1.3. Beslenme Biliminin Gelişimi
Tarihi kalıntılar, çok eski çağlardan bu yana, beslenmenin sağlıkla ilişkisinin
bilindiğini göstermektedir. Milattan önce bile, belirli hastalıkların iyileştirilmesi için bazı
besinlerin yedirildiği, kalıntılardan anlaşılmıştır.
Tarih, açlık sorunları yüzünden yapılan göç ve savaşlarla doludur. Yerleşme yeri
olarak verimli topraklar aranmış, eski büyük uygarlıklar, verimli ve suyu bol yörelerde
kurumuştur.
Şekil ve özelliği değişmiş olmakla birlikte, eskiden olduğu gibi günümüzde de
beslenme en önemli sorunlardan biridir. Dünya nüfusunun yaklaşık dörtte biri, yetersiz ve
dengesiz beslenmektedir. Bunların önemli bir kısmı açlık tehlikesi içindedir. Kötü beslenme
yüzünden, açlık ve kıtlıktan ölenlerin sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Dünya nüfusundaki
hızlı artışa karşın, besin üretiminde aynı hızda artış olmamaktadır. Nüfus artış hızına göre,
besin üretiminde gerekli artış sağlanamazsa, çok daha ciddi beslenme sorunlarının ortaya
çıkmasından korkulmakta ve bunlara çözüm yolları bulmak için çalışmalar yapılmaktadır.
Beslenme ile sağlık arasında yakın bir ilişki olduğu eski çağlardan beri bilinmekte
ise de bu alandaki bilimsel veriler ve bilgiler yenidir. Hekimlerin piri Hipokrat (MÖ 460-
377) “Besinler ilacınız, ilacınız besinler olsun.”diyerek sağlıklı beslenmeye dikkat çekmiştir.
Buharalı Türk düşünürü İbni Sina(980-1037) yılın her mevsimi için ayrı ayrı besinlerin
yenmesinin önemi üzerinde durmuş ayrıca aşırı yemek yemenin ve aşırı tuzlu besinler
almanın zararlarını anlatmıştır.
Eskiden, yiyeceklerin yapısında tek bir besin ögesi bulunduğu sanılmaktaydı.
Besinlerin bileşiminde, birden çok besin ögesi bulunduğu ancak 19. yüzyılda anlaşılmıştır.
Bu yüzyılda besinlerin bileşiminde; karbonhidrat, yağ ve protein bulunduğu açıklanmış;
ancak vücuttaki görevleri anlaşılamamış, bunların yalnız enerji verdikleri sanılmıştı.
Besinlerin bileşiminde, karbonhidrat, yağ ve proteinden başka, minerallerin ve
vitaminlerin varlığı ancak 19. yüzyılın sonlarında 20. yüzyılın başlarında ortaya konmaya
başlanmıştır.
Tarihi kalıntılar, çok eski çağlardan bu yana, beslenmenin sağlıkla ilişkisinin
bilindiğini göstermektedir. Milattan önce bile, belirli hastalıkların iyileştirilmesi için bazı
besinlerin yedirildiği, kalıntılardan anlaşılmıştır.
Tarih, açlık sorunları yüzünden yapılan göç ve savaşlarla doludur. Yerleşme yeri
olarak verimli topraklar aranmış, eski büyük uygarlıklar, verimli ve suyu bol yörelerde
kurumuştur.
Şekil ve özelliği değişmiş olmakla birlikte, eskiden olduğu gibi günümüzde de
beslenme en önemli sorunlardan biridir. Dünya nüfusunun yaklaşık dörtte biri, yetersiz ve
dengesiz beslenmektedir. Bunların önemli bir kısmı açlık tehlikesi içindedir. Kötü beslenme
yüzünden, açlık ve kıtlıktan ölenlerin sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Dünya nüfusundaki
hızlı artışa karşın, besin üretiminde aynı hızda artış olmamaktadır. Nüfus artış hızına göre,
besin üretiminde gerekli artış sağlanamazsa, çok daha ciddi beslenme sorunlarının ortaya
çıkmasından korkulmakta ve bunlara çözüm yolları bulmak için çalışmalar yapılmaktadır.
Beslenme ile sağlık arasında yakın bir ilişki olduğu eski çağlardan beri bilinmekte
ise de bu alandaki bilimsel veriler ve bilgiler yenidir. Hekimlerin piri Hipokrat (MÖ 460-
377) “Besinler ilacınız, ilacınız besinler olsun.”diyerek sağlıklı beslenmeye dikkat çekmiştir.
Buharalı Türk düşünürü İbni Sina(980-1037) yılın her mevsimi için ayrı ayrı besinlerin
yenmesinin önemi üzerinde durmuş ayrıca aşırı yemek yemenin ve aşırı tuzlu besinler
almanın zararlarını anlatmıştır.
Eskiden, yiyeceklerin yapısında tek bir besin ögesi bulunduğu sanılmaktaydı.
Besinlerin bileşiminde, birden çok besin ögesi bulunduğu ancak 19. yüzyılda anlaşılmıştır.
Bu yüzyılda besinlerin bileşiminde; karbonhidrat, yağ ve protein bulunduğu açıklanmış;
ancak vücuttaki görevleri anlaşılamamış, bunların yalnız enerji verdikleri sanılmıştı.
Besinlerin bileşiminde, karbonhidrat, yağ ve proteinden başka, minerallerin ve
vitaminlerin varlığı ancak 19. yüzyılın sonlarında 20. yüzyılın başlarında ortaya konmaya
başlanmıştır.