Biyoloji Bilim ve Yaratılışçılık Kitabına Eleştiriler

Konu sahibi son olarak 3336 gün önce görüldü
İÇİNDEKİLER

Bilim Yaratılış Kitabına Eleştiriler

Evren ve evrim

Nuh Tufanı Gerçek Değil mi?


= = =

Amerikan Ulusal Bilimler Akademisinin görüşünü yansıtan Bilim ve Yaratılışçılık kitabının özetini görünce çok sevindim.

İçlerinde prof.larında bulunduğu on beş bilim insanı tarafından hazırlanmış.

Basın ve yayın hakları Türkiye Bilim Akademisine verilmiş, onlarda yayınlamışlar.

Eserin önemli bir kısmı yaratılışçılıkla (yayın ekibi en baştan yaratılışçılık mantığının bilim dışı olduğunu iddia ettiğinden) ilgili ise de bilim tarafı bize yeterli olabilirdi.

Bilim insanlarının böylesine büyük ve geniş bir katılımıyla ortaya konulmuş bir eser bilimin susuzluğuyla kavrulan, bu nedenle kitaplardan kitaplara, sitelerden sitelere koşan gönlümüzü ve ruhumuzu serinletebilir, daha da önemlisi doyurabilirdi. Sevinmemin gerçek nedeni buydu.

Beni yakından tanıyanlar bilirler. Bilimin tarafsız olması gerektiğine inananlardanım. Bu konuda asla taviz vermem.

Benim için bir eser bilimsel tarafsızlığını koruyabildiği, bu nedenle konulara objektif yaklaşabildiği ölçülerde değerlidir.

Yazar ya da yazarları değil.

Fakat daha ilk cümlelerde derin bir hayal kırıklığına uğradım.

Beni böylesine heyecanlandırıp umutlandıran söz konusu eserin önsözünde bakınız neler yazıyor:

Çağdaş bilimin en temel yapıtaşlarından birisi olan evrim…..

Canlı yaşamın ortak bir geçmişe sahip olduğu ve tüm canlıların zaman içinde değişime uğradıkları görüşlerini ortaya süren evrim kavramı günümüzde sayısız bilimsel gözlemle doğrulanmış ve tüm saygın bilimsel çevrelerce benimsenmiştir.

Evrim teorisi kanıtlanmış bir teori midir?

Adı geçen eserin hemen önsözünde çağdaş bilimin en temel yapıtaşlarından biri olarak tarif edildiğine göre öyle olmalı.

Ama evrim teorisi öngörüleriyle açıklanamayan, daha sonra yanıtlanmak üzere devamlı buzdolabına kaldırılan öylesine çok soru ve sorunlar var ki bu nedenle evrim teorisi kanıtlanmıştır diyemiyoruz.

Diğer ifade ile evrim şüphe sislerinin arkasında belli belirsiz görünen, bu nedenle rahatlıkla aldatıp, yanıltabilen bir hayal gibidir.

Bilimsel tarafsızlığın gerekliliği konusundaki titizliğimizi daha önce belirtmiştik.

O halde sormak gerekir.

Kanıtlanmamış, yanıtlayamadığı soru dağlarının altında ezilen bir teori çağdaş bilimin en temel yapıtaşlarından birisi nasıl olabilir?

Böyle bir iddiayı ancak bilimin tarafsızlığını bir kenara fırlatıp atmış tutkulu bir evrim savunucusu ya da savunucuları yapabilir.

Diğer ifade ile bu cümleyi yazan ya da yazanlar bilimsel tarafsızlığını yitirmiş taassup sahibi kişilerdir diye yazarsak doğruyu söylemiş ve yazmış oluruz.

Nedeni ise birbirine zıt her iki iddiadan birinin kanıtlarla desteklenmediği ve kesinleşmediği sürece varoluş bir yaratıcının eseridir diyenlerle evrim modern bilimin temel yapıtaşıdır diyenler arasında herhangi bir farkın olmamasıdır.

Bizlere göre her iki grup da bilimsel tarafsızlıklarını yitirmiş, bilimsel yöntemlerle doğruluğu kanıtlanmamış bir öngörüyü en baştan doğru kabul etmiş taassup sahipleridirler.

Filanca kişi ya da kuruluşların evrimi doğrulaması ya da yanlışlaması bizi ilgilendirmez.

Bizi ilgilendiren evrimin doğrulunu ya da yanlışlığını gösteren bilimsel kanıtlardır.

Burada bilimsel kanıtlar derken gerçek bilimsel kanıtları kastediyoruz. Hayal ürünü şöyle oldu böyle oldu edebiyatını, yine hayal mahsulü çizimleri, türlü sahtekarlık yöntemleriyle duruma ve vaziyete uydurulmuş fosilleri değil.

Malum! Taraflardan birisi bu konuların uzmanıdır.
 
Bilim Yaratılış Kitabına Eleştiriler-2


Canlı yaşamın ortak bir geçmişe sahip olduğu ve tüm canlıların zaman içinde değişime uğradıkları görüşlerini ortaya süren evrim kavramı günümüzde sayısız bilimsel gözlemle doğrulanmış ve tüm saygın bilimsel çevrelerce benimsenmiştir
cümlesine ise evrim kavramı dışında tamamen katılıyoruz.

Canlı yaşamın ortak bir geçmişe sahip olduğu (zaten bunun başka bir yolu ve alternatifi yoktur) ve tüm canlıların zaman içinde değişime uğradıkları doğrudur.

Fakat canlılardaki bu değişimi evrim olarak nitelemek tamamen yanlıştır. Tek taraflı bir değerlendirmenin (taassubun) sonucudur.

Her şeyden önce evrim kuramı entropi, kalıtım gibi temel kanunlarla bozmanın kolay yapmanın zor olduğu ve benzeri doğal ilkelere terstir.

Zaman içinde var oluştaki tüm düzen ve sistemlerde olduğu gibi canlılardaki değişim doğrudur fakat evrim değil, tersinim yönündedir.

Tersinim teorisinin öngördüğü tersinimsel değişimler ise evrim öngörülerinin tam tersine entropi, kalıtım gibi temel kanunlarla; bozmanın kolay, yapmanın zor olduğu ilkeleriyle birebir uyuşur, hiç birisiyle çelişmez.

Yazarlarımız bilimden, bilimle oluşan teknolojik gelişimlerden uzun, uzun bahsederler (gerçekte bahsettikleri evrimle uzaktan yakından ilgisi olmadığı halde) sonuçta evrimin bilimsel bir veri ya da olgu olduğu sonucuna ulaşırlar.

Tanınmış genetikçi ve evrimci Theodolsius Dobzhansky’nin evrimin ışığı olmadan biyolojide hiçbir şey anlamlı değildir sözü onların temel düsturlarından biri olmuştur.

Diğer ifade ile henüz kanıtlanmadığından şüpheli durumdaki bir teori biyoloji ilmini aydınlatan ışık, bir inanç durumuna getirilivermiştir.

Bu inanç taassup değilse hangisi taassup olabilir?

Theodolsius Dobzhansky’nin bu sözünün yanımızda (tarafsızlığını yitirmiş bir evrimci olması nedeniyle) herhangi bir bilimsel değerinin olmadığını belirtelim.

Tabi ki isteyen istediğini inanabilir. İnanç başka, bilim başkadır. Önemli olan bilimle inancı karıştırmamaktır. Bunun içinde tam bir tarafsızlık şarttır.
 
Bilim ve Yaratılışcılık Kitabına Eleştiriler-3

Sayın yazarlarımız yaratılış bilimi olarak nitelendirdikleri evrim karşıtı görüşü destekleyen hiçbir bilimsel bulgunun olmaması nedeniyle kabul etmediklerinden bahsederler.

Yaratılışı destekleyen bilimsel bulgular yok mudur?

Böyle bir iddiada bulunabilmek için her şeyden önce varoluş olarak nitelendirdiğimiz; gözlerimizin, aklımızın, mantığımızın önünde uzanıp giden düzen ve sistem sahibi oluşumların (ve de kendimizin) varlığını ve gerçekliğini inkar etmemiz gerekir.

Yaratışı destekleyen hiç bir bilimsel bulgu yoktur diyebilmek, bu iddiada bulunabilmek için aklın ve mantığın gözlerini kör eden; evrim dışı her öngörüyü ret ve inkar etmeyi bilimsellik zanneden taassup sahibi koyu bir evrimci olmak da bu iş için ayrı bir şarttır.

ABD Ulusal Bilim Akademisi başkanı Bruce Alberts; bilim insanları herkes gibi doğanın düzeni ve karmaşıklığına (karmaşıklık nitelemesine katılmıyoruz) hayranlık duyar. Hatta bazı bilim insanları dindardır.Ancak bilim ve din insan deneyiminin iki ayrı alanını oluştururlar. Birleştirilmelerini istemek her ikisinin görkemlerini azaltır diye yazar.

Yazar ama doğruluğu kesinleşmemiş kimi öngörüleri (örneğin evrimi yada yaratılışı) inkar edilemez gerçekler olarak kabul etmenin ve bunda diretmenin de bir din (inanç) olduğunu nedense görmezlikten, bilmezlikten gelir.

Gerçek bilim insanları her şeyden önce kendilerini yaratışçı yada evrimci olarak nitelemelerinden soyutlar. Gerçekleri tam bir tarafsızlıkla görmeyi çabalar.

Eğer siz gerçekleri görmek istediğiniz renkte bir gözlük takarak gözlemlerseniz sadece istediğiniz rengi görürsünüz. Evrimcilerin yaptıkları iş işte budur.

Yazarlarımız bilimciler önceki nesil bilim insanlarının çalışmalarını düzeltip geliştirirken doğal dünya ile ilgili tanımlamalarımızın doğruluk ve bütünlüğü zaman içinde artma eğilimi gösterir diye yazarken bilerek ya da bilmeyerek tersinim teorisinin amblem sözlerinden olan evrimleşen tek şey bilimdir tümcesini doğrularlar.

Evet! Evrimleşen tek şey bilimdir.

Aynı bilim insanları yazarlarımız; bilim insanları belirli bir açıklamanın tam ve sonuncu açıklama olduğundan kesin şekilde emin olamazlar diye yazarlarsa da bu önemli kuraldan evrim ayrıcalıklı tutulmuş; en baştan, inkarı mümkün olmayan bir gerçek, modern bilimin yapıtaşı olarak nitelenmekten çekinilmemişlerdir.

Yazarlarımıza göre
evrim teorisi bu güne kadar öyle çok sınanmalardan geçmiş ve doğrulanmıştır ki bu günün en güçlü ve sağlam kuramlardan biri haline gelmiştir.

Nasıl olduğuna ilişkin anlayışımızı sürekli artıran yeni buluşlarla evrim bu günde son derece aktif bir araştırma alanıdır.

Acaba öyle mi?

Yazarlarımızın öngördükleri kural ve sıra ile gerçekleri bulmaya çalışalım.

 
Evren ve Evrim: Yazarlarımız her ne kadar evrim canlılığa özel bir deyim gibi gösterilirse de evreni meydana getiren galaksiler, yıldızlar, gezegenler vb. cisimlerde gözlemlenen oluşum ve değişimlerde evrim olarak nitelenebilir görüşündedirler.

Burada ifade edilmek istenen evrensel evrim pozitif anlamdaki oluşum ve değişimlerdir.

Sayın yazarlarımız bu konuda (evrensel evrim konusunda) evrenin genişlediğinden, önceleri evrenin daha yoğun olması gerektiğinden, big bang’den galaksilerin nasıl oluştuğu konusundaki bazı öngörülerden ve kanıtlarından… uzun uzun bahsederler.

Konu sonuçta döner dolaşır dünyada yaklaşık 3.5 milyar yıl önce ilk canlılığın (bakterilerin) görüldüklerini, bu canlıların oluşum süreçlerinin dört milyar yıl öncesine kadar uzanabileceğini ifade ederler.

Sayın yazarlarımıza göre ilk canlılar bugün gözlemlediklerimize göre daha basit (ilkel) yapılar da (canlı olarak tanımlanamayacak düzeylerde) olmalıdırlar.

Yeri ve zamanı gelmişken yazalım.

Canlılığın olmazsa olmazlarından beslenme, üreme ve korunma–savunma-bağışıklık-çevreye uyum sistemleri gibi üç temel özelliği vardır.

Bu temel özelliklerden herhangi biri olmaz ise canlılığın oluşumu ve devamlılığı mümkün değildir.

Her özellik basite indirgenemez kompleks yapılardır.

Sayın yazarlarımız RNA’lardan, DNA’lardan nükleotidlerden, aminoasitlerden, proteinlerden… uzun uzun ve bolca bahsederler ama yazdıkları evrimcilere özel bir şöyle oldu böyle oldu edebiyatının dışına çıkmaz.

Nedeni ise en küçük bir kanıt göstermemeleridir.

Halbuki bir öngörünün (kendi ifadelerine göre) bilimsel olabilmesi için kanıtlarla desteklenmelidir.

Konu döner dolaşır, yaşamın temeli olan yapıtaşlarının (bu yapıtaşları aminoasitler ve proteinler olmalıdır) meteorlarla geldikleri, ilk dönemler de dünyada bolca bulunduğu sonucuna ulaşır.

Sayın bilim insanı yazarlarımızın bu konuda yazdıkları aminoasitler ve proteinler konusunda bilgisi olmayanlara iknaya yöneliktir ama konuda az çok bilgisi olanlara önce derin bir şaşkınlığa sonrada büyük bir hayal kırıklığına uğratır.

= = =



Bir DNA (solda) ve bir proteinin (sağda) yapısı.

Sayın yazarlarımıza göre bu kompleks yapılı oluşumlar rastlantılarla meydana gelivermiştir. DNA’lardaki oluşum bilgilerinin nasıl meydana geldiği evrimcilerin ısrarla kaçtıkları bir başka sorudur.

= = =

Sayın yazarlarımız öylesine şaşırmışlardır ki ilk canlının Mars gezegeninde oluştuğunu, oradan (meteorlarla) dünyaya geldiğini dahi iddia edebilmektedirler.

Mars’ta oluşmuş ilkel bir canlı dünyaya ulaşabilir mi?

Dünya ile Mars arası yaklaşık en milyon km.dir.

Saatte KIRK bin km hızla giden bir uzay aracı (bu hız ulaşılabilen en büyük hızdır) Marsla Dünya arasındaki mesafeyi ancak ÜÇ AYA YAKIN yakın bir zamanda kat edebilir.

Bu süre içinde ilkel canlımız ÜÇ AY süren yolculuğu sırasında mutlak sıfırın bir kaç derece üzerinde olan ortam sıcaklığından (soğukluğundan), radyasyonlardan, dünya atmosferine girişte oluşan meteorları eritip buharlaştıran sürtünme sonucu oluşan sıcaklıktan vb. korunabilir mi?

Marstan kopan bir parça dünyaya doğru yönlenebilir mi? Mars'ın hemen ardında bulunan devasa Jüpiter buna izin verir mi?

Böyle bir iddia da bulunabilmek için aklı, mantığı, bilimi unutmuş bir evrimci-materyalist olmak gerekir.

= = =

Gerçekte bu iddianın nedeni ise aminoasitlerin bir özelliğinde gizlidir.

Aminoasitler olmadan canlılık oluşamaz ama aynı zamanda aminoasitler oksijen gazının olduğu yerlerde varlıklarını koruyamazlar.

İlk canlılığın rastlantılarla oluştuğunu iddia edebilmek için ya ilkel dünyadaki oksijenin varlığını inkar edeceksiniz ya da oksijen olmadığı bir yerde (örneğin Marsta) ilk canlılık oluştu sonra dünyaya geldi iddiasında bulunacaksınız. Bunun başka yolu yoktur.

Sayın yazarlarımız ikinci yolu denemişlerdir ama o yol da çıkmaz sokaktır.

Sayın yazarlarımız bilimin görevi doğal olgular için akla yatkın doğal açıklamalar getirmektir diye yazarlarsa da bu önemli kuralı kendileri de uymazlar.

Her evrimci gibi onlarda her şeyi evrime uygun olarak eğip bükmeye, olmazları oldurmaya çalışmışlardır.

Bir bakıma ideoloji için bilimi iğfal etmekten çekinmemişlerdir.
 
Nuh Tufanı Gerçek Değil mi?

Sayın yazarlarımızın bundan sonra yaptıkları gelişen teknolojinin ışığı ve yardımıyla yaşam dünyasının hayranlık verici ve şaşırtıcı gizemlerini evrim mantığına uygun yorumlama çabalarıdır.

Gerçekte yaratılış teorisinin kanıtlarını büyük bir ustalık ve pişkinlikle evrime kanıt yapıvermişlerdir.

Onlara göre en imkansızlar; akıl, mantık dışılar da dahil her şey evrime uygun olarak olu oluvermiştir.

Bu anlayışta ÖNGÖRDÜKLERİMİZ AKIL, MANTIK VE BİLİM DIŞIDIR AMA VAROLUŞTA BİR YARATICI İRADENİN VARLIĞINI KABUL ETMEK DAHA DA BİLİM, AKIL VE MANTIK DIŞIDIR. BİZ KÖTÜNÜN İYİSİNİ TERCİH EDEREK AKILLICA BİR İŞ YAPIYORUZ. EVRİM İSE TEK GERÇEKTİR mantığı hakimdir.

Fakat yine de sayın yazarlarımız hiç beklemediğimiz bir olgunlukla yaşamın başlangıcı konusunda ortaya konan hipotezlerden hiç birinin doğrulanmadığı itirafında bulunurlar.

Bulunurlar ama gelişen (evrimleşen) bilim ve teknolojinin yardımıyla ilerde bu sorunun doğru cevabının bulunacağı ümitlerini ifade etmekten de geri durmazlar.

Bir bakıma ilk canlılığın nasıl oluştuğu sorunu (diğer pek çok canlı alıcı sorun gibi) bir kez daha buzdolabına kaldırılmıştır.

Kimi evrimciler ilk canlılığın nasıl oluştuğu evrimin konusu değildir diyerek teoriyi bu kör kuyudan çıkarmayı denerler ama ilk canlılığın nasıl oluştuğunu açıklayamayan ve bu temel sorudan kaçan bir teorinin canlıların zaman içinde evrimleştiklerini nasıl açıklayacakları ayrı bir merak konusudur.

Bir bakıma evrimcilerimiz temelini atmadan gökdelen yapmaya kalkışan şaşkın inşaatçı durumundadırlar.

= = =

Yeri gelmişken konuyla ilgili tersinim teorisinin görüşlerini de aktaralım.

Tersinim teorisi de evren içi oluşum ve değişimlerin varlığını kabul ettiği gibi bu oluşum ve değişimlerin kaçınılmazlığını da vurgular.

Fakat tersinim teorisine göre bu değişim negatiftir. Nedeni ise termodinamiğin ikinci kanunudur.

Kapalı bir sistem oluşu tüm evrenin kaçınılmaz bir şekilde tersinim etkisinde olduğunu gösterir.

Evren içi açık sistemlerde bu etkinin tesiri altındadır. Savunma- korunma ya da yararlanma mekanizmalarına sahip olan düzenli oluşumlar bu etkiyi azaltabilirler ama sıfırlayamazlar.

Tersinim teorisinin bu varsayımı görüleceği gibi termodinamiğin ikinci kanunu gibi sağlam bir temel dayanır.

Tersinim teorisinin bu varsayımını çürütmek isteyenler evrenin açık bir sistem olduğunu kanıtlamak zorundadırlar.

= = =

Söz konusu sayın yazarlarımız yaratılış bilimi olarak nitelendirdikleri evrim karşıtı öngörüleri çürütmek için basit; hatalara, yanlışlara ve değişik yorumlara açık bazı materyalleri kullanmaktan çekinmemişlerdir.

Bu konuda şunlar yazılıyor:

-Yaratılış bilimini savunanların görüşleri çeşitlidir. Bazıları dünya ve evrenin genç olduğunu 6.000-10.000 yaşlarında olduğunu iddia ederler.

Bu kişiler dünyanın şimdiki fiziksel özelliklerinin büyük bir tufanı da içeren felaketçilik görüşü ile açıklanabileceğine ve insan dahil tüm canlıların mucizevi bir şekilde hemen hemen bu gün gördüğümüz şekilde yaratılmış olduklarını inanırlar.


Yukarıdaki yazının yaratılış bilimini savunanları küçümseyici bir üslupla; yalan, yanlış ve saptırılmış bilgilere dayanılarak kaleme alındığı açıktır.

Aklı başında hiçbir bilim insanı dünya ve evrenin 6.000-10.000 yaşlarında olabileceğini söylemez ve iddia etmez. Nedeni ise bu sürenin sadece 6.000 seneye yakınının İsrail oğullarının Mısırdan çıkmalarından sonraki geçen süre olmasıdır.

Bu rakam ile (büyük olasılıkla) insanın insansı meziyetleriyle (eserleriyle) yaşam sahnesinde belirmesinden günümüze kadar geçen süre kastedilmiş olmalıdır.

Sayın yazarlarımızın aynı paragrafta bahsettikleri dünyamızın fiziksel özelliklerini değiştiren büyük tufan tüm kutsal kitaplarda ifade bulun Nuh Tufanıdır.

Dünyanın fiziksel özelliklerinin değiştiği iddia edildiğine göre sıkça düşülen hataya sayın yazarlarımızda düşmekte, Nuh Tufanını tüm dünyayı kaplar boyutta bir olay sanmaktadırlar.

Aklı başında, biraz düşünmesini ve muhakeme etmesini bilen herhangi bir kişi böyle bir olayın (tüm dünyayı sulara boğan tufan olayının ) fiziken imkansız olduğunu hemen anlar.

Nitekim sayın yazarlarımızda uzun uzun yazıp çizerek, kanıtlar göstererek bu açık yanlışın yanlışlığını kanıtlamaya! çabalamışlardır.

Nuh tufanı sayın bilim insanlarının zannettikleri (ya da kasıtlı olarak, işlerine öyle geldiği için yanlış algıladıkları) gibi evrensel değil, yöresel bir olaydır.

Bu konuda bizim pek çok kanıt ve belgelerimiz vardır.

Tahrif edilmemiş tek kutsal kitap olan Kuran-ı Kerimde Nuh Tufanı sapıttıkları ve sapkınlıklarında ısrar ettikleri için Nuh kavmine özel bir ceza olduğu açıkça vurgulanır. Diğer ifade ile Nuh tufanı tüm insanlara takdir edilmiş bir ceza değildir.

Nuh Tufanının sadece Nuh kavminin yaşadığı yerlerde oluştuğu da açıktır.

Nuh tufanının etkilediği yerler Cudi ve Ağrı dağlarının güney ve doğusu Dicle ve Fırat nehirlerinin arasında kalan Mezopotamya olarak tanımladığımız yerlerdir.

Tufanın etkilediği yerlerin tüm dünya olarak tanımlanmasının nedeni ise o dönemlerde bu yerlerin tüm dünya zannedilmesi, dünyanın yeterince bilinmemesidir.

= = = =



Nuh tufanın Mezopotamya olarak adlandırdığımız Fırat ve Dicle nehirlerinin arasında kalan yerlerde oluşmuştur.

= = = =

Güvenilir bir kaynakta bu konuda şunlar yazılıdır:

-Ur şehrinde yapılan kazılarda ortaya çıkartılan arkeolojik bulgular, buradaki medeniyetin çok büyük bir sel felaketi sonunda kesintiye uğradığını, daha sonra zaman içinde tekrar yeni uygarlıkların meydana çıkmaya başladığını göstermektedir.

Leonard Woolley, British Museum ve Pennsylvania Üniversitesi tarafından ortaklaşa yürütülen bir kazı çalışmasına da başkanlık etmiştir.

Sir Woolley'in kazıları Bağdat ile Basra Körfezi arasındaki çölün ortalarında gerçekleşti. Reader's Digest dergisinde Woolley'in kazıları şöyle anlatılmaktadır:

-Kazı yapılan bölgede, derine inildikçe çok önemli bir buluntu ortaya çıkarılmıştı.

Bu, Ur şehrinin krallar mezarlığıydı. Araştırmacılar Sümer krallarının ve soyluların gömülmüş olduğu bu mezarlıkta birçok efsanevi sanat eserlerine rastladılar.

Miğferler, kılıçlar, müzik aletleri, altından ve kıymetli taşlardan yapılmış sanat yapıtları…

işçiler, çamur olmuş tuğlaların içinden bir metre kadar derine daldılar ve çanak çömlekleri çıkarmaya başladılar. Ve sonra birdenbire her şey durdu.


Woolley böyle yazıyordu. "Artık ne çanak, ne çömlek, ne kül vardı, yalnız suyun getirdiği temiz çamur."

Woolley kazıya devam etti, iki buçuk metre kadar temiz kil tabakasından geçilerek derine dalındı ve sonra birdenbire işçiler bu devrin insanları tarafından yapılmış zımpara taşından aletler ve çanak çömlek parçalarına rastladılar.

Çamur iyice temizlenince altında kalmış bir medeniyet ortaya çıktı. Bu durum, bölgede büyük bir su baskınının meydana geldiğini gösteriyordu.

Ayrıca mikroskobik analiz, temiz kilden kalın bir katmanın, eski Sümer uygarlığını yok edecek kadar büyük bir tufan tarafından buraya yığılmış olduğunu gösteriyordu.

Kazıda görevli Max Mallowan, kazıyı yürüten Leonard Woolley'in ortaya çıkan bu tarihi eserler konusundaki düşüncelerini aynı dergide şöyle aktarmaktadır:

-Woolley, tek bir zaman diliminde oluşmuş böylesine büyük bir kil kütlesinin sadece çok büyük bir sel felaketinin sonucu olabileceğini belirterek; Sümer Ur'u ile Al-Ubaid'in boyalı çanak çömlek kullanan halkı tarafından kurulan kenti ayıran sel tabakasını, efsanevi Tufan'ın kalıntıları olarak tanımladı.

Bu veriler, Tufan'ın etkilediği yerlerden birinin Ur şehri olduğunu gösteriyordu.

Alman arkeolog Werner Keller de söz konusu kazının önemini şöyle ifade etmişti:

-Mezopotamya'da yapılan arkeolojik kazılarda balçıklı bir tabakanın altından şehir kalıntılarının çıkması burada bir sel olduğunu ispatlamış oldu.

Schmidt'in çalışmalarını anlatan Mallowan şöyle demektedir:

-Schmidt 4-5 metre derinlikte kil ve kum karışımı sarı topraktan bir tabakaya erişti (bu tabaka selle beraber oluşmuştu). Bu tabaka, höyük kesitine göre ova seviyesine yakın bir düzeyde yer alıyordu ve höyüğün her yerinde izlenebiliyordu...

Cemdet Nasr dönemini Eski Krallık döneminden ayıran kil ve kum karışımı tabakayı Schmidt tamamen nehir kökenli bir kum olarak tanımlayarak Nuh Tufanı ile ilişkilendirdi.
 
Geri