmadığı için bu adam böyle şey söylemiş olamaz deniyor. Lisan ile söylenmese de büyük büyük adamlar gözümüzde tabulaşmış durumdadırlar. Kitaplarında; israiliyat, uydurma hadisler, Yahudi ve Hristiyan kültürü kabulleri, şirk barındıran ifadelerin yer aldığı kimselerin isimleri söylense, ilk itiraz onlara değil söyleyene olacaktır. Bu neyin göstergesidir!..? Söz konusu kişilere olan güven duygusuyla ondan öğrenilen her şey İslam gerçeği sanılıyor. Bunu kabul etmeyen bir başkasına karşı hayret, öfke ve kin ile bakmaya başlanılıyor.
Bunlar bugünün tespitleri sanılmasın. Şu gök kubbenin altında bu konularla ilgili söylenmedik bir şey kalmamıştır. Her dönemde her asırdı bu eleştiriler olmuş susturulmuş, görmezden gelinmiş, saptırılmış, tekfir edilmiştir.