Bir Ayrılık Hikayesi
Onunla masallardaki gibi bir aşk yaşamış olmamız o gün baş ağrıtıcı bir ayrılık konuşması yapmamıza engel olamadı. Tıpkı geçtiğimiz birkaç haftayı sancılı bir ayrılık süreciyle, en iç acıtıcı biçimde, en kararsız en gelgit hallerle geçirmemize mani olamadığı gibi... Artık her şey bitmişti. İki – üç saat boyunca kâh tartışmış, kâh kavga etmiş, kâh durulmuştuk. Ancak o restorandan çıktığımızda yani soğuk havanın jilet gibi yanaklarımı kestiği o anda ayrılmaya karar vermiş iki sevgiliydik. İkimiz de aynı infaza giden idam mahkûmları gibi paralel, eşanlı ancak sessizce yürüyorduk ve ikimizin de dudaklarından sadece kendimizin duyacağı bir şeyler dökülüyordu. İki ayrı muhakeme meydanı, iki ayrı mahkeme vardı sanki sürekli kendi lehine kararlar veren iki ayrı hâkimin başkanlık ettiği iki farklı zihinde. Birisi benim koca kafamın içinde, birisi deniz gözlümün narin başında… Ne var ki kimse kendinde suç bulmuyordu ve iyi bir çift olmayı becerememiştik. Şimdi daha iyi anlıyordum “Sevmek yetmiyor be birader” diyen mahallen arkadaşlarımı. İki elim cebimdeydi ve yanaklarım soğuğa alışmış gibiydi. Onun ise mavi bir atkısı vardı üzerinde geçen ay benim hediye almış olduğum. “Gözlerinle takım olur” diyip vermiştim boncuğuma ama niye ayrılık konuşması yapmaya geldiğimiz bu gün bu atkıyı takmıştı onu anlamadım. Ayrılığı istemiyor gibi değildi. Zaten ben de yapamıyordum.
“Son bir kez seni evine bırakayım” dedim. “Vakit geç oldu, hava karanlık” diye de ekledim. “Gerek yok” dediyse de mimiklerinden bunu istediğini sezecek kadar yakınıydım. İkimiz de minibüslere yöneldik sessizce. Florya minibüsünde en arkanın bir önündeki iki kişilik boş koltuğa otururken minibüs de minibüsçü de şiirsel bir tattaydı benim için. Her şey, etrafımda gördüğüm her şey sonsuz bir matem havası içindeydi sanki. Öndeki yolcular parayı hüzünlüce uzatıyordu şoföre, ayaktaki genç adam bir ayrı mahzun bakıyordu yüzüme, arkadaki teyzeler bile sonsuz bir kederi konu alan dedikodularını sıralıyordular sanki ve hatta şoför bile yetim bir çocuğun başını ağlayarak okşuyor gibiydi her seferinde vitesi değiştirirken…
Minibüsten indik. Onu her bıraktığım zamanki gibi mahallenin benim için ayrılan sınırının sonuna geldiğimizde durduk. Onunlayken bu sınırı hiçbir zaman geçemezdim, zira biri bizi görebilirdi ve o bunu istemiyordu. Burası onunlayken benim için bir gümrük kapısı, korkulan bir şehir gettosunun sınırı, çocukluğumuzdaki o meşhur “cız” noktasıydı. Bu sefer buradaki duruşumuz da daha hüzünlüydü ya da bana öyle gelmişti. Masmavi gözlerini bana dikti. “Sen benden daha iyilerine layıksın” gibi hiçbir harfine inanmadığım bir cümle kurdu. Üstelik bunu “Eminim karşına çok daha iyi insanlar çıkacak” gibi başka bir klişeyle devam ettirdi. İyice bozulmuştum. Sanırım hüzün formatından çıkıyordum bu sinirlenmeyle. Yine inanmadığım bir ağlamayla bana veda etti.
Bir sigara yakıp kendi otobüsümün geçtiği yola doğru yürümeye başladım. Bu yürüyüş her seferinde onu bırakışımın bir finali gibi gelirdi bana. Onun her bir adımında benden bir adım mesafesinde uzaklaştığını ve hatta kendi adımlarımı da katınca uzaklaşmamızın misliyle katlandığını düşünüp gereksiz bir hüzne kapılırdım on dakikalık bu yolu her yürüdüğümde. Şimdi ise üzerimden bir yük atmış gibiydim ancak neden böyle hissettiğimi bilmiyordum. Ayrılık konuşması diye adlandırılan o şeyi yaparken artan ve onunla buraya gelirken de gittikçe büyümeye devam eden hüznüm yerini bir ferahlamaya doğru bırakıyor gibiydi sanki. Gökyüzüne bakıp derin bir nefes almıştım ki telefonum çaldı.
Oydu arayan. “Çantam” dedi, ürkek ceylan gibi telaşlıydı. “Çantam minibüste kaldı” dedi. “Ne olursun onu al” diye de ekleyince ben “Tamam” der gibi bir ses çıkardım ağzımla ve telefonu dahi kapatmadan koşmaya başladım. İndiğimiz yerden bir durak sonrası minibüslerin son durağıydı. Durak tabelasının altındaki hasır taburelerde üşüyerek çay içen birkaç adama hızlıca az önce minibüsünden indiğimiz şoförü tarif etmeye başladım. Kafamın dumanlı olduğu o dönüş yolculuğunda zihnimde kalan hüzün dolu kareler yerine daha ele avuca dokunur bilgiler vermeye gayret ediyordum. Çok iyi tarif ettiğimi söyleyemem ancak duraktakiler hemen tanıdılar hangi arkadaşlarından bahsettiğimi. Ancak hayatta aksilikler hep zincir şeklindeydi ne yazık ki. “Yeğenim onun son seferiydi bugün, gitti” dedi deri montlu orta yaşlı adam. İçimden küfrettiğimi çok iyi hatırlıyorum o zaman. Neyse ki cep telefonunu verdiler şoförün.
Soğuk hava ciğerlerime dolarken inceden bir yağmur da yağmaya başlamıştı. Bilmediğim bir adamın telefonunu arıyordum ve vakit bir hayli ilerlemişti. Allahtan şoför duraktakilerin dedikleri gibi iyi bir insana benziyordu telefondaki haliyle. Çantayı gördüğünü ve sahibine vermek üzere yanına aldığını söylüyordu. Hemen gelmek istedim. O ise kendi emanetinde olan bir şey için gözümün arkada kalmasına gerek olmadığını, şimdi vaktin çok geç olduğunu yarın biraz sonra vereceği adresten çantayı alabileceğimi söyledi. Her ne kadar çantayı bu gece almak istiyorduysam da herhangi bir aracımın veya taksi tutacak yeterli bir paramın şu anda olmayışı da beni frenliyordu. Şoför hakkında duraktakilerin sözlerine de itimat ederek veya etmek zorunda kalarak yarın çantayı almaya geleceğimi söyleyip telefonu kapattım ve okyanus gözlümü aradım. Durumu ona da anlatıp içini ferahlattıktan sonra konuşmayı fazla uzatmaktan utanarak telefonu kapattım ve yola koyuldum. Adımlarım geceyi hışırtılı seslerle bölerken kafamın içinde binlerce düşünce dikkatimi darmadağın ediyordu.
Ertesi gün Çobançeşme’deki adresten çantayı aldım. Şoförün de isteğiyle ki emaneti eksiksiz teslim ettiğine emin olmak istiyordu oracıkta güzel gözlümü arayıp onun izniyle çantanın içindekileri tek tek tetkik ettikten sonra eve döndüm. Öğleden sonra o gelecekti birçok kez buluştuğumuz tatlıcıya ve çantayı ona verecektim. İçimden bu olayı barışmamız için kaderin gerçekleştirdiği bir oyun olarak görüyor ve hatta Allah’ın bizi biraz sevgisizlikle sınayıp bu güzel ilişkimizin kıymetini bilmemiz için bize bu alın yazısını verdiğini düşünüyordum. Birbirimize ait olduğumuzu ihtiva eden bu düşüncelerle yoğrulmuştum ki altın saçlarıyla kapıdan girdiğini gördüm ve görmemle küçük dilimi yutmam bir oldu. Minnacık narin elini tutan kaba saba hoyrat bir el vardı ve bu el fikren oldukça tanıdık ancak cismen daha önce görmediğim yabancı bir şeye aitti. Benden önceki, eski sevgilisiyle geldi çantayı almaya. Sessizce oturdular, selam verdiler, çantayı alıp aynı dakika içerisinde ayrıldılar yanımdan.
Evet, kaderin bir oyunu vardı gerçekten ama bu oyun kimin için, ne için, kiminle ve kaç kişiyle oynandığını kimse bilmiyordu ne yazık ki… Gözyaşımın önümdeki çayın içine düşüşünü izledim sessizce.
Süleyman Ezber
Onunla masallardaki gibi bir aşk yaşamış olmamız o gün baş ağrıtıcı bir ayrılık konuşması yapmamıza engel olamadı. Tıpkı geçtiğimiz birkaç haftayı sancılı bir ayrılık süreciyle, en iç acıtıcı biçimde, en kararsız en gelgit hallerle geçirmemize mani olamadığı gibi... Artık her şey bitmişti. İki – üç saat boyunca kâh tartışmış, kâh kavga etmiş, kâh durulmuştuk. Ancak o restorandan çıktığımızda yani soğuk havanın jilet gibi yanaklarımı kestiği o anda ayrılmaya karar vermiş iki sevgiliydik. İkimiz de aynı infaza giden idam mahkûmları gibi paralel, eşanlı ancak sessizce yürüyorduk ve ikimizin de dudaklarından sadece kendimizin duyacağı bir şeyler dökülüyordu. İki ayrı muhakeme meydanı, iki ayrı mahkeme vardı sanki sürekli kendi lehine kararlar veren iki ayrı hâkimin başkanlık ettiği iki farklı zihinde. Birisi benim koca kafamın içinde, birisi deniz gözlümün narin başında… Ne var ki kimse kendinde suç bulmuyordu ve iyi bir çift olmayı becerememiştik. Şimdi daha iyi anlıyordum “Sevmek yetmiyor be birader” diyen mahallen arkadaşlarımı. İki elim cebimdeydi ve yanaklarım soğuğa alışmış gibiydi. Onun ise mavi bir atkısı vardı üzerinde geçen ay benim hediye almış olduğum. “Gözlerinle takım olur” diyip vermiştim boncuğuma ama niye ayrılık konuşması yapmaya geldiğimiz bu gün bu atkıyı takmıştı onu anlamadım. Ayrılığı istemiyor gibi değildi. Zaten ben de yapamıyordum.
“Son bir kez seni evine bırakayım” dedim. “Vakit geç oldu, hava karanlık” diye de ekledim. “Gerek yok” dediyse de mimiklerinden bunu istediğini sezecek kadar yakınıydım. İkimiz de minibüslere yöneldik sessizce. Florya minibüsünde en arkanın bir önündeki iki kişilik boş koltuğa otururken minibüs de minibüsçü de şiirsel bir tattaydı benim için. Her şey, etrafımda gördüğüm her şey sonsuz bir matem havası içindeydi sanki. Öndeki yolcular parayı hüzünlüce uzatıyordu şoföre, ayaktaki genç adam bir ayrı mahzun bakıyordu yüzüme, arkadaki teyzeler bile sonsuz bir kederi konu alan dedikodularını sıralıyordular sanki ve hatta şoför bile yetim bir çocuğun başını ağlayarak okşuyor gibiydi her seferinde vitesi değiştirirken…
Minibüsten indik. Onu her bıraktığım zamanki gibi mahallenin benim için ayrılan sınırının sonuna geldiğimizde durduk. Onunlayken bu sınırı hiçbir zaman geçemezdim, zira biri bizi görebilirdi ve o bunu istemiyordu. Burası onunlayken benim için bir gümrük kapısı, korkulan bir şehir gettosunun sınırı, çocukluğumuzdaki o meşhur “cız” noktasıydı. Bu sefer buradaki duruşumuz da daha hüzünlüydü ya da bana öyle gelmişti. Masmavi gözlerini bana dikti. “Sen benden daha iyilerine layıksın” gibi hiçbir harfine inanmadığım bir cümle kurdu. Üstelik bunu “Eminim karşına çok daha iyi insanlar çıkacak” gibi başka bir klişeyle devam ettirdi. İyice bozulmuştum. Sanırım hüzün formatından çıkıyordum bu sinirlenmeyle. Yine inanmadığım bir ağlamayla bana veda etti.
Bir sigara yakıp kendi otobüsümün geçtiği yola doğru yürümeye başladım. Bu yürüyüş her seferinde onu bırakışımın bir finali gibi gelirdi bana. Onun her bir adımında benden bir adım mesafesinde uzaklaştığını ve hatta kendi adımlarımı da katınca uzaklaşmamızın misliyle katlandığını düşünüp gereksiz bir hüzne kapılırdım on dakikalık bu yolu her yürüdüğümde. Şimdi ise üzerimden bir yük atmış gibiydim ancak neden böyle hissettiğimi bilmiyordum. Ayrılık konuşması diye adlandırılan o şeyi yaparken artan ve onunla buraya gelirken de gittikçe büyümeye devam eden hüznüm yerini bir ferahlamaya doğru bırakıyor gibiydi sanki. Gökyüzüne bakıp derin bir nefes almıştım ki telefonum çaldı.
Oydu arayan. “Çantam” dedi, ürkek ceylan gibi telaşlıydı. “Çantam minibüste kaldı” dedi. “Ne olursun onu al” diye de ekleyince ben “Tamam” der gibi bir ses çıkardım ağzımla ve telefonu dahi kapatmadan koşmaya başladım. İndiğimiz yerden bir durak sonrası minibüslerin son durağıydı. Durak tabelasının altındaki hasır taburelerde üşüyerek çay içen birkaç adama hızlıca az önce minibüsünden indiğimiz şoförü tarif etmeye başladım. Kafamın dumanlı olduğu o dönüş yolculuğunda zihnimde kalan hüzün dolu kareler yerine daha ele avuca dokunur bilgiler vermeye gayret ediyordum. Çok iyi tarif ettiğimi söyleyemem ancak duraktakiler hemen tanıdılar hangi arkadaşlarından bahsettiğimi. Ancak hayatta aksilikler hep zincir şeklindeydi ne yazık ki. “Yeğenim onun son seferiydi bugün, gitti” dedi deri montlu orta yaşlı adam. İçimden küfrettiğimi çok iyi hatırlıyorum o zaman. Neyse ki cep telefonunu verdiler şoförün.
Soğuk hava ciğerlerime dolarken inceden bir yağmur da yağmaya başlamıştı. Bilmediğim bir adamın telefonunu arıyordum ve vakit bir hayli ilerlemişti. Allahtan şoför duraktakilerin dedikleri gibi iyi bir insana benziyordu telefondaki haliyle. Çantayı gördüğünü ve sahibine vermek üzere yanına aldığını söylüyordu. Hemen gelmek istedim. O ise kendi emanetinde olan bir şey için gözümün arkada kalmasına gerek olmadığını, şimdi vaktin çok geç olduğunu yarın biraz sonra vereceği adresten çantayı alabileceğimi söyledi. Her ne kadar çantayı bu gece almak istiyorduysam da herhangi bir aracımın veya taksi tutacak yeterli bir paramın şu anda olmayışı da beni frenliyordu. Şoför hakkında duraktakilerin sözlerine de itimat ederek veya etmek zorunda kalarak yarın çantayı almaya geleceğimi söyleyip telefonu kapattım ve okyanus gözlümü aradım. Durumu ona da anlatıp içini ferahlattıktan sonra konuşmayı fazla uzatmaktan utanarak telefonu kapattım ve yola koyuldum. Adımlarım geceyi hışırtılı seslerle bölerken kafamın içinde binlerce düşünce dikkatimi darmadağın ediyordu.
Ertesi gün Çobançeşme’deki adresten çantayı aldım. Şoförün de isteğiyle ki emaneti eksiksiz teslim ettiğine emin olmak istiyordu oracıkta güzel gözlümü arayıp onun izniyle çantanın içindekileri tek tek tetkik ettikten sonra eve döndüm. Öğleden sonra o gelecekti birçok kez buluştuğumuz tatlıcıya ve çantayı ona verecektim. İçimden bu olayı barışmamız için kaderin gerçekleştirdiği bir oyun olarak görüyor ve hatta Allah’ın bizi biraz sevgisizlikle sınayıp bu güzel ilişkimizin kıymetini bilmemiz için bize bu alın yazısını verdiğini düşünüyordum. Birbirimize ait olduğumuzu ihtiva eden bu düşüncelerle yoğrulmuştum ki altın saçlarıyla kapıdan girdiğini gördüm ve görmemle küçük dilimi yutmam bir oldu. Minnacık narin elini tutan kaba saba hoyrat bir el vardı ve bu el fikren oldukça tanıdık ancak cismen daha önce görmediğim yabancı bir şeye aitti. Benden önceki, eski sevgilisiyle geldi çantayı almaya. Sessizce oturdular, selam verdiler, çantayı alıp aynı dakika içerisinde ayrıldılar yanımdan.
Evet, kaderin bir oyunu vardı gerçekten ama bu oyun kimin için, ne için, kiminle ve kaç kişiyle oynandığını kimse bilmiyordu ne yazık ki… Gözyaşımın önümdeki çayın içine düşüşünü izledim sessizce.
Süleyman Ezber