Bâtınîlerin sahte tanrısı: Transhumanism

Konu sahibi son olarak 794 gün önce görüldü
Bâtınîlerin sahte tanrısı: Transhumanism

29.09.2018
1632633477324.png
Geniş Açı - Fikir ve tartışma

MEHMET HASAN BULUT
[email protected]

19. asrın sonlarında İngiltere’de bir grup fen adamı tarafından X-Club adıyla bir kulüp kuruldu. Charles Darwin’in zaman zaman konferans verdiği kulübün adındaki X, bâtınî inancına göre tebeddül (değişim) ve tekâmülü (evrimi) sembolize ediyordu. Kendilerine X’le başlayan lakaplar takan ve kısaca X-men olarak bilinen kulübün en meşhur azaları; sosyal Darwinci Herbert Spencer ile “Darwin’in Köpeği” olarak bilinen biyolog Thomas Henry Huxley idi. Huxley, yıllardır kafasında şekillendirdiği evrim teorisini artık kâğıda dökmesini Darwin’den isteyen kişiydi.
Darwin, evrim teorisi ile beraber, insan zihninin tekâmül neticesinde tanrıya dönüşeceği şeklindeki Kabala inancını (Bir taş, bir nebat olur; bir nebat, bir hayvan; bir hayvan, bir insan; bir insan, bir ruh; bir ruh, bir tanrı) fen dünyasına taşımıştı. Devletlerin resmî tarihlerine benzeyen bu teori sayesinde Darwin, fen adamları arasında bu inancın altyapısını hazırlamıştı. Kapitalist iş adamları tarafından desteklenen ve irtibatları oldukça kuvvetli olan X-Clup, kısa zamanda yaratılışa inanan zamanın fen adamlarını tasfiye ederek evrim teorisinin kamuoyunda da kabul görmesini sağladı. Evrim teorisi, İngiltere’de ders kitaplarında yer almaya başladı. Verdiği dersler ve konferanslar ile bu hususta en çok gayret gösteren kişi T. H. Huxley idi.
Darwin’den ilham alan ve onun fikirlerini tetkik eden Alman filozof Nietzsche, öjenik manada insanlığı evrimde bir sonraki safhaya taşıyarak Übermensch, yani Süpermen fikrini ortaya attı. Nietzsche’nin hayranı olan ve kendini Süpermen olarak gören Hitler, üstün ırk için çalışmalara başladı. Almanya’da bu çalışmaları yürüten fen adamları, İkinci Cihan Harbi ile beraber ABD’ye geçtiler ve CIA kontrolünde Cybernetics Group'u kurdular. Artık araştırmalar ırk üzerine değil, ilaç ve teknoloji üzerine olacaktı.

BÜYÜK BİRADER SİZİ İZLİYOR!
Kapitalistlerin kontrolündeki sosyalist Yeni Dünya Nizamı’nı Sovyet Rusya gibi devrimci bir yolla ihtilallerle değil, evrimci bir şekilde inkılaplarla kurmak isteyen İngiltere’deki Fabian Cemiyeti’nin mensupları, Nietzsche’nin eserlerini başuçlarından ayırmıyordu. T. H. Huxley’in bilimkurgucu talebesi H. G. Wells’in de dâhil olduğu bu cemiyetin iki meşhur yazarı vardı. Dünyanın geleceğine dair iki distopya, iki tasavvur ortaya koyan bu yazarlar; George Orwell ve T. H. Huxley’in torunu Aldous Huxley idi. Hem Orwell’in 1984’ünde, hem de Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında dünya, belli bir parti, belli bir zümre tarafından idare olunuyordu. Aile mefhumu ortadan kalkmış, cemiyete sosyalist bir nizam hâkim olmuştu. İki romanın temel farkı; 1984’de insanlar parti tarafından zorla köleleştirilirken, Cesur Yeni Dünya’da insanların köleliği sevmesiydi. Huxley sadece romanı yazmakla kalmamış, Amerika’ya geçerek buradaki ekiple beraber Süpermen’i meydana getirmek için çalışmalara da katılmıştı.

“LİMİTLERİ” ZORLAMAK…
Aldous Huxley ABD’de insan zihnini kontrol altına almak için LSD uyuşturucusu üzerine araştırmalar yürütürken, kardeşi Julian Huxley de Religion Without Revelation (Vahiysiz Din) adlı kitabında “transhumanism” ifadesini literatüre kazandırıyordu. Transhumanism (h+), fen ve teknoloji vasıtasıyla insanların mevcut fizikî ve zihnî limitlerinin üzerine çıkması demekti. Transhumanistlere göre günümüzde insan evrimi artık durduğu için bunu makine ve ilaçlarla devam ettirmek gerekiyordu. Zaten Arthur C. Clarke “Yeterince ileri herhangi bir teknoloji, sihirden tefrik edilemez” demiyor muydu?
Aynı zamanda UNESCO’nun ilk müdürü olan Julian’ın çok sevdiği dostlarından biri, Cizvit rahibi Pierre Teilhard de Chardin idi. Teilhard, Katolik Darwin olarak biliniyordu. Hatta tarihe bir skandal olarak geçen ve evrimdeki ara formu meydana getirmek için insan kafatası ile orangutan çenesinin birleştirildiği Piltdown Adamı sahtekârlığında başrol oynayanlardan biriydi. De Chardin, tüm insanların zihinlerinin bir üst akılda birleşeceğine inanıyor ve bu zihne ‘Zihin Küresi’ manasında Noosphere diyordu.

BIG DATA’DAN BIG BROTHER’A…
Amerika’da çalışmalar kısa zamanda meyvesini verdi ve şahsî bilgisayarlar ile İbranice (ve ebced hesabına göre) 666 manasına gelen üç vav, yani www, yani internet, yani İncil’e göre Deccal’ın rakamı hayatımıza girdi. Uyuşturucu LSD’nin yerini PC’ler alıverdi. Cizvit de Chardin’in Noosphere ve H. G. Wells’in Dünya Beyni dediği ağ, bilgisayarlar ve diğer elektronik cihazlar üzerinden böylece hayata geçirilmiş oldu.
Artık internet üzerinden yaptığımız tüm konuşmalar, gönderdiğimiz tüm mesaj ve resimler, tıkladığımız tüm tercihler, yani bizi bizden daha iyi tanıtan tüm bilgiler arka planda toplanmakta ve buna Big Data denmektedir. Yeterli bilgi ve teknoloji seviyesine (Singularity seviyesine) ulaşıldığında, Big Data’nın, transhumanistlerin tanrısı olan bir suni (yapay) zekâ, yani A. I. sayesinde Big Brother’a dönüşmesi ve piramidin tepesine yerleşerek kontrolü insanın elinden alması planlanmaktadır.

TRANSHUMANISTLER ‘ÖLÜMSÜZLÜK’ PEŞİNDE!..
Bâtınî inancı taşımalarına rağmen transhumanistler, ruha inanmamakta ve insan beynini bir makine gibi görmektedirler. İnsan zihninin server’lara ya da başka bedenlere/makinelere aktarılmasıyla ölümsüzlüğün mümkün olacağını düşünmektedirler. Bu cemaatin içerisinde agnostikler bulunduğu gibi teknoloji vasıtasıyla ileride tekrar diriltmek maksadıyla insanların cesetlerini saklayan Alcor cemiyetinin reisi Max More gibi ateistler de bulunmaktadır. More, Şeytan'ı öven makalesinde şöyle demektedir:
“'Lucifer demek 'ışık getiren' demektir... Tanrı Şeytan'ı cennetten attı, çünkü Şeytan Tanrı'yı sorgulamaya başladı... Şeytan, mantık, zekâ ve tenkidî düşüncenin vücut bulmuş halidir. Tanrı'nın dogmasına ve diğer tüm dogmalara karşı durur… Tanrı, kendimizi eğlendirmemizden nefret ediyor. Eğer çok fazla zevke dalarsak ona itaate olan alakamızı kaybedebiliriz... Tanrı’yla ve onun entropik güçleriyle mantığımız, dileğimiz ve cesaretimizle mücadelemizde bana katılın, Şeytan'a katılın.”

'ÇİP'Lİ ASKERLER…
Günümüzde, insanı dönüştürmek maksadıyla transhumanistler tarafından çok sayıda proje yürütülmektedir. Dünyada hâlâ internet ve elektriğe kavuşamayan yerler bulunduğu için, Google’ın X şirketi (X Company) ile Facebook, içecek suyu bile olmayan insanların internet nimetinden faydalanması için milyonlar akıtmaktadır. X’in eski çalışanı Mary Lou Jepsen, bere şeklinde giyilebilen ve insanın zihninden geçen düşünceleri okuyabilen bir M.R.I makinesi için çaba sarf ederken; SpaceX firmasının sahibi Elon Musk ise, bilgisayarlar gibi bizi de ağa bağlamak için insan beynine ve vücuduna çipler, elektrotlar vs. yerleştirileceği Neuralink projesini yürütmektedir. Amerikan ordusuna hizmet veren DARPA ajansı ise beyinlerine 'çip'ler yerleştirilmiş cyborg askerler için uğraşmaktadır. Transhumanistlerin X Prize Vakfı da proje müsabakaları tertip ederek Yeni Dünya’ya bir an evvel kavuşmak için gayret göstermektedir.

CESUR YENİ DÜNYA NİZAMI!
Robotlar, genetik mühendislik, sanal gerçeklik (VR), beyin ve uzay araştırmaları, nano teknoloji, suni zekâ, cybernetics, sentetik biyoloji vs. yeni mefhumlarla Yeni Dünya’ya adım atmış bulunuyoruz. Bâtınîler bâtıl yolda oldukları için ruhen gerçekleştiremedikleri tekâmülü, âdeta bir sihirbaz gibi, teknoloji vasıtasıyla fizikî ve sentetik olarak hayata geçiriyor. Peki; Matrix’deki gibi beynimize çip yerleştirileceği gün geldiğinde ya da Lucy ve Limitless filmlerindeki gibi ilaçlar piyasaya sürüldüğünde buna direnecek miyiz, yoksa yeni bir telefon modeli çıktığı zaman olduğu gibi bir an evvel alıp çevremize hava atmak için mağazalar önünde kuyruklar mı oluşturacağız? Ben ikinci ihtimalin gerçekleşeceğine inanıyorum. Neticede bu yazıyı okuduktan sonra bile ne telefonumuzdan ne internetimizden vazgeçeceğimiz, köleliği sevdiğimiz bir Cesur Yeni Dünya’da yaşıyoruz. Elon Musk’ın dediği gibi; elimizden düşürmediğimiz, onlarsız yapamadığımız iPhone X gibi akıllı telefonlar ve bilgisayarlar sayesinde hâlihazırda birer cyborg’a dönüşmüş bir hâldeyiz zaten. Geriye sadece bu teknolojileri deri altına yerleştirmek kaldı...
 
Şu yazıyı okusam bişey olurdum daha özetsel daha kısa özlü bişeyler yokmu : D
 
Hayatta hiçbir şeyi kolay kolay ağzıma lokma koyar gibi koymuyorlar okumak çalışmak emek lazım
 
  • Kalp Gözler
Tepkiler: ne
Tamam abi ne kızıyorsun okuyacağım söz Sjssjsj
 
Bâtınîlerin sahte tanrısı: Transhumanism

29.09.2018
Ekli dosyayı görüntüle 44621
Geniş Açı - Fikir ve tartışma

MEHMET HASAN BULUT
[email protected]

19. asrın sonlarında İngiltere’de bir grup fen adamı tarafından X-Club adıyla bir kulüp kuruldu. Charles Darwin’in zaman zaman konferans verdiği kulübün adındaki X, bâtınî inancına göre tebeddül (değişim) ve tekâmülü (evrimi) sembolize ediyordu. Kendilerine X’le başlayan lakaplar takan ve kısaca X-men olarak bilinen kulübün en meşhur azaları; sosyal Darwinci Herbert Spencer ile “Darwin’in Köpeği” olarak bilinen biyolog Thomas Henry Huxley idi. Huxley, yıllardır kafasında şekillendirdiği evrim teorisini artık kâğıda dökmesini Darwin’den isteyen kişiydi.
Darwin, evrim teorisi ile beraber, insan zihninin tekâmül neticesinde tanrıya dönüşeceği şeklindeki Kabala inancını (Bir taş, bir nebat olur; bir nebat, bir hayvan; bir hayvan, bir insan; bir insan, bir ruh; bir ruh, bir tanrı) fen dünyasına taşımıştı. Devletlerin resmî tarihlerine benzeyen bu teori sayesinde Darwin, fen adamları arasında bu inancın altyapısını hazırlamıştı. Kapitalist iş adamları tarafından desteklenen ve irtibatları oldukça kuvvetli olan X-Clup, kısa zamanda yaratılışa inanan zamanın fen adamlarını tasfiye ederek evrim teorisinin kamuoyunda da kabul görmesini sağladı. Evrim teorisi, İngiltere’de ders kitaplarında yer almaya başladı. Verdiği dersler ve konferanslar ile bu hususta en çok gayret gösteren kişi T. H. Huxley idi.
Darwin’den ilham alan ve onun fikirlerini tetkik eden Alman filozof Nietzsche, öjenik manada insanlığı evrimde bir sonraki safhaya taşıyarak Übermensch, yani Süpermen fikrini ortaya attı. Nietzsche’nin hayranı olan ve kendini Süpermen olarak gören Hitler, üstün ırk için çalışmalara başladı. Almanya’da bu çalışmaları yürüten fen adamları, İkinci Cihan Harbi ile beraber ABD’ye geçtiler ve CIA kontrolünde Cybernetics Group'u kurdular. Artık araştırmalar ırk üzerine değil, ilaç ve teknoloji üzerine olacaktı.

BÜYÜK BİRADER SİZİ İZLİYOR!
Kapitalistlerin kontrolündeki sosyalist Yeni Dünya Nizamı’nı Sovyet Rusya gibi devrimci bir yolla ihtilallerle değil, evrimci bir şekilde inkılaplarla kurmak isteyen İngiltere’deki Fabian Cemiyeti’nin mensupları, Nietzsche’nin eserlerini başuçlarından ayırmıyordu. T. H. Huxley’in bilimkurgucu talebesi H. G. Wells’in de dâhil olduğu bu cemiyetin iki meşhur yazarı vardı. Dünyanın geleceğine dair iki distopya, iki tasavvur ortaya koyan bu yazarlar; George Orwell ve T. H. Huxley’in torunu Aldous Huxley idi. Hem Orwell’in 1984’ünde, hem de Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında dünya, belli bir parti, belli bir zümre tarafından idare olunuyordu. Aile mefhumu ortadan kalkmış, cemiyete sosyalist bir nizam hâkim olmuştu. İki romanın temel farkı; 1984’de insanlar parti tarafından zorla köleleştirilirken, Cesur Yeni Dünya’da insanların köleliği sevmesiydi. Huxley sadece romanı yazmakla kalmamış, Amerika’ya geçerek buradaki ekiple beraber Süpermen’i meydana getirmek için çalışmalara da katılmıştı.

“LİMİTLERİ” ZORLAMAK…
Aldous Huxley ABD’de insan zihnini kontrol altına almak için LSD uyuşturucusu üzerine araştırmalar yürütürken, kardeşi Julian Huxley de Religion Without Revelation (Vahiysiz Din) adlı kitabında “transhumanism” ifadesini literatüre kazandırıyordu. Transhumanism (h+), fen ve teknoloji vasıtasıyla insanların mevcut fizikî ve zihnî limitlerinin üzerine çıkması demekti. Transhumanistlere göre günümüzde insan evrimi artık durduğu için bunu makine ve ilaçlarla devam ettirmek gerekiyordu. Zaten Arthur C. Clarke “Yeterince ileri herhangi bir teknoloji, sihirden tefrik edilemez” demiyor muydu?
Aynı zamanda UNESCO’nun ilk müdürü olan Julian’ın çok sevdiği dostlarından biri, Cizvit rahibi Pierre Teilhard de Chardin idi. Teilhard, Katolik Darwin olarak biliniyordu. Hatta tarihe bir skandal olarak geçen ve evrimdeki ara formu meydana getirmek için insan kafatası ile orangutan çenesinin birleştirildiği Piltdown Adamı sahtekârlığında başrol oynayanlardan biriydi. De Chardin, tüm insanların zihinlerinin bir üst akılda birleşeceğine inanıyor ve bu zihne ‘Zihin Küresi’ manasında Noosphere diyordu.

BIG DATA’DAN BIG BROTHER’A…
Amerika’da çalışmalar kısa zamanda meyvesini verdi ve şahsî bilgisayarlar ile İbranice (ve ebced hesabına göre) 666 manasına gelen üç vav, yani www, yani internet, yani İncil’e göre Deccal’ın rakamı hayatımıza girdi. Uyuşturucu LSD’nin yerini PC’ler alıverdi. Cizvit de Chardin’in Noosphere ve H. G. Wells’in Dünya Beyni dediği ağ, bilgisayarlar ve diğer elektronik cihazlar üzerinden böylece hayata geçirilmiş oldu.
Artık internet üzerinden yaptığımız tüm konuşmalar, gönderdiğimiz tüm mesaj ve resimler, tıkladığımız tüm tercihler, yani bizi bizden daha iyi tanıtan tüm bilgiler arka planda toplanmakta ve buna Big Data denmektedir. Yeterli bilgi ve teknoloji seviyesine (Singularity seviyesine) ulaşıldığında, Big Data’nın, transhumanistlerin tanrısı olan bir suni (yapay) zekâ, yani A. I. sayesinde Big Brother’a dönüşmesi ve piramidin tepesine yerleşerek kontrolü insanın elinden alması planlanmaktadır.

TRANSHUMANISTLER ‘ÖLÜMSÜZLÜK’ PEŞİNDE!..
Bâtınî inancı taşımalarına rağmen transhumanistler, ruha inanmamakta ve insan beynini bir makine gibi görmektedirler. İnsan zihninin server’lara ya da başka bedenlere/makinelere aktarılmasıyla ölümsüzlüğün mümkün olacağını düşünmektedirler. Bu cemaatin içerisinde agnostikler bulunduğu gibi teknoloji vasıtasıyla ileride tekrar diriltmek maksadıyla insanların cesetlerini saklayan Alcor cemiyetinin reisi Max More gibi ateistler de bulunmaktadır. More, Şeytan'ı öven makalesinde şöyle demektedir:
“'Lucifer demek 'ışık getiren' demektir... Tanrı Şeytan'ı cennetten attı, çünkü Şeytan Tanrı'yı sorgulamaya başladı... Şeytan, mantık, zekâ ve tenkidî düşüncenin vücut bulmuş halidir. Tanrı'nın dogmasına ve diğer tüm dogmalara karşı durur… Tanrı, kendimizi eğlendirmemizden nefret ediyor. Eğer çok fazla zevke dalarsak ona itaate olan alakamızı kaybedebiliriz... Tanrı’yla ve onun entropik güçleriyle mantığımız, dileğimiz ve cesaretimizle mücadelemizde bana katılın, Şeytan'a katılın.”

'ÇİP'Lİ ASKERLER…
Günümüzde, insanı dönüştürmek maksadıyla transhumanistler tarafından çok sayıda proje yürütülmektedir. Dünyada hâlâ internet ve elektriğe kavuşamayan yerler bulunduğu için, Google’ın X şirketi (X Company) ile Facebook, içecek suyu bile olmayan insanların internet nimetinden faydalanması için milyonlar akıtmaktadır. X’in eski çalışanı Mary Lou Jepsen, bere şeklinde giyilebilen ve insanın zihninden geçen düşünceleri okuyabilen bir M.R.I makinesi için çaba sarf ederken; SpaceX firmasının sahibi Elon Musk ise, bilgisayarlar gibi bizi de ağa bağlamak için insan beynine ve vücuduna çipler, elektrotlar vs. yerleştirileceği Neuralink projesini yürütmektedir. Amerikan ordusuna hizmet veren DARPA ajansı ise beyinlerine 'çip'ler yerleştirilmiş cyborg askerler için uğraşmaktadır. Transhumanistlerin X Prize Vakfı da proje müsabakaları tertip ederek Yeni Dünya’ya bir an evvel kavuşmak için gayret göstermektedir.

CESUR YENİ DÜNYA NİZAMI!
Robotlar, genetik mühendislik, sanal gerçeklik (VR), beyin ve uzay araştırmaları, nano teknoloji, suni zekâ, cybernetics, sentetik biyoloji vs. yeni mefhumlarla Yeni Dünya’ya adım atmış bulunuyoruz. Bâtınîler bâtıl yolda oldukları için ruhen gerçekleştiremedikleri tekâmülü, âdeta bir sihirbaz gibi, teknoloji vasıtasıyla fizikî ve sentetik olarak hayata geçiriyor. Peki; Matrix’deki gibi beynimize çip yerleştirileceği gün geldiğinde ya da Lucy ve Limitless filmlerindeki gibi ilaçlar piyasaya sürüldüğünde buna direnecek miyiz, yoksa yeni bir telefon modeli çıktığı zaman olduğu gibi bir an evvel alıp çevremize hava atmak için mağazalar önünde kuyruklar mı oluşturacağız? Ben ikinci ihtimalin gerçekleşeceğine inanıyorum. Neticede bu yazıyı okuduktan sonra bile ne telefonumuzdan ne internetimizden vazgeçeceğimiz, köleliği sevdiğimiz bir Cesur Yeni Dünya’da yaşıyoruz. Elon Musk’ın dediği gibi; elimizden düşürmediğimiz, onlarsız yapamadığımız iPhone X gibi akıllı telefonlar ve bilgisayarlar sayesinde hâlihazırda birer cyborg’a dönüşmüş bir hâldeyiz zaten. Geriye sadece bu teknolojileri deri altına yerleştirmek kaldı...

Bloody Marie de ölümsüzlüğü arıyordu ama nafile.
Hepimiz yine rabbimize dönüces birer beyblade gibi.
 
Darwin, evrim teorisi ile beraber, insan zihninin tekâmül neticesinde tanrıya dönüşeceği şeklindeki Kabala inancını (Bir taş, bir nebat olur; bir nebat, bir hayvan; bir hayvan, bir insan; bir insan, bir ruh; bir ruh, bir tanrı) fen dünyasına taşımıştı.
TRANSHUMANISTLER ‘ÖLÜMSÜZLÜK’ PEŞİNDE!..
Bu cemaatin içerisinde agnostikler bulunduğu gibi teknoloji vasıtasıyla ileride tekrar diriltmek maksadıyla insanların cesetlerini saklayan Alcor cemiyetinin reisi Max More gibi ateistler de bulunmaktadır. More, Şeytan'ı öven makalesinde şöyle demektedir:
“'Lucifer demek 'ışık getiren' demektir... Tanrı Şeytan'ı cennetten attı, çünkü Şeytan Tanrı'yı sorgulamaya başladı... Şeytan, mantık, zekâ ve tenkidî düşüncenin vücut bulmuş halidir. Tanrı'nın dogmasına ve diğer tüm dogmalara karşı durur… Tanrı, kendimizi eğlendirmemizden nefret ediyor. Eğer çok fazla zevke dalarsak ona itaate olan alakamızı kaybedebiliriz... Tanrı’yla ve onun entropik güçleriyle mantığımız, dileğimiz ve cesaretimizle mücadelemizde bana katılın, Şeytan'a katılın.

Darwin'den çok önce İslami düşünürler tarafından da dile getirilen görüşü, niye doğrudan Darwin ve Kabala inancı olarak ele almış ki? İslami düşünürler de Kalaba inancından mı etkilenmiş oluyorlar bu durumda ve onlar da batini düşünür mü sayılıyor?

Yazıda bahsi geçen ve ateist olduğu iddia edilen Max More, aynı zamanda Lucifer'a övgüde mi bulunuyormuş? O zaman Max More, teist satanist olmalıdır çünkü ateist satanist denildiği zaman; şeytanın varlığını kabul etmez, sembol olarak ele alır ve sadece insandaki şeytani yönlere atıfta bulunurlar.

Her neyse konuyu toparlamak adına 2013 yılında vefat eden Prof. Dr. Alpaslan Işıklı'dan bir paylaşım yapmak isterim.

***

Sosyalizm ve Din Diyaloğunda Darwin / Bilim ve Ütopya

Yeni liberal akımın iktidara geçtiği ülkelerde Darwin’in aforoz edilmesi, neredeyse kural halini almıştır. Bu yapılırken dinin de çok etkili bir araç olarak kullanıldığı görülmektedir. Darwin, dinsel inançlarla çelişen görüşler ileri sürdüğü savlanarak saldırılara uğramaktadır.

Amerika’da Darwin’i ders kitaplarından çıkartma girişimini başlatmak, Reagan’ın iktidarı döneminde yaptığı ilk işlerden biri olmuştur. Bizde ise Darwin düşmanlığı Özal iktidarı döneminde gündeme gelmiştir. Özal’ın Milli Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler, okullara kendi yazısını da içeren bir rapor göndererek, Darwin’in “evrim kuramı”na karşı çıkmış ve ders kitaplarında “bir kanun gibi yer verilmemesini” istemiştir. Dinçerler, raporda yer alan yazısında, “Evrim teorisi, ilim ile dini görüşlerin çatışması fikrini ima edici sonuçlar doğurmuştur.”(1) görüşünü ileri sürmüştür.

Oysa, Darwin’le dinin karşı karşıya gelmesi zoraki ve yapay bir durumdur. Adem ile Havva’nın gerçekliğine inanan bir insanın, aynı zamanda, “türlerin evrimi”nin doğruluğunu kabul etmesine engel olan nedir? Adem ile Havva, niçin evrim sonucunda oluşan ilk çift insan halinde ete kemiğe bürünerek yeryüzünde varlık kazanmış olmasın? Gerçekte, böyle inanmaya engel olan din değildir. Nitekim, İslam düşünürlerinin en saygınları arasında, Darwin’in bulgularıyla çok benzeşen görüşler ortaya koymuş olanlar bulunmaktadır.

Darwin’den altı asır önce Mevlânâ, Mesnevi’nin IV. cildinde “İnsanın Konakları” bahsinde, bu sorunu şöyle irdeliyor: “Önce cansızlar ülkesine gelmiş, cansızlıktan da bitkiler âlemine dönmüştür insan (…) Bildiği yaratıcı, tekrar onu hayvanlıktan insanlığa çeker çevirir. Böylece iklimden iklime gide gide, nihayet insan âleminde akıllı, bilgili ve yüce bir hal alır.”(2)

Nakşibendiliği “evliyanın seçkinlerinin seçtiği yol” olarak tanımlayan Erzurumlu İbrahim Hakkı (1703-1780)’nın bu konudaki görüşleri de Darwin’le uyuşmakta; dolayısıyla, bazı postmodern Nakşibendilerin tutumuyla çelişmektedir.

İbrahim Hakkı, Türlerin Kökeni’nden 103 yıl önce yazdığı kitabında şunları söylüyor: “Böylece önce madenler, sonra bitkiler, daha sonra hayvanlar meydana gelmiştir. Hayvan kemalini bulduğunda insan zahir olmuştur. Hayvanlar ile insanlar arasında geçit olanların en açığı maymundur (…) Zamanın devrinin ikmali ve cihan eczasının özü, insanın var olmasıdır.”(3)

Bunlara İbni Haldun (1332-1406)’u da eklemek gerekir. “İbn Haldun, klasik görüşlere uyarak varlıkları madde, bitki, hayvan, insan ve melek diye sınıflandırıyor. İnsanın üstüne meleği koyuyor. Ona göre bu cinslerin içinde bir çok neviler vardır. Mesela cansız maddenin en üst nevi bitkilerin en aşağıdaki nevine çok yakındır. Bunlar birbirine dönüşebilir.”(4)

Başlangıçta, Darwin’i doğa bilimlerindeki yerinden alıp sosyal bilimler alanına taşıyanlar, liberal düşünürler olmuşlardır. “Türlerin kökeni, içinde taşıdığı mesaja çok ihtiyaç duyulan bir zamanda ortaya çıktı. Ekonomi ve siyasette ‘laissez faire’ (bırakınız yapsınlar) ve ‘kendini kurtar’ teorilerinin oluşturduğu, radikal ve kiliseye karşıt kanat tarafından benimsendi. Darwin’in yapıtı, kapitalist dünyada yer alan her şeyin, insanın insan tarafından sömürülmesinin, üstün olmayan halkların üstün halklar tarafından baskı altına alınmasının haklı gösterilmesini mümkün kıldı. Savaşlar bile, tabiatın ‘büyük balık küçük balığı yer’ kuralı ile kıyaslanarak mazur gösterilecekti. Sınışarın ya da ırkların egemenliklerini kurarken ortaya attıkları, kendilerinin seçilmiş kimseler ya da ‘Tanrı’nın Çocukları’ oldukları şeklindeki eski kılışar, eski geçerliliklerini yitirmişlerdi ve bilimsel bir dünyada bu egemenliklerinin devamının haklı gösterilmesi için, yeni kılışara gerek vardı. Darwin’in kendisinin isteyeceği en son şeydi; ama, Darvinizm işte bunu sağladı.”(5)

Dolayısıyla, insanları vahşi yaratıklar konumuna indirgeyen Darwin’in kuramı değildir; Darwin’in hayvanlar dünyasında gözlemlediği ilişkilerin benzerini insanların dünyasına taşımış olan liberal kuramdır. “Darwin, serbest rekabetin, var olma savaşımının, iktisatçıların en yüce tarihsel başarı diye kutladıkları savaşımın, hayvanlar dünyasının normal durumu olduğunu tanıtlarken, insanlar konusunda, özellikle kendi yurttaşları konusunda ne acıklı bir yergi yazdığını bilmiyordu.”(6)

Buna karşılık, Marksizm, Darvinizmin toplumbilimsel yorumunda son derece ihtiyatlıdır. Engels’e göre, organik dünyada yalnızca karşılıklı yaşam kavgasının bulunduğunu söylemek, yalnızca işbirliği bulunduğunu söylemek kadar tek yönlü ve dar açılı bir değerlendirmedir; “Doğada cansız veya canlı varlıkların karşılıklı etkileşiminde uyum ile düşmanlık, işbirliği ve dayanışma ile karşılıklı mücadele aynı zamanda mevcuttur.”(7)

Liberalizm, başlangıç dönemlerinde Darvinci kuramdan güç bulmuş; bu sayede kendisine bilimsel bir kılıf sağlamış olmasına karşın; bugün, yeni liberalizmin Darwin’i baş düşmanlarından biri olarak görmesi, Darvinizmin zamanla önem kazanmış bulunan bir başka yönüyle ilgilidir. Darwin, türlerin evrimi yasası uyarınca, ilkel yaratıklardan insana kadar uzanan bir gelişmeyi ortaya koymakla kalmamıştır; bunu yaparken, aynı zamanda insanın ve insanlararası ilişkilerin giderek bugünkünden çok daha ileri bir düzeye ulaşacağının da habercisi olmuştur.

Engels de mevcut toplumsal yapıda, hayvanlar dünyasının tezahürlerinin üstüne henüz çıkılamamış bulunulduğuna işaret etmekle birlikte, “Bizim için ekonomik kanunlar, doğanın ebedi kanunları değil, belli bir tarihsel aşamaya tekabül eden kanunlardır; doğarlar kaybolurlar”(8) demektedir.

Evrim yasasının varlığı ve sonucu, yeni ekonomik ilişkilerle birlikte yeni insanın doğması demektir. Dolayısıyla var olan ilişkilerin ve var olan egemenliklerin er geç son bulması demektir. Günümüzün yeni liberallerini çıldırtan da işte budur. Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezine dört elle sarılmaları da bu yüzdendir.

Yeryüzünün egemenleri, insanlığın gelişiminin son bulduğuna ve tarihin sonunun geldiğine dair bir inancı yaygınlaştırarak, var olan toplumsal ilişkileri ve bu ilişkilere borçlu oldukları egemenliklerini sonsuza dek sürdürebileceklerini ummaktadırlar.

Prof. Dr. Alparslan IŞIKLI
TÜMÖD Genel Başkanı

* Alpaslan Işıklı, Sosyalizm Kemalizm ve Din, 5.baskı, İmge Kitabevi, Kasım 2008, s.258-262.

Kaynaklar:

Bkz: Halil Nebiler, “12 Eylül laikliği ezip geçiyor”, Cumhuriyet, 25 Mart 1994.
Mevlânâ (Haz: A. Gölpınarlı),age, s.60.
Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, Bedir Yayınları, İstanbul, 1983, s.49-50.
Süleyman Uludağ, “İbn Haldun’un Görüşleri”; İbn Haldun; Tasavvufun Mahiyeti, age, s.42.
J. D. Bernal, Materyalist Bilimler Tarihi, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1976. s.437-438.
F. Engels, “Doğanın Diyalektiği”; K.Marks, F.Engels, Din Üzerine, s.157.
F. Engels, “Lavrov’a mektup”, 1875.
F. Engels, “Lange’a mektup”,1865.

 
Geri