F
Fenerbahçe
Ziyaretçi
Ziyaretçi
Bu öyle bir masal ki hem ödünüzü koparmak hem de "Ben kansere karşı önerileri çok ciddiye alıyorum, kontrollerimi de yaptırıyorum. Önemli olan erken teşhis; Öyle olunca da korkmuyorum kanser tedavisi olan bir hastalık" dedirtmek istiyorum.
Eski masallarda kanser yoktu. Havayı, suyu kirletmemiş toprağı tüketmemişti İnsanoğlu. Evet medeniyet ilerledi diyorlar teknoloji, ilim, bilim almış başını gidiyor. Ama sayıca o kadar çoğaldık ki dünya nimetlerini bitirdik. Evet cep telefonlarımız var, bilgisayarla her türlü bilgiye ulaşıyoruz, görünüşte elmanın en kızarmışını, salatanın en yeşilini yiyoruz. Yiyoruz ama dünya nüfusuna yetsin diye genleriyle oynuyor, çoğalsın, dayanıklı olsun diye kimyasallar ekleniyor. Tavuk balık kimyasallar eklenmiş ürünlerle beslendiği gibi diğer tüketilen hayvanlar da aynı yolla hormanlu. Yiyecek, içecek her şey zehirliyor hatta cep telefonu bile bize zarar veriyor. ( Bir de siz sigarayla aşırı alkolle bile bile zehirlenmeyin Allah aşkına !)
Tıbbın ilerlemesiyle ömür uzamış diyoruz. Diyoruz da kendi elimizle yarattığımız bir canavar var karşımızda KANSER...
Artık Kaf dağının ardında değil hemen yanı başımızda, akrabalarımıza, arkadaşlarımıza hatta küçük çocuklara musallat oluyor. Bu kadar ilerlemeye rağmen gitgide güçleniyor, çoğalıyor. Haydi bakalım masal kahramanları, biz mi galip geleceğiz yoksa o canavar mı?
İlkönce UYANIK olun ve onu yanınıza yaklaştırmamak için tedbirler alın. Nedir bunlar ( sağlıklı yaşam veya genç kalmayla aynı maddeler aşağı yukarı, üstelik her yerde karşınıza çıkıyor diye sıkıldınız. Sakın kanıksamayın (düşman canavar uyumuyor.) Bizlerin güçsüz olduğu anları gözetliyor. Hayatta keyif de önemli tabii ama bile bile abartmayalım, kansere dönüşecek yanlışlardan korunup önce yaklaştırmayalım. Doğrusunu isterseniz kanser yapma tehlikeleri yüksek pastırma, sucuk, çikolata, pasta, unlular, yağlı kebaplar arada bir yiyorum. Bu keyfin benim serotonin (mutluluk) endorfin (bağışıklık) hormonlarımı arttırdığını düşünüyorum ama her gün her gün yapsam, al sana canavara davetiye.!
Bir kısmını tekrarlayayım (yapmamak gerekenler)
UYARILARIM:
Fazla kırmızı et tüketmek yerine beyaz et (balık veya tavuğu) tercih etmeli,
Genleriyle oynanmış, fazla kimyasal katılmış, küflü, tarihi geçmiş ürünleri yememeli,
Uykuya önem vermeli çünkü onarma işlemi o sürede gerçekleşiyor,
Egzersiz çok önemli; metabolizmayı hızlandırıyor. Zehirli maddelerin dışarı atılmasını sağlıyor. Yaşlanmayı yavaşlatıyor endokrin sistemi yani savunmayı çok güçlendiriyor.
Stres yönetimi: İyi yönetilmezse, aşırı endişe, öfke, üzüntü en kuvvetli bünyede bile kansere açık kapı bırakıyor.
Aşırı yorgunluktan kaçınış. Ama "bitireyim" diye tutturmayın dinlenmeden kendinizi yormaya devam ederseniz, kendinizi onarmaya zaman tanımazsanız; sistem çöker. Psikolojik sounlar kronikleşirse devamlı korkular, çaresizlik içinde acılara takılmak, sorunları çoğalan bünyeyi çürütür. Psikolojik yardım ve verilen ilaçları almaktan çekinmeyin.
Uzman önerilerine önem verin! Onlar sizi kanser olmaktan veya geç kalmaktan korur. Eğer önlem önerileri istiyorsanız tabii sonra siz bana dememiştiniz demeyin.
Kanser masalı birkaç bölüme ayrılıyor. En mühimi (birincisi) yukarıda söylediklerimiz. (Tecrübe konuşuyor.)
Diyelim ki böyle bir şüphe oldu ve teşhis kondu. Bu hastaya nasıl söylenmeli kısmına itiraz ediyorum. Hastanın yüzüne bütün yalınlığı ve korkutuculuğuyla kansersin ve (bir de fazla yaşama şansı yoksa ) şu kadar da ömrün var, son günlerinde ne yapacaksan yap, sorumluluğunuz benden gitti denebilir mi? Zaten morali yıkılan biri zamanından önce ölür. Hekimlere de biz söylemiştik demek kalır. " Elimizden gelen bu kadar; herkes için çok yakını gibi üzülürsek, biz kendimiz de hastalanırız diye düşünüyorlar herhalde.
Kanser hastalarının en önemli ama, en önemli savaş aleti MORAL. Başka bir deyişle bu zor sürece UMUTLA bakılması. Bunu elinden alırsanız ya tahribat hızlanır ya da iyileşme süreci tehlikeye girer. Ben mümkünse bir psikolog veya psikanalist aracılığıyla söylenmesini savunuyorum. İnşallah bir gün o imkanlar yaratılır. Psiko-onkoloji konferansına gitmiştim. Masanın öbür tarafındaki yani (hasta) olarak- benim fikrimden çok yararlandıklarını sabır hususu daha çok ve beni referans vererek savunacaklarını söylemişlerdi.
Tedavi süreci: "Hastalar bunun askerlik gibi zor bir süreç olduğunu, bir gün genellikle altı ay sonra biteceğini bilin." Kusmalara, bayılmalara, iğneler girmediği için delik deşik olmaya, kan seviyelerinin düşmesine, kirpiklerinizin, kaşlarınızın, saçlarınızın dökülmesine aldırmayın. Tedavi bitince hepsi geri geliyor. Radyoterapiyi sorun yapmayın. Evet biliyorum çok zor dönemler var. "Bırakın öleyim" sakın demeyin. Kanser artık tedavi edilebilir bir hastalık. Yeter ki siz moralli olun, sahte de olsa neşeli olun, doktorlarınıza ve tedaviye güvenin. Sakın kendinizi karanlık düşüncelere kaptırmayın, dayanın. Siz güçlü olun ki benim gibi kazanan siz olun!
Hasta Yakınlarına: Teşhis konunca imkânınız varsa ikinci bir görüş alıp bir yanlışlık olup olmadığını en azından teşhis ve tedavide doğru yerde olup olmadığınızı değerlendirin.
Benim aklım alternatif tedavilere (yani biyoenerji, ozon, yok Uzakdoğu veya Hint felsefelerine kaydı Doğal ürünlerle; ilaçlarla bir taraftan hırpalanırken, bir taraftan da düzelten deneysel yeni metotlara) yaklaşmak istedim. Hatta şans eseri dünyaca ünlü birini yakaladım. Esra diye dünya tatlısı bir arkadaşım var. "Ya bunlardan bir netice almayıp geç kalırsak" diye beni uyardı. Zaten eşim beni hiç dinlemedi, iyi ki de dinlemedi. Geleneksel tıptan şaşmadı beni bu yönde ikna etti. En zor günümde hep yanımdaydı. O karanlık tünelden geçerken bir an bile elimi bırakmadı. Sorumluluğu o kadar üzerine aldı ki bazen ben hasta kabullerinde şakalaşırken onun endişeli ciddi yüzüne bakıp "Hasta hanginiz?" diyorlardı.
Hastanın yakını eğer seviyor ve hastalığı yenmesini istiyorsa böyle olmalı. Mantıklı, dikkatli, takip eden, hayatını kolaylaştıran biri... Hasta ağır ilaçların tesiriyle bazen saçmalayabilir. Alınmayın, anlayışlı ve şefkatli davranın sonra acısını iyileşince çıkarırsınız. Ama tedavi süresinde hastanın en ihtiyacı olan şey sevgi, şefkat ve neşe. Çünkü bir taraftan zehir yüklü ilaçlarla hem kanser hücreleri zehirleniyor hem diğer hastalıklı hücreler. Radyoterapiyle de hem tümörü, hem de kaçınılmaz bir şekilde etrafını (bir daha yeşermesini istemedikleri bir ağaç gibi) çok ağır bir şekilde yakıyorlar. Bütün bunlar (kanserin olduğu bölgeye göre) beyinde hastanın psikolojik yapısında, hormon salgılarında farklılıklar yapıyor. Hasta çocuk gibi biraz değişken, bazen asi ve çokça da kırılgan oluyor.
Hastaya ek olarak: Kendinizi pozitif düşünmeye odaklayınız. Bu ısrarıma Uzakdoğu’nun moda uyuşturucusu gibi bakmayın. Hakikaten düşüncenin bir gücü var. (Daha tam istediğimiz gibi kullanamasak da) eğer olumlu düşünürseniz serotonin, endorfin gibi onarıcı hormonlar çalışıyor. Aksi olup zihniniz negatif düşünceyle dolarsa, zaten ilaçla veya radyasyonla zayıflamış olan kandaki sistem iyileştirme askerlerini harekete geçiremiyor. Mesela ben bu süreçte onkoloğum Prof. Serdal Turhal’ın tedavisi mümkün bir tür, daha benim hastalarım arasında bu teşhisten ve tedavisinde sonra hiç ölen olmadı" lafını hiç aklımdan çıkarmadım. Hep benim için endişelenenlere "Prof. Turhal’ın bütün hastaları iyileşti. (Biz de gecikmiş değiliz ki) ben de iyileşeceğim ve tedavi bitince hastanedeki çanı çalacağım ve de herkese ilan edeceğim bu savaşı kazandığımı" diyordum. Samimiydim ama yine de kafamda tekrarlayıp tutunuyordum bu cümlelere. Radyoterapim işkence gibiydi. Bir metal gibi sert file büst düşünün onunla masaya sımsıkı çıt çıtlanıyordum (derin nefes almak bile yasaktı). Tedavimi radyasyondan uzak odanın penceresinden izleyen kızlar AĞIR RADYASYON ALTINDA ilk defa gülen bir ifadeyle karşılaşıyor hayretle sizi seyrediyoruz" diyorlardı. Ben o dakikalar boyunca transa geçmeye çalışıyor, o ışınların değdiği yerdeki kötü hücrelerin kazındığını, onları toplayıp bir torbayla uzaya attığımı, onların yerinde ise çiçekler açtığını düşünüyordum. İstediğiniz ne kadar çocukça, uydurmaca bir şey derseniz deyin. Ben iyileştirmemi hızlandırdığıma gerçekten inanıyorum. Anahtar kelime İNANMAK. Müthiş bir güç veriyor insana... Ben kendi deneyimimde yaşadıklarımı aktardım. Kansere karşı savaşta sırlarımı açıkladım. Başka yenenler de başka şeyler söylüyorlar... Ortak düşüncelere dikkat edin üstünlük kanserde değil, hastada olsun!
Bu tecrübeden sonra tasavvuf felsefesine daha da yakınlık duymaya başladım. Dünyanın temelinde ve amacında aşk var. Evrendeki en güzel şeyde sevgi, tolerans ve denge.
Harniş: Benim Amerika’dan gelen mucizevî bir iksirle iyileştiğim yayılmış etrafta. Bunun tamamıyla şehir efsanesi olduğunu açıkladım birçok yerde. Böyle şeylere deneysel safhadaki buluşlara yüz vermeyin. Hatta C vitamini yüklemesini bile doktorunuza sormadan yapmayın. Çünkü onların zehir ve radyasyon vererek öldürmeye çalıştıkları öbür hücreler hepsinden önce güçlenip çoğalıyorlar. Onlara sormadan kendi kendinize kararlar alıp tam iyileşme yolundayken sağlığınızı tehlikeye atmayın.
Bana da bayan KANSER gibi bakılmasını istemiyorum. Ben sizleri korumak için bu deneyimi siz yaşamayın diye uğraşıyorum. Ama ben başardımsa herkes başarabilir. Bana bayan kanser diye değil bayan UMUT olarak bakın.
Eski masallarda kanser yoktu. Havayı, suyu kirletmemiş toprağı tüketmemişti İnsanoğlu. Evet medeniyet ilerledi diyorlar teknoloji, ilim, bilim almış başını gidiyor. Ama sayıca o kadar çoğaldık ki dünya nimetlerini bitirdik. Evet cep telefonlarımız var, bilgisayarla her türlü bilgiye ulaşıyoruz, görünüşte elmanın en kızarmışını, salatanın en yeşilini yiyoruz. Yiyoruz ama dünya nüfusuna yetsin diye genleriyle oynuyor, çoğalsın, dayanıklı olsun diye kimyasallar ekleniyor. Tavuk balık kimyasallar eklenmiş ürünlerle beslendiği gibi diğer tüketilen hayvanlar da aynı yolla hormanlu. Yiyecek, içecek her şey zehirliyor hatta cep telefonu bile bize zarar veriyor. ( Bir de siz sigarayla aşırı alkolle bile bile zehirlenmeyin Allah aşkına !)
Tıbbın ilerlemesiyle ömür uzamış diyoruz. Diyoruz da kendi elimizle yarattığımız bir canavar var karşımızda KANSER...
Artık Kaf dağının ardında değil hemen yanı başımızda, akrabalarımıza, arkadaşlarımıza hatta küçük çocuklara musallat oluyor. Bu kadar ilerlemeye rağmen gitgide güçleniyor, çoğalıyor. Haydi bakalım masal kahramanları, biz mi galip geleceğiz yoksa o canavar mı?
İlkönce UYANIK olun ve onu yanınıza yaklaştırmamak için tedbirler alın. Nedir bunlar ( sağlıklı yaşam veya genç kalmayla aynı maddeler aşağı yukarı, üstelik her yerde karşınıza çıkıyor diye sıkıldınız. Sakın kanıksamayın (düşman canavar uyumuyor.) Bizlerin güçsüz olduğu anları gözetliyor. Hayatta keyif de önemli tabii ama bile bile abartmayalım, kansere dönüşecek yanlışlardan korunup önce yaklaştırmayalım. Doğrusunu isterseniz kanser yapma tehlikeleri yüksek pastırma, sucuk, çikolata, pasta, unlular, yağlı kebaplar arada bir yiyorum. Bu keyfin benim serotonin (mutluluk) endorfin (bağışıklık) hormonlarımı arttırdığını düşünüyorum ama her gün her gün yapsam, al sana canavara davetiye.!
Bir kısmını tekrarlayayım (yapmamak gerekenler)
UYARILARIM:
Fazla kırmızı et tüketmek yerine beyaz et (balık veya tavuğu) tercih etmeli,
Genleriyle oynanmış, fazla kimyasal katılmış, küflü, tarihi geçmiş ürünleri yememeli,
Uykuya önem vermeli çünkü onarma işlemi o sürede gerçekleşiyor,
Egzersiz çok önemli; metabolizmayı hızlandırıyor. Zehirli maddelerin dışarı atılmasını sağlıyor. Yaşlanmayı yavaşlatıyor endokrin sistemi yani savunmayı çok güçlendiriyor.
Stres yönetimi: İyi yönetilmezse, aşırı endişe, öfke, üzüntü en kuvvetli bünyede bile kansere açık kapı bırakıyor.
Aşırı yorgunluktan kaçınış. Ama "bitireyim" diye tutturmayın dinlenmeden kendinizi yormaya devam ederseniz, kendinizi onarmaya zaman tanımazsanız; sistem çöker. Psikolojik sounlar kronikleşirse devamlı korkular, çaresizlik içinde acılara takılmak, sorunları çoğalan bünyeyi çürütür. Psikolojik yardım ve verilen ilaçları almaktan çekinmeyin.
Uzman önerilerine önem verin! Onlar sizi kanser olmaktan veya geç kalmaktan korur. Eğer önlem önerileri istiyorsanız tabii sonra siz bana dememiştiniz demeyin.
Kanser masalı birkaç bölüme ayrılıyor. En mühimi (birincisi) yukarıda söylediklerimiz. (Tecrübe konuşuyor.)
Diyelim ki böyle bir şüphe oldu ve teşhis kondu. Bu hastaya nasıl söylenmeli kısmına itiraz ediyorum. Hastanın yüzüne bütün yalınlığı ve korkutuculuğuyla kansersin ve (bir de fazla yaşama şansı yoksa ) şu kadar da ömrün var, son günlerinde ne yapacaksan yap, sorumluluğunuz benden gitti denebilir mi? Zaten morali yıkılan biri zamanından önce ölür. Hekimlere de biz söylemiştik demek kalır. " Elimizden gelen bu kadar; herkes için çok yakını gibi üzülürsek, biz kendimiz de hastalanırız diye düşünüyorlar herhalde.
Kanser hastalarının en önemli ama, en önemli savaş aleti MORAL. Başka bir deyişle bu zor sürece UMUTLA bakılması. Bunu elinden alırsanız ya tahribat hızlanır ya da iyileşme süreci tehlikeye girer. Ben mümkünse bir psikolog veya psikanalist aracılığıyla söylenmesini savunuyorum. İnşallah bir gün o imkanlar yaratılır. Psiko-onkoloji konferansına gitmiştim. Masanın öbür tarafındaki yani (hasta) olarak- benim fikrimden çok yararlandıklarını sabır hususu daha çok ve beni referans vererek savunacaklarını söylemişlerdi.
Tedavi süreci: "Hastalar bunun askerlik gibi zor bir süreç olduğunu, bir gün genellikle altı ay sonra biteceğini bilin." Kusmalara, bayılmalara, iğneler girmediği için delik deşik olmaya, kan seviyelerinin düşmesine, kirpiklerinizin, kaşlarınızın, saçlarınızın dökülmesine aldırmayın. Tedavi bitince hepsi geri geliyor. Radyoterapiyi sorun yapmayın. Evet biliyorum çok zor dönemler var. "Bırakın öleyim" sakın demeyin. Kanser artık tedavi edilebilir bir hastalık. Yeter ki siz moralli olun, sahte de olsa neşeli olun, doktorlarınıza ve tedaviye güvenin. Sakın kendinizi karanlık düşüncelere kaptırmayın, dayanın. Siz güçlü olun ki benim gibi kazanan siz olun!
Hasta Yakınlarına: Teşhis konunca imkânınız varsa ikinci bir görüş alıp bir yanlışlık olup olmadığını en azından teşhis ve tedavide doğru yerde olup olmadığınızı değerlendirin.
Benim aklım alternatif tedavilere (yani biyoenerji, ozon, yok Uzakdoğu veya Hint felsefelerine kaydı Doğal ürünlerle; ilaçlarla bir taraftan hırpalanırken, bir taraftan da düzelten deneysel yeni metotlara) yaklaşmak istedim. Hatta şans eseri dünyaca ünlü birini yakaladım. Esra diye dünya tatlısı bir arkadaşım var. "Ya bunlardan bir netice almayıp geç kalırsak" diye beni uyardı. Zaten eşim beni hiç dinlemedi, iyi ki de dinlemedi. Geleneksel tıptan şaşmadı beni bu yönde ikna etti. En zor günümde hep yanımdaydı. O karanlık tünelden geçerken bir an bile elimi bırakmadı. Sorumluluğu o kadar üzerine aldı ki bazen ben hasta kabullerinde şakalaşırken onun endişeli ciddi yüzüne bakıp "Hasta hanginiz?" diyorlardı.
Hastanın yakını eğer seviyor ve hastalığı yenmesini istiyorsa böyle olmalı. Mantıklı, dikkatli, takip eden, hayatını kolaylaştıran biri... Hasta ağır ilaçların tesiriyle bazen saçmalayabilir. Alınmayın, anlayışlı ve şefkatli davranın sonra acısını iyileşince çıkarırsınız. Ama tedavi süresinde hastanın en ihtiyacı olan şey sevgi, şefkat ve neşe. Çünkü bir taraftan zehir yüklü ilaçlarla hem kanser hücreleri zehirleniyor hem diğer hastalıklı hücreler. Radyoterapiyle de hem tümörü, hem de kaçınılmaz bir şekilde etrafını (bir daha yeşermesini istemedikleri bir ağaç gibi) çok ağır bir şekilde yakıyorlar. Bütün bunlar (kanserin olduğu bölgeye göre) beyinde hastanın psikolojik yapısında, hormon salgılarında farklılıklar yapıyor. Hasta çocuk gibi biraz değişken, bazen asi ve çokça da kırılgan oluyor.
Hastaya ek olarak: Kendinizi pozitif düşünmeye odaklayınız. Bu ısrarıma Uzakdoğu’nun moda uyuşturucusu gibi bakmayın. Hakikaten düşüncenin bir gücü var. (Daha tam istediğimiz gibi kullanamasak da) eğer olumlu düşünürseniz serotonin, endorfin gibi onarıcı hormonlar çalışıyor. Aksi olup zihniniz negatif düşünceyle dolarsa, zaten ilaçla veya radyasyonla zayıflamış olan kandaki sistem iyileştirme askerlerini harekete geçiremiyor. Mesela ben bu süreçte onkoloğum Prof. Serdal Turhal’ın tedavisi mümkün bir tür, daha benim hastalarım arasında bu teşhisten ve tedavisinde sonra hiç ölen olmadı" lafını hiç aklımdan çıkarmadım. Hep benim için endişelenenlere "Prof. Turhal’ın bütün hastaları iyileşti. (Biz de gecikmiş değiliz ki) ben de iyileşeceğim ve tedavi bitince hastanedeki çanı çalacağım ve de herkese ilan edeceğim bu savaşı kazandığımı" diyordum. Samimiydim ama yine de kafamda tekrarlayıp tutunuyordum bu cümlelere. Radyoterapim işkence gibiydi. Bir metal gibi sert file büst düşünün onunla masaya sımsıkı çıt çıtlanıyordum (derin nefes almak bile yasaktı). Tedavimi radyasyondan uzak odanın penceresinden izleyen kızlar AĞIR RADYASYON ALTINDA ilk defa gülen bir ifadeyle karşılaşıyor hayretle sizi seyrediyoruz" diyorlardı. Ben o dakikalar boyunca transa geçmeye çalışıyor, o ışınların değdiği yerdeki kötü hücrelerin kazındığını, onları toplayıp bir torbayla uzaya attığımı, onların yerinde ise çiçekler açtığını düşünüyordum. İstediğiniz ne kadar çocukça, uydurmaca bir şey derseniz deyin. Ben iyileştirmemi hızlandırdığıma gerçekten inanıyorum. Anahtar kelime İNANMAK. Müthiş bir güç veriyor insana... Ben kendi deneyimimde yaşadıklarımı aktardım. Kansere karşı savaşta sırlarımı açıkladım. Başka yenenler de başka şeyler söylüyorlar... Ortak düşüncelere dikkat edin üstünlük kanserde değil, hastada olsun!
Bu tecrübeden sonra tasavvuf felsefesine daha da yakınlık duymaya başladım. Dünyanın temelinde ve amacında aşk var. Evrendeki en güzel şeyde sevgi, tolerans ve denge.
Harniş: Benim Amerika’dan gelen mucizevî bir iksirle iyileştiğim yayılmış etrafta. Bunun tamamıyla şehir efsanesi olduğunu açıkladım birçok yerde. Böyle şeylere deneysel safhadaki buluşlara yüz vermeyin. Hatta C vitamini yüklemesini bile doktorunuza sormadan yapmayın. Çünkü onların zehir ve radyasyon vererek öldürmeye çalıştıkları öbür hücreler hepsinden önce güçlenip çoğalıyorlar. Onlara sormadan kendi kendinize kararlar alıp tam iyileşme yolundayken sağlığınızı tehlikeye atmayın.
Bana da bayan KANSER gibi bakılmasını istemiyorum. Ben sizleri korumak için bu deneyimi siz yaşamayın diye uğraşıyorum. Ama ben başardımsa herkes başarabilir. Bana bayan kanser diye değil bayan UMUT olarak bakın.