BALKANLAR'I ANLAMAK
"Yigitlerim, bugün sizin sevginizle titreyen su Kosova meydani, Allah'in izni ile muzaffer bir sekilde dalgalanacak olan sanli sancagimizin Macaristan içlerine dogru gitmesini, bundan sonra hiçbir düsman hamlesi durduramayacaktir." Prof. Dr. Ramazan Özey, Yigit Düstügü Yerden Kalkar, Tarih ve Düsünce, Agustos 2000, s. 30
Murad Hüdavendigar'in Kosava Meydan Savasi'nda askerlerine yaptigi konusmadan
Balkanlar'da bugüne kadar olup bitenler ve gelecekte olmasi muhtemel gelismeler hakkinda dogru fikir edinebilmenin ve olaylari dogru açidan degerlendirebilmenin yolu Türkiye'nin bölge ile tarihi baglarini dogru tespit etmekten geçer. Bu nedenle Türklerin Balkanlar'a gelisi kadar, bu topraklardan ne sekilde ve hangi amaçla çikarilmaya çalisildiklarini da iyi kavramak gerekir.
Türkler Balkanlar'a ilk adimi Süleyman Pasa komutasindaki Osmanli ordusunun 1353'de Çanakkale Bogazi'ni geçip Rumeli topraklarini fethi ile atti. 1389 Kosova Savasi ise bir yandan Sirplari tarihi bir hezimete mahkum ederken, öte yandan Balkanlar'da Osmanli'nin yenilmez bir güç oldugu gerçegini ortaya koydu. 1521'de Kanuni'nin Belgrad'i almasiyla hemen hemen tüm Balkanlar Türklerin hakimiyetine geçmis oldu. Ancak bu, Türklerin Balkanlar'daki ilk hakimiyeti degildi.
Aslinda bölgeye ilk gelen Türk kavmi, Hunlar'di. Ancak Balkanlar'a Bizans'i yenerek Bati Roma üzerinden gelen Hunlar, bu bölgede uzun süreli bir hakimiyet kuramadilar. Hunlarin ardindan gelen Avar Türkleri ise Balkanlar'da genis topraklar fethederek, yaklasik 250 yil süren bir hükümranlik dönemi yasadilar. Ancak Avarlar 8. yüzyilin sonunda Hiristiyanligi kabul ederek Slavlastilar ve tarihten silindiler. Avarlardan sonra da göçebe Türk boylarinin Balkanlar'a akinlari devam etti. Ancak zaman içinde Slav halki arasinda asimile olup yok oldular. Sükrü Karatepe, Yeni Safak, 29 Mart 1999
Osmanlilar ise hiçbir zaman asimile olmadilar. Aksine, fethettikleri her cografyaya kendi kimliklerini tasidilar. Bunun en büyük nedeni Islam dinidir. Islam öncesi Türkler, güçlü bir kültüre sahip olmadiklari için fethettikleri topraklarda hem askeri hem de kültürel olarak kalici olamamislardi. Oysa Islam'in kabulünden sonra Türkler "asimile olan" degil "asimile eden" bir millet oldu. Bunun en güçlü örnekleri ise Osmanli tarihinde ortaya çikti. Örnegin Osmanlilar, Islam sayesinde Balkanlar'da kalici olabildiler.
Balkanlar'da Kanuni Sultan Süleyman'in Belgrad'i almasiyla saglamlasan Osmanli hakimiyeti, bölgedeki çesitli Hiristiyan halklarin zaman içinde ve kendi rizalariyla Islam'i kabul edisine vesile oldu. Dahasi Osmanli yönetimi bölgeye asirlar süren bir istikrar ve baris getirdi. Din, dil ve irk bakimindan çok karisik bir yapiya sahip olan Balkanlar'da Osmanli yönetim tarzi tüm bu farkliliklari birbirleri ile kaynastirma temeli üzerinde kurulu idi. Balkanlar'in cografi yapisi itibari ile her dönemde muhafaza edilen farkli kültürler, tarih boyunca ancak Osmanli döneminde birarada huzur ve güvenlik içinde yasadilar.
Bu tarihi gerçek, Osmanli arsivlerinde yer alan belgelerle de gün yüzüne çikmaktadir. Prof. Ismet Miroglu'nun "Türklerde Insani Degerler ve Insan Haklari" isimli çalismasinda yer verdigi belgeler Balkan halklarinin Osmanli yönetiminden duyduklari memmuniyeti gözler önüne sermektedir. 12 Subat 1867 tarihinde yazilmis olan baska bir belgede Bulgar Milleti'nin Osmanli idaresinden memnun olduklari söyle ifade edilir:
Bulgar Milleti kullari besyüz seneden beri Osmanli idaresi altinda mesut olarak yasamaktadirlar. Bu süre zarfinda mal, can ve dinleri fesatçilarin ve kötülük pesinde olan kisilerin tecavüzünden muhafaza edilmistir. Halbuki diger memleketlerde yasayan güçsüz ve fakirler, zenginlerin saldirilarina ve zulmüne maruz kaldiklari gibi kendilerine her türlü haksiz muamele de reva görülmüstür. Zira Osmanli idaresi altinda yasayan kuvvetliler tarafindan güçsüzlere hiçbir sekilde eziyet edilmemis, güçlüler ve zayiflar devletin bahsettigi adalet ve hakkaniyetten ayni nisbette faydalanmislardir. Osmanli idaresindeki Hiristiyanlar arasinda din ve mezhep farki gözetilmeyerek hepsine esit muamele edilmistir. Basbakanlik Arsivi, Bulgaristan Idare Katalogu, nr. 89
Söz konusu huzur ve istikrar, 19. yüzyilin basinda gelisen ulus-devlet anlayisinin Batili güçler tarafindan bu topraklarda kiskirtilan bagimsizlik hareketlerini alevlendirmesine kadar sürdü. 19. yüzyil boyunca, dis güçlerin tahrikiyle, bölgedeki gayrimüslim tebaa arasinda iç isyanlar basladi. Isyanlarin ilk siyasi sonucu, Yunanistan'in 1829'da bagimsizligini ilan etmesi oldu.
Basta Sirplar olmak üzere gayrimüslim halklar arasindaki isyan hareketlerinde, Rusya'nin yönlendirdigi Pan-Slavizm hareketi etkili oldu. Bilindigi gibi bu akim Slav irkinin üstünlügünü, kültürel ve siyasi olarak birlikte hareket etmesi gerektigini öne sürmekteydi. Buna göre özellikle Osmanli topraklarinda yasayan Slav kökenlilerin milliyetçilik duygulari tahrik edilerek, Osmanli aleyhine faaliyette bulunmalari saglaniyordu.
Yine bu akimdan etkilenen bazi topluluklar da daha rahat bir hayat umuduyla Rusya'ya göç etmekte idi. Ancak kisa süre içerisinde ne kadar büyük bir yanilgi içinde olduklarini anlamaya basladilar. Pan-Slavizm propagandasindan etkilenerek Rusya'ya göç eden Bulgarlarin 30 Ocak 1862'de Osmanli Devleti'ne geri dönebilmek için padisaha yazdiklari bir mektup bu pismanligi açikça ifade etmektedir. Bu mektup, bir yandan Bulgarlarin Osmanli topraklarindan göç ettikleri için duyduklari derin pismanligi dile getirirken, öte yandan Osmanli'nin Batili güçler tarafindan yeri doldurulmasi mümkün olmayan adalet ve devlet anlayisini gözler önüne sermektedir:
Ecdadimiz Osmanli idaresi altinda rahat ve her türlü nimet ve adaletle dolu bir hayat sürmüsler iken bizler, Rusya'ya gitmekle yazik ki bir tuzaga düsmüs olduk. Saf insanlar oldugumuz için aleyhimize tertiplenen bu hareketin sonunu düsünmedik ve bu isi bilerek yapmadik... Gece gündüz pismanlik gözyaslari döküyoruz. Zira burada hiç kimse yüzümüze bakmiyor... Bizler gibi kandirilan Bulgar hemsehrilerimizle birlikte affedilerek tekrar Osmanli topraklarina dönebilmemiz hususunu niyaz ederiz. Basbakanlik Arsivi, Bulgaristan Idare Katalogu, nr. 79
Osmanli dönemindeki istikrar ve bütünlük bölgeye istikrar getirmis, hem bölge halkinin yasam kalitesini yükseltmis, hem de dis güçlerin saldirilarina karsi küçük büyük tüm etnik kökenleri ortak bir savunma altina almisti. Iste bu nedenle de gerek Osmanli'nin varligindan, gerekse Balkan halklarinin birlik olarak olusturduklari büyük güçten çekinen dis güçler, uzun süre bu bölgeden uzak durmuslardir.
Ancak yüzyilin son çeyreginde Rusya'nin ve Batili ülkelerin yayilma ihtiraslari yeniden kabardi. 1877-78 Osmanli-Rus Savasi'nin ardindan düzenlenen 1878 yilindaki Berlin Kongresi ile, Balkanlar'daki Osmanli topraklarinin önemli bir bölümü Devlet-i Ali'nin yönetiminden çikti. Bulgaristan'in büyük kismi Osmanli idaresinden koptu. Ruslar Besarabya bölgesini ele geçirdiler. Sirbistan, Karadag ve Romanya bagimsiz birer devlet oldu. Bosna-Hersek ise, Osmanli yönetiminde kalmakla birlikte "teorik" olarak Avusturya-Macaristan topragi haline geldi. Öte yandan Kibris ve Süveys de Ingilizlere verildi. Berlin Kongresi öncesinde ve sonrasinda, Osmanli'nin parçalanmasi ve paylasilmasi, dönemin Avrupa devletlerinin ve Rusya'nin dis politikasinin temel hedefi oldu. Batili ülkeler için Avrupa ile Asya arasindaki stratejik Osmanli bölgelerini ele geçirebilmek ayri bir önem arzetmekteydi. Bu amaçla, onlarca farkli dil, irk, mezhep ve etnik kökenden olusan Balkan halklarini birtakim milliyetçi hayallere kaptirip provoke etmek ise hiç zor olmadi. Osmanli döneminde içiçe geçmis, sakin ve istikrarli bir yasam süren bu topluluklar, örnegin Sirplar, Bulgarlar veya Yunanlilar, çesitli kiskirtmalarla ayrilikçi ve çeteci toplumlara dönüstüler.
Gerçekte Balkan halklari kisa süre içinde Avrupa devletlerine ve Ruslara güvenerek yola çikmakla tarihlerinin en büyük hatalarindan birini yapiyorlardi. Çünkü Osmanli'nin gitmesiyle bagimsiz ve güçlü birer devlet halini alacaklarini zanneden Balkan halklari için asil problemler yeni baslayacakti. Tipki Osmanli öncesinde oldugu gibi Balkan halklari tekrar parçalara bölünecek ve yillarca birarada ve kardesçe yasayan toluluklar birbirleriyle savasmaya baslayacaklardi. Balkan devletlerinin, Osmanli'ya karsi düzenledikleri I. Balkan Savasi'nin ardindan, kendi aralarinda anlasmazliga düsüp II. Balkan Savasi'na girismeleri, bu tarihsel gerçegin en açik kaniti olacakti.
I. Dünya Savasi sonrasinda Avrupa devletlerinin masabasinda olusturduklari suni sinirlara sahip ulus devletler, yaklasan büyük firtinanin habercisiydi. II. Dünya Savasi'nda bastan asagi Alman ve Italyan ordularinin isgali altinda kalan ve iç savaslarla çalkalanan Balkan ülkeleri, savasin sonunda komünist Sovyet rejiminin kontrolüne terk edildiler. Komünist idareler altinda yillarca baski, siddet ve iskenceye maruz kalan, dinlerini yasamalari engellenen Balkan milletleri, büyük acilar çektiler. Komünist rejimin dikta yönetimiyle perdelenen etnik kökenli tartisma ve çatismalar, bu rejimlerin yikilmasiyla birlikte kaldigi yerden -ve daha siddetli bir sekilde- basladi.
TARTISMALARIN KAYNAGI
Balkanlar'i anlayabilmek için bölgedeki Türk-Islam tarihinin yanisira, bölgenin stratejik ve cografi önemi üzerinde de durmak gerekir. Büyük bölümü daglik ve kayalik olan, derin vadilerle parçalanmis ve sik bitki örtüleriyle kapli Balkanlar'da cografi yapinin bir sonucu olarak iletisim ve ulasim her zaman zorlukla saglanmistir. ("Balkan" kelimesi de, "daglik bölge" anlamina gelir.) Ulasim ve iletisimin zayifligi ise, birbirlerine komsu olarak yasamalarina ragmen, kültürel yönden birbirinden çok uzak, hatta birbirine düsman halklar meydana getirmistir. Etnik farkliliklara, kültürel farkliliklar da eklenince düsmanliklar daha da artmis, Balkanlar istikrarsizliga açik bir bölge haline gelmistir. Balkanlar'da, asirlar boyunca yüzlerce devletin kurulmasinin ve yüzlercesinin yok olmasinin en önemli nedenlerinden biri farkliliklari düsmanliga çeviren bu tutucu ve içine kapali Balkan kültürüdür.
Çatismalarin alevlenmesinin altinda yatan neden ise, bagimsizligini ilan eden ülkelerde birbirine düsman ve birarada yasamak istemeyen azinliklarin yer almalari olmustur. Balkanlar'daki hiçbir devlet, etnik ve dini yönden homojen degildir. Bu karmasik durumu söyle de izah edebiliriz: Balkanlar'daki siyasi harita ile etnik dagilim haritasi arasinda büyük uyumsuzluklar vardir. Hemen hiçbir etnik grup -Karadaglilar ve Slovenler hariç- tek bir devletin çatisi altinda yasamamaktadir. Örnegin Arnavutluk'un siyasi sinirlari ile Arnavutlarin yasadiklari bölgelerin "çakisma" orani yaklasik %50'dir. Arnavutlarin neredeyse yaridan fazlasi Arnavutluk disinda, Kosova ve Makedonya'da yasarlar.
Benzer bir biçimde Sirplar ile Sirbistan arasinda da büyük bir uyusmazlik vardir. 10 milyonu asan nüfuslari ile Balkanlar'in en büyük etnik gruplarindan biri olan Sirplar, Sirbistan'in disinda iki ülkede daha yasarlar: Hirvatistan ve Bosna-Hersek'te. Öte yandan Sirbistan topraklari içinde yasayan insanlarin %15'inden fazlasi Sirp degildir; bunlar kendilerini Sirplarla "can düsmani" olarak gören Arnavutlar ve Sancak'taki Slav Müslümanlaridir. Balkanlar'daki hangi ülkeyi ele alsak, benzer bir mozaikle karsilasiriz.
Bulgaristan'da Türkler ve diger azinliklar nüfusun %15'ini olusturur. Makedonya nüfusunun %65'i Makedonlardan olusur, ülkede %22 dolayinda Arnavut, %4 Türk ve daha baska azinliklar yasamaktadir. Yunanistan'in Bati Trakya bölgesinde 120 bin kadar Türk, ayrica kuzey bölgelerinde büyük bir Slav Makedon azinlik yasar. Bosna-Hersek'te nüfusun %45'i Müslüman, %30'u Sirp, %17'si ise Hirvat'tir.
Elbette bir ülke içinde farkli etnik ya da dini gruplarin yasamasi bir sorun degildir. Bu tür mozaikler, teorik olarak, "çok etnisiteli, çok kültürlü" bir devlet düzeni ve "birarada yasama"ya dayali toplumsal bir formül içinde yasatilabilirler, tipki Osmanli da oldugu gibi. Ancak ne yazik ki Balkanlar'daki devletlerin asiri milliyetçi yaklasimlari, kati ideolojik uygulamalari bu formülü gerçeklestirilemez hale getirir. Bölgedeki devletlerin önemli bir bölümü -ki baslarinda Sirbistan ve Yunanistan gelir- homojen bir etnik ve dini toplum olusturma amacindadirlar. Bu, kimi zaman Sirbistan örneginde oldugu gibi "etnik temizlik" çabalarina, kimi zaman da Yunanistan örneginde oldugu gibi zoraki asimilasyon politikalarina yol açmaktadir. Bu ülkelerin söz konusu baskici politikalarinda israrci olduklarini ise yillardir süregelen aci tecrübelerden sonra artik ögrenmis bulunuyoruz.
GERIDE BIRAKTIKLARIMIZ
Balkanlar'in bu karmasik haritasinin çok ilginç bir yönü ise, Türkiye'den Adriyatik'e kadar uzanan bir Türk-Islam kusagi barindirmasidir.
Önce geçmise bir göz atalim. 1912'deki Balkan Savasi'na dek Istanbul'dan yola çikip Adriyatik Denizi'ne kadar Devlet-i Ali Osmaniye'nin sinirlari içerisinde ilerlemek mümkündü. Tüm Bati Trakya, Makedonya, Arnavutluk ve hatta bugünkü Yugoslavya'nin sinirlari dahilinde kalan Kosova ve Sancak bile Osmanli egemenligi altinda idi. Selanik, Osmanli Imparatorlugu'nun ikinci büyük kenti idi. Dahasi, söz konusu Rumeli topraklari üzerinde yasayan ahalinin de çogunlugunu Türkler ve Müslümanlar olusturuyordu. Bati Trakya ve Makedonya'da zamaninda Anadolu'dan göçmüs olan Türkler ve Müslüman Slavlardan olusan bir Türko-Islami halk, çogunlugu olusturuyordu. Arnavutluk, Kosova ve Makedonya'da yasayan Arnavutlar da Islam dinini kabul etmeleri nedeniyle Devlet-i Ali'nin "has" tebasindan sayiliyordu.
Bu Osmanli mirasinin Balkanlar'da nasil hala ayakta oldugunu görmek içinse, Istanbul'dan çikip Bosna-Hersek'in kuzeybati ucundaki Bihaç'a bir yolculuk yapmak yeter. Türkiye sinirlarindan çikip Yunanistan'a girdiginizde, Türk azinligin yasadigi Bati Trakya topraklari üzerinde ilerlersiniz. Burada yaklasik 120 bin Türk soydasimiz vardir ve Yunanistan'in onyillardir uyguladigi asimilasyon politikalarina ragmen israrla milli ve dini kimliklerini korumaktadirlar.
Bati Trakya'nin hemen yukarisinda, güneydogu Bulgaristan'da ise daha kalabalik ve genis bir Türk azinlik yasamaktadir. Bulgaristan nüfusunun %9'unu olusturan Türkler, ülkenin kuzey ve güneyinde yer alan iki genis bölgede yasarlar. Güney Bulgaristan'da batiya dogru ilerledikçe bu kez de Pomak Türklerinin yogun olarak yasadigi bölgelere ulasirsiniz. Pomaklar az sayidaki Çingene ile birlikte, Bulgaristan'in %13'lük Müslüman nüfusunu olustururlar.
Batiya dogru daha da ilerleyince Makedonya'ya varirsiniz. Yunanistan'la Sirbistan'in arasinda sikismis olan ve her ikisini de kendisi için bir tehdit olarak gören bu küçük Balkan devleti, stratejik olarak Türkiye'yle ayni saftadir. Dahasi, Makedonya'da çok sayida Arnavut ve sayilari yüksek olmasa da agirliklari bulunan bir Türk azinlik yasamaktadir. Bu iki Müslüman unsur, ülke nüfusunun yaklasik %30'unu olusturur.
Daha da batiya gittiginizde ise, Türkiye'ye göçmüs olan milyonlarca soydasi, Müslümanligi ve anti-Sirp, anti-Yunan stratejik konumu nedeniyle yine Türkiye'ye yakindan bagli olan Arnavutluk'a ulasirsiniz. Vardiginiz sahil, Adriyatik sahilidir.
Hepsi bu kadar degil. Arnavutluk'tan kuzeye çikin, bu kez "Sirbistan içindeki Arnavutluk"a, yani Kosova'ya ulasirsiniz. Kosova nüfusunun %90'ini olusturmalarina karsin Sirbistan yönetimi tarafindan sistemli bir biçimde ezilen bu Arnavutlar, Müslüman kimligine ve dolayisiyla "Türkiye ekseni"ne psikolojik olarak son derece baglidirlar. Kosova'dan kuzeybatiya dogru ilerlediginizde ise, Sirbistan ile Karadag arasindaki sinir boyunca uzanan Sancak bölgesine gelirsiniz. 1912'ye kadar Osmanli topragi olarak kalmis olan bu bölgedeki Slav Müslümanlari, son derece güçlü bir Islami kimlige sahiptirler.
Sancak'in bittigi yerde Bosna baslar. Bugün dogu Bosna, Bosna-Hersek Federasyonu'nun Sirp tarafini olusturan Republika Srpska'ya aittir. Ama isgal edilmis olan bu bölge biraz yarilsa, Izzetbegoviç'in Dayton Anlasmasi'nda birakmamak için çok direndigi "Gorazde koridoru"nu kullanarak Saraybosna'ya ve oradan da Devlet-i Ali Osmaniye'nin sinirlarinin vardigi en uç noktaya, Bihaç'a varmak mümkündür.
Edirne'den Bihaç'a uzanan bu kusak, dikkat edilirse, jeostratejik yönden oldukça anlamli bir hat üzerinde uzanmaktadir. Bu ise tesadüfi bir durum degil, aksine hesaplanmis ve bilinçli olarak olusturulmus bir stratejidir: Osmanli yönetimi, Balkanlar'i fethettikten sonra bölgede demografik bir düzenleme yapmis ve asirlar süren bir süreç içinde bölgedeki önemli stratejik noktalara Müslüman topluluklari yerlestirmistir. Bu Müslüman topluluklarin bir kismi Anadolu'dan göç ettirilerek Balkanlar'a yerlestirilen göçebe Türkmen boylari, bir kismi ise Müslümanligi sonradan kabul eden otokton (Müslümanligi sonradan kabul eden, aslen Türk olmayan, ama Müslüman oldugu için bölgede Türk kabul edilen halklar) bölge halklaridir (Arnavutlar, Bosnaklar gibi). Kisacasi Devlet-i Ali Osmaniye artik yoktur, ama Balkanlar'i bir uçtan diger bir uca kat eden bir Türk-Islam kültürü ve medeniyeti onun mirasi olarak hala ayaktadir. Sayilari 10 milyonu bulan Balkan Müslümanlari, Edirne'den Bihaç'a kadar uzanan bir hat üzerinde yasamaktadirlar. Dahasi, bu hat üzerinde bazilari 1878'den bazilari ise 1912'den bu yana direnmektedirler. Tek umutlari ise bir gün eski huzurun, barisin ve düzenin yeniden kurulmasi, güçlü bir birligin tesis edilmesidir...
MÜSLÜMANLARIN TÜRK KIMLIGI
"Türko-Islami" tanimi gerek Balkan Müslümanlarinin bizzat kendileri, gerekse onlari "düsman" olarak gören Balkan milliyetçileri tarafindan benimsenen bir tanimdir. Bugün basta Sirplar olmak üzere diger tüm Balkan milliyetçileri, Bosnaklari ve Arnavutlari yani etnik olarak Türk olmayan ve Türkçe konusmayan Balkan Müslümanlarini "Türk" olarak tanimlarlar. Bunun nedeni ise, etnik kökenleri ne olursa olsun, Balkanlar'daki tüm Müslümanlarin, aralarinda yasadiklari Hiristiyan uluslardan ayri bir "millet" olarak algilanmalaridir. Bu "millet"in ismi ise, her ne kadar etnik bir Türklügü ifade etmese de, "Türk Milleti"dir. Florida Üniversitesi'nden Balkan tarihçisi Maria Todorova bu durumu söyle açikliyor:
Balkan milliyetçiligi Ortodoks Hiristiyanlarin birligini parçalarken, öte yandan tek vücut ve degismez bir Müslüman cemaati imaji üretmistir ve bunu da "millet" kavrami bazinda görmektedir. Bir baska deyisle, Balkanlar'daki Hiristiyan halklar kendi aralarinda milliyetçilik kistasina göre ayrimlar gelistirirken, öte yandan Müslümanlara, sanki bu insanlar tek bir milletmis gibi davranmislar ve bu yönde bir söylem gelistirmislerdir. Bu Hiristiyan uygulamasinin en açik örnegi, Balkanlar'daki tüm Müslümanlara, etnik kökenlerine göre bir ayrim yapmadan, "Türk" denmesidir. Bu, bölgede hala çok yaygin olan bir kullanimdir.
Öte yandan, Balkan Müslümanlarinin geneli de, milliyetçi söyleme adapte olmadiklari ve Balkanlar'daki ulus-devlet olusumlari tarafindan dislandiklari için, kendilerini ayri bir "millet" sayan bir toplumsal bilinci bugüne kadar korumuslardir. -Maria Todorova. "The Ottoman Legacy in the Balkans", The Balkans: A Mirror of the New International Order. (ed. G. G. Özdogan, K. Sasbasli) Eren, Istanbul, 1995. s. 70
Todorova'nin da belirttigi gibi, Balkan Müslümanlari için dini kimlikleri her zaman için etnik kimliklerinden çok daha öncelikli olmustur. Bosna'daki durum daha da belirgindir; Sirplarla ya da Hirvatlarla tamamen ayni etnik kökene sahip olan ve ayni dili konusan Bosnaklar, bu iki halkla hiçbir zaman bütünlesmemis, kendilerini hep Osmanli ekseninde görmüslerdir.
Balkan uzmani Eran Frankel, ayni durumun Makedonya içinde de geçerli oldugunu vurgular. Frankel'e göre, "Makedonyali Müslümanlar hiçbir zaman Makedonyalilik adina Islam'i geri plana atmis ya da reddetmis degildirler. Aksine, çogu kez kendi Slavliklarini reddetmisler ve Slav-olmayan bir Islam kimligini benimsemislerdir." Yine Frankel'e göre Makedonya'daki Müslüman Arnavutlar ya da Çingeneler, kendilerine Slav kimligini benimsemektense, "Türk" olarak tanimlanmayi tercih ederler.- Eran Frankel. "Turning a Donkey into a Horse: Conflict and Paradox in the Identity of Macedonian Muslims", 23rd National Convention of the AAASS, Miami, 1991
Iste bu nedenle de, Türkiye'nin Balkan yarimadasindaki "uzantisi" olan halklar, yalnizca birkaç milyonluk Balkan Türk'ü degil, nüfuslari 10 milyonu bulan Balkan Müslümanlaridir. Çogu etnik olarak Türk olmayan ve Türkçe konusmayan bu insanlar, kendilerini ayni dili konustuklari Sirplardan ya da Bulgarlardan çok, Türklere yakin hissetmektedirler.
Çünkü bu insanlar herseyden önce "Osmanli"dirlar ve Türkiye de Osmanli'nin yegane mirasçisidir. Tarihçi Maria Todorova, bu konuda söyle söyler:
Türkiye'nin Balkanlar'daki etkisi oldukça komplekstir. Bu etki, öncelikle Balkanlar'daki Türkçe konusan nüfusa yöneliktir. Bu nüfusun büyük bölümü Bulgaristan'da yasar, kalan kismi ise çok daha az sayilarda Yunanistan, Romanya ve eski Yugoslavya'dadir. Ancak Türkiye'nin etki alani bununla sinirli degildir. Ayni zamanda Slav diliyle konusan Müslümanlar da Türkiye'nin etki alani içindedirler. -Maria Todorova. "The Ottoman Legacy in the Balkans". The Balkans: A Mirror of the New International Order. (ed. G. G. Özdogan, K. Sasbasli) Eren, Istanbul, 1995. s. 71
Todorova, Türk-olmayan Balkan Müslümanlarinin kendilerini Türklükle özdeslestirme egilimlerine gösterge olarak ilginç bir noktanin daha altini çizer: 20. yüzyil boyunca Balkanlar'dan Türkiye'ye göç eden Slav Müslümanlar (Arnavutlar dahil), Türk kimligini benimseyerek Türk toplumu içinde asimile olmuslardir. Bu durum, Todorova'ya göre, "Osmanli mirasinin Türk etkisine dönüsmesinin açik bir örnegidir." -Maria Todorova. "The Ottoman Legacy in the Balkans". The Balkans: A Mirror of the New International Order. (ed. G. G. Özdogan, K. Sasbasli) Eren, Istanbul, 1995. s. 72
Dolayisiyla Türkiye'ye düsen, Balkanlar'daki etnik ve dini mozaigi iyi analiz etmek ve bu mozaik içinde, kendi tarihsel kimligine uygun bir strateji belirlemektir. Bunu yaparken etnik, dini ve kültürel degerlerin dünya siyasetinde her geçen gün daha fazla önem kazandigini, dünyanin giderek daha artan bir biçimde medeniyetler arasindaki iliskilerle tanimlanacagini da hatirlamak gerekmektedir. Dahasi, Balkanlar, etnisite, din ve kültür gibi kavramlarin en etkili oldugu bölgelerin basinda gelmektedir. Bir baska deyisle, Soguk Savas sonrasi dünyada, Türkiye Balkanlar'a bakarken kendi tarihsel ve kültürel kimligini ön plana çikarmali ve bu kimlige uygun bir strateji belirlemelidir.
Görüldügü gibi tüm Balkanlar'da, aslinda etnik olarak "Türk" olmamalarina karsin, kendilerini "Türk" olarak gören ya da görmeye egilimli büyük bir Müslüman nüfus vardir. Bu "fahri soydaslarimiz"i bize bu denli baglayan unsur ise Türk-Islam ahlaki ve Osmanli mirasidir. Nitekim 1997 yilinin baslarinda Belgrad'da yapilan gösteriler esnasinda protestocularin "Türk Yönetimine Özlem", "Neredesin Ey Türk (Osmanli) Yönetimi Altindaki Günler" seklinde pankartlar açmalari Bati basininin da dikkatini çekmis ve Türkiye'nin bölgede aktif olmasi gerektiginin altini bir kez daha çizmistir. Gündüz Gazetesi, 12 Ocak 1997
Üstelik artik Batili güçler Balkanlar'da kanayan yarayi tedavi etmeye güçlerinin yetmedigini kendileri de itiraf etmektedirler. Eski Disisleri Bakanlarindan Hikmet Çetin, Zaman Gazetesi'nde yayinlanan bir haberde Bati'nin Balkanlar sorununu çözmekte içine düstügü aciz durumu su sekilde ifade etmistir:
1992 yilinda Bosna-Hersek konusunda bir toplanti yapiliyordu. Türkiye de çagrildi. Miloseviç, Karadziç hepsi oturuyorlardi. Benim yanimda Amerika Disisleri Bakani vardi. Yugoslavya'da yedi yil büyükelçilik yapmis. Bana dönerek ‘Siz bu felaket yerlerde 500 yil nasil kaldiniz?' dedi." Ismail Yediler, "Osmanli'nin yani Islam'in", 22 Eylül 1994, Zaman Gazetesi Görüldügü üzere Balkanlar'da kalici barisin insa edilmesinin yolu Türk-Islam kültürünün devlet anlayisindan geçmektedir. Bugün her türlü teknik, teknolojik ve askeri imkana sahip olan Bati, bölgeye sadece askeri güç yiginagi yapmakla yetinmekte, ancak bölge halklarinin güvende hissedebilecegi asayis ve düzeni saglayamamaktadir. Aksine yapilan dis müdahaleler bölgede yasananlari daha da karmasik hale getirmekte, zulmün hizini ve siddetini artirmaktadir.
Iste bu nedenle Türkiye, Osmanli kimligine ve tarihine sahip çikmakla yükümlüdür. Üstelik bu durum Türkiye için büyük bir stratejik avantaj da olusturmaktadir. "Osmanli" kavrami Türkiye'nin etkisini sinirlarinin çok ötesine tasiyan büyük bir vizyonun adidir. Bu Balkanlar'da oldugu gibi Ortadogu'da da böyledir.
"Yigitlerim, bugün sizin sevginizle titreyen su Kosova meydani, Allah'in izni ile muzaffer bir sekilde dalgalanacak olan sanli sancagimizin Macaristan içlerine dogru gitmesini, bundan sonra hiçbir düsman hamlesi durduramayacaktir." Prof. Dr. Ramazan Özey, Yigit Düstügü Yerden Kalkar, Tarih ve Düsünce, Agustos 2000, s. 30
Murad Hüdavendigar'in Kosava Meydan Savasi'nda askerlerine yaptigi konusmadan
Balkanlar'da bugüne kadar olup bitenler ve gelecekte olmasi muhtemel gelismeler hakkinda dogru fikir edinebilmenin ve olaylari dogru açidan degerlendirebilmenin yolu Türkiye'nin bölge ile tarihi baglarini dogru tespit etmekten geçer. Bu nedenle Türklerin Balkanlar'a gelisi kadar, bu topraklardan ne sekilde ve hangi amaçla çikarilmaya çalisildiklarini da iyi kavramak gerekir.
Türkler Balkanlar'a ilk adimi Süleyman Pasa komutasindaki Osmanli ordusunun 1353'de Çanakkale Bogazi'ni geçip Rumeli topraklarini fethi ile atti. 1389 Kosova Savasi ise bir yandan Sirplari tarihi bir hezimete mahkum ederken, öte yandan Balkanlar'da Osmanli'nin yenilmez bir güç oldugu gerçegini ortaya koydu. 1521'de Kanuni'nin Belgrad'i almasiyla hemen hemen tüm Balkanlar Türklerin hakimiyetine geçmis oldu. Ancak bu, Türklerin Balkanlar'daki ilk hakimiyeti degildi.
Aslinda bölgeye ilk gelen Türk kavmi, Hunlar'di. Ancak Balkanlar'a Bizans'i yenerek Bati Roma üzerinden gelen Hunlar, bu bölgede uzun süreli bir hakimiyet kuramadilar. Hunlarin ardindan gelen Avar Türkleri ise Balkanlar'da genis topraklar fethederek, yaklasik 250 yil süren bir hükümranlik dönemi yasadilar. Ancak Avarlar 8. yüzyilin sonunda Hiristiyanligi kabul ederek Slavlastilar ve tarihten silindiler. Avarlardan sonra da göçebe Türk boylarinin Balkanlar'a akinlari devam etti. Ancak zaman içinde Slav halki arasinda asimile olup yok oldular. Sükrü Karatepe, Yeni Safak, 29 Mart 1999
Osmanlilar ise hiçbir zaman asimile olmadilar. Aksine, fethettikleri her cografyaya kendi kimliklerini tasidilar. Bunun en büyük nedeni Islam dinidir. Islam öncesi Türkler, güçlü bir kültüre sahip olmadiklari için fethettikleri topraklarda hem askeri hem de kültürel olarak kalici olamamislardi. Oysa Islam'in kabulünden sonra Türkler "asimile olan" degil "asimile eden" bir millet oldu. Bunun en güçlü örnekleri ise Osmanli tarihinde ortaya çikti. Örnegin Osmanlilar, Islam sayesinde Balkanlar'da kalici olabildiler.
Balkanlar'da Kanuni Sultan Süleyman'in Belgrad'i almasiyla saglamlasan Osmanli hakimiyeti, bölgedeki çesitli Hiristiyan halklarin zaman içinde ve kendi rizalariyla Islam'i kabul edisine vesile oldu. Dahasi Osmanli yönetimi bölgeye asirlar süren bir istikrar ve baris getirdi. Din, dil ve irk bakimindan çok karisik bir yapiya sahip olan Balkanlar'da Osmanli yönetim tarzi tüm bu farkliliklari birbirleri ile kaynastirma temeli üzerinde kurulu idi. Balkanlar'in cografi yapisi itibari ile her dönemde muhafaza edilen farkli kültürler, tarih boyunca ancak Osmanli döneminde birarada huzur ve güvenlik içinde yasadilar.
Bu tarihi gerçek, Osmanli arsivlerinde yer alan belgelerle de gün yüzüne çikmaktadir. Prof. Ismet Miroglu'nun "Türklerde Insani Degerler ve Insan Haklari" isimli çalismasinda yer verdigi belgeler Balkan halklarinin Osmanli yönetiminden duyduklari memmuniyeti gözler önüne sermektedir. 12 Subat 1867 tarihinde yazilmis olan baska bir belgede Bulgar Milleti'nin Osmanli idaresinden memnun olduklari söyle ifade edilir:
Bulgar Milleti kullari besyüz seneden beri Osmanli idaresi altinda mesut olarak yasamaktadirlar. Bu süre zarfinda mal, can ve dinleri fesatçilarin ve kötülük pesinde olan kisilerin tecavüzünden muhafaza edilmistir. Halbuki diger memleketlerde yasayan güçsüz ve fakirler, zenginlerin saldirilarina ve zulmüne maruz kaldiklari gibi kendilerine her türlü haksiz muamele de reva görülmüstür. Zira Osmanli idaresi altinda yasayan kuvvetliler tarafindan güçsüzlere hiçbir sekilde eziyet edilmemis, güçlüler ve zayiflar devletin bahsettigi adalet ve hakkaniyetten ayni nisbette faydalanmislardir. Osmanli idaresindeki Hiristiyanlar arasinda din ve mezhep farki gözetilmeyerek hepsine esit muamele edilmistir. Basbakanlik Arsivi, Bulgaristan Idare Katalogu, nr. 89
Söz konusu huzur ve istikrar, 19. yüzyilin basinda gelisen ulus-devlet anlayisinin Batili güçler tarafindan bu topraklarda kiskirtilan bagimsizlik hareketlerini alevlendirmesine kadar sürdü. 19. yüzyil boyunca, dis güçlerin tahrikiyle, bölgedeki gayrimüslim tebaa arasinda iç isyanlar basladi. Isyanlarin ilk siyasi sonucu, Yunanistan'in 1829'da bagimsizligini ilan etmesi oldu.
Basta Sirplar olmak üzere gayrimüslim halklar arasindaki isyan hareketlerinde, Rusya'nin yönlendirdigi Pan-Slavizm hareketi etkili oldu. Bilindigi gibi bu akim Slav irkinin üstünlügünü, kültürel ve siyasi olarak birlikte hareket etmesi gerektigini öne sürmekteydi. Buna göre özellikle Osmanli topraklarinda yasayan Slav kökenlilerin milliyetçilik duygulari tahrik edilerek, Osmanli aleyhine faaliyette bulunmalari saglaniyordu.
Yine bu akimdan etkilenen bazi topluluklar da daha rahat bir hayat umuduyla Rusya'ya göç etmekte idi. Ancak kisa süre içerisinde ne kadar büyük bir yanilgi içinde olduklarini anlamaya basladilar. Pan-Slavizm propagandasindan etkilenerek Rusya'ya göç eden Bulgarlarin 30 Ocak 1862'de Osmanli Devleti'ne geri dönebilmek için padisaha yazdiklari bir mektup bu pismanligi açikça ifade etmektedir. Bu mektup, bir yandan Bulgarlarin Osmanli topraklarindan göç ettikleri için duyduklari derin pismanligi dile getirirken, öte yandan Osmanli'nin Batili güçler tarafindan yeri doldurulmasi mümkün olmayan adalet ve devlet anlayisini gözler önüne sermektedir:
Ecdadimiz Osmanli idaresi altinda rahat ve her türlü nimet ve adaletle dolu bir hayat sürmüsler iken bizler, Rusya'ya gitmekle yazik ki bir tuzaga düsmüs olduk. Saf insanlar oldugumuz için aleyhimize tertiplenen bu hareketin sonunu düsünmedik ve bu isi bilerek yapmadik... Gece gündüz pismanlik gözyaslari döküyoruz. Zira burada hiç kimse yüzümüze bakmiyor... Bizler gibi kandirilan Bulgar hemsehrilerimizle birlikte affedilerek tekrar Osmanli topraklarina dönebilmemiz hususunu niyaz ederiz. Basbakanlik Arsivi, Bulgaristan Idare Katalogu, nr. 79
Osmanli dönemindeki istikrar ve bütünlük bölgeye istikrar getirmis, hem bölge halkinin yasam kalitesini yükseltmis, hem de dis güçlerin saldirilarina karsi küçük büyük tüm etnik kökenleri ortak bir savunma altina almisti. Iste bu nedenle de gerek Osmanli'nin varligindan, gerekse Balkan halklarinin birlik olarak olusturduklari büyük güçten çekinen dis güçler, uzun süre bu bölgeden uzak durmuslardir.
Ancak yüzyilin son çeyreginde Rusya'nin ve Batili ülkelerin yayilma ihtiraslari yeniden kabardi. 1877-78 Osmanli-Rus Savasi'nin ardindan düzenlenen 1878 yilindaki Berlin Kongresi ile, Balkanlar'daki Osmanli topraklarinin önemli bir bölümü Devlet-i Ali'nin yönetiminden çikti. Bulgaristan'in büyük kismi Osmanli idaresinden koptu. Ruslar Besarabya bölgesini ele geçirdiler. Sirbistan, Karadag ve Romanya bagimsiz birer devlet oldu. Bosna-Hersek ise, Osmanli yönetiminde kalmakla birlikte "teorik" olarak Avusturya-Macaristan topragi haline geldi. Öte yandan Kibris ve Süveys de Ingilizlere verildi. Berlin Kongresi öncesinde ve sonrasinda, Osmanli'nin parçalanmasi ve paylasilmasi, dönemin Avrupa devletlerinin ve Rusya'nin dis politikasinin temel hedefi oldu. Batili ülkeler için Avrupa ile Asya arasindaki stratejik Osmanli bölgelerini ele geçirebilmek ayri bir önem arzetmekteydi. Bu amaçla, onlarca farkli dil, irk, mezhep ve etnik kökenden olusan Balkan halklarini birtakim milliyetçi hayallere kaptirip provoke etmek ise hiç zor olmadi. Osmanli döneminde içiçe geçmis, sakin ve istikrarli bir yasam süren bu topluluklar, örnegin Sirplar, Bulgarlar veya Yunanlilar, çesitli kiskirtmalarla ayrilikçi ve çeteci toplumlara dönüstüler.
Gerçekte Balkan halklari kisa süre içinde Avrupa devletlerine ve Ruslara güvenerek yola çikmakla tarihlerinin en büyük hatalarindan birini yapiyorlardi. Çünkü Osmanli'nin gitmesiyle bagimsiz ve güçlü birer devlet halini alacaklarini zanneden Balkan halklari için asil problemler yeni baslayacakti. Tipki Osmanli öncesinde oldugu gibi Balkan halklari tekrar parçalara bölünecek ve yillarca birarada ve kardesçe yasayan toluluklar birbirleriyle savasmaya baslayacaklardi. Balkan devletlerinin, Osmanli'ya karsi düzenledikleri I. Balkan Savasi'nin ardindan, kendi aralarinda anlasmazliga düsüp II. Balkan Savasi'na girismeleri, bu tarihsel gerçegin en açik kaniti olacakti.
I. Dünya Savasi sonrasinda Avrupa devletlerinin masabasinda olusturduklari suni sinirlara sahip ulus devletler, yaklasan büyük firtinanin habercisiydi. II. Dünya Savasi'nda bastan asagi Alman ve Italyan ordularinin isgali altinda kalan ve iç savaslarla çalkalanan Balkan ülkeleri, savasin sonunda komünist Sovyet rejiminin kontrolüne terk edildiler. Komünist idareler altinda yillarca baski, siddet ve iskenceye maruz kalan, dinlerini yasamalari engellenen Balkan milletleri, büyük acilar çektiler. Komünist rejimin dikta yönetimiyle perdelenen etnik kökenli tartisma ve çatismalar, bu rejimlerin yikilmasiyla birlikte kaldigi yerden -ve daha siddetli bir sekilde- basladi.
TARTISMALARIN KAYNAGI
Balkanlar'i anlayabilmek için bölgedeki Türk-Islam tarihinin yanisira, bölgenin stratejik ve cografi önemi üzerinde de durmak gerekir. Büyük bölümü daglik ve kayalik olan, derin vadilerle parçalanmis ve sik bitki örtüleriyle kapli Balkanlar'da cografi yapinin bir sonucu olarak iletisim ve ulasim her zaman zorlukla saglanmistir. ("Balkan" kelimesi de, "daglik bölge" anlamina gelir.) Ulasim ve iletisimin zayifligi ise, birbirlerine komsu olarak yasamalarina ragmen, kültürel yönden birbirinden çok uzak, hatta birbirine düsman halklar meydana getirmistir. Etnik farkliliklara, kültürel farkliliklar da eklenince düsmanliklar daha da artmis, Balkanlar istikrarsizliga açik bir bölge haline gelmistir. Balkanlar'da, asirlar boyunca yüzlerce devletin kurulmasinin ve yüzlercesinin yok olmasinin en önemli nedenlerinden biri farkliliklari düsmanliga çeviren bu tutucu ve içine kapali Balkan kültürüdür.
Çatismalarin alevlenmesinin altinda yatan neden ise, bagimsizligini ilan eden ülkelerde birbirine düsman ve birarada yasamak istemeyen azinliklarin yer almalari olmustur. Balkanlar'daki hiçbir devlet, etnik ve dini yönden homojen degildir. Bu karmasik durumu söyle de izah edebiliriz: Balkanlar'daki siyasi harita ile etnik dagilim haritasi arasinda büyük uyumsuzluklar vardir. Hemen hiçbir etnik grup -Karadaglilar ve Slovenler hariç- tek bir devletin çatisi altinda yasamamaktadir. Örnegin Arnavutluk'un siyasi sinirlari ile Arnavutlarin yasadiklari bölgelerin "çakisma" orani yaklasik %50'dir. Arnavutlarin neredeyse yaridan fazlasi Arnavutluk disinda, Kosova ve Makedonya'da yasarlar.
Benzer bir biçimde Sirplar ile Sirbistan arasinda da büyük bir uyusmazlik vardir. 10 milyonu asan nüfuslari ile Balkanlar'in en büyük etnik gruplarindan biri olan Sirplar, Sirbistan'in disinda iki ülkede daha yasarlar: Hirvatistan ve Bosna-Hersek'te. Öte yandan Sirbistan topraklari içinde yasayan insanlarin %15'inden fazlasi Sirp degildir; bunlar kendilerini Sirplarla "can düsmani" olarak gören Arnavutlar ve Sancak'taki Slav Müslümanlaridir. Balkanlar'daki hangi ülkeyi ele alsak, benzer bir mozaikle karsilasiriz.
Bulgaristan'da Türkler ve diger azinliklar nüfusun %15'ini olusturur. Makedonya nüfusunun %65'i Makedonlardan olusur, ülkede %22 dolayinda Arnavut, %4 Türk ve daha baska azinliklar yasamaktadir. Yunanistan'in Bati Trakya bölgesinde 120 bin kadar Türk, ayrica kuzey bölgelerinde büyük bir Slav Makedon azinlik yasar. Bosna-Hersek'te nüfusun %45'i Müslüman, %30'u Sirp, %17'si ise Hirvat'tir.
Elbette bir ülke içinde farkli etnik ya da dini gruplarin yasamasi bir sorun degildir. Bu tür mozaikler, teorik olarak, "çok etnisiteli, çok kültürlü" bir devlet düzeni ve "birarada yasama"ya dayali toplumsal bir formül içinde yasatilabilirler, tipki Osmanli da oldugu gibi. Ancak ne yazik ki Balkanlar'daki devletlerin asiri milliyetçi yaklasimlari, kati ideolojik uygulamalari bu formülü gerçeklestirilemez hale getirir. Bölgedeki devletlerin önemli bir bölümü -ki baslarinda Sirbistan ve Yunanistan gelir- homojen bir etnik ve dini toplum olusturma amacindadirlar. Bu, kimi zaman Sirbistan örneginde oldugu gibi "etnik temizlik" çabalarina, kimi zaman da Yunanistan örneginde oldugu gibi zoraki asimilasyon politikalarina yol açmaktadir. Bu ülkelerin söz konusu baskici politikalarinda israrci olduklarini ise yillardir süregelen aci tecrübelerden sonra artik ögrenmis bulunuyoruz.
GERIDE BIRAKTIKLARIMIZ
Balkanlar'in bu karmasik haritasinin çok ilginç bir yönü ise, Türkiye'den Adriyatik'e kadar uzanan bir Türk-Islam kusagi barindirmasidir.
Önce geçmise bir göz atalim. 1912'deki Balkan Savasi'na dek Istanbul'dan yola çikip Adriyatik Denizi'ne kadar Devlet-i Ali Osmaniye'nin sinirlari içerisinde ilerlemek mümkündü. Tüm Bati Trakya, Makedonya, Arnavutluk ve hatta bugünkü Yugoslavya'nin sinirlari dahilinde kalan Kosova ve Sancak bile Osmanli egemenligi altinda idi. Selanik, Osmanli Imparatorlugu'nun ikinci büyük kenti idi. Dahasi, söz konusu Rumeli topraklari üzerinde yasayan ahalinin de çogunlugunu Türkler ve Müslümanlar olusturuyordu. Bati Trakya ve Makedonya'da zamaninda Anadolu'dan göçmüs olan Türkler ve Müslüman Slavlardan olusan bir Türko-Islami halk, çogunlugu olusturuyordu. Arnavutluk, Kosova ve Makedonya'da yasayan Arnavutlar da Islam dinini kabul etmeleri nedeniyle Devlet-i Ali'nin "has" tebasindan sayiliyordu.
Bu Osmanli mirasinin Balkanlar'da nasil hala ayakta oldugunu görmek içinse, Istanbul'dan çikip Bosna-Hersek'in kuzeybati ucundaki Bihaç'a bir yolculuk yapmak yeter. Türkiye sinirlarindan çikip Yunanistan'a girdiginizde, Türk azinligin yasadigi Bati Trakya topraklari üzerinde ilerlersiniz. Burada yaklasik 120 bin Türk soydasimiz vardir ve Yunanistan'in onyillardir uyguladigi asimilasyon politikalarina ragmen israrla milli ve dini kimliklerini korumaktadirlar.
Bati Trakya'nin hemen yukarisinda, güneydogu Bulgaristan'da ise daha kalabalik ve genis bir Türk azinlik yasamaktadir. Bulgaristan nüfusunun %9'unu olusturan Türkler, ülkenin kuzey ve güneyinde yer alan iki genis bölgede yasarlar. Güney Bulgaristan'da batiya dogru ilerledikçe bu kez de Pomak Türklerinin yogun olarak yasadigi bölgelere ulasirsiniz. Pomaklar az sayidaki Çingene ile birlikte, Bulgaristan'in %13'lük Müslüman nüfusunu olustururlar.
Batiya dogru daha da ilerleyince Makedonya'ya varirsiniz. Yunanistan'la Sirbistan'in arasinda sikismis olan ve her ikisini de kendisi için bir tehdit olarak gören bu küçük Balkan devleti, stratejik olarak Türkiye'yle ayni saftadir. Dahasi, Makedonya'da çok sayida Arnavut ve sayilari yüksek olmasa da agirliklari bulunan bir Türk azinlik yasamaktadir. Bu iki Müslüman unsur, ülke nüfusunun yaklasik %30'unu olusturur.
Daha da batiya gittiginizde ise, Türkiye'ye göçmüs olan milyonlarca soydasi, Müslümanligi ve anti-Sirp, anti-Yunan stratejik konumu nedeniyle yine Türkiye'ye yakindan bagli olan Arnavutluk'a ulasirsiniz. Vardiginiz sahil, Adriyatik sahilidir.
Hepsi bu kadar degil. Arnavutluk'tan kuzeye çikin, bu kez "Sirbistan içindeki Arnavutluk"a, yani Kosova'ya ulasirsiniz. Kosova nüfusunun %90'ini olusturmalarina karsin Sirbistan yönetimi tarafindan sistemli bir biçimde ezilen bu Arnavutlar, Müslüman kimligine ve dolayisiyla "Türkiye ekseni"ne psikolojik olarak son derece baglidirlar. Kosova'dan kuzeybatiya dogru ilerlediginizde ise, Sirbistan ile Karadag arasindaki sinir boyunca uzanan Sancak bölgesine gelirsiniz. 1912'ye kadar Osmanli topragi olarak kalmis olan bu bölgedeki Slav Müslümanlari, son derece güçlü bir Islami kimlige sahiptirler.
Sancak'in bittigi yerde Bosna baslar. Bugün dogu Bosna, Bosna-Hersek Federasyonu'nun Sirp tarafini olusturan Republika Srpska'ya aittir. Ama isgal edilmis olan bu bölge biraz yarilsa, Izzetbegoviç'in Dayton Anlasmasi'nda birakmamak için çok direndigi "Gorazde koridoru"nu kullanarak Saraybosna'ya ve oradan da Devlet-i Ali Osmaniye'nin sinirlarinin vardigi en uç noktaya, Bihaç'a varmak mümkündür.
Edirne'den Bihaç'a uzanan bu kusak, dikkat edilirse, jeostratejik yönden oldukça anlamli bir hat üzerinde uzanmaktadir. Bu ise tesadüfi bir durum degil, aksine hesaplanmis ve bilinçli olarak olusturulmus bir stratejidir: Osmanli yönetimi, Balkanlar'i fethettikten sonra bölgede demografik bir düzenleme yapmis ve asirlar süren bir süreç içinde bölgedeki önemli stratejik noktalara Müslüman topluluklari yerlestirmistir. Bu Müslüman topluluklarin bir kismi Anadolu'dan göç ettirilerek Balkanlar'a yerlestirilen göçebe Türkmen boylari, bir kismi ise Müslümanligi sonradan kabul eden otokton (Müslümanligi sonradan kabul eden, aslen Türk olmayan, ama Müslüman oldugu için bölgede Türk kabul edilen halklar) bölge halklaridir (Arnavutlar, Bosnaklar gibi). Kisacasi Devlet-i Ali Osmaniye artik yoktur, ama Balkanlar'i bir uçtan diger bir uca kat eden bir Türk-Islam kültürü ve medeniyeti onun mirasi olarak hala ayaktadir. Sayilari 10 milyonu bulan Balkan Müslümanlari, Edirne'den Bihaç'a kadar uzanan bir hat üzerinde yasamaktadirlar. Dahasi, bu hat üzerinde bazilari 1878'den bazilari ise 1912'den bu yana direnmektedirler. Tek umutlari ise bir gün eski huzurun, barisin ve düzenin yeniden kurulmasi, güçlü bir birligin tesis edilmesidir...
MÜSLÜMANLARIN TÜRK KIMLIGI
"Türko-Islami" tanimi gerek Balkan Müslümanlarinin bizzat kendileri, gerekse onlari "düsman" olarak gören Balkan milliyetçileri tarafindan benimsenen bir tanimdir. Bugün basta Sirplar olmak üzere diger tüm Balkan milliyetçileri, Bosnaklari ve Arnavutlari yani etnik olarak Türk olmayan ve Türkçe konusmayan Balkan Müslümanlarini "Türk" olarak tanimlarlar. Bunun nedeni ise, etnik kökenleri ne olursa olsun, Balkanlar'daki tüm Müslümanlarin, aralarinda yasadiklari Hiristiyan uluslardan ayri bir "millet" olarak algilanmalaridir. Bu "millet"in ismi ise, her ne kadar etnik bir Türklügü ifade etmese de, "Türk Milleti"dir. Florida Üniversitesi'nden Balkan tarihçisi Maria Todorova bu durumu söyle açikliyor:
Balkan milliyetçiligi Ortodoks Hiristiyanlarin birligini parçalarken, öte yandan tek vücut ve degismez bir Müslüman cemaati imaji üretmistir ve bunu da "millet" kavrami bazinda görmektedir. Bir baska deyisle, Balkanlar'daki Hiristiyan halklar kendi aralarinda milliyetçilik kistasina göre ayrimlar gelistirirken, öte yandan Müslümanlara, sanki bu insanlar tek bir milletmis gibi davranmislar ve bu yönde bir söylem gelistirmislerdir. Bu Hiristiyan uygulamasinin en açik örnegi, Balkanlar'daki tüm Müslümanlara, etnik kökenlerine göre bir ayrim yapmadan, "Türk" denmesidir. Bu, bölgede hala çok yaygin olan bir kullanimdir.
Öte yandan, Balkan Müslümanlarinin geneli de, milliyetçi söyleme adapte olmadiklari ve Balkanlar'daki ulus-devlet olusumlari tarafindan dislandiklari için, kendilerini ayri bir "millet" sayan bir toplumsal bilinci bugüne kadar korumuslardir. -Maria Todorova. "The Ottoman Legacy in the Balkans", The Balkans: A Mirror of the New International Order. (ed. G. G. Özdogan, K. Sasbasli) Eren, Istanbul, 1995. s. 70
Todorova'nin da belirttigi gibi, Balkan Müslümanlari için dini kimlikleri her zaman için etnik kimliklerinden çok daha öncelikli olmustur. Bosna'daki durum daha da belirgindir; Sirplarla ya da Hirvatlarla tamamen ayni etnik kökene sahip olan ve ayni dili konusan Bosnaklar, bu iki halkla hiçbir zaman bütünlesmemis, kendilerini hep Osmanli ekseninde görmüslerdir.
Balkan uzmani Eran Frankel, ayni durumun Makedonya içinde de geçerli oldugunu vurgular. Frankel'e göre, "Makedonyali Müslümanlar hiçbir zaman Makedonyalilik adina Islam'i geri plana atmis ya da reddetmis degildirler. Aksine, çogu kez kendi Slavliklarini reddetmisler ve Slav-olmayan bir Islam kimligini benimsemislerdir." Yine Frankel'e göre Makedonya'daki Müslüman Arnavutlar ya da Çingeneler, kendilerine Slav kimligini benimsemektense, "Türk" olarak tanimlanmayi tercih ederler.- Eran Frankel. "Turning a Donkey into a Horse: Conflict and Paradox in the Identity of Macedonian Muslims", 23rd National Convention of the AAASS, Miami, 1991
Iste bu nedenle de, Türkiye'nin Balkan yarimadasindaki "uzantisi" olan halklar, yalnizca birkaç milyonluk Balkan Türk'ü degil, nüfuslari 10 milyonu bulan Balkan Müslümanlaridir. Çogu etnik olarak Türk olmayan ve Türkçe konusmayan bu insanlar, kendilerini ayni dili konustuklari Sirplardan ya da Bulgarlardan çok, Türklere yakin hissetmektedirler.
Çünkü bu insanlar herseyden önce "Osmanli"dirlar ve Türkiye de Osmanli'nin yegane mirasçisidir. Tarihçi Maria Todorova, bu konuda söyle söyler:
Türkiye'nin Balkanlar'daki etkisi oldukça komplekstir. Bu etki, öncelikle Balkanlar'daki Türkçe konusan nüfusa yöneliktir. Bu nüfusun büyük bölümü Bulgaristan'da yasar, kalan kismi ise çok daha az sayilarda Yunanistan, Romanya ve eski Yugoslavya'dadir. Ancak Türkiye'nin etki alani bununla sinirli degildir. Ayni zamanda Slav diliyle konusan Müslümanlar da Türkiye'nin etki alani içindedirler. -Maria Todorova. "The Ottoman Legacy in the Balkans". The Balkans: A Mirror of the New International Order. (ed. G. G. Özdogan, K. Sasbasli) Eren, Istanbul, 1995. s. 71
Todorova, Türk-olmayan Balkan Müslümanlarinin kendilerini Türklükle özdeslestirme egilimlerine gösterge olarak ilginç bir noktanin daha altini çizer: 20. yüzyil boyunca Balkanlar'dan Türkiye'ye göç eden Slav Müslümanlar (Arnavutlar dahil), Türk kimligini benimseyerek Türk toplumu içinde asimile olmuslardir. Bu durum, Todorova'ya göre, "Osmanli mirasinin Türk etkisine dönüsmesinin açik bir örnegidir." -Maria Todorova. "The Ottoman Legacy in the Balkans". The Balkans: A Mirror of the New International Order. (ed. G. G. Özdogan, K. Sasbasli) Eren, Istanbul, 1995. s. 72
Dolayisiyla Türkiye'ye düsen, Balkanlar'daki etnik ve dini mozaigi iyi analiz etmek ve bu mozaik içinde, kendi tarihsel kimligine uygun bir strateji belirlemektir. Bunu yaparken etnik, dini ve kültürel degerlerin dünya siyasetinde her geçen gün daha fazla önem kazandigini, dünyanin giderek daha artan bir biçimde medeniyetler arasindaki iliskilerle tanimlanacagini da hatirlamak gerekmektedir. Dahasi, Balkanlar, etnisite, din ve kültür gibi kavramlarin en etkili oldugu bölgelerin basinda gelmektedir. Bir baska deyisle, Soguk Savas sonrasi dünyada, Türkiye Balkanlar'a bakarken kendi tarihsel ve kültürel kimligini ön plana çikarmali ve bu kimlige uygun bir strateji belirlemelidir.
Görüldügü gibi tüm Balkanlar'da, aslinda etnik olarak "Türk" olmamalarina karsin, kendilerini "Türk" olarak gören ya da görmeye egilimli büyük bir Müslüman nüfus vardir. Bu "fahri soydaslarimiz"i bize bu denli baglayan unsur ise Türk-Islam ahlaki ve Osmanli mirasidir. Nitekim 1997 yilinin baslarinda Belgrad'da yapilan gösteriler esnasinda protestocularin "Türk Yönetimine Özlem", "Neredesin Ey Türk (Osmanli) Yönetimi Altindaki Günler" seklinde pankartlar açmalari Bati basininin da dikkatini çekmis ve Türkiye'nin bölgede aktif olmasi gerektiginin altini bir kez daha çizmistir. Gündüz Gazetesi, 12 Ocak 1997
Üstelik artik Batili güçler Balkanlar'da kanayan yarayi tedavi etmeye güçlerinin yetmedigini kendileri de itiraf etmektedirler. Eski Disisleri Bakanlarindan Hikmet Çetin, Zaman Gazetesi'nde yayinlanan bir haberde Bati'nin Balkanlar sorununu çözmekte içine düstügü aciz durumu su sekilde ifade etmistir:
1992 yilinda Bosna-Hersek konusunda bir toplanti yapiliyordu. Türkiye de çagrildi. Miloseviç, Karadziç hepsi oturuyorlardi. Benim yanimda Amerika Disisleri Bakani vardi. Yugoslavya'da yedi yil büyükelçilik yapmis. Bana dönerek ‘Siz bu felaket yerlerde 500 yil nasil kaldiniz?' dedi." Ismail Yediler, "Osmanli'nin yani Islam'in", 22 Eylül 1994, Zaman Gazetesi Görüldügü üzere Balkanlar'da kalici barisin insa edilmesinin yolu Türk-Islam kültürünün devlet anlayisindan geçmektedir. Bugün her türlü teknik, teknolojik ve askeri imkana sahip olan Bati, bölgeye sadece askeri güç yiginagi yapmakla yetinmekte, ancak bölge halklarinin güvende hissedebilecegi asayis ve düzeni saglayamamaktadir. Aksine yapilan dis müdahaleler bölgede yasananlari daha da karmasik hale getirmekte, zulmün hizini ve siddetini artirmaktadir.
Iste bu nedenle Türkiye, Osmanli kimligine ve tarihine sahip çikmakla yükümlüdür. Üstelik bu durum Türkiye için büyük bir stratejik avantaj da olusturmaktadir. "Osmanli" kavrami Türkiye'nin etkisini sinirlarinin çok ötesine tasiyan büyük bir vizyonun adidir. Bu Balkanlar'da oldugu gibi Ortadogu'da da böyledir.