Bir Çift Güvercin

  • Kullanıcı aRMiNa
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Roman ve Hikayeler
Konu sahibi son olarak 2616 gün önce görüldü
Bir Çift Güvercin

“En değerli varlığım biricik çocuklarım

Daha bu sabah her şeye karşın yeniden beraber olabilecekmişiz gibi görünüyordu. Artık bu mümkün olmadığına göre hayatım süresince tüm öğrendiklerimi sizlerin de bilmenizi istiyorum. Ne yazık ki sadece birkaç basit kelime yazabilirim geri kalanını hayatımın bana öğrettiği gibi sizin hayatınız da sizlere öğretecek.

Başlangıçta çok üzüleceksiniz fakat yalnız olmayacaksınız. Bu bizim için bir teselli ve zamanla sizin için de öyle olacak.

Er veya geç sizler de yaşamın yaşamaya değer olduğunu göreceksiniz. Şunu bilin ki sonumuz yavaş yavaş yaklaşırken bile bunu celladı bozguna uğratan bir kesinlikte bilmenin huzuru içindeyiz!

Yaşamlarınız sizlere kötülüğün ortasında iyiliğin yeşeremeyeceğini; özgürlüğün ve yaşanmaya değer bir hayatı sürdürmeyi sağlayan her şeyin bedelinin kimi zaman çok acı bir biçimde ödendiğini öğretmeli. Dingin bir ruh halindeyiz. Uygarlığın henüz yaşam uğruna yaşamların kaybedilmesi gerekmediğini anlayacak noktaya gelmediğini kavramış ve bizden sonra insanlığın gelişmeye devam edeceğini biliyor olmanın huzuru içindeyiz.

Sizinle hayatlarımızı tamamlamanın benzersiz mutluluğu ve tatminini yaşamayı isterdik. Son ana kadar yanımda olan babanız size en değerli oğullarına tüm kalbini ve sevgisini yolluyor. Suçsuz olduğumuzu ve vicdanımıza karşı hatamız olamayacağını her zaman hatırlayın.

Sizi tüm gücümüzle öpüyor ve bağrımıza basıyoruz.

Sevgiyle
Anneniz ve Babanız
Julie Ethel”*

Sing Sing maksimum güvenlikli cezaevinde oğullarına yazdığı son mektubun altına adını yazdıktan sonra küçük hücresinin duvarlarına bir kez daha baktı Ethel. Gözleri yaşla doldu. Oğullarını bir daha göremeyecek olmanın tüm acısı içine çöktü.

Mektubu zarfa yerleştirdi gözyaşlarıyla zarfın ıslanmaması için son bir gayret gösterdi. Islanan zarf birbirine yapışırdı oysa açıp okumaları lazımdı yazdıklarını satır satır. Islanıp da yapışacak olsa keyifle zarfı yırtarak açacaklardı cezaevi gardiyanları öfkeyle nefretle. Ne tür komünist şifreler gönderebilirlerdi o küçük canavar tohumlarına?

Nasıl bu kadar vahşi ve acımasız olabiliyor insanoğlu?

“Bir cadı avı bu” diye düşündü “çirkin ve insafsız bir cadı avı. Kim öldürüyor bizi toplum adına olduğunu söyledikleri mahkemeler mi? Tarafsız olması gereken bir jüri mi? Basında çıkan onca haberden sonra McCarthy gibiler tarafından başlatılan komünist avı sırasında toplum öfke ile doldurulduktan sonra insanlar ruh hastası paranoyaklar haline getirildikten sonra adalet nasıl gerçekleşebilir ki?”

Zihninde yargılama sırasında onu ve kocasını öfke ile süzen bir jüri üyesi canlandı. Yaşlı bir kadın. Belki komşularına çocuklarına ve torunlarına karşı müşfik ve sevecen bir kadındı o. Ahlaklı çocuklar yetiştirmiş hiç kimseye kötülüğü dokunmamış toplumun ideal bir bireyi.

Ama o yaşlı kadın onlara oybirliğiyle idam kararını açıklayan jüri üyelerinden biri hiç tanımadığı halde onlara karşı öfke içindeydi. Atom bombasının sırlarını Ruslara verdiklerini söylediklerinde bu iddianın ne denli saçma ne denli gerçekdışı olduğu ile ilgilenmiyordu. O yaşlı ve sevimli kadın içinde en derinlerinde bir yerlerde gizli olan ilkel çirkin bir hayvanın bakışlarını yüzüne giyiyor ve birden bire en azılı katilden daha acımasız en çok kan içmiş Nazi subayından daha gaddar bir yaratığa dönüşüyordu.

Fırsat verecek olsalar o yaşında oturduğu koltuktan fırlayacak kendi elleriyle parçalara ayıracaktı Rosenberg’leri.

Önceden beyninin yıkanmış olduğu bir politik suçlu grubun bireylerine karşı hissettiği bu öfkeyi o kadına kim veya ne vermişti?

Ethel incecik kollarına kırışmamış cildine baktı. Sağlıklı ve yaşam doluydu güçlüydü. Bıraksalar uzun ve güzel bir yaşam sürebilirdi. Ama çekip gidecekti dünyadan. Ardında 6 ve 10 yaşlarındaki oğullarını bırakarak.

“Daha küçücük onlar ne yapacaklar bu dünyada yalnız başlarına?” diye geçirdi içinden ve yeniden gözyaşlarını tutamadı.

Biliyordu yıllar sonra ortaya çıkacaktı onların atom bombası sırlarını Ruslara verenler olmadıkları. Julius’ın Ruslara pek de önemli olmayan bir takım bilgiler geçtiği ama yıllardır aktif olarak casusluk yapmadığı kendisininse olaylarla hiçbir ilgisi olmadığını bir gün herkes bilecek cinayetin dehşeti herkesin gözünde gerçek anlamını bulacaktı.

Ama önemli olan suçsuz olmaları da değildi. Suçlu olsalardı bile diyelim ki atom bombası sırlarını Ruslara verenler onlar olsaydı bu idamlarını gerektirecek bir şey miydi? İnsanların birbirlerini öldürecek silahları her zaman vardı. Eninde sonunda ulaşacaklardı Ruslar o silaha 3 yıl önce 2 yıl sonra ne fark eder? Üstelik Rusların kendi mahvolmalarına da sebep olacak bu silahları kullanacakları da yoktu. Ne yaptığını bilmeyen çocuklardan bahsedilmiyordu bunlar koskoca devletlerdi.

Suç devletlerin bireyleri öldürmeye karar vermesindeydi bu ister savaşlar neticesinde olsun ister idam cezası ister ölüme terk etme. Devlet dediğin kurum eğer mutlaka bir işe yarayacaksa işi insanları eğitmek aydınlatmak olmalıydı. İlkel intikam duygularıyla hareket ederek binlerin milyonların ölümü öfkenin ve bağnazlığın daha da yaygınlaşmasını sağlamak değil.

Ethel kendisinin sadece kocasını itirafa zorlamak için tutuklandığını sonra yaratılan öfke kasırgasında yalan ifade vermeye zorlanan kardeşinin söyledikleri ile idama mahkum olduğunu da biliyordu.

“Her şey öylesine saçma öylesine inanılmaz bir film sahnesi gibi. Tesadüfler tesadüfleri takip ediyor. Tıka basa dolu bir otelde casus olduğundan şüphelenilen bir adamla aynı günde bulunmamız. Komünist olmamız. Kardeşimin işi. Ama onca sorgulamadan sonra aslında artık onlar da suçlu olmadığımızı biliyorlar. Yine de sadece toplumu korku ile baskı altına almak için bizim hayatımızı harcıyorlar. Tarihin akışında insan hiç tahmin etmediği bir figüran haline gelebiliyor. Elindeki tek değerli şeyi –yaşamını- utanmazca çalabiliyorlar. Yapacak hiçbir şey yok.”

Ethel’in aklına çocukken tuttuğu bir anı defteri geldi. Ne büyük hayalleri vardı hayatı hakkında.

“25 yaşıma geldiğimde çok ünlü biri olacağım 30 yaşıma geldiğimde tüm dünyayı gezmiş olacağım 40 yaşıma geldiğimde kocaman çocuklarım olacak. Onları annem babam gibi korkuyla değil sevgi ve bilgelikle büyüteceğim” diye yazmıştı 12 yaşındayken anı defterine.

Oysa 40 yaşını hiç görmeyecekti. Çocuklarının büyüyüşünü hiç görmeyecekti. Yaşamın eninde sonunda ölümle sonuçlandığını çocukken de biliyordu. Ama böylesi bir sonun başına gelebileceğini en çılgın rüyalarında bile görmemişti.

Cezaevinde geçirdikleri süre içinde hızla yaşlanan Julius’a her bakışında yaşayan bir ölüyü görür gibi oluyordu. Tüm anlamını yitirmiş yaşamdan uzaklaşmış yarı yarıya ölmüş birini. Hemen her gün oturuyordu o elektrikli sandalyede hemen her gün ölüyordu olanları gördüğünde.

Oysa Ethel hala hayat doluydu.

Belki o yüzden o güzel o güçlü kadının yaşamını elinden ancak zorla alabildiler. Elektrikli sandalyede üç kez verilmesi gerekti akımın. Derin bir yanık kokusu odayı sardığında ve idamı izlemeye gelen konuklar dehşet içinde açılmış gözlerle cezaevini terk ederlerken hala kalbi atıyor inatla nefes alıp vermeye devam ediyordu.

Bana bunu yapmaya hakkınız yok der gibi.

Belki o yüzden ölümlerinden 43 yıl 9 ay 14 gün sonra.
Dünyanın bir başka köşesinde bir genç insan.
Çocuklarının yaşlarını okuduğunda yeniden.
Titreyerek durduramadığı hıçkırıklara gözyaşlarına boğuluyor.

*Julius ve Ethel Rosenberg’in çocuklarına yazdıkları son mektup.



alıntı
 
Geri