Kimbuhatunyahu?
Gümüş Üye
-
- Katılım
- Mayıs 9, 2020
-
- Mesajlar
- 6,067
-
- Tepkime puanı
- 2,956
-
- Puanları
- 364
-
- Yaş
- 27
Saplantılı bir epistemolog, epistemolojiye dair neredeyse her şey ile ilgilenme konusunda cüretkar ve azimli olmaya dikkat edecektir. Bu nedenle baştan belirtmekte fayda görüyoruz ki bu yazı, bir epistemoloji yazısıdır ve epistemoloji açısından konuyu ele almaktadır. Yazar, feminist kuram hakkında öne sürmek veya söz etmek durumunda kaldığı her konuda eleştiriye ve önerilere açıktır. Diğer yandan daha önce ele aldığımız epistemolojiye giriş, dini ve reformcu epistemoloji, doğallaştırılmış epistemoloji, erdem epistemolojisi ve Gettier problemi yazılarımızı okumanız, bu içeriğin sizin için daha verimli olmasına katkı sağlayacaktır. Çünkü çağdaş epistemolojideki yaklaşımlar birçok tartışma başlığı altında çoğunlukla birbiriyle ilişkilidir.
Bilen birinin kültürel aidiyeti, cinsiyeti, bireysel deneyimleri, eğitim süreci veya başka türden bir kimliği, bilme sürecinin kendisinde etkili midir? Bu farklılıklar bilişsel mekanizma olarak bilme aygıtı ya da işlemcisi olan zihnimize dışarıdan gelen girdilerin farklılığına işaret etmektedir. (Quine’ın işaret ettiği gibi!) Bu farklı girdiler, zihinsel çıktılar üzerinde bir etki sahibi olabilir. İşte tam bu noktada bir erkek ve bir kadının deneyimlerinin farklılıklarını düşünün. Örnek olarak bir doğumun acısını bilmeyi ele alın, bir erkek bu bilmeye epistemik olarak asla tam anlamıyla sahip olamaz gibi görünüyor. Çünkü bu acı ve doğum sürecinin bilişsel girdisini hiçbir zaman (en azından yakın zamanda) deneyimlemeyecek gibi duruyor. Bu haliyle bir erkek, kadınların bu ve benzeri konularda deneyimleri, bilişsel süreçleri ve bunları çıktıları hakkında bir bilgi sahibi, tam anlamıyla, olabilir mi? Şimdi analitik felsefenin epistemolojiye dair klasik örneğine tekrar dönelim;
Sosyal Epistemolojinin Etkisi
Geleneksel epistemolojide uzun süre kabul edilen tanım şöyleydi: S, P'yi bilir ancak:
Bilen birinin kültürel aidiyeti, cinsiyeti, bireysel deneyimleri, eğitim süreci veya başka türden bir kimliği, bilme sürecinin kendisinde etkili midir? Bu farklılıklar bilişsel mekanizma olarak bilme aygıtı ya da işlemcisi olan zihnimize dışarıdan gelen girdilerin farklılığına işaret etmektedir. (Quine’ın işaret ettiği gibi!) Bu farklı girdiler, zihinsel çıktılar üzerinde bir etki sahibi olabilir. İşte tam bu noktada bir erkek ve bir kadının deneyimlerinin farklılıklarını düşünün. Örnek olarak bir doğumun acısını bilmeyi ele alın, bir erkek bu bilmeye epistemik olarak asla tam anlamıyla sahip olamaz gibi görünüyor. Çünkü bu acı ve doğum sürecinin bilişsel girdisini hiçbir zaman (en azından yakın zamanda) deneyimlemeyecek gibi duruyor. Bu haliyle bir erkek, kadınların bu ve benzeri konularda deneyimleri, bilişsel süreçleri ve bunları çıktıları hakkında bir bilgi sahibi, tam anlamıyla, olabilir mi? Şimdi analitik felsefenin epistemolojiye dair klasik örneğine tekrar dönelim;
Sosyal Epistemolojinin Etkisi
Geleneksel epistemolojide uzun süre kabul edilen tanım şöyleydi: S, P'yi bilir ancak:
- S, P'ye inanıyorsa (zihinsel kabul)
- P doğruysa (doğruluk unsuru: doğru olmayan şey bilinemez!)
- S, P'yi gerekçelendirmişse.
Bilme sürecinin büyük oranda bu üç unsur (inanç, doğruluk ve gerekçelendirme unsurları) ile şekillendiği Gettier'in itirazına kadar epistemoloji tarihinde genel bir kabuldü. Bu üç parçalı bilgi tanımı bilgiye, "gerekçelendirmiş doğru inanç" adını veriyordu.
Çağdaş epistemoloji yönünü 1963 yılında yayınlanan Gettier’in bu ünlü makalesi ile büyük oranda gerekçelendirme kuramlarına dönmüştü. Doğru inancı bilgi yapan şeyin ne olduğu ve gerekçelendirmenin tam anlamıyla şans faktörünü dışlayıp dışlayamadığı hala birçok açıdan önemini koruyan bir başlıktır. Söz konusu makale, Gettier problemi ile epistemolojinin tam anlamıyla göbeğine oturmuştur. Zaman içerisinde içselcilik ve dışsalcılık olarak bilinen iki büyük epistemik gerekçelendirme kuramı kümesi Gettier problemiyle beraber bilginin doğası ve mimarisi üzerine yapılan tartışma başlıklarına yönelmiştir. Feminist epistemolojiyi tam anlamıyla kavramak için bu tartışma tarihi ve sosyal epistemoloji üzerine söz etmezsek çok şey eksik kalır.
“S, P’yi biliyor.” dediğimizde S’nin erkek mi yoksa kadın mı olduğuna çoğunlukla dikkat etmemişizdir. Ancak burada P’yi doğum sancısı olarak düşünürsek, “Her S gerçekten P’yi bilir mi?” sorusu daha ilgi çekici bir hal alır. Artık bu soruya cevap vermek için S’lerin kadın mı erkek mi olduğunu sormamız gerekiyor gibi görünüyor. S’nin erkek mi yoksa kadın mı olduğuna odaklanmayan, soyut ve evrensel bilen özne olarak S’yi tasavvur eden yaklaşıma Kartezyen epistemoloji adını veriyoruz; bunu yazı boyunca lütfen aklınızda tutun.
Örneğimize geri dönelim. Diyelim ki arkadaş grubumuzdayken Berkay, Can’a sigara içmenin zararlarını sordu. Ve Can’da doğru olarak kabul edilebilecek cevapları sıraladı. Bu durumda Berkay, Can’ı “bilenler” grubuna dahil edebilir. Peki Can’a doğum sancısını sorsak? Bilenler grubuna dönüp baktığımızda hepsinin kadın olduğunu fark edecek ve bilginin cinsiyet ile ilişkisine odaklanmamız gerektiğini anlayacağız denilebilir. Bu örnek dışında bir çok başka örnek de verilebilir, kolay anlaşılması adına böylesi bir doğum vakası seçmeyi uygun gördük.
Şöyle etraflıca baktığımızda Feminist epistemoloji soyut özne temelli, bireysel epistemolojini adını verebileceğimiz Kartezyen epistemoloji yaklaşımına şiddetle karşı çıkarak kendini temellendirmiştir. Kartezyen özne için bilen; bedensizdir! Feminist epistemologlar ise bilenin bedenine ve bu bedenin toplumsal olan ile ilişkisine işaret etmektedir. Kartezyen epistemoloji için bireylerin zihinsel yetileri bilme süreci için yeterlidir. Bu bakışta zihin, adeta kendini çevreleyen şartlardan ve unsurlardan bağımsız olarak, özerk bir konumdadır. İşte bu nokta önemli bir ayrıma işaret ediyor; bilen özne içinde yaşadığı toplumdan bağımsız olarak tek başına bilebilir mi? Bilme süreci için sosyal unsurlar nasıl bir etkiye sahiptir? Sosyal epistemoloji adını verdiğimiz yaklaşım bu soruları sorarak gözümüzü bilen soyut özneden, toplumun bir parçası olan epistemik özneye çevirmemizi söylüyor. Feminist epistemoloji de tam olarak böyle bir anlayışın içinden doğmuştur. Bunu biraz açalım.
Tanıklık bilgisi, bilme araçlarından biridir; bireyler arası etkileşim ve epistemik sürece işaret eder. Felsefe tarihinde bu konuya ilk dikkat çekenlerden birisi David Hume’dur. (Başdemir, H. Y. , s. 270). Hume’un işaretinden beri bilme sürecinin yalnızca soyut ve özerk özne ile sınırlandırılmasına şüphe ile yaklaşılıyor denilebilir.
Epistemik sürecin gerçekleştiği unsur olarak zihin, bilme sürecinin tüm kapsamını tek başına kontrol edemez gibi duruyor. Zihin birçok yönden kendisini çevreleyen koşullar ve diğer zihinler ile etkileşim içerisindedir. Epistemik sürecin önemli bir parçası da tam olarak bu etkileşim ve söz konusu etkileşimin bilginin doğasına olan yansımalarını konu alıyor. Toplumsal boyuta işaret etmek, sosyal epistemoloji ve ondan bir şekilde etkilenmiş olarak feminist epistemolojinin en önemli başlangıç noktalarından biridir. Böylesi bir yaklaşım bilgiyi toplumsal ve tarihsel süreçlerin toplamı olarak ele alır ve bu toplamı, bireylerin sahip oldukları doğru inançlar ile karşılaştırma yoluna gider. Doğal olarak bu çalışma alanında evrimsel psikoloji, bilim ve bilgi sosyolojisi, bilişsel bilimler, antropoloji gibi alanlara da dikkat çekilir. Peki bu tür bir anlayış için bilgi nasıl tanımlanır?
Çağdaş epistemoloji yönünü 1963 yılında yayınlanan Gettier’in bu ünlü makalesi ile büyük oranda gerekçelendirme kuramlarına dönmüştü. Doğru inancı bilgi yapan şeyin ne olduğu ve gerekçelendirmenin tam anlamıyla şans faktörünü dışlayıp dışlayamadığı hala birçok açıdan önemini koruyan bir başlıktır. Söz konusu makale, Gettier problemi ile epistemolojinin tam anlamıyla göbeğine oturmuştur. Zaman içerisinde içselcilik ve dışsalcılık olarak bilinen iki büyük epistemik gerekçelendirme kuramı kümesi Gettier problemiyle beraber bilginin doğası ve mimarisi üzerine yapılan tartışma başlıklarına yönelmiştir. Feminist epistemolojiyi tam anlamıyla kavramak için bu tartışma tarihi ve sosyal epistemoloji üzerine söz etmezsek çok şey eksik kalır.
“S, P’yi biliyor.” dediğimizde S’nin erkek mi yoksa kadın mı olduğuna çoğunlukla dikkat etmemişizdir. Ancak burada P’yi doğum sancısı olarak düşünürsek, “Her S gerçekten P’yi bilir mi?” sorusu daha ilgi çekici bir hal alır. Artık bu soruya cevap vermek için S’lerin kadın mı erkek mi olduğunu sormamız gerekiyor gibi görünüyor. S’nin erkek mi yoksa kadın mı olduğuna odaklanmayan, soyut ve evrensel bilen özne olarak S’yi tasavvur eden yaklaşıma Kartezyen epistemoloji adını veriyoruz; bunu yazı boyunca lütfen aklınızda tutun.
Örneğimize geri dönelim. Diyelim ki arkadaş grubumuzdayken Berkay, Can’a sigara içmenin zararlarını sordu. Ve Can’da doğru olarak kabul edilebilecek cevapları sıraladı. Bu durumda Berkay, Can’ı “bilenler” grubuna dahil edebilir. Peki Can’a doğum sancısını sorsak? Bilenler grubuna dönüp baktığımızda hepsinin kadın olduğunu fark edecek ve bilginin cinsiyet ile ilişkisine odaklanmamız gerektiğini anlayacağız denilebilir. Bu örnek dışında bir çok başka örnek de verilebilir, kolay anlaşılması adına böylesi bir doğum vakası seçmeyi uygun gördük.
Şöyle etraflıca baktığımızda Feminist epistemoloji soyut özne temelli, bireysel epistemolojini adını verebileceğimiz Kartezyen epistemoloji yaklaşımına şiddetle karşı çıkarak kendini temellendirmiştir. Kartezyen özne için bilen; bedensizdir! Feminist epistemologlar ise bilenin bedenine ve bu bedenin toplumsal olan ile ilişkisine işaret etmektedir. Kartezyen epistemoloji için bireylerin zihinsel yetileri bilme süreci için yeterlidir. Bu bakışta zihin, adeta kendini çevreleyen şartlardan ve unsurlardan bağımsız olarak, özerk bir konumdadır. İşte bu nokta önemli bir ayrıma işaret ediyor; bilen özne içinde yaşadığı toplumdan bağımsız olarak tek başına bilebilir mi? Bilme süreci için sosyal unsurlar nasıl bir etkiye sahiptir? Sosyal epistemoloji adını verdiğimiz yaklaşım bu soruları sorarak gözümüzü bilen soyut özneden, toplumun bir parçası olan epistemik özneye çevirmemizi söylüyor. Feminist epistemoloji de tam olarak böyle bir anlayışın içinden doğmuştur. Bunu biraz açalım.
Tanıklık bilgisi, bilme araçlarından biridir; bireyler arası etkileşim ve epistemik sürece işaret eder. Felsefe tarihinde bu konuya ilk dikkat çekenlerden birisi David Hume’dur. (Başdemir, H. Y. , s. 270). Hume’un işaretinden beri bilme sürecinin yalnızca soyut ve özerk özne ile sınırlandırılmasına şüphe ile yaklaşılıyor denilebilir.
Epistemik sürecin gerçekleştiği unsur olarak zihin, bilme sürecinin tüm kapsamını tek başına kontrol edemez gibi duruyor. Zihin birçok yönden kendisini çevreleyen koşullar ve diğer zihinler ile etkileşim içerisindedir. Epistemik sürecin önemli bir parçası da tam olarak bu etkileşim ve söz konusu etkileşimin bilginin doğasına olan yansımalarını konu alıyor. Toplumsal boyuta işaret etmek, sosyal epistemoloji ve ondan bir şekilde etkilenmiş olarak feminist epistemolojinin en önemli başlangıç noktalarından biridir. Böylesi bir yaklaşım bilgiyi toplumsal ve tarihsel süreçlerin toplamı olarak ele alır ve bu toplamı, bireylerin sahip oldukları doğru inançlar ile karşılaştırma yoluna gider. Doğal olarak bu çalışma alanında evrimsel psikoloji, bilim ve bilgi sosyolojisi, bilişsel bilimler, antropoloji gibi alanlara da dikkat çekilir. Peki bu tür bir anlayış için bilgi nasıl tanımlanır?