GALİP TEKİN
Üye
-
- Katılım
- Ağustos 14, 2016
-
- Mesajlar
- 676
-
- Tepkime puanı
- 2
-
- Puanları
- 268
-
- Yaş
- 41
Ragıp Karadayı
1 Ekim, 15:19 ·
Bir Ateistin Hidayeti
Yaşanmış bir hatıra…
Onu yıllar sonra iş dönüşü evime giden yolda, yirmi metre kadar önümde yürüyor gördüm...
Seslendim,
- Büleeent… Bülent…
Beni görünce yüzünde bir tebessüm belirdi...
Yüz hatları genelde kontrollüydü küçük yaştan beri...
Bir tebessüm evet... Çünkü Bülent'le hiç kötü hatıramız yoktu... Birbirimizi kırmamıştık çocukluk yıllarımızdan beri... Yoksa çoğu insana mesafeliydi o...
Hal hatır sorma faslından sonra evlerimizin yolunu tuttuk o akşam...
Ertesi gece yine evime giderken gördüm onu... Yine yirmi metre önümden yürüyordu...
Dejavu türü bir şey yani…
Yine birkaç kısa hal hatır faslı ve bizi bekleyen uykuya koşturmak...
Üçüncü gece ve...
Doğru bildiniz... Yine yirmi metre önümde salına salına yürüyen Bülent...
Bunda bir iş var...
Saatlerini ayarlasan buluşamazsın bu şekilde...
Metreleri ölçsen oturtamazsın bu mesafeyi...
Bu dejavunun ötesinde bir şey...
Ötelerden gelen bir kurgu mu acaba...
Bilmiyorum o an için...
Üç ay sonra anlayacağımdan da habersizim...
O akşam biraz daha konuşalım diye kararlaştırdık... Onda da -her ne kadar inanmasa da- metafizik çağrışımlar mı oldu bu üç gecede… Sormadım, bilemiyorum
açıkçası...
Ama yıllarca aynı yoldan gelip gitmişiz de karşılaşmamışız...
Niye bu üç gizemli gece, bu üç gizemli kesişme...
Sonrasında da defalarca aynı geceler tekrarlandı...
Sözleşmeden buluşmak ki ne buluşma... Sözleşseniz bu kadar dakik bir araya gelemezsiniz...
Her gece aynı saatte ve yirmi metre önümde...
Ben günlük eve dönüş saatimde bir rötar yaşasam da bu böyle…
Yavaş yavaş açıldı...
Ayakkabıcılıkla uğraşıyor Bülent...
1.85 boylarında sarışın, mavi gözlü yakışıklı bir çocuk...
Ona rağmen günümüz modasına (!) bakıldığında hayatında şaşılacak şekilde hiç sevgilisi olmadığını söylüyor...
Yugoslavya göçmeni bir ailenin küçük oğlu...
İş yerinde çalışanların kaytarmasından ve insanların sözlerini tutmamasından başlıyor söze...
Kendisini toplumla bir türlü özdeşleştiremediğini bu kalabalıklara ait olmadığını dile getiriyor...
Kız erkek yakınlaşmalarının hayvani seviyeye yakın olduğundan konu açıyor ki şaşırıyorum...
Böyleleri de kalmış mı diyorum içimden tabi ki belli etmeden...
Kendisinin başka frekanslarda dolaştığını anlatıyor...
- Ne gibi…
- Nasıl anlatsam ki Çetin... Hayatı, her şeyi sorguluyorum... Beni biliyorsun ilkokuldan atıldım... Okumadım... Ama felsefeye merak saldım... Sayısız kitaplar
okudum... Bu arada İmamı Gazali'yi de [kuddise sirruh)]okudum...
- Sonra
- Bir şey söylersem kızar mısın...
- Hayır söyle...
- Sen Allaha [celle celalühü] inanıyor musun
- Elbette...
- Ben inanmıyorum...
Şoke olmuştum...
YARIM METRE YANIMDA AMA, O KADAR UZAKTA Kİ...
Tüylerim diken diken... Onu böyle bırakmamıştım...
Çocukluğumdan beri tanıdığım Bülent... Hayatın bizi farklı yerlere savurmasından yıllarca görüşemediğim bir insanı ne halde bulmuştum...
- Kızdın mı...
- Üzüldüm...
- Ama izin almıştım... Olduğumdan farklı mı davransaydım... Senin inancına saygılıyım... Ama ben inanmak zorunda değilim... Yani sen üzülme diye öyle görünemem...
- Evet anlıyorum... Ama benim inandığım dine göre seni bekleyen akıbetin sebebiyle üzüntüm... En nihayetinde bir mazi paylaştık seninle...
Evet öyleydi... Yarım metre yanımda duran Bülent... Bu haliyle ölürse ebediyen azap görecekti... Ve benim elimden bir şey gelmiyordu...
Yıkıntıdan sonra bir ferahlık gelip buluyor insanı ama...
Bir anda aklıma bu üç gecelik rastlaşmalarımız geldi... Bir umut ışığı yandı dünyamda...
'Boş değil bu kesişmeler' dedim içimden...
Bütün düşünce dünyamı, benliğimi, vaktimi, dertlerimi geriye atma zamanıydı... Onu öylece uğurlamak aklımın ucundan bile geçmedi... İki buçuk ay sürecek
fikir savaşımız başlamak üzereydi... Bu yetmiş günlük zaman diliminden sonraki on beş günlük sürede tıkanıp kalacak ve sonrasında da Rabbimizin merhamet
ve büyüklüğüne şahit olacaktık...
Tabi o anda bunların hiçbirinden haberimiz yoktu...
Söze başlamalıydım...
- Benim inancıma göre sen sonsuz olarak helak olmak üzeresin...
- Evet biliyorum... İslamiyetten bilgim var...
- Senin inancına veya inanmamana göre de ben boşuna yoruluyorum...
- O da doğru... Evet...
- Ben kendimin, sen de kendinin doğru olduğuna inanıyorsun...
- Evet...
- O halde ispatlara, itirazlara ne dersin...
- Bu konuyu seninle konuşurum... Çoğu kimseyle konuşmaya gerek bile görmedim... Ama seninle konuşurum... Sana güveniyorum...
- Ama bir şartla...
- Nedir...
- Doğru olana doğru demek... Gereksiz yere altta kalmamak düşüncesine kapılmayacağız... Bu kendini kandırmak, vakti kaybetmekten başka bir şeye yaramaz...
- Tamam bence de...
Uygun bir zeminde buluşmuştuk... En azından girişeceğimiz fikrî savaşın adaletli olması lazımdı... Kendi yetersizliğimizi kaprisle örtmenin ne alemi vardı...
Şu anda birçok insan bu yanılgıya düşüyor...
Ömrü 60'a yaklaşmış olanların bile bu kişilik zaafından kurtulamadıklarını acı acı görüyorum...
Aradan tebessüm ediyordu... Belli ki utanıyordu da bir yandan... Ama kararlıydı ateist olmakta...
- Ne sebep oldu buna Bülent... Anlat bana... Çocukken camide namaz kıldığını hatırlıyorum...
- Dedim ya bu topluma yakıştıramadım kendimi... O camiye Kuran'ı öğrenmek için gittiğim dönemde bir gün müezzin sureleri doğru okuyamadığım için tokat
attı bana...
İliklerim kurudu… O müezzinin yatacak yeri var mı acaba…
BU BİR PARADOKS...
- Aşağılık herif...
- O günden sonra camiye bir daha uğramadım... Ama kızdın sen...
- Evet ben de rastladım bu tiplere... Bizim mahalledeki müezzin var ya...
- Evet tanıyorum...
- Onun da çocuğunu okuyamadıkça nasıl dövdüğünü biliyorum ben... Gözlerimle şahitim... O çocuk büyüdü ve ne zaman görsem sarhoştu…
- Nasıl olur bu Çetin yaaa...
- Olur Bülent... Güneş vurur, ama odaya pencere büyüklüğünde ışık girebilir... Adamın sureti müezzin, din adamı... Ama zır cahil... Dinin estetiğinden,
nurundan, şefkatinden haberi yok...
- Biliyor musun ilk defa böyle bir açıklama aldım...
- Nasıl yani...
- Yaşça büyüklerime anlatmıştım bu olayı... Gerek ailemden gerek çevremden... Hepsi, 'Kim bilir ne haltlar karıştırdın' şeklinde alay ettiler... Yakın
çevremden de böyle koptum... Sonra İncil okumaya başladım… O okuduğum İncil halen daha evde duruyor…
Az önce kuruyan iliklerim şimdi buz kesiyordu… Çünkü Bülent ve ailesinin mazisini az buçuk dinlemiştim… Yugoslavya'da hristiyanlara yakın büyümüşlerdi…
Sonrasında Türkiye'ye göç…Devam etti konuşmaya…
- Ama bir sürü çelişki gördüm… İşaretledim… Saçma sapandı… Din denince hiçbir şey hissetmiyordum artık… Çalıştığım yerde bir abi elime felsefeye ait kitaplar
tutuşturdu... Ben de zaten hayatı sorguluyordum... Yavaş yavaş dünyamda bir şeyler şekillenmeye başladı...
- Nasıl yani...
- Bu yıldızlar, sonsuz uzay... Bunu hiçbir güç yaratamaz... Nasıl olabilir...
- Evet yıldızlar, sonsuz uzay... Bak senin kurduğun cümlenin aynısıyla başladım...
- Evet... Niye…
- Şöyle bitirmek için… Bunları ancak Allah (celle celalühü) yaratır...
- Yok...
- Senin bu kurduğun cümle Stephan Hawking'i hatırlattı bana... Şu uzayla uğraşan, tekerlekli sandalyeye mahkum, felçli bilim adamı...
- Evet biliyorum...
- O'na kendi dilleriyle Tanrı var mı diye sordular... Uzay o kadar komplike ki, bunu hiçbir güç yaratamaz dedi... Bunu ancak Allahü teâlâ yaratır diyemedi...
O şekilde düşünemedi... Nasip işi... Hiçbir gücün yaratamayacağı komplike, karmaşıklık içinde ama muhteşem bir düzen barındıran kainatı 'tesadüfle' izah
etti ama... Acaip paradoksu fark ettin mi...
- Hayır…
(Papağan roman yazabilir mi…)
- Şöyle... Yani hiçbir gücün yaratamayacağı kadar karmaşık, detaylı ama içinde düzen barındıran bir kainat... Bunu hiçbir güç yaratamıyor ona göre... Ama
güçsüz ve bilinçsiz bir şey oluşturabiliyor... Onu iddia ediyor adam... Ve buna da tesadüf deniyor onlara göre...
- Bence olabilir...
- Yani 150 milyar yıldızdan oluşan şu samanyolu galaksimizdeki yüz elli milyar yıldız şaşmadan yolunda, yörüngesinde yüzebiliyor tesadüfen... - Olabilir...
- Şaşkınım diyebileceğim sana... Dünya güneş çevresinde dönerken milim olsun içeri veya dışarı savrulmuyor... İçeri yanaşsa ısınacak, dışarı gitse donacak...
Ama öyle milimetrik bir yörüngede ve boşlukta asılı yüzüyor ki hiç değişmiyor... En ideal yörünge... Bu da tesadüf mü sence...
- Ben tesadüfle açıkladıktan sonra istediğin kadar örnek verirsin Çetin... Ben niye tesadüf olmasın diye sorarım sana...
- Bu neye benziyor biliyor musun… Yani şuursuz, bilinçsiz bir şeyle bu komplike sistemin oluşabileceğini iddia etmek..
- Neye
- Hawkings ve onun gibiler için veriyorum bu örneği… Bunlar benzetmek gibi olmasın, bir romanın bilinçli ve plan sahibi bir insan tarafından yazılabileceğini
kabul etmezler… Ama bilinçsiz bir papağan tarafından yazılabileceğine inanırlar…
Bu örnekten sonra da ısrarcı mısın… Yani her şey tesadüf ve o yüzden Allahü teâlâ yok sana göre öyle mi...
- Evet öyle düşünüyorum...
- Her şey tesadüfen var oldu diyorsun…
- Evet…
- Peki tesadüfen Allah olamaz mı...
Şaşkındı... İlk şok... Rabbimin ismini tesadüfle zikretmek ağır gelmişti bana ama bir kulunun hidayeti söz konusuydu ve onu onun iyiliği için onun silahıyla
karşılamak zorunda kalmıştım...
Sonra da ekledim, - Bununla birlikte bütün bu sistemler ve hiçbir şey tesadüf değildir. Hepsi hesaba, kitaba uygundur dedim…
- Olabilir tabi, diyebildi...
Ama ses tonu ilk konuşmalarındaki kadar gür çıkmadı bu sefer... Kendi içinde ummadığı bir soru işareti açılmıştı... Fikir namusu da olduğundan körü körüne
altta kalmamak için 'hayır' diyemedi... Öyle ya tesadüf ihtimali ağaca, ota, kediye köpeğe verilebiliyorsa… Zaten bu konuda anlaşmıştık...
- Peki doğru ama niye bu acılar yaşanıyor dünyada... Allah herkesi Cennet'e koysaydı... Herkes mutlu olsaydı... Niye bu çileli hayat...
BİR ANDA ORTADAN KAYBOLDU...
- Senin paran var mı...
- Var evet...
- Bunu istediğin gibi kullanabilir misin
- Elbette...
- Biri gelip bu paranı şöyle kullanma, böyle kullan, bunu yapma, şunu yap dese... Tavrın ne olur...
- Bunu tavsiye şeklinde söylerse kafama uyarsa alırım...
- Yok sanki kendi parasıymış gibi sana emir ediyor diyelim...
- Öyle şey olmaz... Benim parama karışamaz tabi...
- Evet karışamaz... Çünkü senin paran senin mülkün... İşte bütün mahluklar da Allahü tealanın mülküdür... Mülkünü dilediği gibi kullanır... Kullar hikmetini
anlayamaz... Sen herkesi Cennet'e koysaydı diyorsun... O öyle dilemedi... Adalet eyledi... İmtihan yeri yarattı... Peygamberler (aleyhimüsselâm) gönderdi...
Neden razı olup olmadığını bildirdi... Belli süre verdi... Dinini duymayanlara da azap etmeyecek... Bunu da bildirdi...
- Ben de bunlara ne gerek vardı, herkesi Cennet'e koysaydı diyorum... Onun için zor değildi ki bu...
- Mülkünü öyle kullanmak istemedi. Elbette Allah bunu dilese yapardı. Ama mülkün sahibi o... Kimse bir şey diyemezdi... Peki ben sana farklı bir soru sorayım
o halde...
- Tabi...
- Ya bütün kullarını hiç imtihana tutmadan Cehennem'e koysaydı...
Şaşkındı yine... Bunu hiç düşünmemişti belli ki... Devam ettim onurunun zedelenmemesine dikkat ederek...
- Öyle de yapmadı... Cevapları belli imtihan soruları sordu bir yerde Rabbimiz... Ama kulları teşekkür etmek dururken soruları cevaplama tenezzülü bile
göstermiyorlar...
- Bu insanların yaptıklarını gördükçe sistem böyle olmamalı diyorum kendi kendime... Madem bir güç yarattı kainatı niye oluyor bu pislikler... Niye bu
kadar kötü insan var… Var dediğin Allah (haşa) bunları görmüyor mu…
- Allah bunları istemiyor ama… Orayı atlıyorsun... Onun istediklerini insanlık yapsa bunların hiçbiri olmazdı... Olmadığı zaman dilimleri de yaşadı insanlık...
Uzaklaştıkça sapıttılar bu güzellikten... Bunlar kafir de oldu, dinini bilmeyen müslümanlar da oldu...
Kullarının yaptığından haberdar olduğunu ve hesap gününün geleceğini Allah da bildiriyor… 'İnsanların yaptıklarıyla denizde ve karada fesat hasıl oldu.
Her şey bozuldu…' buyuruyor… 'Sizleri abes olarak, oyuncak olarak mı yarattım diyorsunuz. Bana döndürülmeyeceğinizi mi zannediyorsunuz…' diyerek kulların
yaptıklarını soracağını bildirdi…
- Bunlara öfkem belki de... Kimseyle böyle dertleşmemiştim yıllardır... İyi oldu... Çetin öyle bir haldeyim ki sanki E5'te bir tahta bilyalıdayım... Etrafımdan
vızır vızır arabalar geçiyor. Ne sağa, ne sola kıramıyorum direksiyonu... Bir kırarsam parça parça olmak beni bekliyor...
Acıyordum haline… Belli ki insanlardan gördüğü ve iğrendiği tavırlarla bu korkunç yola kırmıştı bilyalısının direksiyonunu… İçimden geçenleri ona söyleyemiyordum…
'Herkes seni üzenler gibi değil… İyi insanlar da var bu toplumda…' demek istiyordum ama kabul edecek halde değildi... Ona acımakla birlikte her an kaybedecek
olmanın endişesi de vardı içimde… Belli mi olur, bir anda gurur meselesi yapabilirdi bazı şeyleri ve kopabilirdi benden… İşte buna yapabilecek bir şeyim
yoktu…
Bir müddet yollarımız kesişmez oldu gece dönüşlerinde… Endişem her geçen gün arttı… Nerelerdeydi bu çocuk…
O'NUN HOCASI ALLAHÜ TEALADIR...
Telaşım gittikçe acıya dönüştü...
Yoksa farkında olmadan onu sıkmış mıydım... Yıllarca kabullendiği şeyin tersiyle karşı karşıya gelmişti şimdi... Bir fikir savaşı vermekten kaçmış mıydı
yoksa...
Yoluma artık çıkmaması bu yüzden miydi...
Çok şükür bu endişelerimde kendi dünyama yarayacak bir şey yoktu... Ama yine de endişelenmekten kendimi alamıyordum...
Birkaç gece sonra yine karşılaştık nihayet...
Yine salına salına yürüyordu az ötemde...
Beni nasıl karşılayacaksa işte o tavır sorularımın cevabı olacaktı…
Bülent, açık konuşan bir çocuktu...
Bu sebeple içimdeki sorular birazdan cevabını bulacaktı...
Hem ertelemenin de ne faydası vardı...
Seslendim yine...
Geriye döndü ve yüzünde bir tebessüm belirdi...
Hatırımızı sorduk birbirimize...
Mesai saatlerinin kısa bir süre için değiştiğinden o sebeple görüşemediğimizden bahsetti... Rahatlamıştım...
Tavır ve davranışları içtendi... Riyasız ve maskesiz...
- Bu birkaç gün konuştuklarımızı düşündüm Çetin... İyi oldu bir yerde...
- Neler oluştu dünyanda...
- Bilemiyorum... Ya bütün bu uğraşmalar boşunaysa...
- Hangi uğraşmalar...
- İşte dini uygulamalar...
- Bu sözün bak aklıma ne getirdi şimdi... Bir gün bir dehri... Yani bugünkü söylenişiyle bir ateist Hazreti Ali efendimizle karşılaşmış... 'Siz bu kadar
namaz kılıyorsunuz, oruç tutup aç susuz kalıyorsunuz, bu kadar eziyet çekiyorsunuz... Ama Allah, ahiret diye bir şey (haşa) yok ki... Boşuna uğraşıyorsunuz...'
demiş...
Hazreti Ali de onun anlayacağı şekilde enfes bir cevap vermiş...
'Diyelim ki senin dediğin doğru. Ben bu dünyada biraz sıkıntı çekmiş olacağım... Ama benim dediğim doğru ise ki doğru; sen sonsuz olarak azap göreceksin...
Hangimizinki akıllı bir iş...'
- ...
- Yani yüce imam, hangimizin aldığı risk daha büyük, demeye getirmiş...
Akıl tek başına Rabbimizi bulabilse tanıyabilseydi haşa Peygamberlerin gönderilmesi lüzumsuz olurdu...Onun için Sevgili Peygamberimizi 'sallallahü aleyhi
ve sellem' iyi tanıyan böyle şüphelere düşmez... Çünki O'nu yetiştiren Allah'tır... O Allahın elçisidir... Bütün ölçüler Efendimizde mevcuttur...
- Hazreti Muhammed... Sadece ismini biliyorum... Birkaç sözünü bir de...
Efendimizin ismini saygıyla anması beni çok sevindirmiş ve umutlandırmıştı... Devam ettim... Bu arada kalbimde bir şeyler olmaya başladı...
(Ağzımı açmam yetiyordu…)
Bir tat, bir lezzet, ılık ılık bir şeyler ama neyi, nasıl tarif etsem... İkimiz arasında olan bu konuşmalar sanki nur olarak kalbime giriyor ve beni neşelendiriyordu...
Bir ferahlık, bir tiril tirillik... Tarif edemiyorum... Erken sevinmek istemiyordum ama kalbimde başlayan bu lezzet, Bülent'in sonsuzluğu için bir müjde
miydi acaba...
Belli etmedim... Etsem de anlayacak frekansta değildi zaten... Henüz yolun çok başındaydık...
Bir şey daha dikkatimi çeker oldu...
Abartısız... Sanki sadece ağzımı açıyordum... Yani bana düşen ağzımı açmaktı… Sözler, konular ruhumdan ağzıma, oradan da Bülent'in kulağına ve ruhuna üfürülüyordu
adeta...
Bunu nefsim için söylemiyorum...
Sadece Allahü teâlâ yolunda gayret ederken, kişiye verilen bir tür hediyeleri dile getirmekle okuyanlara yön göstermektir derdim... Biliyorum maddenin
ve 21. asır rezilliğinin pençesinde kıvrananların bu güzellikleri işitmeye de ihtiyacı var...
Dünyada neler olduğundan, hayatın mekânikliği dışında nasıl harikulade lezzetler pınarı bulunduğundan bir şeyler söylemek bunlar...
Nasiplisi anlar, bulur, kavuşur...
- Düşünsene Bülentcim... O yüce Peygamber... (aleyhisselâm) Hiç okumamış, yazmamış... Doğru dürüst seyahat etmemiş... Bir anda öyle sözler söylüyor ki...
Öyle bir kitap getiriyor ki... O kitapta yazanlar binlerce yıl sonra ortaya çıkıyor...
- Nasıl yani...
- Kaptan Cousteau iki denizin birbirine karışmadığını 20. asırda buluyor... 1400 yıl önce bu Kur'anı kerimde bildirilmiş...
- Evet duymuştum...
- Bunun üzerine müslüman oluyor... Her şey açık ortada...
- Valla bilemiyorum ki Çetin... Aklım çok karışık...
- Yok öyle de olmasın... Bunları yalnız kaldığında tahlil et diye söylüyorum... Kararını verecek olan sensin güzelim...
- Ya bir şeyi itiraf edeceğim...
- Tabi ki...
- Görüşmediğimiz yıllarda seni çok düşündüm... Sen de namaz kılıyordun... Bir farklılık görüyordum... Seninle bu konuları konuşmayı çok istemiştim ben...
Ama olmadı bir türlü...
- Kısmet bu zamana imiş...
- Peki nedir bunların soğukluğu, iticiliği...
- Kimlerin...
- Müslümanım diyenlerin... Ben onlarda sende aldığım sıcaklığı niye göremedim yıllarca... Niye bana itici geldiler... Tavırları niye menfaatçi, donuk ve
sadece kendini düşünür halde... Hiçbir sıcaklık duyamadım... Suç bende mi sence...
- Öyle derin bir konu açtın ki şimdi...
- Olsun... Anlat... Sabaha kadar dinlerim... Beni soğutan şeyler bunlar... Allah'ı inkâr ettiren şeyler...
- Çok okudum Bülent... Yeni yeni şekillendi bazı şeyler...
- Ne onlar...
NUR; DOĞRU YOLDA BULUNUR…
- Bu insanlar dini bilmiyorlar... Ben de bilmiyormuşum... Namazı sadece yatıp kalkmak sanıyormuşum... Müslümanlık hırka değil ki... İşine geldiği zaman
giy, gelmediği zaman çıkar... Camide müslüman, dışında hristiyan gibi davranılmaz... Dinimiz günün her anında yaşanmalı...
- Heh... İşte bu... Bak... Madem namaz kılıyorsun, niye onun bunun arkasından konuşuyorsun be adam... Niye bacak kadar çocuğa tokat atıyorsun...
Kızmıştı... İçinde derinlere kök salmış, onu zincirlemiş, mutluluğuna engel olmuş gerçekler bir bir aydınlanmaya başlamıştı... Buluyordu... Zincirlerini
kırıyordu... Belli ki onun da iç dünyasına ışık süzülüyor, karanlıklar dağılıyor, bunun hırsını taşıyordu...
- Hayatım Peygamberimiz'in (aleyhisselam), 'İlmin olduğu yerde İslamiyet vardır. İlmin olmadığı yerde küfür yetişir...' manasında bir mübarek sözleri var...
Dinimizi hakiki olarak getiren yol Ehl-i sünnet vel cemaat yoludur… İşte bu yol başta İngilizler olmak üzere dinimize düşman olanlar tarafından binbir
hilelerle örtülmüş... Bu yola ait kitaplar ortadan kaldırılıp; o yolun alimleri yok edilip yerine bir sürü sapık alimler ve kitaplar yayılmış... Müslümanlar
cahil bırakılmış...
- Biraz daha açar mısın…?
- Şimdi şuraya dikkat et… İngilizler ve batı dünyası biliyorlar ki, İslamiyeti yani Ehl-i sünneti yeryüzünden zorla kaldırmaya çalışsalar müslümanlar farkına
varacak ve çalışacaklar... Onun için başka bir yol buldular... Bu en az 250 yıllık bir çalışmanın ürünü... Dini yayar gibi yapıp, Ehl-i sünnete yani dinin
aslına uymayan bilgileri, kitapları yaymaya başladılar... Bunları anlatan cahilleri alim diye tanıttılar... İnsanların önüne sürdüler... İnsanlar cahil
bırakıldığından bunları okuyanlar 'doğruyu bunlar anlatıyor' sandı... Onlarla bidatleri körüklediler... Yani dinde olmayan, sonradan sokulan inanış ve
ibadet sanılan şeyleri yaydılar…
Neticede ibadetlerin içindeki nur kayboldu... Çünkü nur doğru inanışta, ibadette bulunur... Din büyüklerinin yolu unutuldu... Nice alimler, evliyalar (aleyhimürrahme)
yetişti İslam aleminde... Hepsiyle irtibatımız kesildi... Dindeki incelikler, estetik, nur kalplere (nasiplileri hariç) girmez oldu...
Namazı kılan ama herkes gibi olan kişiler, nesiller böyle ortaya çıktı...
Allah korkusu, Allah sevgisi, dünyanın geçici olduğunu idrak edebilmek hissi ancak Ehl-i sünnet yolundaki ilimlerden, bidatsız ibadetlerden ve bu yolun
evliyalarının kalplerinden alınıyor...
- Yani bu tipler dini yanlış öğrenmişler ve onun için mi böyle ham kişiler olmuşlar...
- Aynen öyle... Herkes gibi sadece menfaatini düşünen... Herkesin kızdığı şeye kızan... Onun bunun arkasından konuşan... Sonra da namaz kılan...
- İşte bu ya...
- En büyük fitneyi böyleleri çıkarıyor... İnsanlar bunları görünce, bunların yüce dinimizi anlamayan cahiller olduğunu anlamıyor da; işte namaz kılan diye
dine buluyor kabahati...
- Bana da bu oldu... Aynen bu oldu Çetin…!!!
- Yanlış bu Bülent’ciğim! Yanlış kardeşim…!!!
- Ama böyleleri çok...
- Evet... Doğru yolu hemen her yerden kaldırdılar da ondan... Ben de çok aradım... İmamı Rabbani 'kuddise sirrehül aziz' hazretlerini tanıyıncaya kadar...
- O da kim…?
- Bir büyük Allah dostu veli... 400 yıl önce yaşamış... Mektubat kitabı var... Talebelerine yazdığı mektuplardan oluşuyor... Dinin aslını işte bu mübarek
kitabında pek nefis anlatıyor...
- Nerden alabilirim…?
Tüylerim diken diken olmuştu... Çok sevinmiştim...
- Ben sana getiririm...
(Öyle bir kitap ki, muhabbetle elini süren kurtulur…)
Bu az bir şey değildi... Seyyid Abdülhakim Efendi 'kuddise sirrehül aziz' hazretlerinin verdikleri bir müjdeyi burada yazmak uygun olur...
Buyurmuşlar ki, "İmam-ı Gazali 'rahmetullahi aleyh' hazretlerinin İhya kitabının; bir kâfir severek sayfalarını çevirse imâna gelmesi nasip olur. İmam-ı
Rabbani’nin, kuddise sirrehül aziz, Mektubat kitabı İhya’dan çok daha kıymetlidir. Bir kimse muhabbet saikiyle, muhabbet ederek, Mektubat kitabına elini
sürse kurtulur…"
Gittikçe neşeleniyordum... Bu kesişmeler sonsuza doğru bir mutluluk doğrusuna dönüşecekti, hissediyordum... Ama nasıl... Onu biz bilemeyiz... Her şeyin
sahibi, Yaradanımız, celle celalühü, bilir… Bana düşen onunla alakadar olup ilgilenmekti… İçimden bir ses, “Bülent, belki ahirette seni de kurtaracak” diyordu…
Bana düşen gayretti...
Sonraki akşamlarda da buluşmalarımız konuşmalarımız devam etti... Artık daha muhabbetliydi... İlk konuşmalarımızdaki kadar dikine sorular sormuyordu...
Daha çok merak eder nitelikteydi yaklaşımları...
Bense sadece ağzımı açmaya devam ediyordum...
- Bilim adamları Big Bang'le genişleyen uzayın, açısını hesaplayıp bir simülasyon kurgulamışlar...
- Yani...
- Big Bang'i biliyorsun değil mi...
- Evet duymuştum...
- Büyük patlama... Patlama sonrası oluşan uzay, halen daha gittikçe uzaklaşan yapıda... 15 milyar yıl önce olmuş bu dev patlama...
- 15 milyar yıl mı…?
- Evet... Ve belli bir açıyla düzenli olarak savruluyor... İşte o açıyı hesaplayıp, filmi geri sarar gibi uzayı simülasyonla geri sarmışlar... Netice
ne biliyor musun…?
- Ne…?
- İğne ucu kadar bir yer...
- Bi dakka Çetin... Aklım durdu şimdi…!
- Durmayacak gibi değil evet...
- İğne ucu kadar mı…?
- Hatta sonra bir açıklama daha yapıldı... Atomun protonu kadar bir yerden patlamış...
- Uffff...
- Bülent, sen kaliteli bir düşünce yapısına sahipsin… Bunu birçok insana söyledim... Anlamadıkları gözlerinden belliydi... Sen ise şu anda bir 'tutulma'
yaşıyorsun...
- Nasıl tutulmazsın...
- İşte yaratılış... Zaten meşhur ateistlerden bazıları da 'her patlama parçaları düzensiz savurur... Big Bane'teki bu savrulma ise o kadar muhteşem bir
düzendeki, Allah’ın, celle celalühü, varlığını gösteriyor’ itirafında bulundular…
Şunu da düşünmeli... İlk madde ne idi... Her madde bir etkiyle hareket ettiğine veya durduğuna göre ilk madde ne idi... Buna cevap veremez inanmayanlar...
Ben ne bileyim derler çıkarlar işin içinden...
- Nasıl bilinsin ki Çetin...
- İslamiyet bildiriyor bunu... Ama benim sorduğum ilk maddenin sonsuza gidemeyeceği anlamında...
- Anladım şimdi...
- Ateistlere soruyorum... Bu düzeni oluşturan neydi..? “Atomlar” diyorlar... Peki atomları oluşturan neydi…? Proton, nötron, dış yörünge elektronları...
Peki onları oluşturan…? Kuark ve gluyon oluşumları diyorlar... Onları oluşturan neydi…? Higgs parçacıkları diyorlar... Ancak bu bir varsayım… "Hadi Higgs'leri
de kabul edelim, onları ne oluşturdu?” ediğimde de yüksek enerji diyorlar… “Sonrasını bilmiyoruz" diyorlar... Enerji de bir güçle oluşmalı ama...
- Yani bir etkiyle...
- Evet... Mutlaka bir şeydi... Ama onun evvelinde altı kat gökler yaratılmıştı bile... Ateizmin ve bilimin söyleyemediği patlamanın olduğu o küçük noktanın
çok ötesini bize dinimiz bildiriyor... Gökler, onları kuşatan kürsi ve Arş-ı ala... Arşın üzerindeki ruh alemi...
- Yetişemiyorum... Müthiş...
- Evet hazır değilsin Bülent... Şunu bilmeni istiyorum... Başlangıç noktası yok ateistlere göre... Bunlar hem bilime inanırlar hem de başlangıçsız derler
bu kâinata... “Her şey böyle gelmiş böyle gider" derler... Halbuki ilim bir maddenin hareketinin bir kuvvetle olabileceğini anlatır... Onlar ilimi burada
ıskalarlar... “Tesadüf" derler çıkarlar işin içinden...
- Dur... Paradoksu şimdi daha iyi anladım. Yani madem ki ilmi, yani bilimsel olarak bir etki gerekiyor… İlk madde olmalı… Sonsuz maddenin olabilme ihtimali, aslında
olamamayı gösteriyor...
- Harika .. Bu ise olamaz... Her şey bir ilk şeyle başlar... Bu da yaratılıştır... Allahü tealanın varlığı bu mantıkla da bilinebiliyor...
Derin derin düşündü...
Devam ettim elimde olmadan...
- Bülent... Güneş merkezde etrafında gezegenler bir dairede dönüyor... Atomun çekirdeği var, etrafında elektronlar yine bir dairede dönüyor... Bu nasıl
tesadüf olabilir... Makro madde ile mikro madde aynı şekilde hareket ediyor... Bu ne benzerliktir…
- Allak bullak oldum... Sarsıldım... Doğru söylüyorsun… En büyüklerle, en küçük madde aynı tarzda hareket ediyor…
UMULMADIK SARSILIŞ...
Klasik söylenişiyle günler haftaları, haftalar ayları kovaladı... İlk rastlaşmalarımızdan bu yana iki aya yakın süre geçmişti... Konuşulması gerekenlerden
yıllar sonra hatırlayabildiğim kadarını kaleme aldım... Benzeri birçok konuları da konuştuk...
Bülent'in açmazları tek tek açıldı... Gel gelelim istediğim noktaya bir türlü gelmiyordu... İman...
Hemen her gün olmasa da bir araya geldik konuştuk iki ay sonrasında... Konulara bu kadar derinlemesine girmiyorduk ama... Zaten girilmesi gereken konu
da kalmamış gibiydi... Bülent her hangi bir şekilde gözlerini de gerçeğe kapayacak bir insan değildi... Belli ki iç dünyasında büyük bir mücadele, savaş veriyordu…
Benim için de çok fazla yapılabilecek bir şey yoktu... Çok sıkılıyordum... Beraberken ve ayrıldığımda elimden dua etmekten başka çare gelmiyordu...
Farklı bir şey olmalıydı... Ama ne olduğunu ben de bilmiyordum... Sanki rüzgarla şişmiş yelkenlimiz süratle hedefine giderken; bir anda rüzgâr kesilmiş
ve fikir okyanusunda hareketsiz kalakalmıştık... Beklemedeyim... Rabbime sığınmaktayım...
"Allahım ben elimden geleni yaptım... Hidayet senden…"
On beş günlük süre sonunda beklediğim o müthiş hadise gerçekleşti... Aklımın köşesinden bile geçmez bir şeydi...
Bir akşam küçük oturaklı çay bahçesinde buluştuk... Bülent hayatı boyunca ilk defa karşılaştığı bir şeyin şaşkınlığındaydı... Yüzü kireç gibiydi...
- Çetin ben aşık oldum...
- Öyle mi... Aşk güzeldir... Ama niye üzüntülüsün...
- Bir türlü istediğim sıcaklığı bulamıyorum...
- Nasıl yani...
- Biliyorsun gururuma düşkün bir insanım...
- Evet biliyorum...
- İlk zamanlar ben de mesafeliydim... Seviyeli olsun istemiştim... Ama sonra başkalarının ona ilgisini de gördüğümde delirecek gibi oldum...
- Anlıyorum...
Ağlamaya başladı... Ama nasıl bir ağlama... İnanamazsınız... Ağlayan insanın yüz mimiklerinde bir değişim olur... Onda böyle bir şey olmadı... Sadece gözyaşları
süzülüyordu yanaklarına... Belli ki çok dolmuştu... Acıdım...
- Anlat kardeşim... Biz bunun için dostuz... Nedir seni bu kadar yakan... Seni sevmediğini mi düşünüyorsun yoksa...
- Hayır... “Ne evet, ne hayır" diyor… Dedim ya gurur yapıyordum ama başkasının ilgisini gördüğümde yanına gittim bir gün... Açıkça söyledim hislerimi...
Evlilik niyetiyle kendisiyle ilgilendiğimi. Daha önce hiç kimseyle gönül ilişkimin olmadığını, kimseyi de sevmediğimi söyledim...
- Sonra...
- Önceleri o da bana yakın gibi davrandı... Umutlandım... Beni gördüğünde tebessüm ediyordu... Ama yılışık yapısı yok... Olsa zaten sevmezdim...
- Ne zaman oldu bu...
- İki hafta önce başladı... Ömrümde böyle bir şey yaşamadım ben...
Konularımızın kilitlenmesi de iki hafta önceydi… Evet gerçekten yaşamamıştı... Aklın dehlizlerinde yürümeye bayılan Bülent, ilk defa aklın dışında, aklının
yetemeyeceği bir duygusal sarsılışla karşı karşıyaydı... Akılla çözdüğümüz onca şeyin ötesinde başaramadığımız 'hidayete adım' aklın dışında bir gelişmeyle
mi akıp geliyordu yoksa... Kendisine bunu söyleyemezdim elbette ki... Ama Rabbimin hikmetinden sual olunmaz ki...
On beş gün boyunca artık bütün buluşmalarımızda konu Bülent'in bu aşkıydı... Elem çekiyordu... Teselli etmeye çalışıyordum ama nereye kadar... Kız bir
gün umut verse ertesi gün ters davranıyormuş... Ondan dinlediklerimden süzebildiğim kadarıyla, Bülent'in sevdiği bu kız da kendi hislerinden emin değildi...
Bir akşam bu denli elem çekmesine dayanamadım artık...
- Bu gelgitler seni çok sarstı kardeşim... Aşk böyle bir şey... İnsanın yüreğine bir şey oturur... Eli ayağı tutmaz gibi olur... Gözlerini açtığında hemen
aklına onun yüzü gelir... Bütün dünyan o olmuştur artık... Yemez içmez hale gelirsin... Karşılıksız seversin... Ama bil ki elemsiz olmaz Bülent... Sabır
gerekiyor... Belli ki çok sevmişsin...
- Çok, dedi ve yine gözyaşlarını tutamadı... - Çok güzel, çok güzel bir kız, diyebildi sadece...
Çaresizdim... Yanı başımda bir insan böylesi bir derde tutulmuşken daha bir şefkat ettim ona…
Efendimiz, aleyhisselam, iffetli aşıklara müjde vermişler ya: “Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek ölen şehiddir” diye...
Ne güzel bir din... Aşık olanlara şefkate bakınız...
(Sevgilisine kavuştu…)
Bu hatıra serisinin en başında dile getirdiğim, aklımın ucundan geçmeyen müthiş olay gerçekleşmek üzereydi... Habersizdim... Bülent'le en son dertleşmemizdi...
Kıza kendini toplayarak her şeyi açık açık söylemişti... Sevgilisi de 'Tamam son kararımı cumartesi sana söyleyeceğim' demiş....
Çok tedirgindi o akşam Bülent... Hafızam beni yanıltmıyorsa cuma gecesi bu son konuşmayı yapmıştık... Yani ertesi sabah Bülent ya aşkına kavuşacak veya
veda edecekti...
O gece uzun zaman yanımdan ayrılmak istemedi... Bütün gücümle yanında oldum... Uzun uzun teselli ettim... Hakkında hayırlısı olması için dua ettiğimi dile
getirdim... Geç olmuştu... Ayrıldık...
Hafta sonu görüşemedik... Ne olup bittiğini ben de çok merak ediyordum... Olumsuz bir bitiş olma ihtimaline karşı evine gidip sormak da içimden gelmedi...
Belki yalnız kalmak isteyebilirdi... Onu hissi bir travma yaşarken rahatsız etmek istemedim... Bir yandan da merakım gittikçe arttı...
Derken o müthiş akşam geldi... Yanlış hatırlamıyorsam telefon etti... Her zamanki yerde buluştuk... İlk sorusu tüylerimi diken diken etti...
- Çıplakken dua etmek günah mı…
SIĞINILACAK BİR YER ARADIM…
Hayatımda öyle yoğun duyguları çok az yaşamıştım... Bu ne büyük bir müjdeydi böyle...
- Anlat Bülent ne oldu kardeşim anlat...
- O gece senden ayrıldıktan sonra ertesi gün için banyo yapayım dedim... Yıkanırken öyle bir his geldi ki bana...
Yapılması gereken ne varsa yaptım. Onu çok sevdim, aşık oldum... Ama yapabilecek hiçbir şey kalmadı artık… İşte yarın olduğunda, sevgilimi kayıp edebilirim...
Her şey onun iki dudağı arasına kaldı... Ya kaybedersem, ben ne yaparım…? Onsuzluğa nasıl dayanırım diye düşündüm...
- Evet, anlıyorum...
- O anda kendimi sıfır noktasında hissettim... Ben artık sıfırım dedim... Elimden hiçbir şey gelmez...
- Sonra
- SIĞINILACAK BİR YER ARADIM... DAYANACAK BİR GÜÇ... AĞLAMAYA BAŞLAMIŞIM... VE ALLAHA DUA ETMEYE BAŞLADIM... ONU BANA VERMESİ İÇİN... GÖZYAŞLARIM SUYA KARIŞTI…
Zangır zangır titriyordum... Farkında değildi ben de gözyaşlarımı içime akıtıyordum... Çok duygulandım...
Allahım ne büyüksün...
Bir aşkı sebep yaparak bir kulunu kendine çektin...
Ya İlahi... Senden başka ilah yoktur... Sen birsin...
Ey merhametli Allahım... Affet... Affet...
Bizi bize bırakma...
Sevgilin, Peygamberin Muhammed aleyhisselam hürmetine bizi iki dünyada da iyi kullarınla birlikte bulundur...
Bülent bir sevgili kaybetmiş ama hakiki sevgiliyi bulmuştu...
Evet ret cevabı almıştı sevgilisinden...
Ama Rabbimiz onu kabul etmişti…
Bir hafta sonra telefon açtı bana... Gülen bir ses tonuyla,
- Çetin ben namaza başladım…
Size o anki duygularımı nasıl anlatayım… Galiba anlatmaya da gerek yok… Şu an hissediyorsunuzdur…
On beş gün sonra bir telefon daha:
- Kur'anı kerim öğreniyorum diyordu...
Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye ve Müjdeci Mektuplar kitaplarını verdim... Mektubatı defalarca okudu...
Ramazan ayına gelmiştik... Sahura kadar Mektubat'tan doyumsuz sohbetler yaptık...
Mektubat'ı onunla konuşmaktan zevk aldığım kadar çok az kimseden aldım... Kaliteli düşünce yapısıyla çabuk ilerliyordu...
Birkaç yıl sonra evlendi... Çoluk çocuğa karıştı Bülent...
Ben ise yıllar içinde, bu emsalsiz hatırayı sizinle paylaşmak üzere ruhumda saklayarak; kendi ufuklarıma, yeni Bülentlere yelken açtım...
Ömer Çetin Engin
1 Ekim, 15:19 ·
Bir Ateistin Hidayeti
Yaşanmış bir hatıra…
Onu yıllar sonra iş dönüşü evime giden yolda, yirmi metre kadar önümde yürüyor gördüm...
Seslendim,
- Büleeent… Bülent…
Beni görünce yüzünde bir tebessüm belirdi...
Yüz hatları genelde kontrollüydü küçük yaştan beri...
Bir tebessüm evet... Çünkü Bülent'le hiç kötü hatıramız yoktu... Birbirimizi kırmamıştık çocukluk yıllarımızdan beri... Yoksa çoğu insana mesafeliydi o...
Hal hatır sorma faslından sonra evlerimizin yolunu tuttuk o akşam...
Ertesi gece yine evime giderken gördüm onu... Yine yirmi metre önümden yürüyordu...
Dejavu türü bir şey yani…
Yine birkaç kısa hal hatır faslı ve bizi bekleyen uykuya koşturmak...
Üçüncü gece ve...
Doğru bildiniz... Yine yirmi metre önümde salına salına yürüyen Bülent...
Bunda bir iş var...
Saatlerini ayarlasan buluşamazsın bu şekilde...
Metreleri ölçsen oturtamazsın bu mesafeyi...
Bu dejavunun ötesinde bir şey...
Ötelerden gelen bir kurgu mu acaba...
Bilmiyorum o an için...
Üç ay sonra anlayacağımdan da habersizim...
O akşam biraz daha konuşalım diye kararlaştırdık... Onda da -her ne kadar inanmasa da- metafizik çağrışımlar mı oldu bu üç gecede… Sormadım, bilemiyorum
açıkçası...
Ama yıllarca aynı yoldan gelip gitmişiz de karşılaşmamışız...
Niye bu üç gizemli gece, bu üç gizemli kesişme...
Sonrasında da defalarca aynı geceler tekrarlandı...
Sözleşmeden buluşmak ki ne buluşma... Sözleşseniz bu kadar dakik bir araya gelemezsiniz...
Her gece aynı saatte ve yirmi metre önümde...
Ben günlük eve dönüş saatimde bir rötar yaşasam da bu böyle…
Yavaş yavaş açıldı...
Ayakkabıcılıkla uğraşıyor Bülent...
1.85 boylarında sarışın, mavi gözlü yakışıklı bir çocuk...
Ona rağmen günümüz modasına (!) bakıldığında hayatında şaşılacak şekilde hiç sevgilisi olmadığını söylüyor...
Yugoslavya göçmeni bir ailenin küçük oğlu...
İş yerinde çalışanların kaytarmasından ve insanların sözlerini tutmamasından başlıyor söze...
Kendisini toplumla bir türlü özdeşleştiremediğini bu kalabalıklara ait olmadığını dile getiriyor...
Kız erkek yakınlaşmalarının hayvani seviyeye yakın olduğundan konu açıyor ki şaşırıyorum...
Böyleleri de kalmış mı diyorum içimden tabi ki belli etmeden...
Kendisinin başka frekanslarda dolaştığını anlatıyor...
- Ne gibi…
- Nasıl anlatsam ki Çetin... Hayatı, her şeyi sorguluyorum... Beni biliyorsun ilkokuldan atıldım... Okumadım... Ama felsefeye merak saldım... Sayısız kitaplar
okudum... Bu arada İmamı Gazali'yi de [kuddise sirruh)]okudum...
- Sonra
- Bir şey söylersem kızar mısın...
- Hayır söyle...
- Sen Allaha [celle celalühü] inanıyor musun
- Elbette...
- Ben inanmıyorum...
Şoke olmuştum...
YARIM METRE YANIMDA AMA, O KADAR UZAKTA Kİ...
Tüylerim diken diken... Onu böyle bırakmamıştım...
Çocukluğumdan beri tanıdığım Bülent... Hayatın bizi farklı yerlere savurmasından yıllarca görüşemediğim bir insanı ne halde bulmuştum...
- Kızdın mı...
- Üzüldüm...
- Ama izin almıştım... Olduğumdan farklı mı davransaydım... Senin inancına saygılıyım... Ama ben inanmak zorunda değilim... Yani sen üzülme diye öyle görünemem...
- Evet anlıyorum... Ama benim inandığım dine göre seni bekleyen akıbetin sebebiyle üzüntüm... En nihayetinde bir mazi paylaştık seninle...
Evet öyleydi... Yarım metre yanımda duran Bülent... Bu haliyle ölürse ebediyen azap görecekti... Ve benim elimden bir şey gelmiyordu...
Yıkıntıdan sonra bir ferahlık gelip buluyor insanı ama...
Bir anda aklıma bu üç gecelik rastlaşmalarımız geldi... Bir umut ışığı yandı dünyamda...
'Boş değil bu kesişmeler' dedim içimden...
Bütün düşünce dünyamı, benliğimi, vaktimi, dertlerimi geriye atma zamanıydı... Onu öylece uğurlamak aklımın ucundan bile geçmedi... İki buçuk ay sürecek
fikir savaşımız başlamak üzereydi... Bu yetmiş günlük zaman diliminden sonraki on beş günlük sürede tıkanıp kalacak ve sonrasında da Rabbimizin merhamet
ve büyüklüğüne şahit olacaktık...
Tabi o anda bunların hiçbirinden haberimiz yoktu...
Söze başlamalıydım...
- Benim inancıma göre sen sonsuz olarak helak olmak üzeresin...
- Evet biliyorum... İslamiyetten bilgim var...
- Senin inancına veya inanmamana göre de ben boşuna yoruluyorum...
- O da doğru... Evet...
- Ben kendimin, sen de kendinin doğru olduğuna inanıyorsun...
- Evet...
- O halde ispatlara, itirazlara ne dersin...
- Bu konuyu seninle konuşurum... Çoğu kimseyle konuşmaya gerek bile görmedim... Ama seninle konuşurum... Sana güveniyorum...
- Ama bir şartla...
- Nedir...
- Doğru olana doğru demek... Gereksiz yere altta kalmamak düşüncesine kapılmayacağız... Bu kendini kandırmak, vakti kaybetmekten başka bir şeye yaramaz...
- Tamam bence de...
Uygun bir zeminde buluşmuştuk... En azından girişeceğimiz fikrî savaşın adaletli olması lazımdı... Kendi yetersizliğimizi kaprisle örtmenin ne alemi vardı...
Şu anda birçok insan bu yanılgıya düşüyor...
Ömrü 60'a yaklaşmış olanların bile bu kişilik zaafından kurtulamadıklarını acı acı görüyorum...
Aradan tebessüm ediyordu... Belli ki utanıyordu da bir yandan... Ama kararlıydı ateist olmakta...
- Ne sebep oldu buna Bülent... Anlat bana... Çocukken camide namaz kıldığını hatırlıyorum...
- Dedim ya bu topluma yakıştıramadım kendimi... O camiye Kuran'ı öğrenmek için gittiğim dönemde bir gün müezzin sureleri doğru okuyamadığım için tokat
attı bana...
İliklerim kurudu… O müezzinin yatacak yeri var mı acaba…
BU BİR PARADOKS...
- Aşağılık herif...
- O günden sonra camiye bir daha uğramadım... Ama kızdın sen...
- Evet ben de rastladım bu tiplere... Bizim mahalledeki müezzin var ya...
- Evet tanıyorum...
- Onun da çocuğunu okuyamadıkça nasıl dövdüğünü biliyorum ben... Gözlerimle şahitim... O çocuk büyüdü ve ne zaman görsem sarhoştu…
- Nasıl olur bu Çetin yaaa...
- Olur Bülent... Güneş vurur, ama odaya pencere büyüklüğünde ışık girebilir... Adamın sureti müezzin, din adamı... Ama zır cahil... Dinin estetiğinden,
nurundan, şefkatinden haberi yok...
- Biliyor musun ilk defa böyle bir açıklama aldım...
- Nasıl yani...
- Yaşça büyüklerime anlatmıştım bu olayı... Gerek ailemden gerek çevremden... Hepsi, 'Kim bilir ne haltlar karıştırdın' şeklinde alay ettiler... Yakın
çevremden de böyle koptum... Sonra İncil okumaya başladım… O okuduğum İncil halen daha evde duruyor…
Az önce kuruyan iliklerim şimdi buz kesiyordu… Çünkü Bülent ve ailesinin mazisini az buçuk dinlemiştim… Yugoslavya'da hristiyanlara yakın büyümüşlerdi…
Sonrasında Türkiye'ye göç…Devam etti konuşmaya…
- Ama bir sürü çelişki gördüm… İşaretledim… Saçma sapandı… Din denince hiçbir şey hissetmiyordum artık… Çalıştığım yerde bir abi elime felsefeye ait kitaplar
tutuşturdu... Ben de zaten hayatı sorguluyordum... Yavaş yavaş dünyamda bir şeyler şekillenmeye başladı...
- Nasıl yani...
- Bu yıldızlar, sonsuz uzay... Bunu hiçbir güç yaratamaz... Nasıl olabilir...
- Evet yıldızlar, sonsuz uzay... Bak senin kurduğun cümlenin aynısıyla başladım...
- Evet... Niye…
- Şöyle bitirmek için… Bunları ancak Allah (celle celalühü) yaratır...
- Yok...
- Senin bu kurduğun cümle Stephan Hawking'i hatırlattı bana... Şu uzayla uğraşan, tekerlekli sandalyeye mahkum, felçli bilim adamı...
- Evet biliyorum...
- O'na kendi dilleriyle Tanrı var mı diye sordular... Uzay o kadar komplike ki, bunu hiçbir güç yaratamaz dedi... Bunu ancak Allahü teâlâ yaratır diyemedi...
O şekilde düşünemedi... Nasip işi... Hiçbir gücün yaratamayacağı komplike, karmaşıklık içinde ama muhteşem bir düzen barındıran kainatı 'tesadüfle' izah
etti ama... Acaip paradoksu fark ettin mi...
- Hayır…
(Papağan roman yazabilir mi…)
- Şöyle... Yani hiçbir gücün yaratamayacağı kadar karmaşık, detaylı ama içinde düzen barındıran bir kainat... Bunu hiçbir güç yaratamıyor ona göre... Ama
güçsüz ve bilinçsiz bir şey oluşturabiliyor... Onu iddia ediyor adam... Ve buna da tesadüf deniyor onlara göre...
- Bence olabilir...
- Yani 150 milyar yıldızdan oluşan şu samanyolu galaksimizdeki yüz elli milyar yıldız şaşmadan yolunda, yörüngesinde yüzebiliyor tesadüfen... - Olabilir...
- Şaşkınım diyebileceğim sana... Dünya güneş çevresinde dönerken milim olsun içeri veya dışarı savrulmuyor... İçeri yanaşsa ısınacak, dışarı gitse donacak...
Ama öyle milimetrik bir yörüngede ve boşlukta asılı yüzüyor ki hiç değişmiyor... En ideal yörünge... Bu da tesadüf mü sence...
- Ben tesadüfle açıkladıktan sonra istediğin kadar örnek verirsin Çetin... Ben niye tesadüf olmasın diye sorarım sana...
- Bu neye benziyor biliyor musun… Yani şuursuz, bilinçsiz bir şeyle bu komplike sistemin oluşabileceğini iddia etmek..
- Neye
- Hawkings ve onun gibiler için veriyorum bu örneği… Bunlar benzetmek gibi olmasın, bir romanın bilinçli ve plan sahibi bir insan tarafından yazılabileceğini
kabul etmezler… Ama bilinçsiz bir papağan tarafından yazılabileceğine inanırlar…
Bu örnekten sonra da ısrarcı mısın… Yani her şey tesadüf ve o yüzden Allahü teâlâ yok sana göre öyle mi...
- Evet öyle düşünüyorum...
- Her şey tesadüfen var oldu diyorsun…
- Evet…
- Peki tesadüfen Allah olamaz mı...
Şaşkındı... İlk şok... Rabbimin ismini tesadüfle zikretmek ağır gelmişti bana ama bir kulunun hidayeti söz konusuydu ve onu onun iyiliği için onun silahıyla
karşılamak zorunda kalmıştım...
Sonra da ekledim, - Bununla birlikte bütün bu sistemler ve hiçbir şey tesadüf değildir. Hepsi hesaba, kitaba uygundur dedim…
- Olabilir tabi, diyebildi...
Ama ses tonu ilk konuşmalarındaki kadar gür çıkmadı bu sefer... Kendi içinde ummadığı bir soru işareti açılmıştı... Fikir namusu da olduğundan körü körüne
altta kalmamak için 'hayır' diyemedi... Öyle ya tesadüf ihtimali ağaca, ota, kediye köpeğe verilebiliyorsa… Zaten bu konuda anlaşmıştık...
- Peki doğru ama niye bu acılar yaşanıyor dünyada... Allah herkesi Cennet'e koysaydı... Herkes mutlu olsaydı... Niye bu çileli hayat...
BİR ANDA ORTADAN KAYBOLDU...
- Senin paran var mı...
- Var evet...
- Bunu istediğin gibi kullanabilir misin
- Elbette...
- Biri gelip bu paranı şöyle kullanma, böyle kullan, bunu yapma, şunu yap dese... Tavrın ne olur...
- Bunu tavsiye şeklinde söylerse kafama uyarsa alırım...
- Yok sanki kendi parasıymış gibi sana emir ediyor diyelim...
- Öyle şey olmaz... Benim parama karışamaz tabi...
- Evet karışamaz... Çünkü senin paran senin mülkün... İşte bütün mahluklar da Allahü tealanın mülküdür... Mülkünü dilediği gibi kullanır... Kullar hikmetini
anlayamaz... Sen herkesi Cennet'e koysaydı diyorsun... O öyle dilemedi... Adalet eyledi... İmtihan yeri yarattı... Peygamberler (aleyhimüsselâm) gönderdi...
Neden razı olup olmadığını bildirdi... Belli süre verdi... Dinini duymayanlara da azap etmeyecek... Bunu da bildirdi...
- Ben de bunlara ne gerek vardı, herkesi Cennet'e koysaydı diyorum... Onun için zor değildi ki bu...
- Mülkünü öyle kullanmak istemedi. Elbette Allah bunu dilese yapardı. Ama mülkün sahibi o... Kimse bir şey diyemezdi... Peki ben sana farklı bir soru sorayım
o halde...
- Tabi...
- Ya bütün kullarını hiç imtihana tutmadan Cehennem'e koysaydı...
Şaşkındı yine... Bunu hiç düşünmemişti belli ki... Devam ettim onurunun zedelenmemesine dikkat ederek...
- Öyle de yapmadı... Cevapları belli imtihan soruları sordu bir yerde Rabbimiz... Ama kulları teşekkür etmek dururken soruları cevaplama tenezzülü bile
göstermiyorlar...
- Bu insanların yaptıklarını gördükçe sistem böyle olmamalı diyorum kendi kendime... Madem bir güç yarattı kainatı niye oluyor bu pislikler... Niye bu
kadar kötü insan var… Var dediğin Allah (haşa) bunları görmüyor mu…
- Allah bunları istemiyor ama… Orayı atlıyorsun... Onun istediklerini insanlık yapsa bunların hiçbiri olmazdı... Olmadığı zaman dilimleri de yaşadı insanlık...
Uzaklaştıkça sapıttılar bu güzellikten... Bunlar kafir de oldu, dinini bilmeyen müslümanlar da oldu...
Kullarının yaptığından haberdar olduğunu ve hesap gününün geleceğini Allah da bildiriyor… 'İnsanların yaptıklarıyla denizde ve karada fesat hasıl oldu.
Her şey bozuldu…' buyuruyor… 'Sizleri abes olarak, oyuncak olarak mı yarattım diyorsunuz. Bana döndürülmeyeceğinizi mi zannediyorsunuz…' diyerek kulların
yaptıklarını soracağını bildirdi…
- Bunlara öfkem belki de... Kimseyle böyle dertleşmemiştim yıllardır... İyi oldu... Çetin öyle bir haldeyim ki sanki E5'te bir tahta bilyalıdayım... Etrafımdan
vızır vızır arabalar geçiyor. Ne sağa, ne sola kıramıyorum direksiyonu... Bir kırarsam parça parça olmak beni bekliyor...
Acıyordum haline… Belli ki insanlardan gördüğü ve iğrendiği tavırlarla bu korkunç yola kırmıştı bilyalısının direksiyonunu… İçimden geçenleri ona söyleyemiyordum…
'Herkes seni üzenler gibi değil… İyi insanlar da var bu toplumda…' demek istiyordum ama kabul edecek halde değildi... Ona acımakla birlikte her an kaybedecek
olmanın endişesi de vardı içimde… Belli mi olur, bir anda gurur meselesi yapabilirdi bazı şeyleri ve kopabilirdi benden… İşte buna yapabilecek bir şeyim
yoktu…
Bir müddet yollarımız kesişmez oldu gece dönüşlerinde… Endişem her geçen gün arttı… Nerelerdeydi bu çocuk…
O'NUN HOCASI ALLAHÜ TEALADIR...
Telaşım gittikçe acıya dönüştü...
Yoksa farkında olmadan onu sıkmış mıydım... Yıllarca kabullendiği şeyin tersiyle karşı karşıya gelmişti şimdi... Bir fikir savaşı vermekten kaçmış mıydı
yoksa...
Yoluma artık çıkmaması bu yüzden miydi...
Çok şükür bu endişelerimde kendi dünyama yarayacak bir şey yoktu... Ama yine de endişelenmekten kendimi alamıyordum...
Birkaç gece sonra yine karşılaştık nihayet...
Yine salına salına yürüyordu az ötemde...
Beni nasıl karşılayacaksa işte o tavır sorularımın cevabı olacaktı…
Bülent, açık konuşan bir çocuktu...
Bu sebeple içimdeki sorular birazdan cevabını bulacaktı...
Hem ertelemenin de ne faydası vardı...
Seslendim yine...
Geriye döndü ve yüzünde bir tebessüm belirdi...
Hatırımızı sorduk birbirimize...
Mesai saatlerinin kısa bir süre için değiştiğinden o sebeple görüşemediğimizden bahsetti... Rahatlamıştım...
Tavır ve davranışları içtendi... Riyasız ve maskesiz...
- Bu birkaç gün konuştuklarımızı düşündüm Çetin... İyi oldu bir yerde...
- Neler oluştu dünyanda...
- Bilemiyorum... Ya bütün bu uğraşmalar boşunaysa...
- Hangi uğraşmalar...
- İşte dini uygulamalar...
- Bu sözün bak aklıma ne getirdi şimdi... Bir gün bir dehri... Yani bugünkü söylenişiyle bir ateist Hazreti Ali efendimizle karşılaşmış... 'Siz bu kadar
namaz kılıyorsunuz, oruç tutup aç susuz kalıyorsunuz, bu kadar eziyet çekiyorsunuz... Ama Allah, ahiret diye bir şey (haşa) yok ki... Boşuna uğraşıyorsunuz...'
demiş...
Hazreti Ali de onun anlayacağı şekilde enfes bir cevap vermiş...
'Diyelim ki senin dediğin doğru. Ben bu dünyada biraz sıkıntı çekmiş olacağım... Ama benim dediğim doğru ise ki doğru; sen sonsuz olarak azap göreceksin...
Hangimizinki akıllı bir iş...'
- ...
- Yani yüce imam, hangimizin aldığı risk daha büyük, demeye getirmiş...
Akıl tek başına Rabbimizi bulabilse tanıyabilseydi haşa Peygamberlerin gönderilmesi lüzumsuz olurdu...Onun için Sevgili Peygamberimizi 'sallallahü aleyhi
ve sellem' iyi tanıyan böyle şüphelere düşmez... Çünki O'nu yetiştiren Allah'tır... O Allahın elçisidir... Bütün ölçüler Efendimizde mevcuttur...
- Hazreti Muhammed... Sadece ismini biliyorum... Birkaç sözünü bir de...
Efendimizin ismini saygıyla anması beni çok sevindirmiş ve umutlandırmıştı... Devam ettim... Bu arada kalbimde bir şeyler olmaya başladı...
(Ağzımı açmam yetiyordu…)
Bir tat, bir lezzet, ılık ılık bir şeyler ama neyi, nasıl tarif etsem... İkimiz arasında olan bu konuşmalar sanki nur olarak kalbime giriyor ve beni neşelendiriyordu...
Bir ferahlık, bir tiril tirillik... Tarif edemiyorum... Erken sevinmek istemiyordum ama kalbimde başlayan bu lezzet, Bülent'in sonsuzluğu için bir müjde
miydi acaba...
Belli etmedim... Etsem de anlayacak frekansta değildi zaten... Henüz yolun çok başındaydık...
Bir şey daha dikkatimi çeker oldu...
Abartısız... Sanki sadece ağzımı açıyordum... Yani bana düşen ağzımı açmaktı… Sözler, konular ruhumdan ağzıma, oradan da Bülent'in kulağına ve ruhuna üfürülüyordu
adeta...
Bunu nefsim için söylemiyorum...
Sadece Allahü teâlâ yolunda gayret ederken, kişiye verilen bir tür hediyeleri dile getirmekle okuyanlara yön göstermektir derdim... Biliyorum maddenin
ve 21. asır rezilliğinin pençesinde kıvrananların bu güzellikleri işitmeye de ihtiyacı var...
Dünyada neler olduğundan, hayatın mekânikliği dışında nasıl harikulade lezzetler pınarı bulunduğundan bir şeyler söylemek bunlar...
Nasiplisi anlar, bulur, kavuşur...
- Düşünsene Bülentcim... O yüce Peygamber... (aleyhisselâm) Hiç okumamış, yazmamış... Doğru dürüst seyahat etmemiş... Bir anda öyle sözler söylüyor ki...
Öyle bir kitap getiriyor ki... O kitapta yazanlar binlerce yıl sonra ortaya çıkıyor...
- Nasıl yani...
- Kaptan Cousteau iki denizin birbirine karışmadığını 20. asırda buluyor... 1400 yıl önce bu Kur'anı kerimde bildirilmiş...
- Evet duymuştum...
- Bunun üzerine müslüman oluyor... Her şey açık ortada...
- Valla bilemiyorum ki Çetin... Aklım çok karışık...
- Yok öyle de olmasın... Bunları yalnız kaldığında tahlil et diye söylüyorum... Kararını verecek olan sensin güzelim...
- Ya bir şeyi itiraf edeceğim...
- Tabi ki...
- Görüşmediğimiz yıllarda seni çok düşündüm... Sen de namaz kılıyordun... Bir farklılık görüyordum... Seninle bu konuları konuşmayı çok istemiştim ben...
Ama olmadı bir türlü...
- Kısmet bu zamana imiş...
- Peki nedir bunların soğukluğu, iticiliği...
- Kimlerin...
- Müslümanım diyenlerin... Ben onlarda sende aldığım sıcaklığı niye göremedim yıllarca... Niye bana itici geldiler... Tavırları niye menfaatçi, donuk ve
sadece kendini düşünür halde... Hiçbir sıcaklık duyamadım... Suç bende mi sence...
- Öyle derin bir konu açtın ki şimdi...
- Olsun... Anlat... Sabaha kadar dinlerim... Beni soğutan şeyler bunlar... Allah'ı inkâr ettiren şeyler...
- Çok okudum Bülent... Yeni yeni şekillendi bazı şeyler...
- Ne onlar...
NUR; DOĞRU YOLDA BULUNUR…
- Bu insanlar dini bilmiyorlar... Ben de bilmiyormuşum... Namazı sadece yatıp kalkmak sanıyormuşum... Müslümanlık hırka değil ki... İşine geldiği zaman
giy, gelmediği zaman çıkar... Camide müslüman, dışında hristiyan gibi davranılmaz... Dinimiz günün her anında yaşanmalı...
- Heh... İşte bu... Bak... Madem namaz kılıyorsun, niye onun bunun arkasından konuşuyorsun be adam... Niye bacak kadar çocuğa tokat atıyorsun...
Kızmıştı... İçinde derinlere kök salmış, onu zincirlemiş, mutluluğuna engel olmuş gerçekler bir bir aydınlanmaya başlamıştı... Buluyordu... Zincirlerini
kırıyordu... Belli ki onun da iç dünyasına ışık süzülüyor, karanlıklar dağılıyor, bunun hırsını taşıyordu...
- Hayatım Peygamberimiz'in (aleyhisselam), 'İlmin olduğu yerde İslamiyet vardır. İlmin olmadığı yerde küfür yetişir...' manasında bir mübarek sözleri var...
Dinimizi hakiki olarak getiren yol Ehl-i sünnet vel cemaat yoludur… İşte bu yol başta İngilizler olmak üzere dinimize düşman olanlar tarafından binbir
hilelerle örtülmüş... Bu yola ait kitaplar ortadan kaldırılıp; o yolun alimleri yok edilip yerine bir sürü sapık alimler ve kitaplar yayılmış... Müslümanlar
cahil bırakılmış...
- Biraz daha açar mısın…?
- Şimdi şuraya dikkat et… İngilizler ve batı dünyası biliyorlar ki, İslamiyeti yani Ehl-i sünneti yeryüzünden zorla kaldırmaya çalışsalar müslümanlar farkına
varacak ve çalışacaklar... Onun için başka bir yol buldular... Bu en az 250 yıllık bir çalışmanın ürünü... Dini yayar gibi yapıp, Ehl-i sünnete yani dinin
aslına uymayan bilgileri, kitapları yaymaya başladılar... Bunları anlatan cahilleri alim diye tanıttılar... İnsanların önüne sürdüler... İnsanlar cahil
bırakıldığından bunları okuyanlar 'doğruyu bunlar anlatıyor' sandı... Onlarla bidatleri körüklediler... Yani dinde olmayan, sonradan sokulan inanış ve
ibadet sanılan şeyleri yaydılar…
Neticede ibadetlerin içindeki nur kayboldu... Çünkü nur doğru inanışta, ibadette bulunur... Din büyüklerinin yolu unutuldu... Nice alimler, evliyalar (aleyhimürrahme)
yetişti İslam aleminde... Hepsiyle irtibatımız kesildi... Dindeki incelikler, estetik, nur kalplere (nasiplileri hariç) girmez oldu...
Namazı kılan ama herkes gibi olan kişiler, nesiller böyle ortaya çıktı...
Allah korkusu, Allah sevgisi, dünyanın geçici olduğunu idrak edebilmek hissi ancak Ehl-i sünnet yolundaki ilimlerden, bidatsız ibadetlerden ve bu yolun
evliyalarının kalplerinden alınıyor...
- Yani bu tipler dini yanlış öğrenmişler ve onun için mi böyle ham kişiler olmuşlar...
- Aynen öyle... Herkes gibi sadece menfaatini düşünen... Herkesin kızdığı şeye kızan... Onun bunun arkasından konuşan... Sonra da namaz kılan...
- İşte bu ya...
- En büyük fitneyi böyleleri çıkarıyor... İnsanlar bunları görünce, bunların yüce dinimizi anlamayan cahiller olduğunu anlamıyor da; işte namaz kılan diye
dine buluyor kabahati...
- Bana da bu oldu... Aynen bu oldu Çetin…!!!
- Yanlış bu Bülent’ciğim! Yanlış kardeşim…!!!
- Ama böyleleri çok...
- Evet... Doğru yolu hemen her yerden kaldırdılar da ondan... Ben de çok aradım... İmamı Rabbani 'kuddise sirrehül aziz' hazretlerini tanıyıncaya kadar...
- O da kim…?
- Bir büyük Allah dostu veli... 400 yıl önce yaşamış... Mektubat kitabı var... Talebelerine yazdığı mektuplardan oluşuyor... Dinin aslını işte bu mübarek
kitabında pek nefis anlatıyor...
- Nerden alabilirim…?
Tüylerim diken diken olmuştu... Çok sevinmiştim...
- Ben sana getiririm...
(Öyle bir kitap ki, muhabbetle elini süren kurtulur…)
Bu az bir şey değildi... Seyyid Abdülhakim Efendi 'kuddise sirrehül aziz' hazretlerinin verdikleri bir müjdeyi burada yazmak uygun olur...
Buyurmuşlar ki, "İmam-ı Gazali 'rahmetullahi aleyh' hazretlerinin İhya kitabının; bir kâfir severek sayfalarını çevirse imâna gelmesi nasip olur. İmam-ı
Rabbani’nin, kuddise sirrehül aziz, Mektubat kitabı İhya’dan çok daha kıymetlidir. Bir kimse muhabbet saikiyle, muhabbet ederek, Mektubat kitabına elini
sürse kurtulur…"
Gittikçe neşeleniyordum... Bu kesişmeler sonsuza doğru bir mutluluk doğrusuna dönüşecekti, hissediyordum... Ama nasıl... Onu biz bilemeyiz... Her şeyin
sahibi, Yaradanımız, celle celalühü, bilir… Bana düşen onunla alakadar olup ilgilenmekti… İçimden bir ses, “Bülent, belki ahirette seni de kurtaracak” diyordu…
Bana düşen gayretti...
Sonraki akşamlarda da buluşmalarımız konuşmalarımız devam etti... Artık daha muhabbetliydi... İlk konuşmalarımızdaki kadar dikine sorular sormuyordu...
Daha çok merak eder nitelikteydi yaklaşımları...
Bense sadece ağzımı açmaya devam ediyordum...
- Bilim adamları Big Bang'le genişleyen uzayın, açısını hesaplayıp bir simülasyon kurgulamışlar...
- Yani...
- Big Bang'i biliyorsun değil mi...
- Evet duymuştum...
- Büyük patlama... Patlama sonrası oluşan uzay, halen daha gittikçe uzaklaşan yapıda... 15 milyar yıl önce olmuş bu dev patlama...
- 15 milyar yıl mı…?
- Evet... Ve belli bir açıyla düzenli olarak savruluyor... İşte o açıyı hesaplayıp, filmi geri sarar gibi uzayı simülasyonla geri sarmışlar... Netice
ne biliyor musun…?
- Ne…?
- İğne ucu kadar bir yer...
- Bi dakka Çetin... Aklım durdu şimdi…!
- Durmayacak gibi değil evet...
- İğne ucu kadar mı…?
- Hatta sonra bir açıklama daha yapıldı... Atomun protonu kadar bir yerden patlamış...
- Uffff...
- Bülent, sen kaliteli bir düşünce yapısına sahipsin… Bunu birçok insana söyledim... Anlamadıkları gözlerinden belliydi... Sen ise şu anda bir 'tutulma'
yaşıyorsun...
- Nasıl tutulmazsın...
- İşte yaratılış... Zaten meşhur ateistlerden bazıları da 'her patlama parçaları düzensiz savurur... Big Bane'teki bu savrulma ise o kadar muhteşem bir
düzendeki, Allah’ın, celle celalühü, varlığını gösteriyor’ itirafında bulundular…
Şunu da düşünmeli... İlk madde ne idi... Her madde bir etkiyle hareket ettiğine veya durduğuna göre ilk madde ne idi... Buna cevap veremez inanmayanlar...
Ben ne bileyim derler çıkarlar işin içinden...
- Nasıl bilinsin ki Çetin...
- İslamiyet bildiriyor bunu... Ama benim sorduğum ilk maddenin sonsuza gidemeyeceği anlamında...
- Anladım şimdi...
- Ateistlere soruyorum... Bu düzeni oluşturan neydi..? “Atomlar” diyorlar... Peki atomları oluşturan neydi…? Proton, nötron, dış yörünge elektronları...
Peki onları oluşturan…? Kuark ve gluyon oluşumları diyorlar... Onları oluşturan neydi…? Higgs parçacıkları diyorlar... Ancak bu bir varsayım… "Hadi Higgs'leri
de kabul edelim, onları ne oluşturdu?” ediğimde de yüksek enerji diyorlar… “Sonrasını bilmiyoruz" diyorlar... Enerji de bir güçle oluşmalı ama...
- Yani bir etkiyle...
- Evet... Mutlaka bir şeydi... Ama onun evvelinde altı kat gökler yaratılmıştı bile... Ateizmin ve bilimin söyleyemediği patlamanın olduğu o küçük noktanın
çok ötesini bize dinimiz bildiriyor... Gökler, onları kuşatan kürsi ve Arş-ı ala... Arşın üzerindeki ruh alemi...
- Yetişemiyorum... Müthiş...
- Evet hazır değilsin Bülent... Şunu bilmeni istiyorum... Başlangıç noktası yok ateistlere göre... Bunlar hem bilime inanırlar hem de başlangıçsız derler
bu kâinata... “Her şey böyle gelmiş böyle gider" derler... Halbuki ilim bir maddenin hareketinin bir kuvvetle olabileceğini anlatır... Onlar ilimi burada
ıskalarlar... “Tesadüf" derler çıkarlar işin içinden...
- Dur... Paradoksu şimdi daha iyi anladım. Yani madem ki ilmi, yani bilimsel olarak bir etki gerekiyor… İlk madde olmalı… Sonsuz maddenin olabilme ihtimali, aslında
olamamayı gösteriyor...
- Harika .. Bu ise olamaz... Her şey bir ilk şeyle başlar... Bu da yaratılıştır... Allahü tealanın varlığı bu mantıkla da bilinebiliyor...
Derin derin düşündü...
Devam ettim elimde olmadan...
- Bülent... Güneş merkezde etrafında gezegenler bir dairede dönüyor... Atomun çekirdeği var, etrafında elektronlar yine bir dairede dönüyor... Bu nasıl
tesadüf olabilir... Makro madde ile mikro madde aynı şekilde hareket ediyor... Bu ne benzerliktir…
- Allak bullak oldum... Sarsıldım... Doğru söylüyorsun… En büyüklerle, en küçük madde aynı tarzda hareket ediyor…
UMULMADIK SARSILIŞ...
Klasik söylenişiyle günler haftaları, haftalar ayları kovaladı... İlk rastlaşmalarımızdan bu yana iki aya yakın süre geçmişti... Konuşulması gerekenlerden
yıllar sonra hatırlayabildiğim kadarını kaleme aldım... Benzeri birçok konuları da konuştuk...
Bülent'in açmazları tek tek açıldı... Gel gelelim istediğim noktaya bir türlü gelmiyordu... İman...
Hemen her gün olmasa da bir araya geldik konuştuk iki ay sonrasında... Konulara bu kadar derinlemesine girmiyorduk ama... Zaten girilmesi gereken konu
da kalmamış gibiydi... Bülent her hangi bir şekilde gözlerini de gerçeğe kapayacak bir insan değildi... Belli ki iç dünyasında büyük bir mücadele, savaş veriyordu…
Benim için de çok fazla yapılabilecek bir şey yoktu... Çok sıkılıyordum... Beraberken ve ayrıldığımda elimden dua etmekten başka çare gelmiyordu...
Farklı bir şey olmalıydı... Ama ne olduğunu ben de bilmiyordum... Sanki rüzgarla şişmiş yelkenlimiz süratle hedefine giderken; bir anda rüzgâr kesilmiş
ve fikir okyanusunda hareketsiz kalakalmıştık... Beklemedeyim... Rabbime sığınmaktayım...
"Allahım ben elimden geleni yaptım... Hidayet senden…"
On beş günlük süre sonunda beklediğim o müthiş hadise gerçekleşti... Aklımın köşesinden bile geçmez bir şeydi...
Bir akşam küçük oturaklı çay bahçesinde buluştuk... Bülent hayatı boyunca ilk defa karşılaştığı bir şeyin şaşkınlığındaydı... Yüzü kireç gibiydi...
- Çetin ben aşık oldum...
- Öyle mi... Aşk güzeldir... Ama niye üzüntülüsün...
- Bir türlü istediğim sıcaklığı bulamıyorum...
- Nasıl yani...
- Biliyorsun gururuma düşkün bir insanım...
- Evet biliyorum...
- İlk zamanlar ben de mesafeliydim... Seviyeli olsun istemiştim... Ama sonra başkalarının ona ilgisini de gördüğümde delirecek gibi oldum...
- Anlıyorum...
Ağlamaya başladı... Ama nasıl bir ağlama... İnanamazsınız... Ağlayan insanın yüz mimiklerinde bir değişim olur... Onda böyle bir şey olmadı... Sadece gözyaşları
süzülüyordu yanaklarına... Belli ki çok dolmuştu... Acıdım...
- Anlat kardeşim... Biz bunun için dostuz... Nedir seni bu kadar yakan... Seni sevmediğini mi düşünüyorsun yoksa...
- Hayır... “Ne evet, ne hayır" diyor… Dedim ya gurur yapıyordum ama başkasının ilgisini gördüğümde yanına gittim bir gün... Açıkça söyledim hislerimi...
Evlilik niyetiyle kendisiyle ilgilendiğimi. Daha önce hiç kimseyle gönül ilişkimin olmadığını, kimseyi de sevmediğimi söyledim...
- Sonra...
- Önceleri o da bana yakın gibi davrandı... Umutlandım... Beni gördüğünde tebessüm ediyordu... Ama yılışık yapısı yok... Olsa zaten sevmezdim...
- Ne zaman oldu bu...
- İki hafta önce başladı... Ömrümde böyle bir şey yaşamadım ben...
Konularımızın kilitlenmesi de iki hafta önceydi… Evet gerçekten yaşamamıştı... Aklın dehlizlerinde yürümeye bayılan Bülent, ilk defa aklın dışında, aklının
yetemeyeceği bir duygusal sarsılışla karşı karşıyaydı... Akılla çözdüğümüz onca şeyin ötesinde başaramadığımız 'hidayete adım' aklın dışında bir gelişmeyle
mi akıp geliyordu yoksa... Kendisine bunu söyleyemezdim elbette ki... Ama Rabbimin hikmetinden sual olunmaz ki...
On beş gün boyunca artık bütün buluşmalarımızda konu Bülent'in bu aşkıydı... Elem çekiyordu... Teselli etmeye çalışıyordum ama nereye kadar... Kız bir
gün umut verse ertesi gün ters davranıyormuş... Ondan dinlediklerimden süzebildiğim kadarıyla, Bülent'in sevdiği bu kız da kendi hislerinden emin değildi...
Bir akşam bu denli elem çekmesine dayanamadım artık...
- Bu gelgitler seni çok sarstı kardeşim... Aşk böyle bir şey... İnsanın yüreğine bir şey oturur... Eli ayağı tutmaz gibi olur... Gözlerini açtığında hemen
aklına onun yüzü gelir... Bütün dünyan o olmuştur artık... Yemez içmez hale gelirsin... Karşılıksız seversin... Ama bil ki elemsiz olmaz Bülent... Sabır
gerekiyor... Belli ki çok sevmişsin...
- Çok, dedi ve yine gözyaşlarını tutamadı... - Çok güzel, çok güzel bir kız, diyebildi sadece...
Çaresizdim... Yanı başımda bir insan böylesi bir derde tutulmuşken daha bir şefkat ettim ona…
Efendimiz, aleyhisselam, iffetli aşıklara müjde vermişler ya: “Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek ölen şehiddir” diye...
Ne güzel bir din... Aşık olanlara şefkate bakınız...
(Sevgilisine kavuştu…)
Bu hatıra serisinin en başında dile getirdiğim, aklımın ucundan geçmeyen müthiş olay gerçekleşmek üzereydi... Habersizdim... Bülent'le en son dertleşmemizdi...
Kıza kendini toplayarak her şeyi açık açık söylemişti... Sevgilisi de 'Tamam son kararımı cumartesi sana söyleyeceğim' demiş....
Çok tedirgindi o akşam Bülent... Hafızam beni yanıltmıyorsa cuma gecesi bu son konuşmayı yapmıştık... Yani ertesi sabah Bülent ya aşkına kavuşacak veya
veda edecekti...
O gece uzun zaman yanımdan ayrılmak istemedi... Bütün gücümle yanında oldum... Uzun uzun teselli ettim... Hakkında hayırlısı olması için dua ettiğimi dile
getirdim... Geç olmuştu... Ayrıldık...
Hafta sonu görüşemedik... Ne olup bittiğini ben de çok merak ediyordum... Olumsuz bir bitiş olma ihtimaline karşı evine gidip sormak da içimden gelmedi...
Belki yalnız kalmak isteyebilirdi... Onu hissi bir travma yaşarken rahatsız etmek istemedim... Bir yandan da merakım gittikçe arttı...
Derken o müthiş akşam geldi... Yanlış hatırlamıyorsam telefon etti... Her zamanki yerde buluştuk... İlk sorusu tüylerimi diken diken etti...
- Çıplakken dua etmek günah mı…
SIĞINILACAK BİR YER ARADIM…
Hayatımda öyle yoğun duyguları çok az yaşamıştım... Bu ne büyük bir müjdeydi böyle...
- Anlat Bülent ne oldu kardeşim anlat...
- O gece senden ayrıldıktan sonra ertesi gün için banyo yapayım dedim... Yıkanırken öyle bir his geldi ki bana...
Yapılması gereken ne varsa yaptım. Onu çok sevdim, aşık oldum... Ama yapabilecek hiçbir şey kalmadı artık… İşte yarın olduğunda, sevgilimi kayıp edebilirim...
Her şey onun iki dudağı arasına kaldı... Ya kaybedersem, ben ne yaparım…? Onsuzluğa nasıl dayanırım diye düşündüm...
- Evet, anlıyorum...
- O anda kendimi sıfır noktasında hissettim... Ben artık sıfırım dedim... Elimden hiçbir şey gelmez...
- Sonra
- SIĞINILACAK BİR YER ARADIM... DAYANACAK BİR GÜÇ... AĞLAMAYA BAŞLAMIŞIM... VE ALLAHA DUA ETMEYE BAŞLADIM... ONU BANA VERMESİ İÇİN... GÖZYAŞLARIM SUYA KARIŞTI…
Zangır zangır titriyordum... Farkında değildi ben de gözyaşlarımı içime akıtıyordum... Çok duygulandım...
Allahım ne büyüksün...
Bir aşkı sebep yaparak bir kulunu kendine çektin...
Ya İlahi... Senden başka ilah yoktur... Sen birsin...
Ey merhametli Allahım... Affet... Affet...
Bizi bize bırakma...
Sevgilin, Peygamberin Muhammed aleyhisselam hürmetine bizi iki dünyada da iyi kullarınla birlikte bulundur...
Bülent bir sevgili kaybetmiş ama hakiki sevgiliyi bulmuştu...
Evet ret cevabı almıştı sevgilisinden...
Ama Rabbimiz onu kabul etmişti…
Bir hafta sonra telefon açtı bana... Gülen bir ses tonuyla,
- Çetin ben namaza başladım…
Size o anki duygularımı nasıl anlatayım… Galiba anlatmaya da gerek yok… Şu an hissediyorsunuzdur…
On beş gün sonra bir telefon daha:
- Kur'anı kerim öğreniyorum diyordu...
Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye ve Müjdeci Mektuplar kitaplarını verdim... Mektubatı defalarca okudu...
Ramazan ayına gelmiştik... Sahura kadar Mektubat'tan doyumsuz sohbetler yaptık...
Mektubat'ı onunla konuşmaktan zevk aldığım kadar çok az kimseden aldım... Kaliteli düşünce yapısıyla çabuk ilerliyordu...
Birkaç yıl sonra evlendi... Çoluk çocuğa karıştı Bülent...
Ben ise yıllar içinde, bu emsalsiz hatırayı sizinle paylaşmak üzere ruhumda saklayarak; kendi ufuklarıma, yeni Bülentlere yelken açtım...
Ömer Çetin Engin