Follow along with the video below to see how to install our site as a web app on your home screen.
Not: This feature may not be available in some browsers.
Foruma hoş geldin 👋, Ziyaretçi
Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için lütfen foruma kayıt olun veya giriş yapın. Üyelik tamamen ücretsizdir ve sadece birkaç dakikanızı alır.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Çok yol aldım..
Ve iğrenç bi hikâyeden yeni çıktım.
Yalan satan tezgâhların daimi müşterilerini görmüyorum artık. Kayıp kimlikler pazarından hayli uzaklaştım.
Adım yok benim.
Unutalı çok oldu.
Ama bunu dert etmiyorum.
Zaten hiçbir taşa yosun yeşili bir aidiyet hissetmiyorum.
O yüzden şimdi elimi uzatıp samimiyetsiz bir tonlamayla adımı fısıldayamam sana.
Cümlelerimden tanı sen beni. Klişe tavırların tam kalbine bıçak gibi saplanan kelimelerimden tanı. Arada kalmışlığımın simgesi iki noktalarımdan tanı..
Vurgulamalarımdan tanı beni.
Derin nefes alış verişlerimden ve sustuklarımdan tanı. Bağıra çağıra söylemediklerimden tanı. Hiçbir sayfaya, hiçbir yazıya dökmediklerimden tanı.
Kimselere anlatmadıklarımdan tanı beni..
Ya da hayallerimden tanı.
Uzanıp çatının fayans zeminine, geçen uçakları sayarken yıldızlara değdiğimi hatırlıyorum mesela. Sende hatırla..
Beni anılarımdan tanı.
Veya unuttuklarımdan..
Benim okyanusumu izle. Yelkenlilerinle sığ sularıma yanaş. Dünyayı izlediğim fantastik perspektiflerimden tanı beni. Aforizmalarımı dinle. Antipatik gerçeklere alıştır biraz kendini. Paradigmalarımdan tanı beni. Sık sık yanılgıya düş hakkımda. Bazen de eleştir.. Kontrargümanlar sun fikrime.
Yaşanmışlıklarıma yaşanmışlık ekle..
Ya da bırak zamana yayalım.
Yazdığım bir şiiri okuyayım sana.
Ya da bildiğim bir kaç şey anlatayım;
Kilometrelerce uzakta, zamanı buharlaştıran havaalanlarında, gökyüzünü mavi sananları tanıdım. Bir süre hayata zifiri karanlığı mavi gösteren pencerelerden baktım. Rölantideydi insanlar. Adım başı salt sahtelikle yüzleştim. Ruhumun kırıntılarını serptim yollara..
- Ben sadece bir şeyleri sevebilmek ve bir yerlere ait olabilmek istemiştim.
Kulaklarımda tanıdık bir müzikle birlikte oturuyorum aklımın arka odasında.
Bana kimsenin ulaşamayacağı bir yerdeyim.
Yaklaşık 30 metrekare olan bu odayı loş bir ışık aydınlatıyor ve eşya düzenini sıradan bir avukat bürosundan ayıran tek farklılık, duvarlarda çeşit çeşit samuray kılıcı olması.
Penceresiz bir oda..
Ya da loşluğun içinde dans eden sigara dumanları yüzünden ben pencere göremiyorum.
Burası bir emlakçı ofisine de benzemiyor çünkü ilanların ve iş yeri açma ruhsatının yerine elmas işlemeli eski tür bıçaklar var.
Ve gitarlar..
Ve duvarlara rastgele yapıştırılmış sayfalar..
Duvarın birinde neredeyse duvarın tamamını kaplayacak kadar büyük bir dünya haritasına var ve anladığım kadarıyla büyük ölçekli ve özel bir harita bu. Çünkü karaların yerinde denizler, denizlerin yerinde de karalar var. Bu haritaya göre dünyanın dörtte üçü sularla değil karalarla kaplı.
- Ben sadece bir şey uğruna tüm dünyaya karşı savaşmak istemiştim
Hayatım boyunca kendimi hep farklı hissettim diğerlerinden.
Çocukken bile..
8 yaşındaydım ve her gece yatağa yattığımda gün içinde gözlemlediklerimi irdelerdim saatlerce. Güneşi mesela.. Hiç unutmam bir gece güneşle aramdaki uzaklığı hesaplamaya çalışmıştım.
O kadar yoğundu ki düşüncelerim, zihnimin içindeki labaratuvarda uyuyakalmıştım.
Bu bahsi geçen labaratuvar aklınıza gelen türden beyazlara bürünmüş bir çalışma alanı değil.
Benim düşünce labaratuvarım doğayı oyuncak gibi kullanan pozitivistlerin düzenli labaratuvarlarına benzemiyor. Hastanelerde veya okullarda gördüğünüz türden bir şey değil yani.
Bilgisayar ekranları, şırıngalar, beherler, bagetler, pisetler, cam borular, soğutucular, desikatörler, krozeler ve termometreler yok burada.
Hassas teraziler de yok.
Onların yerine büyükçe bir masa var ve karşılıklı dizilmiş iki deri koltuk var.
Koltuğun birinde ben varım.
Odanın loşluğunu sağlayan ışık kaynağı tavana asılı ve neredeyse masanın granit yüzeyine değecek kadar aşağı sarkmış durumda.
Bu yüzden yıllar önce tanıştığım, benimle büyüyen ve bana çok benzeyen adamın yüzünü göremiyorum. Omuzlarından yukarısı tamamen karanlık..
Sana bir gün mektup yazsam ve bu mektup "Hazırlan, gidiyoruz.." şeklinde başlasa ne yaparsın? diye soruyor.
- Ben sadece heyecanlanmak istemiştim.
Gözüm masanın üzerindeki gümüş dolma kalemlere takılıyor. "Hazırlan, gidiyoruz.." şeklinde başlayan bir mektup alırsam ne yapacağımı değil de, kendi sesimi duymaya niye hâlâ alışamadığımı düşünüyorum.
Satar mısın her şeyini?, diyor.
- Ben sadece hissedebilmek istemiştim.
Bir dakika bile düşünmeden evini, eşyalarını, anılarını, sorumluluklarını ve bağımlılıklarını terkedebilir misin?
- Ben sadece kalmak istemiştim.
Yeri geldiğinde her fotoğrafını, her kitabını ve her lanet kitaplığını yakıp gidebilir misin uzaklara?
- Ben sadece bir şeyleri özlemek istemiştim.
Böyle bir cesarete sahip misin? diye soruyor.
Cevap vermemi beklemeden koltuğundan doğrulup yüzünü loş ışığın kaynağına yaklaştırıyor ve gözlerimin içine bakarken biraz eğilip masanın üzerine bir şişe votka ve iki shot bardağı taşıyor. Ardından tekrar karanlığa karışıyor.
"Hayatın seni saydamlaştırmasına izin verme" diyor.
Sakin hareketlerle şişeyi açıyor, shotlara votka dolduruyor ve birini bana uzatıyor.
Günleri gelişi güzel bir şekilde ve sıradanlık içinde yaşama diye söylüyorum bunları, diyor.
Bu bana çok benzeyen uzun boylu ve sakallı adam, aslında bir çok konuda haklı çıktı şimdiye kadar. Her zaman son sözü "Dene istersen" oldu. "nasılsa yanıldığını göreceksin."
Her konuda ve her seferinde haklı çıktı.
Bu yüzden sessizce dinliyorum onu.
-- Saat 21:35 --
Her zaman olmak istediğin yerde ve olmak istediğin şekilde olmalısın, diyor.
- Ben sadece bir masala karışmak istemiştim.
Bardakları birbirlerine çarptırmadan fondipliyoruz ve bir tane daha isteyip istemediğimi soruyor. Kaşlarımı kaldırıp başımı bir kaç kez sağa sola çeviriyorum fakat sanki evet demek istiyormuşum gibi yerinden doğrulup bardağımı alıyor ve bana yeni bir votka shot sunuyor.
Sakın ölümsüzlüğü hayal etme, diyor.
- Tek isteğim nefes olmaktı birilerine.
Shotlara fondip atıyoruz ve "Çünkü bir gün öleceksin" diyor.
Gülümsüyor..
- Ben sadece gülmek istemiştim.
Bir gün sana mektup yazarsam ve o mektup "Hazırlan, gidiyoruz" şeklinde başlarsa bir an bile düşünme, diyor.
Unutmalısın, diyor bildiğin her şeyi..
Sana söylenilen her şeyi atmalısın çöpe. Senin değerli sandığın şeyler aslında hiçbir değere sahip değil, diyor.
Yüzünü tekrar loşluğun merkezine yaklaştırıyor. Bir süre gözlerimin içine bakıyor.
- Ve şimdi hiçbir şey istemiyorum.
Sağındaki çekmeceyi açıp masanın üzerine 11-12 tane para destesi ve krom bir zippo çıkartıyor.
Yeşil banknotları bir arada tutan plastik lastikleri kopartıyor ve "Mutluluk sence kaç para eder?" diyor.
Mutlu olmak için 120.000 $ yakıyor.
Kendini iyi hissetmek için..
İkimizde sanki kumsaldaymışız gibi sessizce izliyoruz olup biteni.
-Ben eski bir romanım, diyorum. Tozlu, saklanmış ve unutulmuş..
Dışarıdan bakınca iki kampçı gibi gözükmüyoruz çünkü ateşi tahta parçaları, kozalaklar ve hayaller değil dolarlar besliyor. Minik yangını izlerken, acaba kaç insanın hayali yanıyor şu an diye düşünüyorum.
Çoğunuzun sadece filmlerde görebildiği bu meblağ 10 dakika içinde kül oluyor. 10 senenin emeği 10 dakikada eriyor.
Tamam, diyorum. Ateşli şovun bittiyse bana sütlü kahve ver.
İki shot votka içmiş olabilirim ama bu alkolü sevdiğim anlamına gelmez.
Ben diyorum, sadece inanmak istemiştim.
Gülümsüyor..
Ayağa kalkıp sol tarafındaki ince uzun masaya doğru gidiyor. Yarısı yanmış yüz dolarla ocağı ateşlerken "Düşünsene" diyor, "kafanda bir sütlü kahve hayal ediyorsun ve birden gerçek oluyor. Müthiş olmaz mıydı?"
Cevap vermiyorum.
Bir kaç dakikalık sessizlik yaşanıyor.
Ve diğer her şey gibi o da sona eriyor.
1 ile 10 arasında bir sayı söyle bana, diyor.
1 ile 10'da olabilir..
7 diyorum.
Arkasındaki duvara doğru yönelip yürümeye başlıyor.
Loşluğun içinde uçuşan sigara dumanları yüzünden tam olarak göremediğim duvarın bir kısmında yan yana yapıştırılmış sayfalar var. Birden altıya kadar sayarken eliyle hafifçe vurarak çıkardığı seslerden anlıyorum. Sağdan yedinciyi kopartıyor.
Geri dönüp kahve fincanını alıyor ve içinde ne yazdığını bilmediğim bir sayfayla masaya varıyor. Fincanı bana uzatıyor. Ve okumaya başlıyor..
Bitmez yollar, diyor.
BEN DİYORUM, ESKİ BİR ROMANDIM VE BİRİ BENİ OKUSUN İSTEMİŞTİM
Araba,
Uçak,
Tren,
Gemi,
Ölüm..
Farketmez diyor.
Bitmiyor yollar..
-Biri beni anlasın istemiştim diyorum.
Varamıyorsun bir yere.
Bir türlü eskimiyor bu asfalt.
-Tek isteğim huzurdu diyorum.
Her gidişinde gitmek istediğin yerden biraz daha uzaklaşıyorsun.
Her çırpınışında diyor, biraz daha batıyorsun.
-Bir şeylere inanmak istemiştim, diyorum.
Bi noktadan sonra adres kelimesi de anlamını yitiriyor.
Yürüyorsun, diyor.
Sokak lambalarının altında bir günah gibi doğup büyüyorsun..
-Biri bana güvensin istemiştim, diyorum.
Gitmek istiyor bazen insan, diyor.
Sessizlik, yaşamsal bir ihtiyaca dönüşüyor.
Tüm gezegen sussun istiyorsun.
Tüm insanlar kapatsın istiyorsun çenesini.
Çıt ses çıkmasın istiyorsun dünyadan.
Gidiyorsun, diyor.
-Kalmak istemiştim, diyorum.
Pasifik'in en derin yerine ya da yeryüzünün en uzak köşesine..
Cehennemin en tenha bölgesine veya sessizliğin bozulmadığı herhangi bir yere..
-Biri beni duysun istemiştim, diyorum.
Zordur gitmeler, diyor.
Herkes için.
Her mesafe için.
Elvedalarla beslenen izmarit kokulu otogarlarda beklemek kanser eder insanı.
-Biri beni beklesin istemiştim diyorum.
Zaten diyor, çok anlamlı bir kelime gitmek. Milyonlarca farklı yol ve milyonlarca farklı yolculuk var önünde.
Bir şeyden gitmek var mesela, diyor.
Ya da bir şeye gitmek.
Ya da bir yere gitmek.
Ya da birine gitmek.
Veya birinden gitmek.
-Ben sadece sevmek istemiştim, diyorum.
Senden gidiyorum diyemezsin, diyor.
Hiç kimseye kısa bir telefon görüşmesinde ya da fahişe bir otobüsün buğulu cam kenarında senden gidiyorum diyemezsin.
Yüzünü ışığın loşluğuna yaklaştırıyor ve Gideceksin, diyor.