BEYAZ ATLI PRENSLERIN SONUNCUSU Aydilge Sarp
Anlamistim. Dilge artik eskisi gibi degildi. Ikimiz de olacaklari üzüntü içinde bekliyorduk. Karsilastiklari ilk andan itibaren, prensle gidip gitmemek arasinda bocaliyordu. “Gerçeklik” denilen kaliplarin içinde onun yer almadigini bildiginden, prensi unutmaya çalisiyordu. Ama aslinda kaliplardan kendisi de kurtulmak, prensle beraber olmak istiyordu. Gerçeklik hapishanesine bedenini soksa da, yüregi disarida kaliyor, azap içinde prense kavusmak için yaniyordu.
O zamanlar, bütün bunlarin farkinda degildim. Sikintilarinin nedenini bilemiyor, hiç bir çözüm yolu bulamiyordum. Anlattiklarini unutmayi denedim; olmadi. Her geçen gün sikintilarindan daha da çok bahsederek buna izin vermedi. Böylece ben, sayfalar dolusu aciyla dolup tasmaya basladim. Bir gün eskiden yazmis oldugu çiçekli böcekli masum yazilarini okumasini önerdim ona. Belki biraz keyiflenir diye düsünmüstüm. Ama tam tersine, Dilge daha da çok sinirlendi. Aci, kin ve küçümsemeyle karisik, karman çorman bir kahkaha atti:
“O yazilarin hepsi yalandi” dedi. “Çocuklugumda ne kadar aci çektigimi, sen de biliyorsun ben de. Bunlari bana yeniden okutacagina, korkularimi, acilarimi, sikintimi yazdigim; çiçeklerle, böceklerle örtemedigim simdiki yazilarimi görsene artik! Tabii, katiksiz aci görmege dayanabilirsen!”
Dogru söylüyordu. Küçükken, çok aci çekmisti. Bu yüzden, simdiki bu çarpik degisimini, nedenini bulamadigim sikintilarini, önceleri çocukluguna baglamistim.
Büyük büyük kabuslar basmisti çocuklugunu. Yine de kötü seyler yazmaya kiyamaz, hep tatli sözler, günesli cümlelerle anlatirdi olanlari. Oysa açik açik yazsaydi kinini nefretini, bari benle basbasayken anlatsaydi dertlerini, belki de agzindan ölmüs kuru çiçekler yerine, gerçek menekseler, güller dökülürdü simdi. Ben böyle düsünürken, o esas derdinin çocuklugu olmadigini biliyor, yine de en büyük sirdasi bana bile hiçbir sey anlatmiyordu.
Bir gün eline kalemini aldi, yine o cani ruhlu yazilarindan birini yazmaya koyuldu:
“Çocuklugumda bir sürü korkularim vardi. Geceleri kendi basima yatamazdim. Karnimin içinde siddetli agrilar alem yapar, midem bulanir, nefesim tikanirdi. Ama kimse acimadi bana ve geceler gelmege devam etti. Bir sürü gece, arka arkaya hiç durmadan, hiç yorulmadan, bana hiç soluk aldirmadan üzerime saldirmayi sürdürdüler. Masallardaki sovalyeler, beyaz atli prensler de kurtarmaya gelmedi beni. Onlar hep Cinderalla'lari, Rapunzel'leri bana tercih ettiler. Sonra, elinde degnegiyle iyilik perisini bekledim; ama o da Uyuyan Güzel'lere yardim etti. Korkular ve acilar ise hep benim yanimda kaldilar. Sag olsunlar, gündüzleri bile hep yanimdaydilar! Çünkü ben, geceleri aci çekecegimi bildigimden gündüzleri de sikintiya bogulurdum.
Anneme hep çok iyi davranmak zorundaydim; çünkü geceleri benim yanimda yatan oydu. Bazen deli gibi kizdirirdi beni ama sinirimi içime atar, ona karsi gelemezdim. Babamsa, anneme kizardi, “Kocaman kiz oldu, hala yaninda yatiyorsun,” diye. Bu yüzden babam beni hiç sevmiyor sanirdim. Ya annemi ayartir da ben yalniz yatmak zorunda kalirsam diye gün boyu korkardim.
Geceleri ablam ve babam gibi televizyon seyretmek isterdim ama annemin uykusu erken geldiginden ve ben ona muhtaç oldugumdan, istemeye istemeye arkasindan giderdim. O yanimda yatiyor diye rahattim sanma sakin. Buz gibi terler dökerdim. Korkular, sikintilar rahat birakmazlardi beni. Bes dakikada bir sorardim:
“Anne uyudun mu?”
“Hayir kizim.”
“Benden önce uyuma, olur mu anne?”
“Olur kizim.”
“Anne...”
“Tamam kizim, senden önce uyumam.”
Annemle babam bazen gece gezmesine giderler, eve çok geç dönerlerdi.
“Kizim, güzelim, Ahmet Amcanlar bizi yemege davet ettiler...”
Belki yavas yavas alisirim diye gideceklerini on onbes gün öncesinden söylerdi annem. Bende on onbes gün öncesinden baslardim korkularima, cehennemin kiyisinda sürünen, düsmemek için direnen bir sefil gibi. Gidecekleri an geldiginde cehennemin ortasina düsecegim anin da geldigini anlar ve hiçbir zaman kime ait oldugunu bilemedigim o kara elin beni asagiya itmesini beklerdim. Bir gün olsun itmedigi de olmadi zaten. Sanki atesin içine hizla düsüsümü ve acidan cayir cayir yanisimi seyredip kahkahalarla arkamdan gülen biri vardi.
Bu andan sonra hatirlayabildiklerim, annemin huzursuz huzursuz beni öpüsü, babamin “Hadi yahu, geç kaliyoruz” deyisi, annemin ayaklarini sürüye sürüye gidisi ve suratima kapanan kapi. Bilirdim, annemin akli hep bende olacakti ve hiç eglenemeyecekti. Annem huzursuz oldugu için babam sinirlenecekti. Annem, “Gidelim artik çocuk korkar” dedikçe, babam daha bir kuduracakti ve benim yüzümden ikisi de eglenemeyecekti. Demek ki ben, kötü bir çocuktum. Evet, ben bir bas belasiydim!
Onlar böyle güzel bir gece yasarken ben de yataklarina yatip onlari beklerdim. Saatlerce beklerdim. Sanki seneler geçerdi de gelmezdiler. Uykusuzluktan gözlerim sismeye baslardi. Benden önce uyumayan annecigime ihtiyacim vardi. Gerçi korkmayayim diye yanima anneannemi birakirlardi ama ben masallardaki kötü kalpli üvey anneye benzetirdim onu. Bana baktigi için böbürlendikçe böbürlenir, "söyle yapma giderim ha, böyle yapma uyurum ha!" diye tehditler savururdu. En sonunda da horul horul uyurdu zaten.
Bense, evdeki sessizlikten ve yalnizligimdan faydalanarak korkunç sesler çikartan canavarlari duymamak için televizyonu açardim. O zamanlar yalnizca TRT 1 vardi ve hiç tanimadigim adamlar, hiç anlamadigim konulardan bahsettikleri programlar yaparlardi. Bense merdivenleri dinlerdim. Kulagim kapida, korkularimin islattigi yatagin içinde, o iki kurtaricimin ayak seslerini beklerdim.
Bir kaç ayak sesi duydum mu, nasil da ümitlenirdim! Ama onlar hep baskalarinin ayak sesleri olurdu. Neyseki en sonunda anahtar, kapinin kilidinde sirak diye dönerdi. Bu, anahtarin bana verdigi isaretti. Ýste simdi cehennemden çikabilir, annemle babama kavusabilirdim. Küçük mahkum, artik serbestti.
Ve her günün sonunda oldugu gibi, yine annemle babam ayri yatmak zorunda kalir, babam iki kisilik yatakta tek kisilik uykusunu uyur, annem de benim odamdaki yarim kisilik kanepeye büzülürdü:
“Benden önce uyuma, olur mu anne?
“Olur kizim.”
“Anne, uyumadin degil mi?”
“Uyumadim kizim”
“Anne...”
“Tamam kizim, senden önce uyumam.”
Okul hayatima gelince, o igrenç ögretmenimi hiç unutamiyorum. Bana bir ögretmenden nasil nefret edilecegini o ögretti. Beni hiç sevmedi, anneme çok bagliyim diye... Sert sevgi yöntemiyle beni egitecegini saniyordu herhalde.
Okulda sik sik karin agrisi çekmemin gerçek bir nedeni olmadigini savunur, benim kapris yaptigima inanir ve yalvara yakara çagirdigim anneme haber vermemek için elinden geleni yapardi. Bense, agridan ezile büzüle, bir insan ezmesi haline gelirdim. Bazen, o cadinin beni ekmegine kasik kasik sürüp fistik ezmesi niyetine yalayip yuttugunu görürdüm kabuslarimda. Benim agridan ölecek duruma gememi bekler, ancak öyle çagirirdi annemi.
Zavalli annem, içi yana yana is yerinden firlar, pamuk prensesini kötü kalpli cadinin elinden kurtarmaya gelirdi. Kötü kalpli cadi ise beni bir sinif dolusu üvey kardesimin önünde rezil eder, “Koskoca kizsin, hala anneni okula çagiriyorsun!” diye bagirirdi. Tabii ki, sinifta hiç kimsenin saygisi kalmamisti bana. Kimse de benimle oynamak istemezdi. Ben de tek basima bahçeye çikip deli gibi oradan oraya kosar, “neredesiniz, nereye saklandiniz?” diye yüksek sesle boslukla konusurdum. Aradigim kimse yoktu aslinda. Sadece, çevredekilerin beni birileriyle oynuyor sanmasini ve aslinda yapayalniz oldugumu anlamamalarini saglamakti amacim. Neyseki bütün bunlar geçti gitti. Artik benim için, birer hayalden öte degiller. Benim gerçek sorunum, gerçek sorunum su ki, OFFFFF!
Aklimi yiyip bitiren biri var. Beyaz atli prenslerin sonuncusu...
Onun var olup, olmadigini nasil bilecegim? Beraber bu dünyada yasayamayiz. Kimse onu görmüyor, duymuyor, hissetmiyor. Birlikte olabilmemiz için tek sansim, onunla gitmek. Peki ya, o gerçekten yoksa? Ya ben delirdiysem? Sevgili günlük, ya gerçekten delirdiysem?”
Onu rahatlatmak için birkaç kelime edecektim ki, tekrar yazmaya basladi:
"su halime bak, deli miyim diye sana soruyorum. Oysa sen, sadece bir günlüksün.”
Beni bu sekilde degerlendirmesi, açikça kalbimi kirmisti ama yine de acisindan ne dedigini bilmedigini düsünerek avuttum kendimi. Derdini baskalarina açiklayamamasini da anliyordum. Kimse ona inanmayacak, deli deyip geçeceklerdi.
"Ýnsanlar, kendi aciz duyularinin algilamayamadigi varliklari yok sayarlar ve bu varliklari hissedemeyis nedenlerinin, onlarin yoklugu degil, esas kendi duyularinin acizligi oldugunu kabullenmezler" diye yaziyordu Dilge'nin en sevdigi kitaptalardan birinde. Yine de inanmak için sevmek yetmiyordu. Kitap dogru mu söylüyordu yoksa gerçekten deliriyor muydu, Dilge de bilemiyordu.
Annesi ve babasi, yapilacak en dogru seyin onu bir psikiyatriste götürmek oldugunda hemfikirdiler. Dilge gitmek istemiyordu ama çaresizdi. Umutlarini son kirintisina kadar tüketmisti. Uykusuz ve melankolik gecelerde intihar sokaklarinda dolasmaktan eli ayagi tutmaz olmustu artik.
Ama doktora gitmege basladiktan sonra, daha da saydamlasti varligi. Hep bir sis bulutunun ardindan bakiyor; hiç agzindan düsürmedigi sigarasinin dumani gibi, bazi bazi uçup gidiyordu bu dünyadan. Baska diyarlardan gelen sessiz bir hayalet gibi dolasiyordu sisli odalarda. Varligini gözümle görsem de, dokunmaya kalktigimda, uçup gidecek bir duman bulutuydu sanki.
Kendinde oldugu zamanlarda ise, aci fiskirtan yazilar yazmaga devam ederek doktorla yaptigi görüsmeleri anlatiyordu:
“Doktor bana bir ilaç verdi. Oysa, dogru dürüst hiçbir sey konusmadik ki! Vay canina, bir insani tanimak ne kadar kolaymis; onu kaliplara sokup, bir ilaç kutusunun içine tikistirmak! Demek ki ben, “Tis tis” ilacini kullanmasi gereken hastalardan degil, “Viz viz” kullanmasi gereken hasta ruhlardanmisim!”
Dilge'nin sikintilari, ilaci kullanmaya basladikta sonra daha da artti.
Psikiyatrist, “demek ki bu ilaç sana dokunuyor” diyerek baska bir ilaç verdi. Bir de bunu denemesini söyledi.
Ama yeni ilaç da Dilge'ye iyi gelmedi. Psikiyatriste bir seylerin yannis gittigini anlatmaya çalisiyordu ama çabalari bosa çikiyordu.
“Bakin, ben parfüm satin almiyorum. Dogru parfümü bulmak için bir çogunu denersiniz. Parfüm deriden uçar gider ama ilaçlar beynimden öyle uçup gitmiyorlar. Her ilaç, duygularimda, aklimda, mantigimda hasarlar birakiyor. Ben deney tahtasi degilim, ilaçlarinizi kobaymisim gibi üstümde deneyemezsiniz. Ben bir insanim, insanim ben anliyor musunuz? Ýnsanim ben...”
“Ne yazik ki, ilaçlar herkeste ayni etkiyi yaratmiyor. O yüzden, dogru ilaci bulana kadar biraz zorluk çekiyoruz," demisti doktor.
“Üzüntü mü çekiyoruz? Üzüntüyü biz çekmiyoruz, ben çekiyorum, yalnizca ben... Ýnsanlar, tamir edilmeyi bekleyen mekanik varliklar degildirler. Kimse ayni degildir ki ilaçlar herkeste ayni etkiyi yaratsin . Bizler makine degiliz. Bizler insaniz, anliyor musunuz? Bizler insaniz, insaniz biz...”