Bilinçli Ebeveynlik

F
  • Kullanıcı Fenerbahçe
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Forum Meydanı
Bilinçli Ebeveynlik

Eğer küçük çocuklarınız varsa, onlara elinizden geldiğince yardım edin, yol gösterin ve koruyun ama daha da önemlisi, onlara kendileri olma fırsatı tanıyın. Bu dünyaya sizin aracılığınızla gelmiş olmaları, size ait oldukları anlamına gelmez.
"Senin için neyin en iyisi olduğunu ben biliyorum," inancı, çok küçük oldukları dönemlerde doğru olabilir ama yaşları büyüdükçe, bu doğruluk azalır. Hayatlarının gidişatıyla ilgili onlardan ne kadar beklentiniz olursa, onlarla birlikte olmaktan ziyade, kendi zihninizin içinde olursunuz. Zaman içinde hatalar yapacaklardır ve bu yüzden bazı acılara katlanmak zorunda kalacaklardır; bu herkes için geçerlidir. Aslında yaptıkları hata, sadece size göre bir hata olabilir. Size göre hata olan bir şey, çocuklarınızın yapmaya, ya da deneyimlemeye ihtiyaç duydukları herhangi bir şey olabilir. Onlara yardımcı olun, yol gösterin, ama özellikle yetişkinliğe ulaşmaya başladıkları dönemlerde, zaman zaman hata yapmalarına izin verin, acı çekmelerine izin verin.
Ego'nun en aldatıcı düşüncelerinden biri, "Acı çekmemeliyim" şeklindedir. Çoğu zaman bu düşünce, sevdiğiniz birine sıçrayabilir: "Çocuğum acı çekmemeli."
Acı çekmeye karşı ne kadar fazla direnirseniz, acı, o kadar daha uzun sürecektir, çünkü direnmek, daha fazla ego yaratacaktır. Ama acıyı kabullendiğinizde, bilinçli şekilde acı çektiğiniz için, süreç belirgin şekilde hızlanır. Bilinçli acı çekmenin içinde değişim vardır, acının ateşi, bilincin ışığı haline gelir.
Birçok çocuğun içinde ebeveynlerine karşı gizledikleri kırgınlık ve öfke vardır. Bu duygu, ebeveyn ve çocuk ilişkilerinde genellikle samimiyetsizlik yaratır. Çocuk, ebeveyninin bir insan olarak yanında olmasını ister, rol yapmasını istemez.
Çocuğunuz için bütün doğru şeyleri ve elinizden gelen her şeyi yapıyor olabilirsiniz, ama elinizden geleni yapmak yeterli değildir. Aslında, "Varlığı" ihmal ettiğiniz süre içersinde, yapılan şey, her ne ise, asla yeterli olmayacaktır.
İnsan egosu, Varlık hakkında hiçbir şey bilmez, bir şeylerle meşgul olarak zaman içersinde kendisini kurtarabileceğini zanneder. Sürekli fazla çaba içersinde olmakla, zaman içersinde kendinizi "yeterli ve tam" hissedeceğiniz bir noktaya ulaşacağınızı sanırsınız, ama bu doğru değildir, yalnız kendinizi bir şeyler yapmaya kaptırmış olursunuz. Bütün uygarlığımız, kendini Varlığa dayanmayan ve bu yüzden hiçbir amaca hizmet etmeyen bir koşuşturmanın içinde kaybediyor.
Meşgul olduğunuz aile hayatına ve çocuğunuzla olan ilişkinize, Varlığı (Tanrıyı) nasıl getirebilirsiniz?
Bütün dikkatinizi çocuğunuza yöneltmekle!
Hayatta ustalaşmak bir kontrol sorunu değil, insan ile Varlık arasında bir denge kurmaktır. Anne, baba, eş, genç, yaşlı, oynadığınız roller, yerine getirdiğiniz fonksiyonlar, yaptığınız her şey; bütün bunlar, insan boyutuna aittir. Onun da yeri vardır ve onurlandırılması gerekir ama gerçekten anlamlı, tatmin edici bir ilişki ya da hayat için tek başına yeterli değildir. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, ne kadar çabalarsanız çabalayın, insan tek başına asla yeterli olamaz. Ancak var olan herşey ile, yani Tanrı ile bir olduğunuzda, dingin, farkında, uyanık, bilinçli olursunuz.
İki tür dikkat vardır; birisi biçim (görsel) temelli dikkat, diğeri ise biçimsiz görsel olmayan dikkattir. Biçim temelli dikkat, elbette ki gereklidir, ama çocuğunuzla aranızda olan ilişkilerde sadece bu varsa, o zaman en önemli boyut eksik demektir, Varlık boyutu, yani biçimi olmayan dikkat.
İnsan boyutunda, tartışmasız çocuğunuzdan üstünsünüzdür. Daha büyük, daha güçlü, daha bilgili, daha deneyimli, daha beceriklisinizdir. Bütün bildiğiniz bu boyutsa, sadece bilinçaltında bile olsa kendinizi çocuğunuzdan üstün hissedersiniz. Çocuğunuzun da kendisini aşağı hissetmesini isterseniz; sadece bilinçaltında olsa bile.
İlişkinizde sadece "biçim" olduğundan, çocuğunuzla kendiniz arasında bir eşitlik yoktur, elbette ki biçimsel olarak eşit değilsinizdir. Çocuğunuzu seversiniz ama sevginiz sadece İnsan boyutundadır; yani koşullu seversiniz ve sahiplenirsiniz. Sadece Varlık boyutundayken eşit olursunuz ve ancak kendi içinizdeki biçimi olmayan boyuta ulaştığınız zaman, ilişkinizde gerçek sevgiden söz edebilirsiniz. İçinizdeki Varlık, bir diğerinin içindeki kendini tanır ve çocuk sevildiğini, saygı gördüğünü, kabullenildiğini hisseder.
Varlık boyutu demek, çocuğunuza bakarken, dinlerken, dokunurken, bir konuda yardım ederken, o andan başka bir şeyle ilgilenmemeniz, uyanık olmanız, farkında olmanız demektir. O anda, gerçek anne, gerçek baba olursunuz. Çocuğunuz ile ilşkilerde "farkında" olursanız, dingin, dinleyen, bakan, dokunan ve hatta konuşan Varlık olursunuz.
"Sevgi" demek, kendinizi başka birinde görmek demektir. O zaman, karşınızdaki kişinin "başkalığı" sadece İnsan boyutundaki bir illüzyon olarak kendini gösterir. Her çocuğun içindeki sevilme özlemi, aslında bu tanınma özlemidir; biçim seviyesinde değil, Varlık seviyesinde. Eğer ebeveynler çocuğun sadece İnsan boyutunu onurlandırır ve Varlığı ihmal ederse, çocuk ilişkinin tatmin edici olmadığını, önemli bir şeyin eksik olduğunu hisseder, dolayısıyla, çocuğun içinde ebeveynlerine karşı bir öfke ve acı oluşur. Acı veya öfkenin söylediği şey; "Neden beni tanımıyorsunuz?" şeklindedir.
Bir başkası sizi varlık boyuntunda tanıdığında, bu durum, her iki insan için mutluluk ve sevgi'ye vesile olur. Dünyayı kurtaracak olan sevgi budur. Bunu özellikle çocuğunuzla ilişkiniz bağlamında anlatıyorum ama aynı prensip, elbette ki bütün ilişkiler için geçerlidir. "Tanrı sevgidir" denir ama bu tam olarak doğru değildir. Tanrı, sayısız yaşam biçiminin içinde ve ötesindeki Tek Yaşam'dır. Sevgi ikicilliği vurgular: Seven ve sevilen, kaynak ve hedef. Dolayısıyla sevgi, ikiciliğin dünyasında, tekliği tanımaktır. Sevgi, dünyayı daha az dünyevi, ilahi boyuta karşı daha duyarlı ve şeffaf kılar; böylece, bilincin ışığı dünyaya girer. (Eckhart Tolle)



10 gün emo takılmışlığım vardır!

Hep söylüyorum, biz çocukken midemiz bulanınca ekmek yedirirlerdi, grip “Yatınca geçer”di, başın ağrıyorsa “Çocukların başı ağrımaz” denirdi, uykun kaçıyorsa “Oyuncaklarını düşün, güzel rüyalar görürsün” şeklinde konuhalledilirdi! Okuma yazmayı öğrenemiyorsan ya, “Tembel”din ya “Yavaştan, sağlam sağlam öğreniyor”dun! Hüzünlü bir çocuksan “Yazar olacak herhalde” derlerdi, yerinde duramıyorsan, etrafa saldırıyorsan bir tane çakarlardı, susup otururdun. Kanaatimce pedagojinin zirve yaptığı yıllardı o yıllar.
Çünkü sonra sonra, koşup oynadıktan sonra öksüren çocuk ‘astım başlangıcı’, okuma yazmayı zor söküyorsa ‘disleksik’, hüzünlüyse ‘depresif’, aşırı hareketliyse ‘hiperaktif’ diye nitelendirilmeye başlandı ve o sinameki yetiştirilen tipsizler şimdi büyüdüler!
O kadar ilgi alaka sonrası ola ola ne oldular?
Emo!
Emo ne?
Hani beş-altı yıldır etrafta saçlarını gözlerinin tekini kapatacak şekilde öne öne tarayan, miskin görünüşlü, asık suratlı, beti benzi atmış, sıska, dar pantolonlu, converse’li, siyah ojeli ergenler var ya…
Taksim’de kaldırımlarda filan oturuyorlar.
Aha onlar Emo!
Emo kelimesinin emotional’dan (hissi) geldiği, bu yavruların pek bunalımlı pek güvensiz ve duygusal olduğu, topluma uyum sağlayamadıkları için böyle takıldıkları söyleniyor. Bizim zamanımızda punk vardı ya, onun gibi bir akım, ama bir halta yaramayanı!
HERKESİN KEYFİNİ KAÇIRDIM
Ay kıyamaam!
Zamanında, kendi ergen yıllarımda bu akım daha dünyada yokken 10 gün emo takılmışlığım vardır! Kafam neye bozuktu hatırlamıyorum ama o 10 gün, üstelik de yaz tatilinde, evin o köşesinden bu köşesine oflaya poflaya nemli gözlerle dolaştım.
Saçımı taramadım, denize gitmedim, sohbetlere katılmadım, tebessüm bile etmedim. Akşamları karabasan gibi yemek masasına çöküp herkesin keyfini kaçırdım. Bir akşamüstü, balkonda otururken annem “Ne bu surat her gün, senin derdin ne kızım aaa…” şeklinde pedagojik bir açılım yaptı.
“Sıkılıyorum… Hayat çok anlamsız” cevabımın üzerinden sanırım birkaç saniye geçmişti ki, acı ve can havliyle bir metre havaya sıçradım. Annem, her Türk annesinin uzmanı olduğu ‘mıncırma’ hamlesini oldukça sert ve uyarısız gerçekleştirmişti.
Mıncırma, malumunuz evlat artık poposuna terlikle vurulmayacak kadar büyüdüyse, ancak tekdir ile de uslanmıyor ve hakkı kötekse kullanılan, konu komşu, bitişik ev duyar ihtimaline karşı avaz avaz bağırmak yerine geçen bir terbiye şeklidir. Tercihen bel veya bacak bölgesinden bir alan seçilir, elle kavranır ve et, 180 derece çevrilir!Hemen ardından, daha acım ve şaşkınlığım hüküm sürerken, annem kısık sesle,yüzünü yüzüme yaklaştırarak “Alırım ayağımın altına” diye başladı ve “Karnın tok sırtın pek! Aklını başına topla! Sıkılıyorsanda git bakkala evin alışverişini yap, sonra da gel yemek kitabından bir kurabiye pişir, akşam misafir var, hadi yallah…” şeklinde bitirdi!
NE DERDİM KALDI NE DE TASAM
Malumunuz eti mıncırılan ergen olay yerinde fazla kalamaz, mıncırandan tırstığı için kendisine yalakalık yapar, arzu ettiği aktiviteleri gerçekleştirir.
Mıncıran mutlu, mıncırılansa artık efendi bir insandır! Aynen öyle oldu. Mıncırma sonrası ne derdim kaldı ne tasam! Emo’luğum o gün bitti, bu yaşa kadar da hep mutlu mesut, uyumlu, üretken biri olarak yaşadım. Şimdinin sokakta bira içen, gelen geçenden ihtiyacı var diye değil, hayat tarzı sandığı için para dilenen, dünyanın bütün derdi sırtındaymış gibi davranıp, bunalım takılıp bir işin ucundan tutmayan emo’larının başında, bizim zamanımızın anne babaları olacaktı ki. Ohoo…
Muma dönerdi hepsi! Bir kere her şeyden önce bütün o yüzü gözü saçla kaplı eşek herifleri bir eşek tıraşına götürürlerdi, kesin!
Ülkenin gençlerine bak.
Tarikat yurtlarında yetiştirilen çocuklar, polise atsın diye eline taş verilenler, bir de emo’lar!
Gelecekten çok umutluyum çok. (Gülse Birsel)



Hayat Bir Çocuğa Nasıl Anlatılmalı?

Arkadaşımın kızı bir yaşına gelmişti, 'Sen eğitimcisin, neler öğretmem gerekiyor, bazen kendimi çok çaresiz hissediyorum' dedi. Sorusu kolaydı ama yanıtı zordu, akıl vermesi basitti ama uygulaması karmaşıktı, anlatmaya başladım:
Annelik uzun zaman alan ve günün yirmi dört saati devam eden adı 'insan yetiştirmek' olan bir iş. Bir kere bilmelisin ki, zaman alacak. Neye zaman harcarsan onun karşılığını alırsın. İşine zaman harcarsan işinden, eşine zaman harcarsan eşinden, çocuğuna zaman ayırırsan da ondan karşılığını alırsın. Yapabiliyorsan gözyaşlarını tutmamasını öğret, acı çekmeden olgunlaşamayacağını...
Kıskanmamayı öğret ona, arkadaşının başarısından mutlu olmayı, birlikte sevinçleri paylaşmayı, içinden 'neden ben değil de o?' demeden...
Kazanmaktan mutluluk duyup içine sindirmeyi, ama aynı zamanda kaybetmeyi öğrenmesini. Çünkü bir adım sonrasında görünüşte galip olanları gösterecek hayat ona. Her şeyin bir sonu olduğunu öğret. Sahip olduğu bütün değerlerin bir gün keyif vermeyebileceğini, kazanılan ve harcananın bir sonu olduğunu.
Gidilen yerlerin zamanla bıkkınlık verebileceğini, her şeyi tüketebileceğini, tüketemeyeceği tek şeyin bilgi olduğunu öğret. Kitaplardan keyif almasını.
Ders çalışmak istemiyorsa zorlanmamasını, ama okumayı sevmesini öğret ona. Elbet er ya da geç alacaksın biliyorum, ama mümkün olduğunca geç al ona bilgisayarı. Ona kendisi ile kalacağı sakin zamanlar ver, sıkılmayı öğret ona, sıkılıp da kendini yönlendirmeyi bulmasını.
Doğaya götür onu, hayvanlardan korkmaması gerektiğini öğret. Arıların bizi sokmasından çok, nasıl bal yaptığını anlat. Doğanın kendi içindeki gizemini bulmasına yardımcı ol, yağmurdan sonraki toprak kokusundan keyif almasını sağla.
Soğuk kış gecesinde ateş yakmayı öğret, belki büyüdüğünde bir gece sevgilisine ateş yakar ve belki binlerce yıldızın altında birbirlerine sarılırlar, bunu öğretmemiş diğer sevgililerin aksine...
Şartlar çok zor olsa da yalan söylememesi gerektiğini öğret ona.Kazandığı elli milyonun piyangodan çıkan beş yüz milyardan çok daha keyifli olduğunu öğret.Alın terine saygıyı öğret ona.
Aşk acısı çekmenin hiç aşık olmamaktan daha güzel bir duygu olduğunu öğret.Kendi doğruları üzerinden kimsenin onu yargılamasına izin vermemesi gerektiğini öğret,başkalarını da kendi doğruları üzerinden yargılamamayı...
Bunun başkalarını dinlememek olduğunu değil, söylenenleri kendi eleğinden geçirmesi gerektiğini öğret. Kendi fikirlerine inanmanın güzelliklerini anlat.Hayatı sorgulamayı öğret ona...
Bilginin en büyük güç olduğunu öğret.Yapabilirse bunu en büyük fiyata satmasını, ama kalbini ve ruhunu kendisine saklaması gerektiğini öğret. Haklı olduğu konuda sonuna kadar diretmesini öğret ve haklıyken dik durmasını.
Günün birinde yaptıkları değil yapmadıkları için pişmanlık duyabileceğini öğret.
Basit yaşaması gerektiğini öğret ona, çay içmekten keyif almayı... 'İstemiyorum', 'hayır' demeyi öğret ona, istediğinde ise 'istiyorum' demeyi.
Sevdiğinde ise 'seni seviyorum' diyebilmeyi öğret ona. Bir kot pantolon ve tişörtle üniversiteyi bitirmeyi öğret ona. Temiz kokmasını...
Sorgusuz sevmeyi...
El yazısı ile notlar yazmayı...
Lafı dolandırmamayı...
Sevdiklerinin hiçbir zaman çantada keklik olmadığını, dostluğa yatırım yapması gerektiğini, kıymetini bilmeyenlerden uzaklaşmasını öğret ona.
Müziği sevmesini, sporla barışık yaşamasını.
İşlerin hiçbir zaman bitmediğini söyle ona, en yoğun zamanda bile kendine vakit ayırması gerektiğini öğret...
Ama en çok da kendini sevmesini öğret...
Kendini sevmezse kimsenin onu sevmeyeceğini...
Kendine çiçek almazsa kimseden çiçek beklememesi gerektiğini... Kendine özenli yemekler yapıp sofralar kurmazsa kimsenin onun için yemek hazırlamayacağını...
Hayatta her şeyden çok kendisinin önemli olduğunu öğret ona...
Aylin Kotil
Çocuklarınızın Duygularını ifade etmesine izin verin!

Sevgili Anne babalar, sevgili yetişkinler, sizi etrafınızdaki tüm çocuklara saygıya çağırıyorum. Onlar saygımızı sonuna kadar hak ediyorlar.
Bütün anne babalar elbetteki öz güvenli çocuklar yetiştirmek isterler. Onları kötülüklerden korumak isterler. Dolayısıyla kötü ve olumsuz duygulardan da korumak isterler. “Çocuğumuzun da “iyi yetişmesini, olumsuz duyguların sahibi olmasını” istemeyiz. Hiç üzülmesin, kızmasın, kıskanmasın isteriz. “Bizim çocuklarımız kıskançlık nedir bilmezler, birbirlerini hiç kıskanmazlar” deriz. Sanki kıskançlık tamamen insani bir duygu değilmiş de, kimse hissetmezmiş, veya “hiç kıskanmaz” dersek, çocuğumuz böyle bir duyguya sahip olmazmış gibi...
Bu şekilde davranmak aslında oldukça tehlikeli bir durumdur. Bir süre sonra çocuğumuz bütün olumsuz duygularını reddetmeye başlayabilir. Bu duyguları yokmuş gibi davranmaya başlar. Olumsuz duyguların sorumluluğunu hissetmez, bunlardan hep başkalarının sorumlu olduğunu düşünür.
Duygularımızı bastırmak, veya inkar etmek, iç çatışmalara, dolayısıyla ilişkilerimizde problem yaşamamıza neden olur. Biz yetişkinler duygularımızın farkında olup, onları kabul edip, uygun şekillerde ilişkilerimize yansıtabilirsek, çocuklarımıza da iyi örnek oluruz.
Duyguların rahatlıkla konuşulabildiği bir aile ortamında yetişen çocuk, olaylar karşısında hissettiği şeylerin, hoşuna giden ve gitmeyen şeylerin, yapabileceklerinin ve yapamayacaklarının farkında olur ve öz güveni gelişir.
Örneğin arkadaşını kıskanan bir çocuk kıskançlığını dile getirip, bunu annesiyle paylaşamazsa, sürekli birşeyler bulup onu sürekli suçlamaya başlar. Böylece arkadaşıyla arası bozulur. Oysaki bu duygunun farkında olan bir çocuk, bunu annesiyle paylaşıp, rahatlayabilir. Daha sonra içinde hissettiği şeyin nedenini anlayıp, arkadaşını olur olmaz sebeplerle suçlamayı bırakır.
Başka bir örnekte, arkadaşının tiyatroda başrol almasını kıskanan bir çocuk, eğer bu duygusunun farkında olamazsa, bu güçlü duyguyla bir şekilde başa çıkabilmek için “zaten ben o rolde hiç olmak istemezdim” diyerek rasyonalize edebilir.
Olumsuz duygularını sahiplenmeyen bir çocuk, yetişkin olduğunda bile, buna devam eder, sadece “iyi ben”in var olduğunu düşünür. Kötü ve olumsuz duyguların kendine ait olmadığını düşünmeye devam eder. Dolayısıyla hem kendini, hemde başkalarını da iyi ve kötü yönleriyle “sadece insan oldukları” gerçeğiyle kabul etmekte zorlanır. Böylece iç çatışmalar yaşayabilir, sağlıklı ilişkiler sürdürmekte zorlanır. O Çocuklar biziz! (Ebru Avcı)



Tao’cu yazar ve eğitimci William Martin’in, çocuk yetiştirme konusunda yazdıkları

• Çocuklarınız, sizin yaşamınızı tamamlamak için doğmadılar. Onlar, kendi yaşamlarını tamamlamak için doğdular.
• Bilge anne ve babalar, çocuklarının derinliklerinde bir yerde, baskı uygulanması değil, Sulanması ve teşvik edilmesi gereken özgür bir ruh olduğunu bilirler.
• Ağır ve farkındalıklı bir yürüyüşe çıkın, fark edin sadece. Ders kendiliğinden gelecektir.
• Onlara başarmayı öğretirseniz, aslâ tatmin olmazlar. Onlara memnuniyeti öğretirseniz, her şeyi başarırlar. Sizin mutluluğunuz bulaşıcıdır. O sanatı sizden öğrenirler.
• Çocuklar olasılıklarla doğar. Sizin işiniz, yaşamın harikulâde gizemlerine kucak açmayı öğretmektir.
• Kendinize sormak ilginç olabilir, “Farkında olmadan kendime koyduğum sınırlar neler?” diye.
• Onu, sonu gelmeyen konuşma ve azarlarla değiştirmeye çalışmayın. Çocuğunuzun yüreğini görün, iyiliği orada bulacaksınız. Yüreğini gördüğünüzde, ne yapmanız gerektiğini bileceksiniz. Kafa yorun ve çocuğunuzun yüreğini görün; Ne söylüyor.
• Sizin yaşamınız, onların üzerine kurulu değildir. Bu yüzden onlar da kendi mutluluklarını bulmakta özgürdürler.
• Sürekli zorlarsanız onları, bir noktada kırılırlar. Sürekli mutlu etmeye çalışırsanız onları, esirleri olursunuz. Ne çok baskı yapın, ne çok uğraşın. İşinizi yapın ve çekilin. Çocuklar öğrenecektir sükûneti.
• Çocuklarınızla birlikteyken, onlardan biri olun. Bedeninizin her bir parçası rahat ve çocuğunuz kadar kıvrak olsun. Tüm beklenti ve kaygılarınız yok olsun ki, siz görebilesiniz onları net bir şekilde.
• Sahiplenmeden besleyin onları; Kontrol etmeden rehberlik, endişelenmeden yardım edin. Çocuklarınızla zaman geçirmek meditasyon gibi gelebilir.
• Programınızı boşaltın ve zaman ayırın çocuklarınıza. İyi bir evin sağlam duvarları vardır. (ama) Duvarların içindeki alandır onu ‘ev’ yapan. Yüreğinizde yer açın ve güvenle yaşasın içinde çocuklarınız.



Çocuklarınız sizin değiller!

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil, onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları. Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler. Sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil. Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır. Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil, çünkü ruhları yarındadır. Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları kendiniz gibi olmaya zorlamayın. Çünkü hayat geri dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar. Okçunun önünde kıvançla eğilin, çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar, başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.
Halil Cibran
 
Geri