GALİP TEKİN
Üye
-
- Katılım
- Ağustos 14, 2016
-
- Mesajlar
- 676
-
- Tepkime puanı
- 2
-
- Puanları
- 268
-
- Yaş
- 41
Batı’daki Buhran ve Batı Hayranları S. AHMET ARVASİ
“Batı Ortaçağı” gerçekten karanlık bir çağdır. Kilisenin ve kilise babalarının istismar ve istibdadı altında geçen bu devir, tarihte bir kara leke gibi duracaktır. Kilise ve kilise babaları, “din adına” öyle cinayetler işlemişler ve nefret toplamışlar ki, Avrupalı birçok aydın, “kiliseye karşı nefretini”, belki bilerek, belki bilmeyerek “mücerret dine” uzatabilmiştır.
Bu gün de birçok Avrupalı aydının tavrı budur. 18.asırdan bu yana, kiliseye kafa tutan herkes “modern”, “ileri” ve “inkılapçı” olarak tanınmış ve itibar görmüştür. Neticede, kiliseye karşı kinini dindiremeyip “mücerret dine” kadar bu tavrını buluşturan Avrupalı birçok entellektüel, “dinsiz bir medeniyet” ve “mabetsiz şehirler” kurmak ihtirası içinde kıvranırken, kendini “felsefi ideolojilerin” ortasında bulmuştur. Şimdi Batı, bu ideolojilerin kanlı arenasında, milyonların kanını akıtmakta ve milyarlarca insanı, insafsızca istimrar etmektedir. Kapitalizm, sosyalizim, komünizim, rasizm, faşizm ve benzeri belalar, şimdi, Avrupa’da asırlarca süren kanlı “sınıf” ve “mezheb çatışmalarının” yerini almıştır.
Esefle belirtelim, ki, Ortaçağ’da Avrupa, kilisenin etrafında “kokuşmuş bir medeniyet” kurmuşken, bugün “manevi bir özden mahrum” maddi ve haşin bir demir yumruk halinde gelişen “yanlış bir medeniyyet yolundadır. Çünkü, verdiği acı manevralar ortadadır. Kanlı ideolojiler, Cihan Harbleri, asi nesiller, uyuşturucu düşkünü ve alkolik gençler ve ihtiyarlar… Fahişeler, homoseksüeller, teröristler, müntehirler, akıl hastaları…Ezilen ırklar, sömürülen zayıflar, kara ve kızıl diktatörlükler…
Evet, Batı’lı mütefekkir ve aydınlar, “kilisenin istibdadını” kırdıktan sonra ve daha pekçok alimin de tesiri ile akla, ilmi araştırmalara daha fazla önem verebildiler. Hemen belirtelim ki, madde planında büyük hamleler yapan ve fakat “manevi bir öz” den mahrum kalan Batı, acı meyvelerıne rağmen, bütün dünyada ilan eden bir medeniyet olarak zaman zaman alkışlanmaktadır da… Materyalist çevreler, Batı ‘nınmadde planında ulaştığı neticeyi “dine karşı” aldığı menfi tavrın ürünü olarak propaganda etmeyi severler. Dine cephe alınmadıkça medeni olunamayacağını körpe zihinlere ve genç vicdanlara aşılamak isterler.
Hemen belirtelim ki, İslam Dünyası bile, bu gibilerin şerrinden koruyamadı. İslam Dünyası’nda esersız, tefekkürsüz ve çilesiz “materyalist mukallitleri” türemeye başladı. Onlar sahte Batı’lı tavırları içinde ve şuursuz bir taklit humması ile Yüce İslam’a cephe almak özentisine kapıldılar.
Halbuki, İslamiyet, asla Hıristiyanlığa benzemiyoydu. Kopernlikten önce, Güneş’i “sistemin merkezine” alan, Güneş’in bir “ateş küresi” ve Ay’ın “onunla aydınlandığını” belirten, her ikisinin de “kendi yorüngelerinde hareket ettiklerini” ortaya koyan, “düşünmeyi ve araştırmayı ibadet sayan” İslamiyeti, büyük bir cehalete düşerek şuursuzca hıristiyanlık ile bir tutmak insafsızlıktı.
Öte yandan, “yeni bir din ihtiyacı” içinde kıvranan Avrupalı entellektüele, İslam’ı tanıtmak sureti ile yardım etmeleri gerekenler, bizzat onların buhranlarını, şuursuzca İslam Alemine taşıyarak beşeri ısdırabı büyütmekle başlı başına bir cinayet işlediklerinin farkında değiller mi?“Dinde ruhbanlık yoktur” diyen İslamiyeti, hiç utanmadan “kilise babalarının istibdadı” altında bulunan Hıristiyanlık ile bir tutan çevrelerin cehaletine şaşmamak mümkün değildir.
Türkiye, 20 Eylül 1985
“Batı Ortaçağı” gerçekten karanlık bir çağdır. Kilisenin ve kilise babalarının istismar ve istibdadı altında geçen bu devir, tarihte bir kara leke gibi duracaktır. Kilise ve kilise babaları, “din adına” öyle cinayetler işlemişler ve nefret toplamışlar ki, Avrupalı birçok aydın, “kiliseye karşı nefretini”, belki bilerek, belki bilmeyerek “mücerret dine” uzatabilmiştır.
Bu gün de birçok Avrupalı aydının tavrı budur. 18.asırdan bu yana, kiliseye kafa tutan herkes “modern”, “ileri” ve “inkılapçı” olarak tanınmış ve itibar görmüştür. Neticede, kiliseye karşı kinini dindiremeyip “mücerret dine” kadar bu tavrını buluşturan Avrupalı birçok entellektüel, “dinsiz bir medeniyet” ve “mabetsiz şehirler” kurmak ihtirası içinde kıvranırken, kendini “felsefi ideolojilerin” ortasında bulmuştur. Şimdi Batı, bu ideolojilerin kanlı arenasında, milyonların kanını akıtmakta ve milyarlarca insanı, insafsızca istimrar etmektedir. Kapitalizm, sosyalizim, komünizim, rasizm, faşizm ve benzeri belalar, şimdi, Avrupa’da asırlarca süren kanlı “sınıf” ve “mezheb çatışmalarının” yerini almıştır.
Esefle belirtelim, ki, Ortaçağ’da Avrupa, kilisenin etrafında “kokuşmuş bir medeniyet” kurmuşken, bugün “manevi bir özden mahrum” maddi ve haşin bir demir yumruk halinde gelişen “yanlış bir medeniyyet yolundadır. Çünkü, verdiği acı manevralar ortadadır. Kanlı ideolojiler, Cihan Harbleri, asi nesiller, uyuşturucu düşkünü ve alkolik gençler ve ihtiyarlar… Fahişeler, homoseksüeller, teröristler, müntehirler, akıl hastaları…Ezilen ırklar, sömürülen zayıflar, kara ve kızıl diktatörlükler…
Evet, Batı’lı mütefekkir ve aydınlar, “kilisenin istibdadını” kırdıktan sonra ve daha pekçok alimin de tesiri ile akla, ilmi araştırmalara daha fazla önem verebildiler. Hemen belirtelim ki, madde planında büyük hamleler yapan ve fakat “manevi bir öz” den mahrum kalan Batı, acı meyvelerıne rağmen, bütün dünyada ilan eden bir medeniyet olarak zaman zaman alkışlanmaktadır da… Materyalist çevreler, Batı ‘nınmadde planında ulaştığı neticeyi “dine karşı” aldığı menfi tavrın ürünü olarak propaganda etmeyi severler. Dine cephe alınmadıkça medeni olunamayacağını körpe zihinlere ve genç vicdanlara aşılamak isterler.
Hemen belirtelim ki, İslam Dünyası bile, bu gibilerin şerrinden koruyamadı. İslam Dünyası’nda esersız, tefekkürsüz ve çilesiz “materyalist mukallitleri” türemeye başladı. Onlar sahte Batı’lı tavırları içinde ve şuursuz bir taklit humması ile Yüce İslam’a cephe almak özentisine kapıldılar.
Halbuki, İslamiyet, asla Hıristiyanlığa benzemiyoydu. Kopernlikten önce, Güneş’i “sistemin merkezine” alan, Güneş’in bir “ateş küresi” ve Ay’ın “onunla aydınlandığını” belirten, her ikisinin de “kendi yorüngelerinde hareket ettiklerini” ortaya koyan, “düşünmeyi ve araştırmayı ibadet sayan” İslamiyeti, büyük bir cehalete düşerek şuursuzca hıristiyanlık ile bir tutmak insafsızlıktı.
Öte yandan, “yeni bir din ihtiyacı” içinde kıvranan Avrupalı entellektüele, İslam’ı tanıtmak sureti ile yardım etmeleri gerekenler, bizzat onların buhranlarını, şuursuzca İslam Alemine taşıyarak beşeri ısdırabı büyütmekle başlı başına bir cinayet işlediklerinin farkında değiller mi?“Dinde ruhbanlık yoktur” diyen İslamiyeti, hiç utanmadan “kilise babalarının istibdadı” altında bulunan Hıristiyanlık ile bir tutan çevrelerin cehaletine şaşmamak mümkün değildir.
Türkiye, 20 Eylül 1985