Başlığı sen bul.

  • Kullanıcı Siyah
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Genel Tartışma
Konu sahibi son olarak 20 gün önce görüldü
Bu yazımızda bir elimizde ekmek, bir elimizde domates chat yaparken yaşadığımız aşklardan ve teknolojiden, bilgiye ulaşmamızı kolaylaştıracakken cehaletin artmasından bahsedicem.



Şöyle bir geri dönüp baktığımızda sosyal mecralardan tanışıp aşk yaşamakta neydi? Teknoloji şeytan işiydi. Siyah giyinen insanları satanist diye yadırgadığımız zamanlarında öncesinden bahsediyorum.

O zamanlar, birileri aracı olmadan, birileri görüp birilerine önermeden tanışmak oldukça zor ve imkansıza yakındı ama yine de tanışılırdı. Nasıl olduğunu yaşı müsait olan yada okuyan, size anlatacaktır diye tahmin ediyorum.



Bu yazıyı okurken, size bir şarkı önereyim.





Sonrasında sosyal mecralar girdi hayatımıza. 1988'de chat odaları, 90'larin başında Messenger. Myspace derken, 2000'li yıllarda Facebook. Peşisıra Twitter, Instagram, Youtube.



Birinden yazı, birinden fotoğraf, birinden video ya da birinden hepsi. Hal böyle olunca mesajlaşma imkanının verildiği her sosyal mecrada sosyalleşmeye başladık.



Yüzyüze görüştük.

Tanıştık.

Evlendik.

Evlenemesekte gerçekti yaşadıklarımız.

Buraya kadar harikaydı.



Görüntümüz önemli değildi. Aşırı kilolu olabilirdik. Tipsiz olabilirdik. Bok çuvalı gibi görünüyor olabilirdik. Üstümüz başımız ter kokuyor olabilirdi. Evden haftalarca çıkmıyor olabilirdik.



Kendi götümüzdeki kazma sapına bakmadan başkalarının dişindeki kürdan parçasına laf edebilirdik. Özgürdük. İstediğimiz kişi olabilirdik. Patron, holding sahibi, hatta supergüçlü doğa üstü(!) olabilirdik.



Sosyal statümüzün önemini yitirdiği bir mecraydı burası. Mutlu, çok mutlu, olduğumuz günlerden bir kaç fotoğraf harika, daha harika hissettiğimiz günlerden bir kaç video görürdü işimizi.



Başkalarını gözümüzü kirpmadan yalanlar söyleyerek kandırabilir, aldatabilirdik. Dönüpte o videolara, fotoğraflara bakınca mutsuz olduğumuzu kimsenin bilmesine gerek yoktu. Sevgilimizle bir yerlerde oturup para harcamamıza gerek yoktu. Sevgili varlığının duygusal tatmini yeterdi bize.



Bu yüzden yüzyüze gelmek istemeyiz. Sanalda yaşamak daha kolayımıza gelir.

Tavanda kurduğumuz hayallere bırakır yerini gerçekler ama çok sürmez. Hayallerle yaşayanı siker gerçekler.



O zaman ögreniriz, yalan bir dünyada yaşanmayacağını. Öğrenmek demişken, bir bilgi edinmek için eskiden tonla sayfa karıştırmak zorunda kalırdık. Cilt cilt ansiklopediler vardı. Yine de uğraşırdık bilgi edinmek için çabalardık.



Şimdi bilgi bir kaç tık uzağımızda. Üşeniyoruz yada önemsemiyoruz. Önceliklerimizin sırası farklı. Kitap okumak yerine sosyal medyada gezinmeyi tercih ediyoruz. Bilgi araştırmak yerine, algıyı Arizona kertenkelesi kıvamına alıp, televizyondan birşeyler izlemeyi tercih ediyoruz.

Bu düzen böyle gitmemeli.



Okuyalım.

Merak edelim.

Soralım.

Sorgulayalım.

Üşenmeyelim.

Araştıralım.

Unutalım.

Hatırlayalım.

Pekiştirelim.

Öğrenelim.



Öğrendiklerimizin, üzerimize yıldız gibi yağmasına müsaade edelim. Teknolojiyi doğru kullanalım. Teknoloji toplumu olurken, duygularımızı da ihmal edip duygusuzlaşmayalım.
 
Siyah'i kendisiyle hasbihal ettiği uzun yazilariyla görmek güzel.
Siz serzeniste bulunuyorken de lirik bir dil icerisindesiniz.
Paragrafin basinda gecen sohbet muhabbetine nicel olarak yetisemesem de
bilgi, skistirilmis kaliplar icerisinde imaj olarak sunuluyor artik. o da ulasilabilirlikten ulasabilirlige donusum yasadigi icin.
 
Lisedeydim. Bir arkadaşım bana bir saat hediye etti, taktım eve gittim, bahçedeyiz…

Akrabalar var. Saat dikkatlerini çekti ben de, “Arkadaşımın hediyesi.” dedim.

Teyzelerden biri;

─ Nasıl arkadaşmış o, kimse kimseye durup dururken hediye almaz, bak bana alan var mı? dedi.



İnsanımızın sevgi anlayışıyla bilinçli olarak ilk o gün yüz yüze geldim.



Pek çok insana göre, illa bir çıkar, bir menfaat, bir ilişki, bir neden olmalı birbirini sevmek için çünkü. Sonraları fark ettim, birini çok seviyorum diyorsun ve bunun karşılığında şunu soruyorlar,



“Niye?”, “Nesini seviyorsun?”.



Seviyorum yahu, o olduğu için, kalbim öyle dediği için…



Dikkat edin bizde iki kişi evlenir, birileri çıkar ve ee zengin tabi, ee kız güzel, ee oğlanın kariyeri iyi der ve hemen bir anlam aramaya çalışırlar.



Onlara göre iki kişinin birbirini gerçekten sevme ihtimalleri yoktur.



Ben bahçeyi yaparken bir sürü insan, gelip geçerken meyve ağacı dik, dedi.



Meyvesiz ağaçlar için “Ne yapacaksın onu?” yorumu yaptılar.



“Amma çok çiçek dikmişsin onun yerine sebze bahçesi yap, yersiniz, kışlık koyarsın.” dediler.



Ve sırf meyvesi yok diye, yiyemiyorlar diye, doğrudan faydalanamıyorlar diye ağaçların kesildiğini çok gördüm.



Yiyemiyor ya o ağacı, niye sevsinler?



Çiçekleri yiyemiyor ya, ne yapsınlar güzelliğini?



Hayvan sevgisini “kurbanda keseriz” diye, doğa sevgisini “meyvesinden hoşaf yaparız” diye, evlat sevgisini “yaşlanınca bize bakar” diye, eş sevgisini “evde bir nefes olsun” diye yaşayan bir sürü insan var.



Bunların hepsinden çok var ama sevgi yok sevgi, hep ondan oluyor bunlar…



Şermin Yaşar
 
21 Eylül 2011, 19:39



Erkeklerde ağlar sevgilim!
Ağır gelir kipriklere yaşlar.

Usul usul ıslanır pınarlar.
Elmacıklarda tebessüm intiharları;

Sol yanımdaki yara ince,
Sızı derin...

Acılarım gözlerimden aşikar...
Aklımda sen, fikrimde sen!

Siyah
 
Siyahtan çiziktirik;

Kulaklarımda "Yeliz-Bu ne Dünya kardeşim?"
Satırlarım bıçak sırtında.
"Sev, çünkü sevmek en kolay!"
O kadar kolay değil aslında, kimi sevdiysen, ilk ondan yiyorsun hançeri.
Kime açtıysan yaranı, ilk tuzu basan kişi o oluyor.


Kendi içine kanıyorsun.
Hükümsüzdür.
Pinokyo, alkolik.
Yalan söyleyince uzamıyor sadece burnu.
Rapunzel kesmiş saçlarını.
Kulesinde çekmiş cigerlerine dumanını.
Umrunda değil, dünyanın çivisi.
Pollyanna bile kesmiş iyilikten umudunu.
Kötü kalpli cadıyla kol kola gezmekte.
Ninja kaplumbağalar küsmüş birbirine.
Ustaları Splinter düşürmüş birbirine.



Benim dünyamda, masal kahramanları, çizgi film karakterleri bile yıkık.
Sevemedi insan.
Çıkarsız, hesapsız, kırmadan, dökmeden, yormadan.
 
Batuhan Dedde - Tahta Putun Anıları

bir Pia’mız olsa seninle. Beraber büyütsek onu. Söz, gece ağladığında ben kalkar bakarım. Sen uyu. Sabah da kalkıp işe giderim hiç söylenmeden. Doğalgazlı evimize kömür sobası bile kurarız, sırf Pazar günleri yakıp üzerinde kestane pişirelim, portakal kabuğu koyalım, ekmek kızartalım diye. Senin gibi gülüşü olan bir Pia düşünsene böyle yeni yeni ayaklanan evimizin içinde. Nasıl hayat dolu şeydir o öyle. Nasıl hayat verir… Biraz büyüdüğünde üçümüz gidip dövme yaptırırız. Ben ikinizin adını yazdırırım kesin. Sizi bilmem. Keyfiniz bilir. "
 
Başlık;
Biraz ağırdan al, her istedigini yapma ki tepene cikmasin.
 
Bir çiziktirik:

Çocuk susar. Sen susma!
Ahmet, 13 yaşına o gün girmişti. Doğum gününü sadece annesi kutlamıştı. Zaten annesinden başka kutlayan olmazdı. O da sarılıp öpmemişti bile. Kuru kuru bir "Doğum günün kutlu olsun!" demişti. Şimdiye kadar hiç doğum günü partisi yapmamıştı. Halbuki içten içe çok istiyordu doğum günü partisi yapmayı; arkadaşlarını çağırmayı, pasta kesmeyi, mumları üflemeyi. Belki hediyeler bile olurdu. Hediyeler değildi aslında önemsediği. Gözleri daldı uzaklara....

Yakıcı bir yaz günüydü. Sokakta kimse yoktu. "Muhtemelen yüzmeye gitmişlerdir!" diye düşündü. Yüzünde çarpık bir gülümseme belirdi. Eve doğru koşup, yüzme şortunu giydi pantolonunun altına. Yüzmeye gideceği zaman hep böyle yapardı.

Tüm dertlerini unutmuş, yüzmeye gideceği heyecanıyla koşar adım gidiyordu. Öyle havuza gidip yüzen çocuklardan değildi, sulama kanallarında yüzerdi. Belki de D.S.İ kapakları olarak bildikleri 'kapaklar' a giderdi.

Sulama kanalına vardığında kimsenin olmadığını fark etti ve kapaklara doğru yöneldi, arkadaşları orada da yoktu. Yalnız yüzmeyi sevmediği için, biraz ilerideki banka oturdu. Dalmıştı yine gözleri uzaklara. Hayallerinde zengin olmak vardı, ticaretle uğraşacak, ne bulursa satacak ve çok para kazanacaktı.

Hayallere dalmışken, orta yaşlarında sarışın, renkli gözlü biri yaklaştı yanına. Sessizce oturdu. Birden söze girdi adam:
-Buralarda mı oturuyorsun?
-Hayır.
-Nerede oturuyorsun?
-Asma altının oralarda.
-Çok uzak buraya... Ne yapıyorsun burada?
-Hiiç. Yüzmeye gelmiştim.
-Beraber yüzelim mi? Hem sana para da veririm!
-Olur!


☆☆☆☆☆☆

Kendisi ile beraber yüzecek birini bulmuştu, şanslı olduğunu düşündü.
Vakit kaybetmeden kıyafetlerini çıkarıp kapaklara doğru gittiler.
Adam babacan tavırlarla yaklaşıyordu Ahmet'e, omzuna alıyor, yüzdürüyordu.

Ahmet'i yüzdürürken suya yüzüstü uzatıyor ve karnından tutup su üzerinde tutuyordu, oysa suyun derinliği en fazla bir metreydi. Ahmet birden bire bir sıcaklık hissetti karnında. Ne olduğunu anlayamadı fakat ürpermişti. Bu sıcaklığı gitgide daha belirgin bir şekilde hissetmeye başlamıştı. Rahatsız oldu. Kendisini bırakmasını istedi adamdan. Ne olduğunu anlayamasa da rahatsız olmuştu. Adam, kendisini bırakmayınca huysuzlaştı Ahmet. Huysuzlaşınca bırakmak zorunda kaldı.


Bir süre daha yüzdüler. Sonra adam yüzmenin yeterli olduğunu söyleyip elinden tutup götürdü kayalıklara doğru. Ahmet'e sıkı sıkıya tembihliyordu "Birisi görürse, benim için babanın arkadaşı olduğumu söylersin".
Ahmet neden böyle söylediğinden habersiz sessizce ilerliyorlardı.

Kayalıkların ilerisinde birkaç ağaç vardı. Oraya doğru gittiler ve iyice gizlenmeye çalıştı adam. Etrafı kolaçan etti. Hemen sonrasında şortunu indirip, kendini okşamaya koyuldu.
Ahmet şaşırmış kalmış, içinden bağırmak geliyor fakat sesi çıkmıyordu.
Ahmet'in vücuduna dokunmaya başladığında olabildiğince yüksek sesle çığlık attı.

Etraftan insanlar bu acı çığlığı duymuş imdadına koşmuştu. Adam aniden toparlanıp kayalıkların üzerinde seke seke kaçtı, yakalayamadılar ama Ahmet o günü hayatı boyunca unutmadı....

Kimseye anlatmadı, anlatamadı. Sustu. Sustukça büyüdü acısı, yükseldi sessiz çığlıkları.

Her doğum gününü kutlayan biri olduğunda gözleri dolar, içine içine akardı gözyaşları. Özellikle annesi doğum gününü kutladığında kahroluyordu.

Ahmet, şimdilerde 35 yaşında. Başarılı bir iş insanı. Hayal ettiği kadar para kazanıyor. Üstlendiği bir sosyal sorumluluk projesi var:

Çocuk susar. Sen susma!

Not: Tamamı kurgudur.
 
Geri