Bid'atten korunmak için...

Konu sahibi son olarak 3312 gün önce görüldü
bidat-ehli.jpg


“BİDATTİR HEMŞERİM!..”

90′ların hemen başı. Elimizde okuduğumuz İslami kitaplar ile memleketimizin, neredeyse bütün fikir hareketlerinin menşei olan güzide bir şehrinde, bir pasajda bulunan “cihad” çay ocağına arkadaşla çay içmek için giriş yapıyoruz. İsmi gençlik çağımızda kaynayan kanımıza da sıcak gelen bu çay ocağına girip iki çay istediğimizde, elimizde bulunan kitaplarımızın dikkatini çektiğini belli eden ocak sahibi sakallı amca, hemen yanımıza sokularak muhabbete başlıyor ve kendi deyimiyle 7 defa okuduğu “emanet ve ehliyet” adlı ilm-i hal kitabından yola çıkarak bize tebliğde bulunuyor. Konu konuyu açıyor ve mesele “cuma namazı” kılma meselesine gelince işler sarpa sarmaya başlıyor ve bu amcamız, bizim var olan sureye de dayanarak bu namazın bir şekilde eda edilmesi gerektiğini savunduğumuzu ve bu namazın ibadi boyutundan ziyade siyasi boyutunun önemli olduğu için ümmetin böylesine vahdeti tesis eden bir ibadetten mahrum bırakılmamasının önemini anlattığımızı duyunca bizden ümidini kesiyor ve direkt şu cümleyi kuruyor: “O zaman siz de müşriksiniz.” Okudukları “Fizilal’i” yanlış algılayarak ve yorumlayarak kendilerini dahi tekfir eden önderlerinin izinden giderek, önüne geleni kafir ve müşrik ilan etmeyi İslami bir vecibe olarak gören bu amcamızın yanından mektebi tanıdığımıza şükrederek ayrılıyoruz.

Yıllar boyunca “Dar’ul Harb” üzerine kafa yorup, onu da yanlış algılayarak halkın tümünü dinden imandan çıkmış olarak gören bu hareket, adeta ortalığı kasıp kavurdu. Bu tekfir hareketi 28 Şubat sürecine kadar olanca hızıyla devam edip, önüne geleni manen keserken ve her türlü yeniliği bidat gören bir kafa yapısına sahipken, 28 Şubat’tan sonra okuduğumuz üniversitenin “tekfirden sorumlu ismi”, evimizi ziyarete gelmiş ve bizlere o dönemde meşhur olan Hollywood yapımı bir filmi övmeye ve o filmden çıkardığı dersleri bize tebliğ etmeye başlamıştı. Tebliği sona erince bu aşamaya nasıl geldiklerini, daha bir kaç ay öncesinde herkesi tekfir ederlerken bugün kafirlerin filmlerini izleyip ballandıra ballandıra neden anlattıklarını sorguladığımızda bize “siz çok marjinal kalmışsınız” cevabını vermesi üzerine, elimizi uzatarak “hepimiz görünüşte böyle yan yana ilerlerken (diğer dört parmağımızı kapatıp sadece işaret parmağımızı açık tutarak) sizler bir anda geriye çekildiniz ve biz çok göze batar olduk. Biz orjinalliğimizi koruyoruz, sizler sistemin etkisine girerek sıradanlaştınız. Yoksa bu sistemde marjinal olmak şereftir” dedik ve gelinen noktanın acı sonuçlarını bizatihi müşahade etmiş olduk.

Bu iki olayı, bugün muhatap olduğumuz vahhabi selefi mantığın bu memlekette yıllar önce atılan temellerine ve süfyanilerin “evcilleştirdiği” bu düşüncenin geldiği noktaya dikkat çekmek için paylaştık. Süfyanilerin sünnetini ihya eden selefi düşüncenin, süfyaniler açısından “evcilleştiği” bu günlerde, ümmetin başına bela olan vahşi çeteleri desteklemek suretiyle tekrar sahneye çıktığını ve yine yıllar öncesinin argümanlarını kullanmaya başladığını, kendi içinden yeni yetme radikal yapılar devşirdiğini ama tüm bunları yaparken süfyanilerle sarmaş dolaş olduğunu görmekteyiz. Önceleri bu halkın her türlü zikrine, ibadetine, yaşantısına “Bidattir hemşerim” diyerek karşı çıkanların, artık o bidatleri (!) bahane ederek ümmeti kesenlere amigoluk yaptığı da gözlenmektedir.Burada şunu hemen belirtmeliyiz ki süfyaniler kendi uşaklarınca kullanılacak sözcükleri öyle “usta”ca seçmektedir ki daha önce kullandığımız bu sözcüklerin artık yüklendikleri anlamlar bize yabancı gelmektedir. “Montaj”, “paralel” ve “bidat” sözcükleri bunun en iyi örnekleridir. Bunların hiçbiri daha önce kullanıldıkları anlamda kullanılmamakta ve süfyaniler kendi sözlüklerini yazmaktadırlar. O halde bu yazımızın konusu olan “bidat” sözcüğünün hem bugünkü manasına hem de asıl manasına değinmemiz gerekmektedir.

“İşlerin en kötüsü yeni çıkan şeylerdir. Bilin ki tüm bidatler delalettir. Bilin ki tüm delaletler ise ateştedir.” (Resulullah s.a.a.). Dinin özünü değiştirmeye çalışan her yenilik bidattir. Toplumun yeni oluşan ihtiyaçlarına yönelik olarak ortaya çıkan ictihatlar değil, toplumun bugünün şartlarında kullanmak zorunda kaldığı araçlar değil, dinin özünü değiştiren yenilikler bidattir. Yani ya tüm hadisleri eleştirip Resulullah’ı (s.a.a.) hiç konuşmamış varsayanların yaptığı gibi İslamın özüne yönelik saldırıların kendisi ya da tüm hadisleri sıhhatlerini dahi araştırmadan kabul edip onları da yanlış anlayarak hayata uyum sağlayamayanların yaptıkları bidattir. Doğruyu sunmaktan aciz olanların, yanlışı bahane ederek din ağacının kökünü kesmeleridir bidat.

Yani asıl bidat, zalimlerle ve kafirlerle ittifak kurmaktır bugün. Çünkü mensubu olduğumuz bu din buna müsade etmemekte ve onları dost edineni onlardan saymaktadır. Bu ayetleri görmezden gelip zalimlerin desteği ile ümmete saldıranların kendisidir bidat ehli. Zulmün kalesi haline gelip, İslamın şiarlarını yok etmeye çalışanlardır bidat ehli. Allah’ın (c.c.) peygamberlerinin (a.s.) mezarlarını yıkıp, insanlığın hakkın tarihiyle bağını kopartmaya çalışanlardır bidat ehli. Kabirleri ziyaret etmeyi şirk sayanların, ümmeti o kabirlere sokmaya çalışanlara olan biatinin adıdır bidat. Mezarlıkta okunan Kur’anı müşrikliğin alameti bilenlerin, Kur’anın düşmanlarıyla ortaklaşa hareket etmeleridir bidat. Zikre antipati duyanların, küfre, zulme ve nifağa duydukları sempatidir bidat.

Yani asıl bidat, “mümine karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı şiddetli” olması gerekenlerin, habire ümmetin kanını dökmesidir. Beyaz saraylara ram olanların, camilere tahammülsüzlüğüdür, kelime-i şehadeti söyleyenlerin kanlarının mallarının ve namuslarının saygınlığını korumaları gerekirken, farklı bir mezhepten oldukları gerekçesiyle kafalarını kesip top oynayanların, kelime-i şehadeti dillerden söküp atmaya çalışanlardan medet ummasıdır bidat. Dini korumak adına ümmeti yok edenlerin, ümmetin birbirinden uzaklaşıp zulmün eline düşmesine neden olanların her eylemleridir bidat. Velhasıl din adına, dine rağmen, dinin özünün ortadan kalkması için münafıklarla, siyonistlerle işbirliğinden rahatsızlık duymamaktır bidat. Çünkü dinin özü tesbihle, mezarla, mescidle veya bunlara benzer şekilsel değişimlerle değişmemektir. Dinin özü, ister şekilsel olsun ister olmasın Allah’ın (c.c.) indirdiklerine muhalefetle, zulme ve küfre olan meyille ve yapılan eylemlerin zalimlerin hedeflerine hizmet etmesi ile değişmektedir. Bu yüzden bu tipler en büyük bidat ehlidirler ve ve bu tipler zaten bu dinden değildirler.

Kendileriyle muhatap olanların onlarla ilgili olarak, tıpkı İbn-i abbas gibi, dindarlıklarını anlatmaları da şaşırtmasın sizi. Zira “Şüphesiz şeytan bir topluluğu zina,şarap içme,faiz,aşağılık vb. günahlara zorlarsa; şiddetli ibadet, huşu,rüku,huzu ve secdeyi onlara sevdirir. Sonra da onları ateşe davet eden imamların hakimiyetine uymaya zorlar.” (Resulullah’tan (s.a.a.) naklen İmam Ali (a.s.). Oysa “sünnet üzere yapılan az amel, bidat üzere yapılan çok amelden hayırlıdır.” (Resulullah s.a.a.). Ve bizler biliyoruz ki en büyük sünnet, zulme, şirke, nifağa “la” demektir. En büyük sünnet Reslulllah’ın (s.a.a) kurduğu gibi bir İslam devleti kurmaktır ki bu İslam devleti ümmeti ve mazlumları din,dil,ırk ve mezheplerine bakmadan sahiplenmiş ve zalimleri ve münafıkları hangi dinden ve ırktan olurlarsa olsunlar dışlamış olmalıdır. Bu İslam devleti Allah’ın (c.c.) şiarlarını yükselten, O’nun (c.c.) adının çokça anıldığı mescidleri koruyan, O’nun (c.c.) dinine yardım eden, O dine düşman olanlara düşman olan, O’nun (c.c.) hükümleriyle hükmedip, O hükümlerle hükmetmeyenlere karşı şiddetli ve onurlu olan devlettir.

Bidatin bu denli yüzünü gösterdiği ve ümmeti, zalimlerin şerrine muhatap eylediği bu devirde “alimlerin de ilimlerini ortaya çıkarmaları gerekmektedir. Böyle yapmazlarsa Allah’ın (c.c.) laneti onların üzerine olsun”(İmam Ali a.s.) Bu alimler ne yaptıklarıyla bu bidat ehlini desteklemeli ve onların kullanacakları kozları ellerine vermeliler, ne de türlü maslahatların arkasına sığınıp bu bidat ehlini besleyip büyüten süfyanilerin saltanatlarını ayakta tutmak için çırpınmalıdırlar. Bu alimlerin ve ümmetin ne yapmaları gerektiğini Resulullah (s.a.a.) şöyle beyan etmiştir:“Benden sonra şek ve bidat ehlini görürseniz, onlardan beri olduğunuzu açıklayın; kendilerine çok kötü sözler söyleyin ve saldırın ki İslam’ı yok etme hevesine kapılmasınlar. Bidatlerinden bir şey öğrenmeyin. Böylece Allah c.c. sizlere sevap yazar ve ahirette derecelerinizi yüceltir.” Bunu sadece bu bidat ehline değil, bidat ehlini elinde maşa olarak tutup ümmeti esaret altına almaya çalışan süfyanilere karşı da uygulamak üzerimize farzdır.


Alıntıdır. Kaynak: “BİDATTİR HEMŞERİM!..” | Siyaset Mektebi
 
Kim sevilir, kim sevilmez?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Müslüman edepli olur. Allah değil, Allahü teâlâ der. Peygamber değil, Peygamber efendimiz der, sallallahü aleyhi ve sellem der. Kur’an değil Kur’an-ı kerim der. Eshâb değil, Eshâb-ı kiram der, radıyallahü anhüm der. Müslüman edebe riayet eder.
İmam-ı Rabbânî hazretleri evliya zatların üstünlüklerini saydıktan sonra, (Bunlar, Peygamber efendimizin sofrasının kırıntılarıdır) buyuruyor. Mektubat-ı Rabbânî’yi okumayan, Resulullah efendimizi, Eshâb-ı kirâmı anlayamaz. İmanın esasını, kimin sevilip kimin sevilmeyeceğini öğrenmek isteyen Mektubat-ı Rabbânî’yi okumalı. Müslüman her şeyden önce Rabbinin sevdiklerini ve sevmediklerini öğrenip, buna dikkat etmelidir.

İmanın şartı altıdır, bunlar inanılacak şeylerdir. İmanın bunlardan da önce gelen asıl iki şartı ise gayba iman ve hubb-i fillah, buğd-i fillahtır. Hubb-i fillah; müminleri, Ehl-i sünnet yolunda olanları, Allahü teâlânın dinine hizmet edenleri sevmektir. Buğd-i fillah, Allahü teâlânın düşmanlarını sevmemektir.

Kâfirleri ve Ehl-i sünnetten ayrılan 72 bid’at fırkasında olanları, Allahü teâlâ sevmez. Biz de sevmeyeceğiz. Fakat sevmek ve sevmemek, kalbde olur. Yoksa sevmemek demek, dövüşmek, kavga çıkarmak demek değildir. İslamiyet’te dövüşmek şöyle dursun, münakaşa etmek bile yoktur. Dostla münakaşa, dostluğu azaltır. Düşmanla münakaşa düşmanlığı arttırır. Münakaşa etmek yasakken, kötü söz söylemek, bedenle dövüşmek hiç olamaz. En büyük günah kalb kırmaktır. Kâfirin dahi kalbini kırmamalı. Güzellikle emr-i maruf yapmalı.

Peygamber efendimiz, bir gün Eshab-ı kiramla birlikte otururken(Şimdi içeriye bir Allah düşmanı girecek) buyurdu. Biraz sonra kapı çaldı. Peygamber efendimiz, kendi kalkarak kapıyı açtı. Gelen kimse çok tanınan, hurma bahçeleri olan bir zattı. Peygamber efendimiz, bu zatla çok yakından ilgilenerek sohbet etti. Daha sonra da kapıya kadar uğurladı. Hazret-i Ömer merakla, (Yâ Resulallah, gelecek dediğiniz Allah düşmanı kim? Daha gelmedi mi?) diye sorunca Peygamber efendimiz, (O Allah düşmanı, biraz önce konuştuğum kişiydi. Ben onu idare ettim. Bana bir düşmanlık yapamazdı, ama yanında birçok Müslüman çalışıyor. İntikamını onlardan almaya kalkardı)buyurdu. Bunun için bizler de Allah düşmanlarını idare etmeliyiz. Fakat dostlara karşı mert olmalıyızhttp://dinimizislam.com/kim-sevilir-kim-sevilmez/
 
Güvenilir arkadaş

Sual: Güvendiğim kimselerden çok çektim. Ortak iş yaptım, hile yaptılar. Verilen emanetlere hıyanet ettiler. Borçlarını ödemediler. İşe aldığım veya işe girmesine vesile olduğum insanlar, Allah rızası için canla başla çalışmıyor, kaytarıyorlar. İnsanlık öldü mü?
CEVAP
İnsanlık henüz ölmedi. İyi insanlar da vardır, ama azaldığı anlaşılıyor. Eskiden iyiler ve iyilikler çoktu. Âhir zamanda her şeyin kötüye gideceği bildirilmiştir. Bir hadis-i şerif:
(Âhir zamanda güvenilir arkadaş zor bulunur.) [İ. Adiy]
 
sen ne kadann güvenilirsen insanlar da sana o kadann güvenini verir hatayı kimsede aramasorun içinde.
 
Bid'atten korunmak için...
İftara doğru
Ramazan Ayvallı
[email protected]




Her Müslümânın, i’tikâdda İmâm-ı Mâtürîdî veya İmâm-ı Eş'arî'ye tâbi olması lâzımdır. Bu iki imâmdan birine tâbi olmak, insanı bid'at (bozuk) i’tikâddan (inanıştan) korur.

İ’tikâdda imâm olan İmâm-ı Eş'arî de, İmâm-ı Mâtürîdî de; hocalarının i’tikâdda müşterek olan mezheblerinden dışarı çıkmamış, mezheb kurmamışlardır. Bu ikisinin, hocalarının ve dört mezheb îmâmının tek bir i’tikâdı (îmânı) vardır. Bu da “Ehl-i Sünnet vel- cemâat” ismi ile meşhûr olan i’tikâddır. [Taşköprüzâde, Seyyid Abdülhakîm Efendi]
Her Müslümânın, i’tikâdda (îmânla ilgili bilgilerde) Ehl-i Sünnetin iki imâmından birine yani İmâm-ı Mâtürîdî veya İmâm-ı Eş'arî'ye tâbi olması lâzımdır. Bu iki imâmdan birine tâbi olmak, insanı bid'at (bozuk) i’tikâddan (inanıştan) korur. [Muhammed Hâdimî]
Îmân bilgilerinde Ebû Mansûr Mâtürîdî'nin bildirdiği gibi inanan kimseye “Mâtürîdî” denilir.
Hayâtını ilme ve Ehl-i Sünnet i’tikâdını yaymaya hasreden Ebû Mansûr Mâtürîdî birçok eser yazmıştır. Yazdığı çok kıymetli eserlerin başlıcaları şunlardır:
1. “Te’vîlâtü’l-Kur’ân”: Tefsîre dâir benzeri az bulunan bir eserdir. “Te’vîlâtü Ehli’s-Sünne” adıyla da bilinir. Semerkandî, bu esere büyük bir şerh yazmıştır. Yazma hâlinde birçok kütüphânede mevcuttur. Ayrıca Türkçeye tercümeleri de yapılmaktadır.
2. “Kitâbü’t-Tevhîd”: Bu kitapta sapık fırkaların yanlışlığını isbât edip, doğru i’tikâd olan Ehl-i Sünnet i’tikâdını çok mükemmel bir şekilde açıklamıştır. Eser, 1970 senesinde Beyrût’ta yayınlanmıştır.
3. “Kitâbü’l-Makâlât fi’l-Kelâm”: Kelâm ilmine dâir bir eseridir.
4. “Reddü Evâili’l-Edille li’l-Ka’bî ve Beyânü Vehmi’l Mu’tezile”: Mu’tezile mezhebini reddeden ve çürüten bir eserdir.
5. “Reddu Kitâbi’l-İmâme li-Ba’zı’r-Revâfıza”: Eshâb-ı kirâma düşmân olan bazı râfizîleri reddeden bir eseridir.
Taşköprüzade şöyle yazmıştır:
“Ehl-i sünnet vel-cemâatın kelâm ilmindeki reîsleri iki zâttır. Bunlardan biri Hanefî mezhebinde, diğeri ise Şâfiî mezhebindedir. Hanefî olanı, Ebû Mansûr Mâtürîdî, Şâfiî olanı ise, Ebu’l-Hasen el-Eş’arî’dir.”
Bazı kitaplarda, Eş’arîyye mezhebi, Mâtürîdîyye mezhebi diye yazılı ise de, bu kendi çalışmalarına verilen isimdir, ayrı mezhep değildir. Her ikisi de Ehl-i Sünnet i’tikâdını anlatmışlardır. Aralarında ictihâd farkları vardır. Bu ayrılıklar temelde ayrılık olmadığı için, ikisi de Ehl-i sünnettir.
Zebîdî de şöyle demiştir:
“Ehl-i Sünnet vel-cemâat ismi geçince, Eş’arîler ve Mâtürîdîler kastedilir.”
Bu iki İmâmın, hocalarının ve bunların da hocaları olan, amelde dört hak mezhep İmâmlarının ve onlara tâbi olanların îmânda, i’tikâdda tek bir mezhebleri vardır. Bu mezhep de, Ehl-i Sünnet vel-cemâat mezhebidir.
22.8.2015
 
Küfür, sel gibi akıyor

m.ali.demirbas@2x.jpg

M. Ali Demirbaş
<A id=contentOrta_lnkEmail href="http://www.turkiyegazetesi.com.tr/#">[email protected]




Küfür seli, önüne çıkanı alır götürür. Ancak bir Ehl-i sünnet âliminin, böyle yüce bir çınarın kovuğuna girenleri götüremez, bunlara bir şey yapamaz.


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Eskiden günahlar yayıldığı için insanlar korkar, üzülür, tedbir alırdı. Sonra bid’atler de yayılmaya başladı.

İmam-ı Rabbânî hazretleri dört asır önce, (Bid’atler o kadar çoğaldı ki, onların zulmetinden dünya karardı) buyuruyor.

Günümüzde ise günahtan çok küfür rüzgârları esiyor. Dışarısı yangın yeri, küfür sel gibi akıyor. Şiddetli sel, önüne çıkanı alır götürür. Ancak bir çınarın kovuğuna girmiş saman çöpünü götüremez. O saman çöpü, çınarın kovuğunda döner durur, sel ona bir şey yapamaz. Küfür seli de önüne çıkanı alır götürür. Ancak bir Ehl-i sünnet âliminin, böyle yüce bir çınarın kovuğuna girenleri götüremez, bunlara bir şey yapamaz. Bu büyüklerin himayesine girenler, yani onları sevip yollarında olanlar, seçilmiş, mübarek insanlardır.


Ölümü çok hatırlamak sünnettir. Her gün yirmi kere hatırlayan, ölünce şehid olur. Her gün en az bir kere kendimizi ölmüş, teneşir tahtası üzerinde yıkanmış, kefene sarılmış, tabuta konulmuş ve mezara gömülmüş olarak düşünmeli. Neyi geride bıraktık, yanımızda neyi götürebildik? Bunları düşünmeli. Dünyalık, para, mal mülk, aile, evlat, dost, arkadaş, diploma, ne varsa hepsi gitti. Geriye ne kaldı? Allah rızası için yaptıklarımız, günahlarımız, bir de şefaat için yalvaracaklarımız kaldı. Günahım yok diyen, ayrıca kibir ve ucub günahına girer. Elbette hepimizin günahı var. O anda büyük zatları hatırlamak, onların yardımına, şefaatine kavuşmak, her gün onlarla beraber olmak, irtibata geçmek, kitaplarını okumakla, hatırlamakla mümkündür.
Yarın ne olacağını kimse bilmez. Her şey Allahü teâlânın takdirindedir. Onun için her akşam yatarken, tevbe ederek, şükrederek, dua ederek yatıp, sabah da kalkınca yine şükrederek işimizin başına gelelim. Çünkü günlerimiz sayılıdır. Eğer kendimizi düzeltirsek, etrafımız, ailemiz düzelir. Bunlar düzelirse iş yerimiz düzelir. İş yerimiz düzelirse işler de düzelir. Dolayısıyla hepsi, bu gönlün ne tarafa doğru gittiğine bağlıdır. Dünya tarafına mı kayıyor, ortada mı duruyor, âhiret tarafına mı kayıyor? Bunu tespit etmek, yanlışsa düzeltmek lazımdır. Bunun için her gün az da olsa düzenli olarak kitap okumaya devam edelim. Çünkü kitap okuyunca, o büyüklerle rabıta yapmış oluyoruz. Onlar, o zaman, ihtiyacımız olan şeyi ihsan ederler, ölürken, kabirde ve mahşer yerinde elimizden tutarlar inşallah.

30.8.2015
 
Kafirlerin ve bid'at ehlinin kalbine ilahi nurlar asla gelmez
Allahü teâlâ her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için bu işin sebeplerine yapışmamız lazımdır. Mesela buğday elde etmek için tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü teâlânın bu âdeti içinde meydana gelmektedir. Allahü teâlâ sevdiği insanlara iyilik, ikram olmak ve düşmanlarını aldatmak için, bunlara âdetini bozarak sebepsiz şeyler de yaratıyor.
Her insanda nefis vardır. Nefis Allah’ın düşmanıdır. Hep kötülük yapmak ister, İslamiyet’e uymak istemez. İslamiyet’e uyanların nefisleri temizlenir, düşmanlıkları kalmaz. Açlık çeken, sıkıntılı yaşayan gayrimüslimlerin nefisleri ise zayıflar, kötülük yapamaz. Bunun için evliyada ve papazlarda olağanüstü hâller meydana gelir.
Peygamberlerden, tam temiz oldukları için âdet-i ilahiye dışında ve kudret-i ilahiye içinde meydana gelen şeylere mucize denir. Peygamberlerin mucize göstermesi lazımdır.
Peygamberlerin ümmetlerinin evliyasında, nefislerinin kötülükleri kalmadığı için âdet dışı meydana gelen şeylere keramet denir. Evliyanın keramet göstermesi lazım değildir. Bunlar keramet göstermek istemez, Allahü teâlâdan utanırlar.
Ümmet arasında, veli olmayanlardan meydana gelen âdet dışı şeylere firasetdenir.
Fasıklardan, günahı çok olanlardan meydana gelirse buna istidrac denir ki, derece derece kıymetini indirmek demektir.
Gayrimüslimlerden meydana gelirse buna sihir yani büyü denir.
NOT;
Kafirlerin ve bid'at ehlinin kalbine ilahi nurlar asla gelmez. Yanlarında olanlara, yakınlarına hatta cenazelerine katılanlara zulmet bulaşır. Onların sözleri ve hiçbir şeyleri kimsenin ahiretine yararlı olamaz. Mübarek ecdadımızın kitaplarını veya düzgün tercümelerini okuyanlar, imanı, islamı, sünneti, bid'ati iyice öğrenir. İşte o zaman yanından veya arkasından gittiği insanları tanır.
 
Nur mur? Hayırdır. Bylockçu falan sanarlar aman ha. Boşver
 
Geri