Bedri Rahmi Eyüboğlu Kimdir, Bedri Rahmi Eyüboğlu Hayatı, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun hayatı, bedri rahmi eyüboğlu tabloları
MERHABA YEŞİL
Yeşil’e de deli gönül yeşil’e
Kara sevda katmer katmer açıla
Muhabbet bir ekin alıp yeşertmek
Yeşertmiyen ateş alev tutuşa
Yeşil’e de deli gönül sımsıcak
İçimde bir cünbüş koptu kopacak
Muhabbet bir ekin alıp yeşertmek
Bir yeşil kıyamet geldi gelecek.
Yeşil’e de deli gönül uçalım
Tepeden tırnağa çiçek açalım
Muhabbet bir ekin alıp yeşertmek
Yeşertmiyen yerden yardan geçelim
Yeşil’e deli gönül gözüne
Karışalım ak gürgenin hızına
Muhabbet bir ekin alıp yeşertmek
Canım kurban katibin sözüne
Yeşil’e de deli gönül hıncinen
Başıboş bedava bir sevincinen
Muhabbet bir ekin alıp yeşertmek
İster kağıt kalem, ister vincinen.
Yeşil’e de deli gönül tümümüz
Yeşil bizim dünya ahret düşümüz
Muhabbet bir ekin alıp yeşertmek
Yeşil tütün gibi tütsün canımız
Yeşil’e de deli gönül merhaba
Erikler, vişneler, dutlar merhaba
Muhabbet bir ekin alıp yeşertmek
Sahibsiz yoncalar, otlar merhaba
Merhaba kekik! Merhaba karamuk! Merhaba kuzukulağı! Merhaba yemlik!.. Yeşillik mübarek olsun ebegümeci!.. Sen hep böyle fincan fincan mı çiçek açarsın avya ağacı? Merhaba nane molla, merhaba maydonoz, yahu bu boya kıtlığında bu kadar yeşili nereden buldunuz? Merhaba köprüler, dönemeçler, merhaba Kirazlıyayla! Merhaba Uludağ! Bu seninki kara değil yeşil sevda. Merhaba hasta kardeşler, size ne güzel bir senatoryum kurmuşlar. Marulun göbeğinde oturmuşsunuz, ama marulun göbeğini başkaları yiyor. Aldırmayın, marulun göbeği yeşil, marulun göbeği cömert, korkmayın kolay kolay tükenmez marulun göbeği, size de yeter, bize de, hasta kardeşler ama ne de olsa siz elinizi sıkı tutun, çabuk iyi olun çabuk. Sizin daha çabuk iyi olmanız için ne yapmalı? İlk önce o belalı yolu yapmalı. Aman Allah… O ne yoldur. Şehrin içinde sapasağlam insanlar kaymak gibi asfaltta kayarken hastalar her nefeste canlarından bir tutam feda eden hastalar, bu Allah’ın belası yoldan nasıl çıkar? Koca dağın başında ne güzel yapı kondurmuşsunuz. Ama gel gör ki yolunu unutmuşsunuz. Hani dalgın ustalardan biri kendine bir ev yapmış. Bitirmiş, dışarı çıkacak kapı açmasını unutmuş.
Kirazlıyayla’ya giden yol, yol değil cehennem azabı. Sağlam bir insanı kör düğüm edene kadar karmakarışık eden bu yol hastalara ne etmez ki?
Bizim anlayacağımız bu memleketin iki tek zoru var. Biri okul, öteki de yol. Bunlardan hangisini birinci plana alacaksak alalım. Önce birine, sonra ötekine sarılalım. Bize kalırsa evvela okul. Ama iyi yolu kötü yoldan ayıran okul. Sağlam yolun nasıl yapılacağını öğreten okul. Bütün kapıları sağlam yollara açılan okul. Yoksa akılsız başın yükünü ayaklar çeker. Önce baş, sonra ayaklar. Bizi okullara yollar yakalar.
Al gözüm seyreyle Kirazlıyayla’yı. Kirazlıyayla’da hala kar vardı. Ama artık ilikleri gevşemiş bir kar. Kirazlıyayla’da o kadar az kaldık ki bir şey gördük dersem kulak asmayın. Ama Bursa’da, Bursa yollarında bir şeyler gördüm. Hepinizin görmenizi candan arzuladığım bir şey. Bursa’da, Bursa yollarında yeşili gördüm. Ben böylesine katmerli yeşil ömrümde görmedim. Bursa’nın yalnız sonbaharını görmüş, bayılmıştım. Baharını görür görmez ayıldım. Aklımı başıma devşirdim. Ben böyle belalı bir bahar, böyle bitip tükenmek bilmeyen, açıldıkça açılan, uzadıkça uzayan bir bahar İstanbul’da görmedim. Avrupa’nın yarısından çoğunu dolaştım, görmedim.
Hem öyle dağ başında, şehrin yedi kat ötesinde değil, Bursa’nın içinde, göbeğinde. Şehrin ortasındaki köprünün parmaklıklarına dayanıp dağlara doğru bir baktık.
Bahar alabildiğine kat kat katmer katmer uzanıp gidiyor, bir türlü tükenme bilmemiş o. Bursalıların güzel bir adetleri var. Yanılmıyorsam çoğu her yıl evlerini bir defa tertemiz boyuyorlar. Bir mavileri var, dünyanın hiçbir yerinde yeşile bu kadar yaraşan bir mavi bulunamaz. Toprak boyalarla, en ucuzundan bir mavi. Bursa’nın meşhur Yeşil’i, adını maviye kaçan çiniden almış. Fakir fukara öylesine çini rengini nereden bulsun. Dayanmışlar toprak mavisine, ellerine sağlık ne iyi etmişler.
Bilerek, bilmeyerek gökyüzünü yere indirmişler, gökyüzü canım, hani şu bildiğimiz, çok uzaklardaki el değmez akıl ermez gökyüzü var ya, o işte. Tahtından inmiş, Bursa sokaklarında o ev senin, bu ev benim dolaşır. Mahalle kedileri kadar alçakgönüllü, Bursa’nın ufak tefek taşları kadar yerli. Haşmetlü gökyüzü hazretlerinin böyle sokak aralarında köşe kapmaca oynadığını bir de Denizli’de görüp şaşırmıştım.
Bugün resim dünyasından nasip almış mimarlar, yalnız biçimlerin değil, renklerin de tadını çıkaran mimarlar, yaptıkları yapıların dışlarını da içleri gibi türlü çeşit renklerle donatıyorlar. İçleri cennet gibi donanmış ama, dünyaya bilhassa duvarları somurtmuş kapkara yapılardan öylesine usanmışız ki, bir tutam mavi, iki mısır tanesi kadar turuncu insanın yüzünü güldürüyor.
İkide bir klasik güzelden anlamaz diye iftiraya uğrayan milletimiz, Bursa yeşiline en uygun maviyi kondururken yüksek mimarlarımız renge hiç yüz vermiyor. Umacıdan korkar gibi renkten korkuyorlar. Yaptıkları yapıların dış duvarlarından vazgeçtik, içlerinde olsun renge bir karış yer ayırmamakta hala direniyorlar. Mimarlarımızın yüzde doksanı bir yapının alnının ortasına bir tutam renk sürmeyi başlı başına bir rezalet saymakta inat ediyorlar. Neden? Neden olacak, renk dünyasından zerre kadar haberleri yok da ondan. Ey genç mimarlar! Bütün ümidimiz size bağlıdır. Siz de ağabeyleriniz gibi renk otobüsünü kaçırırsanız yapılarınızın içleri de dışları gibi Allah’a emanet!...
Bursa’da topu topu iki gece kaldık. Çok büyük bir talihsizlik yüzünden 23 Nisan şenliklerini kaçırdık. Sonra yollarda bu şenlik kırıntılarına rastladık. Yerli urbalar ile geçide katılan ilkokul çocukları! İnsanın aklını durduracak kadar güzel giyinmişlerdi.
Bursa’yı bundan on yıl önce bir sonbaharda görmüş, bir ay, günde en aşağı on iki saat çalışmak şartıyla resim yapmıştım. Bu sefer paletsiz, fırçasız gittim. Şuradan şöyle, buradan böyle bir resim çıkar gözü ile bakmadım. Tam manasıyla bir turist gibi gezdim. Tekrar ediyorum, ben böylesine azgın bir bahar ömrümde görmedim.
Adana dolaylarında dolaşan bir arkadaş anlatmıştı. Bir kahveye yolu düşmüş, kahvede oturanların hepsi katıla katıla gülüyorlarmış. Ahbap şaşırmış, sebebini sormuş, cevap olarak ona bir tutam yeşil ot vermişler:
-Çiğne!
Dostumuz çiğnemeğe başlamış yeşil otu. Arkasından:
-Peki ne olacak bu işin sonu?
Diye başlamaz mı gülmeğe, bir gülme de o tutturmuş. Bir gülme ki ne başı var, ne sonu. Meğer bütün keramet bu yeşil otta imiş. Bu otun marifeti insanları güldürmekmiş. Ot bu! Kimi öldürür, kimi güldürür.
Bursa yeşilinin de böyle bir kerameti var. Bu yeşili kana kana sineye çektiniz mi güldürmüyor ama daha beter. İnsana bir aşık olma arzusudur musallat oluyor. Neye mi? Her şeye, herkese, uçan kuşa, eşe dosta. Buna göre gereken tedbirler alına.
Fazıl Yenisey'in hazırladığı Edebiyatımızda Bursa adlı eserden
-------------------------------------------------------------------------------------------------
"Sene 1946, mevsim yazdı. (...) O eyyam hükümetin ressamlar için tertiplediği yurt gezilerine katılmıştık. Bir ay kadar Bursa'nın her yanında resim yaptık, sonunda han avlularına dadandık. Bir de gördük ki bizi Bursa'da saran ne han ne hamam ne de dükkan: Bizi mıknatıs gibi boyuna kendine çeken hep o rengarenk köylüler. Bursa'nın hanlarında rastladığım köylü çeşidini Anadolu'nun hiçbir tarafıında böyle toplu bir halde görmek nasip olmamıştı.
Bursa hanlarındaki köylü akını bir köyden değil, çeşitli köylerden geliyordu. Zamanın valisine en renkli kıyafetleri nerede bulabileceğimizi danıştık. Bize Orhaneli kazasına gitmemizi tavsiye etti."
Tezek, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Bilgi Yayınları Ankara, 1975, s. 58-59
------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun bir sergisi gezen Ahmet Hamdi Tanpınar şöyle der:
"Ben Bedri'ye bu sefer bir başka taraftan minnet duyuyorum: Bu sergideki eserlerin çoğu Bursa'da yapılmış olanlardır. Onun sanatının büyüsünü ilk gazalar diyarı Bursa idare ediyor. Bu suretle sergi bir resim sergisi olmaktan adeta çıkıyor, tıpkı Ebu Ali Sina hikayelerinde olduğu gibi iki büyücünün birbiriyle karşılaşmasından doğan bir nevi kozmik hayretler dünyası oluyor."
Bedri Rahmi Eyüboğlu, Abdullah Çelik, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1996, s. 124
MERHABA YEŞİL
Yeşil’e de deli gönül yeşil’e
Kara sevda katmer katmer açıla
Muhabbet bir ekin alıp yeşertmek
Yeşertmiyen ateş alev tutuşa
Yeşil’e de deli gönül sımsıcak
İçimde bir cünbüş koptu kopacak
Muhabbet bir ekin alıp yeşertmek
Bir yeşil kıyamet geldi gelecek.
Yeşil’e de deli gönül uçalım
Tepeden tırnağa çiçek açalım
Muhabbet bir ekin alıp yeşertmek
Yeşertmiyen yerden yardan geçelim
Yeşil’e deli gönül gözüne
Karışalım ak gürgenin hızına
Muhabbet bir ekin alıp yeşertmek
Canım kurban katibin sözüne
Yeşil’e de deli gönül hıncinen
Başıboş bedava bir sevincinen
Muhabbet bir ekin alıp yeşertmek
İster kağıt kalem, ister vincinen.
Yeşil’e de deli gönül tümümüz
Yeşil bizim dünya ahret düşümüz
Muhabbet bir ekin alıp yeşertmek
Yeşil tütün gibi tütsün canımız
Yeşil’e de deli gönül merhaba
Erikler, vişneler, dutlar merhaba
Muhabbet bir ekin alıp yeşertmek
Sahibsiz yoncalar, otlar merhaba
Merhaba kekik! Merhaba karamuk! Merhaba kuzukulağı! Merhaba yemlik!.. Yeşillik mübarek olsun ebegümeci!.. Sen hep böyle fincan fincan mı çiçek açarsın avya ağacı? Merhaba nane molla, merhaba maydonoz, yahu bu boya kıtlığında bu kadar yeşili nereden buldunuz? Merhaba köprüler, dönemeçler, merhaba Kirazlıyayla! Merhaba Uludağ! Bu seninki kara değil yeşil sevda. Merhaba hasta kardeşler, size ne güzel bir senatoryum kurmuşlar. Marulun göbeğinde oturmuşsunuz, ama marulun göbeğini başkaları yiyor. Aldırmayın, marulun göbeği yeşil, marulun göbeği cömert, korkmayın kolay kolay tükenmez marulun göbeği, size de yeter, bize de, hasta kardeşler ama ne de olsa siz elinizi sıkı tutun, çabuk iyi olun çabuk. Sizin daha çabuk iyi olmanız için ne yapmalı? İlk önce o belalı yolu yapmalı. Aman Allah… O ne yoldur. Şehrin içinde sapasağlam insanlar kaymak gibi asfaltta kayarken hastalar her nefeste canlarından bir tutam feda eden hastalar, bu Allah’ın belası yoldan nasıl çıkar? Koca dağın başında ne güzel yapı kondurmuşsunuz. Ama gel gör ki yolunu unutmuşsunuz. Hani dalgın ustalardan biri kendine bir ev yapmış. Bitirmiş, dışarı çıkacak kapı açmasını unutmuş.
Kirazlıyayla’ya giden yol, yol değil cehennem azabı. Sağlam bir insanı kör düğüm edene kadar karmakarışık eden bu yol hastalara ne etmez ki?
Bizim anlayacağımız bu memleketin iki tek zoru var. Biri okul, öteki de yol. Bunlardan hangisini birinci plana alacaksak alalım. Önce birine, sonra ötekine sarılalım. Bize kalırsa evvela okul. Ama iyi yolu kötü yoldan ayıran okul. Sağlam yolun nasıl yapılacağını öğreten okul. Bütün kapıları sağlam yollara açılan okul. Yoksa akılsız başın yükünü ayaklar çeker. Önce baş, sonra ayaklar. Bizi okullara yollar yakalar.
Al gözüm seyreyle Kirazlıyayla’yı. Kirazlıyayla’da hala kar vardı. Ama artık ilikleri gevşemiş bir kar. Kirazlıyayla’da o kadar az kaldık ki bir şey gördük dersem kulak asmayın. Ama Bursa’da, Bursa yollarında bir şeyler gördüm. Hepinizin görmenizi candan arzuladığım bir şey. Bursa’da, Bursa yollarında yeşili gördüm. Ben böylesine katmerli yeşil ömrümde görmedim. Bursa’nın yalnız sonbaharını görmüş, bayılmıştım. Baharını görür görmez ayıldım. Aklımı başıma devşirdim. Ben böyle belalı bir bahar, böyle bitip tükenmek bilmeyen, açıldıkça açılan, uzadıkça uzayan bir bahar İstanbul’da görmedim. Avrupa’nın yarısından çoğunu dolaştım, görmedim.
Hem öyle dağ başında, şehrin yedi kat ötesinde değil, Bursa’nın içinde, göbeğinde. Şehrin ortasındaki köprünün parmaklıklarına dayanıp dağlara doğru bir baktık.
Bahar alabildiğine kat kat katmer katmer uzanıp gidiyor, bir türlü tükenme bilmemiş o. Bursalıların güzel bir adetleri var. Yanılmıyorsam çoğu her yıl evlerini bir defa tertemiz boyuyorlar. Bir mavileri var, dünyanın hiçbir yerinde yeşile bu kadar yaraşan bir mavi bulunamaz. Toprak boyalarla, en ucuzundan bir mavi. Bursa’nın meşhur Yeşil’i, adını maviye kaçan çiniden almış. Fakir fukara öylesine çini rengini nereden bulsun. Dayanmışlar toprak mavisine, ellerine sağlık ne iyi etmişler.
Bilerek, bilmeyerek gökyüzünü yere indirmişler, gökyüzü canım, hani şu bildiğimiz, çok uzaklardaki el değmez akıl ermez gökyüzü var ya, o işte. Tahtından inmiş, Bursa sokaklarında o ev senin, bu ev benim dolaşır. Mahalle kedileri kadar alçakgönüllü, Bursa’nın ufak tefek taşları kadar yerli. Haşmetlü gökyüzü hazretlerinin böyle sokak aralarında köşe kapmaca oynadığını bir de Denizli’de görüp şaşırmıştım.
Bugün resim dünyasından nasip almış mimarlar, yalnız biçimlerin değil, renklerin de tadını çıkaran mimarlar, yaptıkları yapıların dışlarını da içleri gibi türlü çeşit renklerle donatıyorlar. İçleri cennet gibi donanmış ama, dünyaya bilhassa duvarları somurtmuş kapkara yapılardan öylesine usanmışız ki, bir tutam mavi, iki mısır tanesi kadar turuncu insanın yüzünü güldürüyor.
İkide bir klasik güzelden anlamaz diye iftiraya uğrayan milletimiz, Bursa yeşiline en uygun maviyi kondururken yüksek mimarlarımız renge hiç yüz vermiyor. Umacıdan korkar gibi renkten korkuyorlar. Yaptıkları yapıların dış duvarlarından vazgeçtik, içlerinde olsun renge bir karış yer ayırmamakta hala direniyorlar. Mimarlarımızın yüzde doksanı bir yapının alnının ortasına bir tutam renk sürmeyi başlı başına bir rezalet saymakta inat ediyorlar. Neden? Neden olacak, renk dünyasından zerre kadar haberleri yok da ondan. Ey genç mimarlar! Bütün ümidimiz size bağlıdır. Siz de ağabeyleriniz gibi renk otobüsünü kaçırırsanız yapılarınızın içleri de dışları gibi Allah’a emanet!...
Bursa’da topu topu iki gece kaldık. Çok büyük bir talihsizlik yüzünden 23 Nisan şenliklerini kaçırdık. Sonra yollarda bu şenlik kırıntılarına rastladık. Yerli urbalar ile geçide katılan ilkokul çocukları! İnsanın aklını durduracak kadar güzel giyinmişlerdi.
Bursa’yı bundan on yıl önce bir sonbaharda görmüş, bir ay, günde en aşağı on iki saat çalışmak şartıyla resim yapmıştım. Bu sefer paletsiz, fırçasız gittim. Şuradan şöyle, buradan böyle bir resim çıkar gözü ile bakmadım. Tam manasıyla bir turist gibi gezdim. Tekrar ediyorum, ben böylesine azgın bir bahar ömrümde görmedim.
Adana dolaylarında dolaşan bir arkadaş anlatmıştı. Bir kahveye yolu düşmüş, kahvede oturanların hepsi katıla katıla gülüyorlarmış. Ahbap şaşırmış, sebebini sormuş, cevap olarak ona bir tutam yeşil ot vermişler:
-Çiğne!
Dostumuz çiğnemeğe başlamış yeşil otu. Arkasından:
-Peki ne olacak bu işin sonu?
Diye başlamaz mı gülmeğe, bir gülme de o tutturmuş. Bir gülme ki ne başı var, ne sonu. Meğer bütün keramet bu yeşil otta imiş. Bu otun marifeti insanları güldürmekmiş. Ot bu! Kimi öldürür, kimi güldürür.
Bursa yeşilinin de böyle bir kerameti var. Bu yeşili kana kana sineye çektiniz mi güldürmüyor ama daha beter. İnsana bir aşık olma arzusudur musallat oluyor. Neye mi? Her şeye, herkese, uçan kuşa, eşe dosta. Buna göre gereken tedbirler alına.
Fazıl Yenisey'in hazırladığı Edebiyatımızda Bursa adlı eserden
-------------------------------------------------------------------------------------------------
"Sene 1946, mevsim yazdı. (...) O eyyam hükümetin ressamlar için tertiplediği yurt gezilerine katılmıştık. Bir ay kadar Bursa'nın her yanında resim yaptık, sonunda han avlularına dadandık. Bir de gördük ki bizi Bursa'da saran ne han ne hamam ne de dükkan: Bizi mıknatıs gibi boyuna kendine çeken hep o rengarenk köylüler. Bursa'nın hanlarında rastladığım köylü çeşidini Anadolu'nun hiçbir tarafıında böyle toplu bir halde görmek nasip olmamıştı.
Bursa hanlarındaki köylü akını bir köyden değil, çeşitli köylerden geliyordu. Zamanın valisine en renkli kıyafetleri nerede bulabileceğimizi danıştık. Bize Orhaneli kazasına gitmemizi tavsiye etti."
Tezek, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Bilgi Yayınları Ankara, 1975, s. 58-59
------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun bir sergisi gezen Ahmet Hamdi Tanpınar şöyle der:
"Ben Bedri'ye bu sefer bir başka taraftan minnet duyuyorum: Bu sergideki eserlerin çoğu Bursa'da yapılmış olanlardır. Onun sanatının büyüsünü ilk gazalar diyarı Bursa idare ediyor. Bu suretle sergi bir resim sergisi olmaktan adeta çıkıyor, tıpkı Ebu Ali Sina hikayelerinde olduğu gibi iki büyücünün birbiriyle karşılaşmasından doğan bir nevi kozmik hayretler dünyası oluyor."
Bedri Rahmi Eyüboğlu, Abdullah Çelik, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1996, s. 124