Balkan Türkleri

Konu sahibi son olarak 3385 gün önce görüldü
Bulgaristan Türklerinin Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Yapısı

Bulgaristan Türkleri, XIX. yüzyıl Türkiyesi'nin Tuna ve Edirne vilâyetleri Türkleridir. Beş yüzyıl Türk toprağı olan bu iki önemli vilâyette Türk nüfusu büyük bir çoğunluğu teşkil ediyordu. Rusçuk Fransız Viskonsolosu Aubaret'in 6 Ekim 1876 tarihli raporuna göre yalnız Tuna vilâyetinde (Niş sancağı hariç) 1.130.000'i Bulgar olmak üzere 1.233.500 gayrimüslime karşılık 1.120.000 Türk bulunuyordu. Berlin Antlaşması'yla Doğu Rumeli adını alan Filibe ve İslimiye sancaklarında ise, yine 1876'da 483 bin Bulgar'a karşılık 681 bin Türk yaşıyordu.1 Yani 1876 yılında sözü geçen bu iki vilâyette yaşayan nüfusun yüzde 52.7'sini Türkler oluşturuyordu.

Yine Berlin Antlaşması'ndan önce 1877 yılında Rus diplomatı V. Teplow'un yayınladığı istatistiki bir incelemede Tuna ve Edirne vilâyetlerinde 1 milyon 633 bin 695 Bulgar'a karşılık, 2 milyon 132 bin 254 Bulgar olmayan nüfusun bulunduğu belirtilmektedir.2 Teplow'un istatistiki incelemesinde nüfus dağılım bilinçli olarak Bulgar ve Bulgar olmayan şeklinde ayrılmış ve Türk-Müslüman nüfusu ayrıca gösterilmemiştir. Fakat Tuna vilâyetinde Bulgar olmayan nüfusun içinde pek az miktarda Rum, Ermeni, Eflak ve Yahudi vardı. Geri kalanını ise Türk-Müslüman nüfusu oluşturuyordu. Bilhassa Tuna vilâyetinin doğu kısımlarında bulunan Rusçuk, Hezargrad, Osmanpazarı, Şumnu, Eskicuma, Silistre, Varna ve Tulça kazalarında Türk-Müslüman nüfusu ahalinin yüzde 80'ini oluşturuyordu.3

"Daily News" gazetesinin muhabiri 1878 yılında Tuna vilâyetinin bir çok bölgelerini gezdikten sonra Eskicuma kasabasında konuyla ilgili şu açıklamayı yapmıştır: "Dospat Dağı (Rodoplar) ve sair bölgelerden başka Yantra ve Karadeniz arasındaki bölgenin bütün kazalarında ve Dobruca bölgesinde oturanların dörtte üçü Türk, kalanı Rum ve Eflak olup Bulgar pek azdır... Osmanpazarı kazasında bulunan 70 köyden yalnız ikisinde, yani vırbiçe ve Konak köylerinde Hıristiyan ahali olup, diğerlerinin tümü İslâm'dır. Eskicuma kazasında 28 İslâm, yalnız 7 Bulgar köyü vardır. Tuna, Karadeniz ve Yantra nehri boyunda olan ahalinin çoğu Türktür."4

Edirne vilâyetinin Rodop bölgesinde, İslimye ve Filibe sancaklarında yaşayan az sayıda Rum'un yanısıra, bu bölgelerde de nüfusun çoğunluğunu Türkler teşkil ediyordu. Yani XIX. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde Bulgaristan'da Türk-Müslüman nüfusu ezici çoğunluğu oluşturuyordu. İşlenebilen tarım topraklarının ve ormanların yüzde 60-70 kadarı da Türklerin elindeydi. Bulgar bilim adamları tarafından yapılan araştırmalara göre, 1874 yılında Kuzeydoğu Bulgaristan'da Türklerin toplam olarak toprak mülkiyeti içerisindeki durumları şöyle verilmektedir.
Tablo 1: Kuzeydoğu Bulgaristan'da Türklere Ait Toprak Miktarı ve
Oranı.5

S. Dimitrov'a S. Draganova'ya Toprak Mülkiyet Türü6 göre göre

150 Dönümden fazla Türk mülkleri 37 455 150 399
150 Dönüme kadar Türk köylüleri 261 894 265 316
Türklerin ellerindekitoplam topraklar (dönüm) 299 349 415 715
Sayılan toplam toprak mülkiyeti 541 860 692 797
Türklerin sahip olduğu toprak oranı%55%60

Buradaki verilere göre, Kuzeydoğu Bulgaristan'daki toprakların Straşimir Dimitrov'a göre yüzde 55'i, Slavka Dimitrova'ya göre yüzde 60'ı Türk nüfusuna ait olduğu görülmektedir. Yalnız tarımda değil, aynı zamanda-zanaatta ve ticarette Türkler üstün durumda idiler. Nikolay Todorov'un verdiği tahminlere göre, Tuna vilâyetinde ticaretin yüzde 52.6'sı, zanaatçı esnafın yüzde 57'si Türklerin elinde bulunuyor*du. Memur kısmının da yüzde 71.7'sini Türkler teşkil ediyordu. Ancak ücretli çalışan işçilerin yüzde 54.1'ini Bulgarlar, yüzde 42.7'sini ise Türkler oluşturuyordu.7 Türklerin iktisaden üstünlüğü Kocabalkan'ın güneyinde bulunan Filibe ve İslimiye sancaklarında, Rodop ve Pirin Makedonyası bölgelerinde de görülmektedir. Buradaki çiftlik sahiplerinin çoğunluğunu yine Türkler oluşturuyordu. Hatta Petriç-Menlik bölgesinde toprağın yüzde 75'i Türklerindi.8 1877/1878 Osmanlı-Rus Savaşı bu durumu Türkler zararına alt üst etti. Tuna cephesinde yedi ay süren bu savaşta 600 binden fazla Türk çok kanlı biçimde yerlerinden sökülüp göçe zorlandı, 350 binden fazla Türk ise katliamdan, açlıktan, soğuktan, salgın hastalıklardan kırıldı.9 Bu savaş esnasında Türklerin tarlaları, bağları, bahçeleri, hayvanları, evleri, dükkanları ve öteki malları Ruslar ve Bulgarlar tarafından geniş ölçüde yağma edildi. İlk safha olarak Türk mallarının Rus ordusunun ihtiyaçları için kullanılması kararlaştırıldı. Daha 28 Mayıs 1877 günü Prens Çerkaski bu fikrini Çar İkinci Alexandre'a açtı ve "harp içinde Bulgaristan'ın bütün kaynakları ordunun (Rus ordusunun) ihtiyaçlarını sağlamak için kullanılması" istendi. Çar da bu fikri uygun bularak "ben de zaten bunu arzu ediyorum" yanıtını verdi.10 Bu fikir Başkumandanlıkça da kabul edildi ve 8 Eylül 1877 günü Başkumandanlık karargâhında yapılan önemli bir toplantı sonunda, Türklere ait bütün hayvanların, zahirelerin, ot ve saman stoklarının Rus ordusunun ihtiyaçları için müsaderesi plânı onaylandı. Bu karar 13-15 Eylül 1877 tarihlerinde ordu birliklerine tamim edildi.11 Bunun üzerine önce Tuna ve ardından Edirne vilâyetlerinde, Türk mallarının gaspı için geniş bir seferberliğe gidildi. Türklere ait hayvanlar, sürüler toplandı, tarlalardan ve ambarlardan zahireler, ot ve saman yığınları müsadere edildi. Rus orduları, iki yıla yakın işgal süresince, Tuna ve Edirne vilâyetlerinde Türklere ait mallardan tahmini olarak 600 bin ton saman ve ot, bir buçuk milyon ton zahire, 800 bin büyük baş ve 15 milyon küçük baş hayvan gasp ettiler.12
Bu plânlı, programlı gasp politikasının ardından, doğrudan doğruya Türk topraklarını Bulgarlara mal etme, yani "toprak ihtilâli" hareketi başlatıldı. Türk emlâkının Bulgarlara devredilip mal edilmesi hareketi demek olan "Toprak ihtilâli", terim olarak, ilk defa 1953 yılında Sovyet Akademisyeni Levintov tarafından yayınlanan bir yazısıyla ortaya atıldı.13 O tarihten sonra Bulgar yazarlarından G. D. Todorov,14 Lüben Berov.15 Jak Natan16 ve diğerleri tarafından "toprak ihtilâli" konusunda çeşitli etütler yayınlandı. Bütün bu yayınlarda, 1877-1879 yıllarında bir "toprak ihtilâli"nin yapıldığı, bunun çok kanlı olduğu ve geniş bölgeleri kapsadığı belirtildi. Sovyet ve Bulgar Marksist yazarları bu hareketin bir "sınıf mücadelesi" olduğunu, topraksız halkın, toprak ağalarının çiftliklerini kanlı bir şekilde yağmaladıkları iddiasını ileri sürdüler. Burada hemen belirtmek gerekir ki, "toprak ihtilâli" bir sınıf hareketi değil, Bulgarların Türklere karşı yürüttükleri milli bir hareketdir. Çünkü bu hareket esnasında, toprakları yağma edilen bir tek Bulgar çorbacısının (ağısının) adına rastlanılmamıştır. Aksine Bulgar çorbacıları da Türk topraklarının yağma edilmesi hareketine köylüler gibi katılmışlardır.

Aynı şekilde "ağalık" ile ilgisi dahi olmayan Türk köylülerinin toprakları da yağma edilmekten kurtulamamıştır. Yani Bulgarların zengini fakiri toptan yağma hareketine katılmış, Türklerin de zengini fakiri toptan yağma hareketine maruz kalmıştır. Bunun ağalıkla uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur. 30-40 dönümlük tarlası olan Türk köylüleri dahi bu yağma hareketinden kurtulamamışlardır. Bulgarları Türk mallarını gasp hareketine iştirak ettirme, önce bunları Türk mahsullerini toplama işinde kullanmakla başlamıştır. Çünkü tarlaların sahipleri Türk halk kitleleri yerlerinden kovulunca mahsullerin toplanması işi Rus ordusuyla Bulgarlara kalmıştır.

Arkasından bu toprakların Bulgarlar tarafından ekilmesi talimatı verilmiştir. Böylece Bulgarların "geçici işgalleri" kesinleşmiş, yani Türk toprakları nihaî olarak Bulgarlara mal edilmiştir.17 Aynı zamanda bu hareket sınırlı bir toprak hareketi olarak kalmamış, Türk halkının toprağı ile birlikte taşınır ve taşınmaz bütün malları, evleri ve hayvanları da gasp edilmiştir. On binlerce Bulgar ailesi Balkan bölgelerinden ovalara inerek, sistematik bir şekilde zorla boşaltılan Türk evlerine yerleşmişlerdir. Türk halkına ait emlâkle birlikte vakıfların emlâkı ve Türk Devleti'ne ait gayri menkuller de Bulgar köylüleri ve kentlilerince zapt edilmiştir.

Bu maddi kaynaklara el koyma hareketi 1878-1879 yıllarında büyük bir yoğunluk kazanmıştır.18 Geçici Rus askeri yönetimi Bulgarların Türk mülklerini ele geçirmelerine göz yummuş, hatta Bulgar köylülerinin daha fazla toprak zaptetmelerini teşvik edici hareketlerde bulunmuş, kararnameler, nizamnameler çıkararak bu hareketi meşrulaştırmaya çalışmıştır. Bu amaçla 1878'de acele olarak her kazada yeni Bulgar mahkemeleri oluşturulmaya, toprak mülkiyet iddiaları ele alınmaya ve bu davaların seri mahkeme usulüyle kitlesel olarak hükme bağlanmasına başlanmıştır. Davalar yerel gazetelerle ilan edilerek altı hafta içinde tarafların mahkemeye gelmeleri ve mülkiyet iddialarının bulunması güç olan kesin ve belirli kanıtlarla ispatlanması istenmiş ve gelmeyen Türklerin gıyabında aleyhte seri kararlar verilmiştir. Zorunlu göçe tâbi tutulan Türklerin Ayastefanos ve Berlin antlaşmalarında geri dönebilmeleri konusunda olumlu hükümlerin bulunmasına rağmen, ayrıca dönmelerini güçleştiren uygulamalara ve gerçek dışı suçlamalara gidilmiştir. Mesela Rus Askeri Yönetiminin 2 Ağustos 1878 tarihli kararnamesiyle "yağma ve yerli halk üzerinde çirkin olaylara karışmış kaçan Türklerin dönmeleri durumunda hemen tutuklanacakları ve askeri mahkemeye verilecekleri" ilan edilmiştir.19 Bu gibi tehditlerle Ruslar ve Bulgarlar savaş esnasında zorla göçe tuttukları yüzbinlerce Türk'ün geri dönmelerini engellemişlerdir. Yerlerinde kalan Türkler ise, nüfusça bir azınlık durumuna düşürüldükleri gibi, ekonomik bakımdan da yoksul ve zor durumda bırakılmışlardır. Bulgaristan Prensliği kurulduktan sonra, 1880 yılında Bulgarlarla emlâk meselesini görüşmek üzere Sofya'ya gönderilen Türkiye Komiseri Nihat Paşa, yanında 100 sandık dolusu tapuyu da götürerek çetin müzakerelere başlamış, fakat Türk emlâkını Bulgarlardan kurtarmak mümkün olmamıştır.20
Balkan ve Birinci Dünya Savaşları sonunda Bulgaristan'ın ekonomik hayatında meydana gelen değişiklikler, Bulgaristan Türklerinin sosyo-ekonomik ve kültürel yapısını daha da kötüleştirmiştir. Bu ahalinin büyük kısmı daha da fakirleşmiştir. Bulgaristan Türklerinin bu ağır sosyo-ekonomik durumu 31.12.1920 tarihli sayım sonuçlarından yaklaşık olarak görülmektedir.21 Sayım verilerinden görüldüğü gibi, çalışan Türk nüfusunun büyük bir kısmı, 248.787 kişi, yani yüzde 90'a yakını, geçimini tarımdan sağlamıştır.22 Bunlar başlıca fakir ve orta halli köylülerdi ve küçük toprağından kendi alın teri ile geçinenlerdi. Aynı zamanda 14.803 kişi, yani yüzde 10.25'i sanayide ve başlıca imalât endüstrisinde ve zanaatçılıkta çalışmıştır. Diğer yandan, tarım sektöründe çalışanların önemli bir kısmı toprak sahibi değildi, ırgatlık ederler, gündelikçi veya yarıcı olarak çalışırlardı. Gezgin zümre denilen bu geçici ücretli işçiler bu ve sonraki dönemlerde Bulgaristan Türklerinin sosyo-ekonomik yapısında önemli bir yer almıştır. Çünkü harp sonrası dönemde toprak mülkiyetinin küçük parçalara bölünmesi az topraklı ailelerin sayısını artırmış ve çalışabilen aile fertlerinin bir kısmına bu topraklarda iş kalmamıştır. Bu kesim ücretli işçi olarak başka yerlerde iş arayıp geçimlerini sağlamak zorunda kalmıştır. Bu yüzden sezon işçilerin sayısı hızla artmış ve 31.12.1920 yılı sayımlarının resmi verilerine göre Türk asıllı tarım işçilerin sayısı 35.285 kişiye ulaşmıştır.

Eğer endüstri, zanaatçı ve tarım işçileri kategorisine ulaşımda ve taşıtta çalışan ücretli işçiler (2660 kişi) ve devlet ve özel sektördeki memurlar, öğretmenler, ticaret kantoralarındaki hademeler, evlerdeki hizmetçiler vs. de katılırsa, savaş sonrası dönemde Bulgaristan Türkleri arasında işçi kesiminin sayısı 51.103 kişiyi bulmuştur.

Toplumda bunlara yakın bir de kent ve köylerde müstakil küçük ve orta mal üreticiler vardı ki, bunlardan büyük bir kısmının durumu, ücretli işçilerin, zanaatçıların, öğretmenlerin, fakir ve orta halli köylülerin durumlarından farklı değildi. Bu vesileyle Birinci Dünya Savaşı sonunda "Çiftçi Bilgisi" gazetesi "Türk ahalisi tefeci keneler ve politikacı sömürücüler tarafından reaya haline getirildi" diye yazmıştır.23

Maddi yoksullukla birlikte büyük bir kültürel geri kalmışlık da kendini göstermiştir. 31.12.1920 resmi nüfus sayımı sonuçlarına göre, Türk asıllı ahalinin (6 yaş üzerinde) yüzde 91.31'i okuma yazmadan mahrum kalmıştır.24 Sofya'da yayınlanan "Rehber" gazetesi Türklerin 1930 yılı başlarına kadarki dönemde vaziyetini şöyle özetlemektedir: "Bulgaristan'ın geçirdiği yarım asırlık devresini gözden geçirecek olursak ilk teşkil devrelerinde bizim ticaret ve sanayi itibariyle kuvvetli olduğumuzu., memleketin umum serveti olan arazi ve emlakının büyük bir kısmının elimizde bulunduğunu, az bir uyanıkla memleketin iktisadisine de hakim olmak vesaitine malik bulunduğumuzu görürüz. Aradan geçen elli sene gibi kısa bir müddet zarfında elimizdeki bu servet yıldırım sürati ile uçtu, eridi. Bugün, maalesef görüyoruz ki, şehirlerde ekseriyetle bir amele sınıfı teşkil ediyoruz. Arada kiraz beni gibi görünen tek tük esnaflarımız, nüfusumuza, kalabalığımıza nispetle hiç sayılacak kadar azdır. Köylerde arazi ve servetimizi elden çıkarmamış isek te bu sahada da vaziyetimiz memnuniyet ve iftihar verici değildir. Epeyce tetkik olunursa köylerde de servetimiz erimekte, iktisadi hakimiyet diğer unsurun eline geçmektedir."25 Bu durum 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından sonra yıllarca böyle sürüp gitmiş ve Bulgaristan Türkü bir daha sosyo-ekonomik durumunu diriltememiştir. Diriltmesine de imkan verilmemiştir. 1879-1945 yılları arasında Bulgaristan Türklerinin yaklaşık yüzde 90 kadarı küçük çiftçi olarak kalmıştır. 31 Aralık 1934 tarihinde yapılan sayımlara göre Bulgaristan Türk çiftçi ailelerin durumu Tablo 2'de açıklanmaktadır.26
Tablo 2'den görülüyor ki, Türk asıllı çiftçi ailelerinin büyük çoğunluğu 50 dekara kadar toprağa sahiptiler. 10 dekara ve 10-20 dekara kadar toprağa sahip çiftçi aileleri en fakirdiler ve yoksul köylü kitlesini oluşturuyorlardı.

20 dekara kadar toprağa sahip köylü ailelerin büyük bir çoğunluğu ve 20-50 dekara kadar toprağı olanların da bir kısmı bu topraklardan geçimlerini tamamiyle sağlayamıyorlar ve giderek sanayi işlerine ve özellikle tütün ve diğer sanayi dallarında iş aramak zorunda kalıyorlardı. 1934 yılı sayımlarına göre fakir çiftçi ailelerin sayısı Türk asıllı çiftçi aile sayısının yüzde 78.71'ni, yani 3/4'ünden fazlasını oluşturuyordu ve Türklere ait olan toprağın yüzde 48.71'ine, yani 1/2'inden daha azına sahiptiler.
50-100 dekara kadar toprağa sahip orta halli köylüler, Türk asıllı çiftçi ailelerin yüzde 17.02'sini, yani yaklaşık olarak 1/6'ini oluşturuyorlardı ve Türk çiftçi ailelerine ait olan tüm toprağın yüzde 33.52'sine, yani 1/3'ine sahiptiler. Genellikle bu kategorideki aileler kendi toprağı ile daha rahat geçiniyorlardı. Hatta bu kategoriden V5 kadarını oluşturan ve toprağın V3 kadarına sahip bulunan 80 ve 100 dekarlı aileler, özellikle verimli tarım bölgelerinde, varlıklı çiftçiler düzeyine yakınlaşıyorlardı.

100 dekarın üstünde toprağa sahip çiftçi aile kategorileri ise zengin tabakayı teşkil ediyorlardı. Sayıları itibariyle bu son iki kategori 1934 yılında Türk asıllı çiftçi ailelerin yüzde 4.27'sini, yani V25 gibi küçük bir azınlığını oluşturuyorlar ve Türklere ait toprağın yüzde 17.77'sine sahiptiler.

Çiftçi ailesi için en önemlisi işlediği toprak olmakla beraber, ailelerin ekonomik durumlarını en doğru bir biçimde belirtmek için tek bir gösterge değildir. Çiftçi ailelerin ekonomik durumlarını tam olarak belirtmek için sahip oldukları hizmet (iş) hayvanı, makine ve taşıt araçlarını da dikkate almak lazımdır. Çünkü bu üretim araçları olmadan tarım üretimi gerçekleştirilemez. Ancak tüm Bulgaristan Türklerinin sahip olduğu üretim araçlarını gösteren istatistik veriler bulunmadığı için bu hususta ahalisinin yüzde 95'i Türk asıllı olan Kırcaali, Mestanlı ve Koşukavak ilçelerine ait verilerden belirli bir fikir edinebiliriz.

Tablo 3'teki veriler gösteriyor ki, 10 dekara kadar toprağa sahip ailelerin yaklaşık yarısında hizmet hayvanı ve makine yoktu. Toprağın 38.48'ine sahip olan bu aileler üretim araçları olmadığından dolayı topraklarını başkalarına veriyorlardı. Bunlar başlı başına çiftçilikle geçinemedikleri için bir kısmı zengin çiftçilere ırgatlık, çobanlık ederek, yani ücretli tarım işçisi olarak geçimlerini sağlıyorlardı. Diğer kısmı ücretli işçi olarak taş ocaklarında, maden ocaklarında, zanaatçı ve sanayi işletmelerinde çalışıyorlardı. 10 dekara kadar toprağa sahip olan köylülerin ancak yüzde 10-12'si kendilerinde olmadığı veya yetersiz olduğu için üretim araçları ve toprak kiralıyorlardı.27
Bu kategoriye yakın çiftçi aileleri 10-50 dekar toprağı olan çiftçilerdi ve bunların da kimisinde hizmet hayvanı, makine ve taşıt yoktu. Tabloda anlaşılacağı üzere, gösterilen üç ilçede 1934 yılında bu kategorideki çiftçi ailelerinin yüzde 7.50'sinde üretim aracı yoktu ve bunların yüzde 75'i 10-20 dekar toprağa sahiptiler. Ve yine 10-50 dekara kadar toprağı olanların yüzde 10 kadarının da hizmet hayvanı yoktu ve bunların yüzde 75'i yine 10-20 dekar toprağa sahiptiler.

Verilerden görüldüğüne göre 10 dekardan 50 dekara kadar toprağa sahip çiftçi ailelerinden çoğunun ekonomik durumu pek iyi değildi. Onun için bu kategoriden de pek çok sayıda köylü başka iş alanında veya büyük çiftlik sahiplerinde çalışmak zorunda idiler.
50-100 dekar topraklı ailelerin ancak az bir kısmında, yüzde üç kadarında, iş hayvanı yoktu ve yüzde 1.57'si makine ve taşıttan yoksundu, diğer kısmında, daha varlıklı, zenginlere yakın orta halli çiftçilerde ise fazla üretim aracı vardı ve bunları kiraya verirlerdi. Son kategorideki çiftçilerin az bir kısmında da hizmet hayvanı ve makine yoktu. Bu aileler toprağının hepsini veya bir kısmını kiraya verirler, kalanını da başkalarından kirayla üretim aracı alıp ücretli işçilerle işletirlerdi. Yani büyük toprak sahipleri çiftliklerinde bir hayli ücretli işçi çalıştırmak zorundaydılar. Gezgin zümre denilen bu geçici ücretli tarım işçilerinin bu yıllarda Bulgaristan Türklerinin sosyal yapısında önemli yeri vardı. Onların sayısı tarım dışında çalışan Türk işçi sayısından çok daha yüksekti. Mesela 31 Aralık 1934 yılı sayımlarına göre, Bulgaristan'da Türk asıllı 40459 işçi vardı. Bunlardan 24070 kişi, yani yüzde 60 kadarı tarımda çoban (3675 kişi) ve gündelikçi olarak (20395 kişi) geçimini sağlarlardı. Geri kalan 16389 kişi tütün sanayinde, inşaatta, ulaştırma, ticaret vs. sektörlerde çalışırdı.

Bulgaristan Türklerinden küçük dükkan sahibi bir hayli zanaatçı da vardı. Bunların çoğu terzi, kunduracı, saraç, demirci, berber vs. idi ve 31 Aralık 1934'te bunların sayısı 4942 dolayında idi. Bu işyerlerinde 5695 kalfa ve çırak çalışıyordu. Türk asıllı memurların sayısı ise 1721 kişi idi.28 Resmi verilere göre 31.12.1934'te Türkler arasında okur yazar kesimin nispi payı sadece yüzde 14, erkekler arasında yüzde 19.4, kadınlar asında ise yüzde 9.4 idi. Bu oran kentliler arasında yüzde 25.5, köylüler arasında ise yüzde 12.7 idi.29

Bulgaristan Türkleri arasında sanayici ve tüccar gibi işadamları da bulunmaktaydı, fakat onların sayısı ve nispi payı daha düşüktü. 1934 yılında Türk asıllı sanayicilerin sayısı tahminen 292 civarındadır. Bunlar tütün mağazaları, deri, değirmen, tekstil vs. küçük sanayi müesseselerin sahipleridir. 1934 yılında zahire tüccarı, cambaz, tütün tüccarı ve aracıları gibi büyük ve küçük tüccar Türklerin sayısı 2288 idi.30

Görüldüğü gibi, 1877/1878 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra Bulgaristan Türklerinin sosyo*ekonomik yapısında sanayici, tüccar vs. işadamı olabilen Türklerin sayısı çok azdı. Çünkü şehirlerde oturan Türklerin nispi payı çok düşüktü. Bu pay 1920'de yüzde 7.3, 1926'da yüzde 6.2, 1934'te ise yüzde 5.8 idi.31 Türklerin yüzde 93-94'ü köylerde yaşıyordu ve çalışan kısmının da yüzde 90'ı tarımla uğraşıyordu.32 Tarımda çalışan Türklerin de yüzde 90'ı küçük çiftlik sahipleriydi. Cetvelde de (Tablo 2'de) görüldüğü gibi, 50 dekara kadar toprağa sahip fakir köylülerle 50'den 100 dekara kadar toprağı olan orta halli çiftçiler Türk ahalisinin yüzde 95.73'ünü oluşturuyordu. Onlar başlıca ihtiyaçlarını karşılayan tarım ürünlerini kendi alın terleriyle üretiyorlardı, devlete ve bankalara olan borçlarını ödeyebilmek için de ürettikleri ürünün pek az bir kısmını pazara çıkarıyorlardı. Yani küçük çiftçi zümresi kendi kendine yeterli sayılabilecek bir durumda idi.
Komünist rejimde bu durum kökten değiştirildi. 1944 yılında komünistlerin iktidara gelmesiyle Bulgaristan özel mülkiyete dayalı ekonomik sistemden devletçi sosyalist ekonomik sisteme doğru yöneldi. Tabii bu değişiklik 9 Eylül 1944'te iktidar değişikliği olur olmaz ve Vatan Cephesi Hükümeti kurulur kurulmaz olmadı, çünkü bu hükümetin içinde komünistler önemli bir ağırlığa sahip olmakla birlikte, diğer siyasi güçler de bulunmaktaydı. Bu nedenle, ekonominin kamulaştırılması için komünistlerin iktidarda mutlak egemenliklerini sağlamaları gerekmekteydi. Bu da 1946 seçimleriyle gerçekleştirildi. Seçimlerden sonra ekonominin kamulaştırılmasına hız verildi. Kamulaştırma, sanayide, ticarette ve bankacılıkta çok daha kısa sürede gerçekleştirildi, tarımda ise nispeten biraz daha uzun sürdü. Bu farklılık iki kesimin özelliklerinden dolayı böyle gelişti. Fakat Bulgar ekonomisindeki kamulaştırma hareketi öteki sosyalist ülkelere kıyasla daha hızlı gelişerek kısa sürede tamamlandı. Bu olayda 1947 yılında Bulgar parlamentosu tarafından sanayi müesseseleri ve bankaların millileştirilmesi ile ilgili kabul edilen yasanın büyük rolü oldu. Yasanın kabul edilmesi ile sanayi işletmeleri, yanı sıra bir çok zanaat işletmesi ve banka millileştirildi.

Bunların arkasından iç ve dış ticaret ve ulaştırma devletin eline geçti. Özel dış alım ve dış satım kuruluşları ortadan kaldırıldı ve özel kesimin toptan ticaretine son verilerek kamulaştırma işi tamamlanmış oldu. 1949 yılı sonu ve 1950 yılının başında özel kesimin perakende ticaret yapma hakkı da kaldırıldı, bu işleri devlet işletmeleri ve tüketim kooperatifleri üstlendiler. Böylece endüstri ve ticaret alanında sosyalist sektör egemen duruma sokuldu ve 1956'da artık sanayi üretiminin yüzde 97.7'si, perakende ticarette de yüzde 99.5'i burada toplandı.

Tarımda da örgütlenmeye gidildi. Bu örgütlenmenin ağırlık payları farklı olmakla birlikte birinci aşamada kolektif tarım işletmeleri olan Emek Kooperatif Tarım İşletmeleri (TKZS) ve Devlet Tarım İşletmeleri (DZS), İkinci aşamada ise (1970'lerden sonra) Tarım Sanayi Kompleksleri (APK) oluşturuldu. Emek Kooperatif Tarım İşletmelerinin kurulması düşüncesi daha 1945'te ortaya atıldı ve uygulama sınırlı çevrelerde rağbet gördü. Türk köylüsünün büyük kısmı küçük işletmelerinde güç durumda da olsa bu uygulamaya hiç de sempati duymadı. Türk köylüsünü Tarım Kooperatif İşletmelerine celbetmek ve sosyo-ekonomik sorunlarının çözülmesi için
yoğun çalışmalar yapıldı ve önemli kararlar alındı.33 Bakanlar Kurulu, bu nüfusun yoğun olduğu yörelerde il belediyelerin çalışmalarını yönlendiren bir dizi kararlar aldı. Şumnu ili için 25 Temmuz 1951 tarih ve 865 sayılı, Hasköy ili için 6 Eylül 1951 tarih ve 1096 sayılı, Varna ili için 19 Aralık 1951 tarih ve 1526 sayılı ve Rusçuk ili için 8 Nisan1952 tarih ve 309 sayılı kararnamelerle, Bulgaristan, Tüklerinin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik geri kalmışlığın giderilmesi, kültür ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi için bir dizi önlem alındı.34 Bulgaristan Türk köylülerin kooperatifçiliğin avantajları konusunda ikna edilmesi için, Bakanlar Kurulunun 20 Temmuz 1951 tarihli kararıyla Tarım Bakanlığı Bulgaristan Türklerinin yaşadığı yörelerde Tarım Kooperatif İşletmeleri'nden birini her şeyi ile örnek kooperatif durumuna getirmekle görevlendirildi.35 Koşukavak'ta Vransko, Mestanlı'da Penkovtsi, Kırcaali'de Maslinovo, Balpınar'da Glojevo, Dulovo'da Pravda, Kemallar'da Zdravets, Rusçuk'ta Semercievo, Razgrad'da Ostrovo, Silistre'de Profesör İşirkovo, Bela'da Pomen, Şumnu'da İzgrev köylerindeki tarım kooperatifleri örnek kooperatif ilan edildiler.36 Bu tarım kooperatiflerine devlet karşılıksız yardımda bulundu.37 Ayrıca Tarım Bakanlığı, Bulgaristan Türklerinin yaşadığı yörelerde mevcut Tarım Kooperatiflerinin geliştirilmesi için kredi verilmesi, Türk gençlerinin muhasebe, yöneticilik, traktör, kamyon kullanma kursları gibi kurslara gönderilerek Tarım Kooperatiflerinde istihdam edilecek personelin yetiştirilmesi gibi önlemler belirledi.38 Ancak Bulgaristan Türk köylülerin büyük çoğunluğu Tarım Kooperatiflerine girmeyi reddetti. 1950 yılı sonlarında kooperatifler işlenebilir toprağın yüzde 51.1'i ve ülkedeki köy hanelerinin yüzde 47.9'unu kapsamışken, bunlara dahil olan Bulgaristan Türk köylüsünün oranı yüzde 5-6'da kaldı.39 Kooperatiflere girenler ancak fakir köylüler oldu. Orta halli Türk köylüleri, kooperatiflere girmede tereddütlü davrandı. Bu durum birkaç yıl böyle sürdü. Komünist Partisi'nin Beşinci Kongresi (1948) kararları doğrultusunda bundan sadece 2-3 yıl sonra kaba güç kullanılarak kooperatifleştirmede "kitleleştirme" hareketi başlatıldı ve bunun neticesinde 1959 yılında toprağın yüzde 96'sı kooperatifleştirildi. Kooperatifleştirme politikası en çok Bulgaristan Türklerini etkiledi, çünkü yüzde 90'ı tarımla uğraşıyordu. Türklerin özel mülkiyeti kolektifleştirilince kendi tarlalarından, bağlarından, bahçelerinden, şehirdeki Türkler ise kendi özel dükkanlarından, atölyelerinden, işletme yerlerinden yoksun kaldılar. Türklerle Bulgarlar aynı kooperatiflerin üyesi ve işçisi oldular. Tarım ve meslek kooperatiflerinden artakalan Türk nüfusu, özellikle gençler, başka sektörlere yöneltildi. Bu da kırsal alanlardan kentlere doğru, Türk bölgelerinden başka bölgelere doğru sürekli bir göçe neden oldu. 1956-1965 döneminde göç 108.828 Bulgaristan Türkünü kapsadı. Bunlardan 10.718'i kentlerden, 98.110'u köylerden başka yere göç ettiler. 1965-1975 döneminde ise 13.277'si kentlerden, 96.422'si köylerden olmak üzere 109.699 Türk bir yerden başka yere göç etti. Dolayısıyla 1956-1975 yılları arasında Bulgaristan'da toplam 218.527 Türk yer değiştirdi. Bunlardan 144.431'i bulunduğu ilin hudutları içindeki kentlere ve köylere, 74.096'ı ise değişik illerin köy ve kentlerine göç ettiler.40 Yaşanan bu iç göçü sonucu pek çok Bulgaristan Türkü sanayi, ulaştırma, inşaat ve diğer sektörlerde çalışmaya başladı, fakat bu kitlenin de belirli yerlerdeki nüfus yoğunluğu bir ölçüde kırıldı. 1956-1975 döneminde çalışan Türk nüfusu sektörlere göre Tablo 4'teki gibi bir gelişme gösterdi.
Tablo 4'ten görüldüğü gibi, bu göç dalgası tarım sektöründe çalışan Türk nüfusunda bir azalma ortaya çıkardı. 1956-1975 döneminde bu sektörde istihdam edilen Türklerin aktif nüfusunda üçte bir düşüş oldu ki, bu nispi payın yüzde 84.3'ten yüzde 56.1'e düşmesi sonucunu doğurdu. Aynı zamanda sanayi sektöründe istihdam edilen işçilerin hem mutlak sayısında, hem de nispi payında artış oldu. 1956'da sanayi sektöründe Türk işçi yüzdesi 6.8 iken 1975'te 3 kat artarak yüzde 20.9'a yükseldi. Böylece 1975 yılında Bulgaristan Türk aktif nüfusun beşte biri değişik sanayi dallarında çalışma imkanı buldu. Ayrıca Bulgaristan Türklerinin işçi kesiminde ortaya çıkan yeni bir olumlu gelişme de, bu işçilerin, üretim araçları üretiminde, elektronik, haberleşme, gemi inşaatı gibi önemli ve gelecek vaat eden dallarda çalışmasıdır. Böylece Bulgaristan Türk işçilerin meslek yapısında da değişiklik oldu.
Bunun nedeni, üretimin mekanizasyonu ve otomasyonu yanı sıra Türk işçilerin eğitim düzeyinin artmasıdır. Buna bağlı olarak özel uzmanlık gerektiren işlerde istihdam edilen Bulgaristan Türk işçi sayısında da hızlı artış oldu.

Sanayi sektöründe en fazla Türk işçisi makine imal ve metal işletme sektöründe istihdam edildi. Bu işçilerin 1956 yılında sayıları 3162 iken 1975'te 5.5 kat artarak 17.423'e çıktı. Gıda sanayide çalışanların sayısı 1956'da 4594 iken 1975'te 3 misli artış göstererek 13.284'e yükseldi, tekstil sanayide rakamlar 1929 iken 5.5 misli artışla 10.541 oldu. Kimya sanayide 199'dan 3.147'ye yükseldi. Metalürjide 1.785'den 1.5 kat artarak 2.368'e ulaştı.

Kimya sanayiinin gelişmesi, kimyasal maddelerin tarımda yaygın biçimde kullanılması, kimya, kauçuk ve petrol sanayiinde çalışan Türk işçilerinin sayısının artmasına neden oldu. 1965-1975 döneminde bu sektörde istihdam edilen Türk işçilerin sayısı 5 kat arttı. Hafif sanayi sektöründe çalışan Türklerin sayısı da artış eğilimi gösterdi. Tekstil dalında 1965'te 2.262 kişi çalışırken 1975'te 3.5 misli bir artışla 7.974 kişiye ulaştı.

Terzilerde artış 5 misli, ayakkabıcılarda 2 misli, gıda sanayiinde çalışanlarda 1.5 misli oldu. Diğer hafif sanayi dallarında istihdam edilen Türk işçilerin sayısı da benzer şekilde artış eğilimi gösterdi. Türk işçilerin ağır ve hafif sanayi dallarına yönelmesi, onların teknik bilgilerinin ve özgüvenlerinin artmasına neden oldu.

Binlerce Bulgaristan Türk kadını da erkeklerle birlikte sanayi sektöründe çalışmaya başladı. 1975'te sayıları 1956'ya göre 10 kat, 1965'e göre 3 kat arttı. 1975'te tekstil sanayiinde 8.481, gıda sanayiinde 7.384, makine imalâtı ve metal işletme sanayiinde 3.588, kimya sanayiinde 1.538 vs. Türk kadını çalışıyordu. 1975'te sanayide istihdam edilen Türk işçilerinin 33.019'u, yani yaklaşık yüzde 44'ü Türk kadınlarından oluşmaktaydı.

İnşaat sektöründeki Türk işçilerin sayısında da bir hayli artış oldu. 1975'te bu sektördeki Türk işçilerin sayısı 1956'ya oranla 7 kat ve 1965'e oranla 1.5 kat arttı. Bilhassa armaturistci (demir-beton inşaatı mütehassısı), sıvacı, betoncu (beton işleriyle uğraşan kimse), mozaik işçisi, boyacı, marangoz vs. işçilerin sayısı çok arttı. 1956'da bu gibi inşaat işçilerin toplamı birkaç bini aşmaz iken 1965'te onların sayısı 21.545'e, 1975'te 26.731 kişiye ulaştı.

Değişik sektörlerdeki olumlu gelişmeler ulaştırma sektöründe de görüldü. Kara ve demiryolu taşımacılığında çalışanların sayısı 1956'da 173 iken 1965'te 2.903'e, 1975'te 11.431'e yükseldi. Sadece şoför sayısı 1956'da yüz civarında iken 1965'te 2.526'ya, 1975'te 9.980'e ulaştı. Deniz ulaşımında çalışanların sayısı da az değildir. Ticaret ve hizmet sektöründe çalışanların sayısında da artış oldu. 1965 yılında bu sektörde istihdam edilen Türklerin sayısı 4.407 iken 1975 yılında iki kat artarak 9.297'ye ulaştı.

Bulgaristan Türklerinin yaşadığı yörelerdeki sosyo-ekonomik değişiklikler, tarım sektöründe çalışan Türklerin sayısında ve dağılımında da bazı değişikliklere neden oldu.

Tablo 5:Tarım Sektöründe İstihdam Edilen Aktif Türk Nüfusunun Uğraş Türlerine Göre Dağılımı*
UĞRAŞ TÜRLERİ 1965 1975
1. Tarımsal bitki yetiştirme
birim başkanları 843978
2. Traktör birimleri başkanları 6370
3. Hayvan yetiştirme birim
başkanları 248281
4. Grup başkanları 1133 563
5. Traktör sürücüleri 4466 10996
6. Eker biçer sürücüleri 145560
7.Tarım makinaları kullananlar 1311 563
8. Bitki yetiştirenler 232188 153430
9. Hayvan yetiştirenler 18800 17874
10. Belirgin olmayan tarımsal
uğraşı olanlar 143315 4553

TOPLAM 273512 189957

Kaynak: düzenlenmiştir. Tablo,1.12.1965 ve 2.12.1975 nüfus sayımı sonuçlarına göre Veriler, 1975'te tarım sektöründe istihdam edilen Bulgaristan Türklerinin sayısının yüzde 56.1 olduğunu ortaya koymaktadır. Yani Bulgaristan Türklerinin yine büyük çoğunluğu tarımla uğraşmaktadır. Tabi 1975 yılında 1956 yılına kıyasla bu sektörde çalışan Türklerin yüzde 31 oranında azaldığı da görülmektedir. Bu azalma son yıllarda tarımda makinalaşmanın hızlı olduğu bitki ve hayvan yetiştirme dallarını kapsamaktadır. Bulgaristan Türklerinin yaşadığı köylerde de tarımda makinalaşmanın etkili olması, işlerin bölünmesini ve daha gelişmiş mesleki yapının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu da tarım sektöründe çalışanların uzmanlaşması sonucunu doğurmuştur. Tarım sektöründe çalışan Bulgaristan Türklerinin sayısında azalma gözlenirken, örneğin traktör kullananların sayısı %246 oranında, eker-biçer kullananların sayısı da %386 oranında artmıştır. Böylece bu kesim, sanayi tipi üretim kültürünü köye taşımıştır.

Bulgaristan Türkleri üretim alanı yanısıra sosyal hizmetler alanında da yer almıştır. Fakat bu pay onların sosyo-ekonomik yapısında çok düşük nispeti teşkil etmektedir. Verilere göre 1956-1965 döneminde aktif Türk nüfusunun yüzde 96'sı üretim alanında istihdam edilirken 1975'te bu oran yüzde 93.7'e düşmüştür. Sosyal hizmetler alanında ise bu kitlenin aktif nüfusunun payı yüzde 4'ten sadece yüzde 6.3'e yükselebilmiştir. Ülke ortalamasına göre bu pay çok düşük olmakla birlikte gelişmesi için özen gösterilmemiştir.

Genel olarak 1980 yılların sonuna kadar Bulgaristan Türklerinin sosyo-ekonomik yapısı işçi ve kooperatif üyesi köylüler şeklinde iki grupta yoğunlaşmaktadır. Bu iki grup çalışan toplam Türk nüfusun yüzde 94'ünü oluşturmaktadır. Bu da Türklerin Bulgaristan için ne kadar büyük bir işgücü teşkil ettiğini kanıtlamaktadır. Bulgaristan Türklerinin sosyal yapısındaki değişiklikler Tablo 6'da daha açık bir şekilde görülmektedir.
Verilere göre, aktif nüfus arasında işçi sosyal grubuna dahil olanların sayısı daimi bir artış göstermiştir. 1956'da sayıları yüzde 14.6 iken 1975'te yüzde 64.4'e çıkmıştır. Bu aşırı artışın nedeni son sayımda Tarım-Sanayi Kompleksi (APK) şeklinde örgütlenmiş birliklere üye olanların da işçi grubuna dahil edilmesinden kaynaklanmaktadır. Buna rağmen Türklerin aktif nüfusu içinde işçi sosyal grubunun nispi payı artmaktadır. Diğer sosyal grupların gelişmesi ise farklı eğilim göstermektedir. Onların mutlak sayısı ve nispi payı daimi olarak azalma göstermektedir. Mesela Türk kooperatif üyesi köylülerin nispi payı 1965'te 68.1 iken 1975'te 29'a düşmüştür. Bu da Bulgaristan'ın sosyo-ekonomik gelişmesinden kaynaklanan tabii ve kaçınılmaz bir eğilimdir.

1956-1975 döneminde Bulgaristan Türkleri arasında aydınlar grubunda da gelişme kaydedilmiştir. Bu gelişme, 1960'lı yılların sonuna doğru 8 yıllık temel eğitimini bitiren Bulgaristan Türk öğrencilerin büyük kısmının üst dereceli eğitim kurumlarına devam etmelerinden kaynaklanmaktadır.41 Temel eğitimi bitirenlerin çoğu meslek okullarına, üniversiteye devam etmek isteyenler ise teknik ve iktisadi eğitim kurumlarına yöneltilmişlerdir.42 Amaç, bu kitlenin içinden üretimde yerini alacak aydınların yetiştirilmesidir.

1970'li yıllarda eğitim öğretim alanında Bulgaristan Türklerini ilgilendiren daha da köklü değişiklikler yapılmıştır. 1975 yılında, 8 yıllık temel eğitimi bitiren Bulgaristan Türk çocukların Kırcaali ilinde yüzde 92'si, Eskicuma, Razgrad ve Şumnu illerinde yüzde 95'i tahsillerine üst dereceli eğitim kurumlarında devam etmişlerdir. 1957-1958 ders yılında, 3371 'i liselerde, 1436'sı pedagoji okullarında olmak üzere toplam 110.291 Türk öğrencisi eğitim görürken, 1962-1963 yılında bu rakam 152.203'e çıkmıştır. Bunlardan 2268 genç orta dereceli teknik okullarında, 2953 öğrenci sanayi-meslek okullarında ve 2000'den fazla öğrenci ise liselerde eğitimini sürdürmüşlerdir.

1970-1971 ders yılında ilk, orta ve yüksek eğitim kurumlarında öğrenim yapan Bulgaristan Türk öğrencilerin toplam sayısı 181.279, anaokuluna giden Türk çocukların sayısı da 50.554'dür. Lise, meslek lisesi ve teknik okullara devam eden Türk öğrenci sayısında da önemli artış olmuştur. 1957*1958 ders yılında bu okullara giden Bulgaristan Türk öğrenci sayısı 6 bin dolayında iken, 1970-1971 öğretim yılında 3 kat artarak 21.617'ye çıkmıştır. Bunlardan 8178'i eğitimini meslek okullarında, 5031'i meslek-teknik okullarında, 4654'ü teknik okullarında ve 3754'ü politeknik (lise) okullarında eğitimine devam etmişlerdir. Aynı ders yılında yüksek okullarda ve ön lisans düzeyindeki okullarda da 795 öğrenci eğitimini sürdürmüşlerdir.43 Bütün bu gelişmeler, Bulgaristan Türklerinin eğitim düzeyinin artmasını sağlamıştır.

1956, 1965 ve 1975 yıllarında 8 ve daha büyük yaşlardaki Bulgaristan Türklerinin eğitim düzeyine göre dağılımı: (Tablo 7'de verilmiştir)44

Veriler, Bulgaristan Türklerinin eğitim düzeyinin ağır da olsa yükseldiğini göstermektedir. Bu gelişimin bir sonucu olarak Türkler arasında bir aydın kesimi de oluşmuştur. 1965 yılında 10.265 öğretmen, mühendis, tekniker, ziraat mühendisi, doktor ve diğer uzmanlar ekonominin değişik sektörleri ile eğitim ve kültür alanında görev almışlardır. 1966 yılı sonunda 14 bin olan Bulgaristan Türk aydınların sayısı 1975 yılı sonunda 31.961'e ulaşmıştır. Özellikle üretimi doğrudan doğruya yöneten, ekonomide yenilik yaratan aydınların sayısı
hızlı artış göstermiştir. Örneğin 1975 yılında, Bulgaristan Türkleri arasında yetişen mühendis ve teknik eleman sayısı 1965'e göre 3 kat, ziraat mühendisi, zoomühendis, veteriner sayısı 2 kat, bilim ve sosyal hizmetler uzmanların sayısı 1.5 kat, doktor, diş hekimi, eczacı, hemşire, ebe ve sağlık memuru sayısı 3 kat, muhasebeci sayısı 3 kat artmıştır.45 Bu aydın kesimin Bulgaristan Türklerinin sosyo-ekonomik ve kültürel yapısında önemli yeri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bulgaristan Türklerinin genel kültür gelişiminde okuma evlerin, tiyatro, sinema, müze ve kütüphane gibi kültürel kuruluşların da önemli yeri olmuştur. Bilhassa Bulgaristan Türklerinin kitaba bakış açısı değişmiş, kitap iş ve toplum yaşantısında değerli yardımcı olarak görülmeye başlanmıştır.

Amatör sanat etkinliklerine katılım da, Bulgaristan Türklerinin kültürel yaşantısında gelişmenin bir başka göstergesidir. 1958'de değişik sanat etkinliklerinde bulunanların sayısı 10 bin iken, 1962'de 13.200'e, 1966 yılında ise sadece Kırcaali ve Şumnu illerinde bu rakam 25.350'ye çıkmıştır.46 Kırcaali, Razgrad ve Şumnu'daki Türk tiyatroları ve özellikle bu tiyatrolara bağlı hafif müzik toplulukları etkinlikleri ile Bulgaristan Türklerinin kültür hayatında önemli katkıda bulunmuşlardır. Bulgaristan Türkleri, okuma evleri ve kütüphanelerce düzenlenen konferans, resital ve yarışma gibi organizasyonlara da katılmışlardır. Onlar bu manevi değerlere sadece ilgi göstermekle kalmayıp, bu değerleri yaratan kişiler olarak toplumda yerini almışlardır.47

Bulgaristan Türklerinin sosyo-ekonomik ve kültürel hayatında bütün bu gelişmeler, onların sosyal yaşamında da büyük değişimlere neden olmuştur. Daha önce Türkler Bulgarlardan her bakımdan ayrı ve uzak, kendi içine kapalı bir topluluktu. İki halk arasındaki ilişkiler asgari düzeydeydi. Türkler, çoğunlukla ayrı bölgelerde, ayrı köylerde, ayrı mahallelerde yaşıyordu. Türklerle Bulgarların karışık olduğu yerlerde de Türklerin iş yerleri, eğlenme-dinlenme yerleri, eğitim-öğretim kurumları Bulgarların kurumlarından ayrıydı. Türkler kendi yaşayış biçimini titizlikle korudukları gibi, Bulgarlardan uzak durmak konusunda da pek duyarlıydılar. Ancak kentlerde Türklerle Bulgarlar arasında bir ölçüde iş ilişkisi vardı. Fakat komünist rejimi Bulgaristan Türklerinin bu içe dönük, kapalı yaşamını da alt üst etti. Ekonomik kaynaştırma veya erime yoluyla, karşılıklı sosyal ilişkiler en ıssız köylere kadar genişletilip derinleştirildi. Kentlerde bulunan zanaat ve meslek sahipleri kooperatifler içinde kaynaştırıldı. Tarım ve meslek kooperatifleri içinde kaynaştırılamayan Türk nüfusu ise başka bölgelere, başka sektörlere kaydırılarak Bulgar çoğunluğu içine serpiştirildi. Bununla Türklerin Bulgar çoğunluğu içinde asimile edilmesi istendi. Bu politika 1980'li yılların sonuna kadar böyle devam etti.

1989 yılının son aylarından itibaren Bulgaristan hızlı bir siyasi değişim süreci yaşamaya başladı. Bu değişim 10 Kasım 1989'da diktatör Todor Jivkof rejimine son verilmesi ve iktidarın reformcu güçler tarafından ele geçirilmesi ile mümkün oldu. O günden bu yana Bulgaristan'ın sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasi hayatında bir çok değişiklik oldu. İlk önce Bulgar Komünist Partisi'nin iktidar tekeline son verildi ve çoğulcu parti sistemine geçildi. Bununla birlikte ülkenin içinde bulunduğu ağır ekonomik durumdan kurtarılması için sosyalist ekonomik sisteminden, serbest piyasa ekonomik sistemine, kamulaştırmadan özelleştirmeye geçildi. Ayrıca Jivkof yönetiminin Bulgaristan Türklerine uyguladığı soykırımı politikasının sonucu olarak Mayıs 1989-Mayıs 1990 tarihleri arasında vizeli ve vizesiz 345.960 Bulgaristan Türkü zorunlu göçe tabi tutuldu. Bunlardan 133.272'si aynı dönemde geri dönüş yaparken 212.688'i Türkiye'ye yerleşti. Bunların yüzde 31.7'si işçi, 10.6'sı memur, kalanları ise diğer sosyal
gruplara mensup kişilerdi. Buna rağmen Bulgaristan'da 1992 sayımlarına göre 800.052 Türk nüfusu kaldı. Bunların yüzde 31.6'ı şehirlerde, yüzde 68.4'ü köylerde oturmaktadır. Toplam nüfusun yüzde 51.4'ünü 30 yaşın altındaki grup, yüzde 37'sini 31-59 yaşındaki grup, yüzde 11.6'nı ise 60 yaşın üzerindeki grup oluşturmaktadır.48 Bu dönemde Bulgaristan Türklerinin eğitim düzeyinde de önemli değişiklikler oldu. 1975 yılı sayımlarından yedi yıl sonra, 1992'de yapılan sayımlara göre, ilkokulu bitiren Türklerin nispi payı yüzde 24.2'ye, 8 yıllık temel eğitimi bitirenlerin nispi papayı yüzde 40.6'ya, orta eğitimi (lise, meslek teknik okullarını) bitirenlerin nispi payı yüzde 15.8'e, önlisans ve lisans eğitimi görenlerin nispi payı yüzde 1.2'ye ulaştı. İlkokulu bitiremeyenlerin ve eğitim seviyesini belirtmeyenlerin nispi payı 10.7'ye, okur yazar olmayanların nispi payı ise 7.4'e geriledi.49 Bütün bu gelişmeler, 1990 yılı başlarından itibaren Bulgaristan'ın ve Bulgaristan Türklerinin sosyo-ekonomik ve kültürel yapısında yeni bir yapılanma döneminin başlangıcı oldu.

Kaynak:Memişoğlu, Hüseyin, "Bulgaristan Türklerinin Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Yapısı", Türkler Ansiklopedisi, C. 20, Ankara 2002.


Makedonya Türkleri

Etnik yapısı ve coğrafi hudutları tartışma konusu olan Makedonya, Türk tarihinin ayrılmaz bir parçası, Balkanlar'ın etnik, dinsel, kültürel ve linguistik açıdan en karışık bölgelerindendir. Makedonya bölgesi; Ege Makedonyası (Yunanistan'da), Vardar Makedonyası (bugünkü bağımsız devlet) ve Prin Makedonyası (Bulgaristan'da) şeklinde üçe bölünmüş durumdadır.

Makedonya'ya tarih boyunca çeşitli kavimler (Traklar, İllirler, Romalılar, Slavlar...) yerleşmiştir. IV. asırda Hun Türklerinin buralara gelişini, Avarlar, Bulgarlar, Kıpçaklar, Peçenekler takip etmişlerdir. XIV. yüzyılın ikinci yarısından Balkan Savaşları'na kadar bölge Osmanlı hâkimiyetinde kalmıştır.

Balkan Savaşları'ndan sonra Osmanlı Devleti'nin bölgeden çekilmesiyle çeşitli vesilelerle göç etmek durumunda kalan Türkler azınlık konumuna düşmüşlerdir. Gerek Krallık Yugoslavyası'nda gerekse Tito'nun başta olduğu dönemde mağdur durumda olan Türkler, din, dil, eğitim, sosyal ve siyasal örgütlenme gibi hususlarda pek varlık gösterememişlerdir.

Tito'nun ölümüyle (1980) genel anlamda yapıcı ve barışçıl konumunu kaybetmeye başlayan Yugoslavya'nın 1990'ların başında parçalanmasıyla Makedonya bağımsızlığını ilan etmiş (1991) ve diğer milletler gibi Türkler açısından da yeni bir dönem başlamıştır.

Makedonya Türklüğü

Balkanlar'ın dolayısıyla Makedonya'nın Türklerle tanışması IV. asırda Hun Türklerinin buralara gelişlerine dayanır.1 Hun Türklerini Avar, Bulgar, Kıpçak, Peçenekler takip etmişlerdir.2 XIV. yüzyılın ikinci yarısından sonra Osmanlı hâkimiyeti başlar.3

1292 yılından itibaren, Makedonya'nın bazı yerlerine Batı Anadolu'dan gelen Türkler yerleşmeye başladılar.4 Türk ailelerinin gelişiyle Türk şehir anlayışına uygun şehirleşmede vakıf müesseseleri önemli bir yer tutmaya başlar. Üsküp'teki Yahya Paşa mahallesi, Manastır'daki Asmalı köyü gibi.5

Osmanlı döneminde, Selanik, Üsküp, Manastır, Serez, Köprülü, Kalkandelen ve Gostivar. gibi şehir ve kasabalardaki nüfusun büyük çoğunluğunu Türkler oluşturuyordu.6 Ancak Türk hakimiyetinden sonraki dönemde çeşitli sebeplerle bölgedeki Türk nüfusu azalmıştır.
Bugün Türkler, Batı Makedonya'nın Gostivar, Kalkandelen (Tetovo), Ohri, Struga, Manastır (Bitola), Kırçova, Debre bölgelerinden başka, başkent Üsküp (Skopje) ile Doğu Makedonya'nın Köprülü (Velez), Valandova, Ustrumca, Radoviş, İştip bölgelerinde yaşarlar.7

II. Dünya Savaşı sonrasında, Arnavutlar ve Makedonlar bölgedeki Türk varlığını yok saymak istemişlerdir. Arnavutların Türklerin "Türkleşmiş Arnavutlar" olduğunu, Makedonların Debre, Resne, Radoviş, Üsküp gibi bölgelere bağlı köylerde yaşayan Türklerin Türk olmadıklarını iddia etmeleri gibi.

Makedonya Türklerini Doğu ve Batı Makedonya Türkleri şeklinde ayırmak gerekir. Çünkü doğu ile batı birçok yönden farklıdır. Batı Makedonya Türkleri ekonomik, sosyal, kültürel, eğitim ve sair bakımdan daha çok imkana sahiptir. Doğu Makedonya Türkleri ise batıdakilere oranla daha zor durumdadırlar. Buralara bilinçli olarak bazı hizmetler, çeşitli bahanelerle götürülmemektedir. Böylece Türklerin kendi benliklerini kaybetmeleri sağlanmaya çalışılmaktadır. Dedeli, Çalıklı, Gökçeli, Alikoç ve Kocaali.. gibi yerlere başta Türkçe eğitim olmak üzere birçok yönden hizmet tam gitmediğinden dil, din, kültür açısından bölge Türkleri zayıf durumdadır. Buna bir de ekonomik sorun eklendiğinde durum daha da vahim bir hâl almaktadır.8
Bugün Makedonya Türkleri, her türlü olumsuzluğa rağmen, ulusal kimliğine ve Türk kültür değerlerine bağlı kalmaya devam etmektedirler.

Nüfus Yapısı-Göç

Günümüz Makedonyası'nın nüfusunu, Makedon, Türk, Arnavut, Sırp, Rom, Ulah (Rumen), Torbeş ve diğer milliyetler oluşturmaktadır. Yüzyıllardır birlikte yaşayan bu milliyetlerin bölgedeki nüfus oranı zaman zaman değişikliğe uğramıştır. Bu bağlamda en çok değişiklik Türk nüfusunda görülür. Tablo 1'de bunu görebiliriz.

Tablo 1'de görüldüğü gibi 1953-1971 yılları arası Makedonya'daki Türklerin sayısında %50 civarında azalma vardır. Bu dönem içerisinde Türkiye'ye yapılan çok sayıda göç, azalmanın temel sebebidir.9 Resmi verilere göre, geçmişte %15 civarında olan Türk nüfusu bugün %4 civarındadır.

1996'da yapılan yeni idare-bölge düzenine göre toplam 123 belediyeden sadece 30'unda Türkler bulunmaktadır. Buna göre; en az Araçinova ve Polog Negotino'da birer, en çok da merkez Jupa'da 4592 Türk vardır.10 Doğu Makedonya'da ise 30.000 Türk yaşamaktadır.11 Türk Demokratik Partisi (TDP) Genel Bşk. Erdoğan Saraç sayımların gerçeği yansıtmadığını söylemektedir. Erdoğan Saraç'a göre Türk nüfusu 170-200.000,12 Demokratik Müslüman Partisi Genel Bşk. Tefik Kadri'ye göre ise 200.000'dir.13

İdareciler milli kimliklerini unutturmak için Türkleri, İslamiyet'e mensup diğer uluslarla birlikte Müslüman olarak adlandırmışlardır. Türk nüfusunun azalmasında iki önemli faktör vardır; asimilasyon ve göç. Türkler evlilik yoluyla etnik kimliğini yitirebilmektedir. Türklerle Arnavutlar arasında özellikle dinsel yakınlık ve evlenme yoluyla gerçekleşen "Arnavutlaşma"da, Balkanlar'da sıkça rastlanan "etnik kimlik kayması"nın örneklerinden birini oluşturmaktadır.14 Ayrıca geçmişte olduğu gibi bugün de göç az da olsa devam etmektedir.
"Makedon Müslüman" yakıştırmasını kabul etmeyen Torbeşlerin nüfusu 70-80.000 civarındadır. Zaman içinde dil özelliklerini yitirmiş Türkler olarak kabul edilen Torbeşlerin büyük bir kısmı Türkçe eğitim görmek istediklerini ve Türk olduklarını ifade ederler. Torbeşleri kendi ırkdaşları göstermek isteyen Makedonlar, 1971 yılında "Makedon Müslümanları Kültür ve Bilim Ocağı" adında bir dernek kurdular. Ancak bu derneğin faliyetleri etkin olamamış sadece karışıklığa neden olmuştur. Bugün kendilerini Türk olarak kabul eden Torbeşlerin yanı sıra az sayıda kendilerini Arnavut ya da Makedon olarak kabul edenler de vardır.15

Makedonya'da yaşayan Çingenelerin bir kısmı Türkçe konuşurlar ve Doğu Makedonya'dakilerin bazıları da Türk olduklarını söylerler. Bunun içindir ki Çingenelerin Türklere yakınlaşmasını istemeyen yönetim, Çingeneceyi okullara seçmeli ders olarak koymuştur.16

Türk nüfusunun azalmasında önemli rol oynayan göçlerin geçmişi 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'na kadar dayanır. Ancak Türk hâkimiyetinin sona ermesi ile birlikte göçlerde artış olmuştur. Makedonya'daki ilk göç hareketi 1924'tedir. Mevcut yönetimin dil, milliyet, eğitim vb. hususlardaki olumsuzluklardan bezmiş olan Türklerin göçünü, 1934 yılında Balkan Paktı'nın kurulması bile engelleyememiş ve 1937 göçü gerçekleşmiştir.17 En yoğun göç hareketleri ise 1950-60 yılları arasın*da yaşanmıştır. 1950-60 arasında Makedonya'daki Türk nüfusunun üçte ikisinin kitleler hâlinde göç etmesiyle bölgedeki Türk varlığı önemli ölçüde zayıflamıştır. Bu tarihlerde göç edenlerin en büyük endişesi geçmişte yaşananların gelecekte de yaşanabileceğidir. Bunların bir kısmı mallarını dahi satamamışlardır.18 Bu göç hareketinde, Yugoslavya ile Türkiye hükümetlerinin serbest göç anlaşmasını imzalamaları önemli rol oynamıştır. Hatta bu anlaşma Türklerden kurtulmak isteyen idare için iyi bir fırsat olmuştur. TDP Genel Bşk. Erdoğan Saraç; "Bizim için göç yarı ölüm demektir." diyor. Evet birçok kimse için göç, Makedonya Türklüğünün yok olması anlamına gelmektedir.

Göç edenlerin sayısı konusunda farklı rakamlar verilmektedir. Örneğin; Üsküp Pedagoji Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yusuf Hamzaoğlu, 1952-75 yılları arasında Makedonya'dan Türkiye'ye 296.000 Türkün göç ettiğini belirtir.19 Makedonya Ulusal Tarih Enstitüsü'nde görevli Profesör Lazar Lazarov ise 1952-53'te 154.000 Türkün göç ettiğini ifade etmektedir.20 Bu tarihlerde ortalama 200-250.000 kişinin göç ettiği kabul edilir. Ancak Makedonya'daki resmi verilere göre bu rakam 80.000'dir. Fakat resmi verilerden hareketle şehir bazında nüfus azalması incelendiğinde bu rakamın toplamda 200.000'i aştığı görülebilir. Mesela, 1953 sayımlarında Radoviş'te 10.247 olan Türk nüfusu, 1961 sayımlarında 2917'dir.21 Böylelikle Türk nüfusunun dokuz yılda %357 azaldığı görülmektedir.

Yakın zamanda eğitim amacıyla Türkiye'ye gelen Türk öğrencilerinden bazılarının geri dönmemesi ardından ailelerinin de yanlarına gelmesiyle yeni bir göç anlayışı ortaya çıkmıştır. Bu tür göçleri engellemek için bazı sivil toplum örgütleri birtakım faaliyetlere girişmişlerdir. Abdülhakim Hikmet Doğan Eğitim, Kültür ve Sanat Merkezi'nin (ADEKSAM) Makedonya'da okuyan Türk öğrencilere burs vermesi gibi. Günümüzde az da olsa devam eden göçü engellemek için ekonomik, sosyal, kültürel ve sair sorunların giderilmesi ve gerekli yardımların yapılması gerekmektedir.
Siyasal Durum

II. Dünya Savaşı (1939-45) öncesi dönemde siyasal örgütlenme açısından mevcut yönetimler, Türklere sınırlı olarak haklar tanımışlardı. 1918 yılında kurulan Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı yönetimi22 ülkede yaşayan Müslümanların "İslam Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti"ni kurmasına izin verdi. Aralarında Türklerin de bulunduğu bu cemiyet 1923 seçimlerinde 14 sandalyeye sahipti. Ancak bir süre sonra Türk kanadı cemiyetten ayrılarak, "Cenubi Sırbistan Müslüman Teşkilatı"nı kurdular.23

II. Dünya Savaşı yıllarında hem Bulgar zulmüne hem de Krallık Yugoslavyası'nın idaresinde haksızlıklara maruz kalan Makedonya Türkleri, temel hak ve özgürlüklerin sağlanacağı vaadiyle ortaya çıkan, Yosip Broz Tito ve Yugoslavya Komünist Partisi önderliğinde yürütülen Halk Kurtuluş Hareketi'ne destek verdiler. II. Dünya Savaşı yıllarında Bulgar ve Alman işgalcilerine karşı Türklerin; Makedon, Sırp, Sloven ve diğer milletlerden daha gayretli savaştığı,24 Makedon halkıyla Türk halkının işgallere karşı nasıl mücadele verdikleri anlatılır.25

II. Dünya Savaşı sonrası dönemde; Arnavut milliyetçiliğinin artması, Türklerin Türkleşmiş Arnavutlar olduğu iddiası, bazı hakların kısıtlanması gibi gelişmeler yaşanmıştır. 1970'li yıllarda Makedonlar Debre, Resne, Radoviş, Üsküp gibi bölgelere bağlı köylerde yaşayan Türklerin Türk olmadıkları iddiasında bulunmuşlardır. Ancak 1963 ve 74'teki anayasal düzenlemelerle azınlıklara genelde kağıt üstünde kalan haklar verilmiştir. Bu süreçte nüfus olarak ön planda olmaya başlamış olan Arnavutlar siyasal-sosyal örgütlenme, eğitim vb. hususlarda daha üstün konuma gelmişlerdir.

Tito'nun ölümüyle 1980'li yıllarda ortaya çıkan otorite boşluğunun da etkisiyle, Arnavut milliyetçiliğinin artması üzerine mevcut yönetim azınlıklara karşı bazı tedbirler aldı. Öyle ki 1989'da yapılan anayasa değişikliği ile birinci maddedeki "Makedonya, Makedonya'da yaşayan Arnavutların, Türklerin,... de devleti" hükmü kaldırıldı. Böylece bundan Türkler de olumsuz olarak etkilenmiş oldu.26

1990 yılı ortalarında başlayan demokratikleşme, hak ve özgürlüklerin yaygınlaşmasına umut bağlayan Türkler hayal kırıklığına uğrayacaklardır. Çünkü Eylül 1991'de bağımsızlığını ilan eden Makedonya'da, azınlıklara yönelik fazla bir şey yapılmamıştır.27 Oysa 1991'deki referandumu Bulgaristan yanlısı Makedonlar ve Arnavutlar boykot ederken, Türkler bağımsızlık için evet oyu kullanmışlardı.

Sözünü ettiğimiz demokratikleşme sürecinde Makedonya'da Türklere politik örgütlenme hakkı tanınmış ve Temmuz 1990'da, Türklerin toplumda organize edilmesi, siyasal ve sosyal yaşama katılmaları gerekliliği doğrultusunda Türk Demokratik Birliği (TDB) kurulmuştur. Ancak Türkler, Kasım-Aralık ayında yapılan seçimlerde meclise girememişlerdi. Oysa nüfus itibariyle mecliste 7 sandalyeye sahip olmaları gerekirdi.28 TDB, hak ve özgürlüklerle ilgili sorunların bu şekilde halledilmesinin mümkün olmayacağı düşüncesiyle daha etkin olabilmek adına partiye dönüştürülmüştür. Böylece Türk Demokratik Partisi (TDP) kurulmuştur.
Türk Demokratik Partisi (TDP); Makedonya'daki Türklerin, Türk töresine, İslam ahlakına sahip çıkmasını sağlamak; dil, din, örf ve adetlerini korumak amacıyla 1992'de kurulmuştur. Genel Başkan Erdoğan Saraç, Türklerin toplumdaki saygınlığının artması için çaba sarf ettiklerini, vatan olarak kabul ettikleri Makedonya'da Türk varlığını hissettirmeye ve Türk göçünü engellemeye çalıştıklarını her fırsatta belirtmektedir.29

TDP Genel Başkanı Erdoğan Saraç, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'den Makedonya'yı ziyareti esnasında; Makedonya'daki Türk öğrencilerinin üniversitelerde okuyabilmesi, devlet kadrolarında Türklere de yer verilebilmesi, eğitim, kültür vb. alanlarda etkinliklerin arttırılabilmesi gibi konularda yardımcı olunmasını istemiştir.30 Buna benzer istekler zaman zaman Makedonya'yı ziyaret eden Türk yetkililere iletilmektedir.

Makedonya'da TDP'den başka 1999 yılında kurulmuş olan Türk Hareket Partisi (THP) ve 2000'de kurulan Demokratik Müslüman Partisi (DMP) bulunmaktadır. DMP Genel Başkanı Tefik Kadri, Türk partilerinin birlikte hareket etmeleri gerektiğini belirtmektedir.31

Seçim yasası nedeniyle Türkler aynı bölgede fakat farklı seçim bölgesinde bulunuyorlar. Bu nedenle seçimlerde başarı elde edilemiyor. Mesela Ekim 1994'te yapılan seçimlerde TDP, sadece bir milletvekilini parlamentoya gönderirken, 1998 seçimlerinde milletvekilini gönderememiştir. Bazı Makedon siyasetçiler bu durumun düzeltilmesi gerektiğini belirtmekte ise de şu an için bir düzenleme yoktur. Seminer vesilesiyle bulunduğum Ohrid'de görüşme fırsatı bulduğum dönemin Eğitim Bakanı Gale Galev ve Meclis Başkanı Samo Klimovski; siyasi, ekonomik, eğitim ve buna benzer haklar konusunda olumlu gelişmeler olduğunu söylediler. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün Debre Kocacık'ta bulunan babasına ait evin onarılmasına da yardımcı olunacağını belirttiler.32

1997 yılında Anayasa Mahkemesi, azınlıkların bir başka devletin bayrağını milliyet sembolü olarak kullanmalarını anayasaya aykırı bularak yasakladı. Bu nedenledir ki 1997 yazında Gostivar ve Kalkandelen'de bayrak krizi yaşandı. Adı geçen şehirlerdeki belediye binasındaki bayraklar bu bahaneyle indirildi ve çıkan olaylarda bir çok Türk tartaklandı.

2001 başlarında bazı Arnavutların öncülüğünde başlatılan silahlı eylemler, Makedonya'daki siyasi dengenin bozulmasına, özellikle Türkler ve diğer azınlıkların gözardı edilmesine neden olmuştur. Çünkü sorunların çözümlenmesinde Makedonlar sadece Arnavutları muhatap almışlardır.

Önümüzdeki dönemde (2002) "iki büyük sınav'' olarak kabul edilen nüfus sayımı ve genel seçimler var. Başarılı geçmesi için, Türkler arasında ulusal mutabakatın sağlanmasına yönelik faaliyetlere hız verilmesi gerekmektedir.

Hukuki Durum

II. Dünya Savaşı'na kadar geçen süreçte hukuki anlamda Türkler ve diğer azınlıklara yönelik bir şeyler yapıldığı söylenemez. II. Dünya Savaşı sonrasında Yosip Broz Tito öderliğinde yeniden yapılanan Yugoslav yönetimi bazı düzenlemeler yapmıştır.
1963 Anayasası'yla tedricen hukuki anlamda bazı değişiklikler başlamıştır. 1974 Anayasası'nın 170, 174, 171, 214 ve 243. maddeleri tüm yurttaşların; milliyet, din, dil, eğitim vb. haklarını güvence altına aldığını belirtir.33 1989'daki değişikliklerle bazı ayrıcalıklar kaldırılır. 1991 Anayasası'nın 7, 19, 20, 44, 48 ve 56. maddesinde de 1974 Anayasası'na benzer şekilde bir takım haklar güvence altına alınmıştır.34 Ancak bu yasalar içerik ve uygulama açısından farklılık arz eder. Kasım 1991'de yürürlüğe giren anayasanın giriş paragrafında, "Makedonya Cumhuriyeti, Makedonların ulusal devleti olarak kurulmuştur" şeklinde yazar. Oysa 1974 Anayasası'nda Türkler, devletin kurucu unsurları arasında anılmaktaydı.

1993 yılında Makedonya'nın Birleşmiş Milletler'e üye olmasıyla ilgili olarak açıklamada bulunan dönemin Cumhurbaşkanı Kiro Gligorov, Makedonya'nın Makedon, Türk, Arnavut, Sırp, Rom, Ulah ve diğer milliyetlerin vatanı olduğunu söylemiştir.35 Ancak gerçek olan, yeni anayasa ile Türklerin ve diğer milliyetlerin ikinci planda kaldığıdır. 1997 yılında Anayasa Mahkemesi'nin, azınlıkların bir başka devletin bayrağını milliyet sembolü olarak kullanmalarını anayasaya aykırı bularak yasaklaması, bazı bölgelerde Türkçe eğitimin engellenmesi gibi uygulamalar hukuksal hakların ihlaline örnek gösterilebilir.

Makedonya Anayasası, Türkleri ve öteki etnik grupları "milliyet" olarak tanımlar. Başka ulusların anayasasında da var olan bu "milliyet" terimi, çok uluslu bir devletin içinde var olan bir ulusal topluluk anlamını taşır; yani uluslararası anayasa terminolojisini kullanınca, Makedonyalı Türkler, "ulusal azınlık" kapsamına girerler. Böylece, onlar bir devletin dışındaki bir başka devlete, etnik olarak bağlı olan bir topluluklardır.36

2001 yılının ilk aylarında Arnavutların anayasal hakların verilmesi doğrultusunda başlattıkları silahlı eylemleri uluslararası bir boyut kazanmış ve neticede Arnavutlar ile Makedonlar arasında Ağustos ayında imzalanan Çerçeve Anlaşması doğrultusunda anayasal değişik*liklerin yapılması karalaştırılmıştır. Buna göre; dil, eğitim, merkezi ve yerel idareye katılım gibi hususlar tekrar belirtilecektir.37 Ancak bu süreçte Türkler ve diğer azınlıklar ikinci planda kaldılar.

Ekonomik Durum

Ekonomik yönden ele alındığında, Türkler eski döneme nazaran daha zor durumdadırlar. Zira 1990 sonrasında yeniden yapılanmayla birlikte artan işsizlik oranında Türkler ilk sıralardadır. Makedonya'da çalışan nüfusun büyük bir kısmını, Makedonlar oluşturmaktadır. Özelleştirme vesilesiyle bir çok çalışan Türkün işine son verildi. İnsan Hakları İzleme Komitesi, Türklerin devlet görevlerinde az temsil edilmesi, Türkçe eğitimin yetersiz olması, anayasal hakların uygulanmaması gibi konular da bir takım aksaklıkları tespit etmiştir.38

Batı Makedonya Türkleri, ziraat, hayvancılık, ticaret, pastacılık, kebapçılık, pazarcılık, taksicilik vb. işlerlerle uğraşmaktadırlar. Ayrıca çok az bir kısmı devlet işinde çalışmaktadır. Doğu Makedonya Türkleri ise daha ziyade tarımcılık ve hayvancılıkla uğraşmaktadırlar. Günümüzde Türklerin çalıştığı iş alanları Tablo 2'de gösterilmiştir.

Makedonya'da devletin kamu kuruluşlarında çalışan Türklerin toplam sayısı, 1997 yılında 1999 iken 2000 yılında 1796'dır. Bu tarihler arasında Makedon ve Arnavutlarda artış görülürken, Türklerde %10.5 (203 kişi) azalma olmuştur.39 Türkler ve diğer azınlıklarda görülen bu azalmada son yıllarda kurulan Makedon-Arnavut koalisyon hükümetlerinin özellikle kendi insanlarına (parti yandaşlarına) sahip çıkıp, iş imkanları sağlaması etkili olmuştur.
Mevcut şartlar geçmişte de olduğu gibi Türk nüfusunun göç etmesine ya da fırsat bulanların çalışmak için yurt dışına gitmesine neden olmuştur. Bu nedenle bugün bazı aileler parçalanmış durumdadırlar.

Tablo 2: Makedonya Cumhuriyeti'nde Çalışan Türklerin (Toplam

12.474) Mesleklerine Göre Dağılımı.
Çalışan Sayısı Yüzdelik

Tarım ve Hayvancılıkta5069 %38
Sanayi ve Madencilik Sektöründe1591 %13
İnşaatta 1128 %9.5
Ticarette 983 %8.5
Eğitim ve Kültür Sektöründe 729 %6
Zanatçılık ve Hizmetlerde571 %5
Sağlık ve Sosyal Hizmetlerde 567 %5
Devlet İdari Organlarında500 %4
Ulaştırma Sektöründe 491 %4
Komünel İşlerde 417 %3.5
Mali ve Teknik İşlerde219 %2.5
Ormancılıkta 134 %1
Turizm hizmetleri Sektöründe 76%0.6

Sosyal-Kültürel-Dinsel Durum ve Sivil Örgütlenme

Tarih boyunca değişik kavim ve uluslara ev sahipliği yapan Makedonya, değişik ulusların kültür izlerini taşımaktadır. Bölgede en derin izleri, Türk kültürü bırakmıştır. Türk folkloru, folklor müziği, halk oyunları, Türk mimarisi, Türk zanaatçılığı vb. gibi birçok unsur, Makedonlar tarafından benimsenmiştir.40

Osmanlı döneminde pek çok mimari eserin inşa edildiği kaynaklarda belirtilmektedir.41 Ancak dini, sosyal, ekonomik, eğitim, bilim, sağlık, ulaştırma vb. ihtiyaçları karşılamak için inşa edilmiş eserlerin bir kısmı bugün kullanılmaz haldedir. Bir kısmı ise müze, sanat galerisi, depo veya başka amaçlar için kullanılan yerler hâline gelmiştir. Manastır'daki Kadı Mahmut Camii'nin resim galerisi, Haydar Kadı Camii'nin bira deposu,42 Ohrid'deki hamamın gece kulübü olarak kullanılması gibi.
Ayrıca 2001 yılının ilk aylarında Arnavutların anayasal hakların verilmesi doğrultusunda başlattıkları silahlı eylemlerin devam ettiği süre içerisinde Makedon güçleri veya taşkınlık gösteren vatandaşlar tarafından, İslam dinine ait 50'nin üzerinde mabed yıkıldı ya da hasar gördü.43

Türk kültürünün etkilerini Balkan milletlerinin dillerinde, edebiyatlarında, toponomilerinde, bazı inançlarında, soyadlarında görmek mümkündür. Bunun içindir ki köken ve dini inanç farklılıklarına rağmen, Makedonlar ile bölge Türkleri arasındaki yaşam tarzında birçok ortak öğe mevcuttur.44 Örneğin; Velez (Köprülü) şehrinin adı Kuman Türkçesinde pamuk bez anlamına, Makedoncadaki Boyan ve Boyana adları Avar Türkçesinde zengin anlamına gelmektedir.45

1912-40 yılları arasında Türklerin sosyal, siyasal, dil, eğitim, folklor vb. alanlarda bir araya gelip örgütlenmelerine pek imkan verilmemiştir. Bu dönemde; 1924'te Üsküp'te 'Sebat Futbol Kulübü'nün, 1937'de 'Üsküp Türkleri Yardım Cemiyeti'nin kurulması gibi gelişmeler yaşanmıştır.46

1940 sonrası dönemde Arnavut milliyetçiliğinin artması, Türklerin, Türkleşmiş Arnavutlar olduğu iddiası, göçlerle birlikte nüfusun azalması gibi olumsuzluklara rağmen, Türkler ulusal kimliğine ve Türk kültür değerlerine bağlı kalmaya devam etmişlerdir. Bu bilinçlenmenin sonucunda Makedonya Türkleri; 1942'de 'Yücel Teşkilatı'nı, 1946 'Zafer' kültür ve spor kulübünü,47 1948'de 'Üsküp Türk Kültür ve Sanai-i Nefise Cemiyeti'ni, 1950'de 'Türk Yazarlar Cemiyeti'ni, 1966'da 'Yeni Yol' kültür-güzel sanatlar derneğini kurdular.48 Ancak göçlerin ve mevcut yönetimin olumsuz etkileri bu tür faaliyetlerin kısa süreli olmasına neden olmuştur.49 Yücel teşkilatı gibi.

Makedonya'daki Türklerin benliğini komünizme ve Slavlığa karşı korumuş olan, hak ve özgürlüklerini savunmaya çalışan "Yücel Teşkilatı"; Türkçe gazete çıkarmış, Türk okulları ve Türk öğretmeni yetiştirme kursları açmıştır.50 Ancak teşkilat Türklük ve rejim karşıtı olarak değerlendirilmiş, üyeleri tutuklanmış hatta bazıları idam edilmiştir.

1990'lı yılların belirsizliği, içinde çok partili düzen ve siyasal örgütlenmeye paralel olarak, Türkler en azından kültürel, sanatsal ve sosyal alanda örgütlü bir şekilde etkinliklerini arttırmaya çalıştılar. 1990-2000 arası dönemde; Üsküp'te 'Türk Kültür Merkezi', 'Türk İşadamları Birliği' ve 'Aydınlar Cemiyeti',51 Çalıklı'da 'Bahar', Konçe'de 'Karacaoğlan', Radoviş'te 'Yeni Hayat', Buçim'de 'Aşık Veysel', Ustrumca'da 'Kardeşlik', Radoviş'te 'Zeyni Bey', Dedeli'de 'Ufuk', Resne'de 'Kardeşlik', Struga'da 'Gönül', Üsküp'te 'MATÜKAT', Vrapçişte'de 'Millenium', Gostivar'da 'ADEKSAM' gibi kültürel, sanatsal, toplumsal alanlarda ve Türklerin bilinçlenmelerinde faaliyette bulunan sivil toplum örgütleri kurulmuştur.52 Bu kuruluşlar içerisinde aktif olan ADEKSAM'dan bahsetmek yerinde olacaktır. Zira bugünlerde en çok adından söz edilen sivil kuruluşların başında gelir.

Abdülhakim Hikmet Doğan53 Eğitim, Kültür ve Sanat Merkezi (ADEKSAM), Makedonya Türklerinin toplumsal hayatta ve özellikle eğitim, kültür ve sanat alanında daha iyi bir seviyeye çıkartılması amacıyla 21.11.1997 yılında kurulmuştur. Adı geçen kuruluş konferanslar düzenlemek, Makedonya'da okuyan Türk öğrencilerine burs vermek, Doğu Makedonya'da yaşayan Türklere yardım etmek gibi etkinliklerde bulunmaktadır.54

Yeni yetişen nesil, Makedonya Türklüğünün, Türk kültürünün devamı hususunda gösterdiği gayretle gelecek vaat ediyor. Ohrid "Karabey Mahalle Derneği" gençlik kolunun, Struga, Resne, Üsküp, Gostivar ve diğer bölgelerdeki gençlerin birlikte hareket ederek Türk tarihi ve kültürüyle ilgili düzenlediği konferanslar, Atatürk'ü anma programları; Türklük bilincinin, birlik ve beraberliğin devam edeceğinin en güzel örneklerindendir.55
Dinsel örgütlenme açısından Makedonya 1912'den sonra önce Belgrad'a sonra da Saraybosna'ya bağlandı. 1945'te kendi başına cumhuriyet olunca 'Makedonya İslam Birliği' (MİB) kuruldu. Bu örgüt, Yugoslavya İslam Birliği'ne bağlı, ama özerk bir kuruluştu. 1991'de başlayan yeni dönemde bağımsız olmuştur.

Anayasanın öngördüğü ölçüde MİB'in kendine has ayrı bir anayasası vardır. MİB'in en yüksek organı 'meclis'tir. 35 kişilik meclis, 15 kişiden oluşan 'Meşihat'ı seçiyor. MİB'i içeride ve dışarıda 'Meşihat' temsil eder. Ayrıca MİB'e bağlı, ancak özerk bir kuruluş olan El-Hilal yardım teşkilatı vardır.56 Ancak nüfuslarının fazla olması MİB'de Arnavut milliyetçiliğini ön plana çıkarmıştır. Türkçe vaaz verilen cami sayısındaki azalma bunun en somut örneğidir.

Eğitim

1912-18 arası dönemde Türkler her yönüyle (sosyal ve siyasal örgütlenme, dil, eğitim, vb.) zor durumda kalmışlardır. 1918-40 arası az da olsa eğitim, kültür, basın alanında canlanmanın yaşandığı bir dönemdir. Bu dönemde, İrfan ve Tefeyyüz ilkokullarının açılması, haftalık Uhuvvet ve Rehber gazetelerinin çıkarılması gibi gelişmeler yaşandı.57 Fakat bunlar kısa süreli olmuştur. II. Dünya Savaşı yıllarında Türkler bir araya gelemiyor, gazete çıkaramıyor, okullara alınmıyorlardı. Hatta milli mensubiyetleri bile tanınmıyordu.58

Ancak asıl canlanma, II. Dünya Savaşı sonrasında; 1944-45 eğitim-öğretim yılında Türkçe okulların, 1947, de Üsküp'te öğretmen okulunun açılması, 1947 yılında Fetah Süleyman Pasiç ve Ferid Bayram tarafından ilk alfabe kitabının yayınlanması, 1950'de Türk tiyatrosunun temellerinin atılması, Türk Edebiyatı'nın gelişim göstermesi,1963-64 öğretim yılında Üsküp Pedagoji Akademisi'nde Türkçe ile de öğretim yapılması 1976-77 öğretim yılında Üsküp Filoloji Fakültesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinin açılması gibi gelişmeler olmuştur.59 Ancak bu arada 1940'lı yıllarda Arnavutluk'un kendi topraklarına katılacağı ümidine kapılan Yugoslav yönetimi, Arnavut ırkçılığının artmasına ve dolayısıyla Türkçe öğretimin sekteye uğramasına neden olmuştur.

1990'lı yıllarda öğretim ve kültürel alanda Türkler açısından bazı olumsuz gelişmeler oldu. Radoviş, Debre (Jupa), Kırçova'da Türkçe öğretim veren okulların kapatılması,60 Manastır ve Pirlepe saat kulelerine haç dikilmesi gibi.

Makedonya Cumhuriyeti Anayasası'nın 44. maddesine göre; Makedonya vatandaşlarının ana dilleriyle ilk öğrenim (lise öğrenimi dahil) görme hakları vardır. Anayasa ile teminat altına alınmış olmasına rağmen, Türklerin anadille eğitim hakkına bütün Makedonya'da ulaşmış oldukları söylenemez. Doğu Makedonya'da Jupa, Koliçani, Debre köylerinde Türkçe eğitimde yaşanan sorunlar bunun en somut örnekleridir.61

1995-96 öğretim yılında Makedonya'da, 543 okulun 226 sınıfında 255 eğitimcinin meşgul olduğu 5260 Türk öğrenci Türkçe eğitim alabilme imkanına sahipti. Başkent Üsküp, Gostivar, Kalkandelen, Ohrid, Resne, Struga şehirleriyle birlikte Vrapçişte ve Kocacık köylerinde sekiz yıllık ilköğretim okulları vardır.62 2001-2002 öğretim yılında Üsküp'teki ilkokullarda 1550 öğrenci Türkçe öğretim görmektedir.63
Ancak Doğu Makedonya'da Türkçe öğretim birinci sınıftan dördüncü sınıfa kadardır. Bu yörenin 78 yerleşim yerinde yaşayan Türk öğrenciler, beşinci sınıftan sekizinci sınıfa kadar Makedonca okumak zorunda kalıyorlar.64 2001-2002 öğretim yılında Radoviş'e bağlı Ali Koç ve Kocaali köylerinde 106, Pirlepe'ye bağlı Kanatlar köyünde 128 öğrenci Türkçe öğretim görmektedir.65

Ağustos 2000'de TDP Ohrid Şube Başkanı'nın Doğu Makedonya'daki Türk öğrencilerine yönelik gerçekleştirdiği faaliyetler vesilesiyle görüştüğüm öğretmenler; eğitimde özellikle öğretmen ve kitap sorununun yaşandığını, mevcut yönetimin özellikle birtakım bahanelerle eğitimle ilgili sorunları halletmediğini söylediler. Ayrıca ekonomik nedenlerden çocukların başka bir şehre gönderilemediğini de belirttiler.

Öğretim Yılı Okul Sayısı Öğrenci Sayısı Öğretmen Sayısı

1945/4655 6.702 125
1946/4765 7.280 123
1947/4871 10.203 165
1948/4971 10.722 165
1949/5010012.621 249
1950/5110012.493 237
1960/6170 6.410 168
1970/7155 5.617 203
1980/8154 5.362 225
1992/9354 5.172 289
1995/9654 5.612 229
1998/9955 5.990 249

HOCA, Fadıl (Proje Koordinatörü): Makedonya Devlet

Tablo 3: 1945-1999 Yılları Arasında Makedonya'da Türkçe İlkköğretim Verilen (8 yıllık) Okul, Öğrenci ve Öğretmen Sayısı*

1945-1999 yılları arasında Makedonya'da Türkçe ilkokul eğitiminde (8 yıllık) görülen okul, öğrenci ve öğretmen sayısındaki değişmeler Tablo 3'te gösterilmiştir.

Organlarında, Kamu Kuruluşlarında ve Eğitim Sisteminde Türklerin Katılım Oranı İle İlgili Mukayese Çalışması, ADEKSAM, Gostivar 2001, s. 12.

Tablo 3'ten de anlaşıldığına göre, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yani 1945'ten 1949/50 öğretim yılına kadar ilkokullardaki öğrenci sayısında artış görülürken, 1951'den itibaren aniden düşüş görülmektedir. Bunun nedeni de, 1950'lerde Türkiye'ye başlayan kitlesel göçtür.
Öğretim Okul Sınıf Öğrenci Öğretmen Yılı Sayısı Sayısı Sayısı Sayısı

1988/89 4 8 173 27
1989/90 2 4 102 19
1990/91 2 8 186 29
1995/96 4 12 445 72
1997/98 4 18 567 72
1998/99 4 20 584 80

Tablo 4: Türkçe Orta (Lise ve Dengi Okullarda) Öğretimde 1988/1999 Yılları Arasında Okul, Sınıf, Öğrenci ve Öğretmenlerin Sayısı(*)

HOCA, Fadıl (Proje Koordinatörü): Makedonya Devlet

Makedonya'da Türkçe eğitim veren lise ve meslek okulları sayısı da yetersizdir. Üsküp ve Gostivar'da iki Türkçe sınıfı ile Kalkandelen'de bir mesleki tıp lisesi, Gostivar'da elektro teknik okulu vardır. Ayrıca Üsküp ve Gostivar'da İngilizce ağırlıklı eğitim veren özel Yahya Kemal Koleji faaliyet göstermektedir.66 Makedonya'daki Türkçe eğitim veren lise ve dengi okulların, sınıf, öğrenci ve öğretmen sayısındaki değişmeleri Tablo 4'de gösterilmiştir.

Organlarında, Kamu Kuruluşlarında ve Eğitim Sisteminde Türklerin Katılım Oranı İle İlgili Mukayese Çalışması, ADEKSAM, Gostivar 2001, s. 15.

Tablo 4'ten de görüldüğü gibi Türk dili üzerine eğitim yapan liselerin sayısı 10 yıldır artış göstermemiştir. Lise eğitimini Türkçe görmek isteyen tüm Türk çocuklarına bu imkan tanındığında -ki Makedonya Cumhuriyeti anayasasıyla tanınmıştır- liselerdeki Türk öğrencilerinin sayısı 1.300 ile 1.500 civarında olabilecektir.

Kasım 2001'de Makedonya Eğitim Bakanı ile görüşen TDP heyeti; Ohrid'de Türk lisesi, Üsküp'te sağlık ve iktisat lisesi açılmasını, eğitim, öğretmen sorunlarının halledilmesini istemiştir.67

Türkçe eğitimin olmadığı yerlerde bazı Türkler, Arnavutça eğitim veren okullara gidiyorlar. Böylece eğitimlerini iki dilde yapmak zorunda kalarak, hem Arnavutça hem de Makedonca eğitim alıyorlar.68 Böylece uzun vadede Türklerin asimile olma ihtimali artmış oluyor.

Yüksek öğrenimde eğitim dili Makedoncadır. Türkçe yüksek öğrenim şu an Üsküp'ün Pedagoji Akademisi ile, Filoloji Fakültesi'nde bulunan Türk Dili bölümünde yapılmaktadır. Ancak burada bazı dersler Makedoncadır.

1992-93 öğretim yılından itibaren Makedonya Türkleri, Türkiye Cumhuriyeti'nin çeşitli üniversitelerine burslu ya da özel olarak kayıt yaptırmak suretiyle yüksek öğrenim sorunlarını geçici olarak halletmişlerdir.
1993-94 öğretim yılında Üsküp Üniversitesi'ne 44, 1994-95 öğretim yılında 62, 1995-96 öğretim yılında 59,69 1996-97 öğretim yılında 62, 1997-98 öğretim yılında 74 Türk kaydını yaptırabilmiştir.70 1998-99 öğretim yılında Üsküp Üniversitesi'nde okuyan Türk öğrencinin sayısı 411'dir. Görüştüğüm bazı Türkler, üniversitedeki kontenjandan bazen Türk olmayanların da kayıt yaptırabildiklerini ifade ettiler.
Ağustos 2000'de özel üniversite kurma kanunun çıkması üzerine ADEKSAM, Makedonya'da özel bir Türk üniversitesinin kurulması yönünde hazırlıklar yapmış, Türkiye'de resmi ve sivil kuruluşlarla görüşmelerde bulunmuştur. Bu konuda Türkiye'deki sivil ve resmi kuruluşlardan destek beklemektedirler.71

Dil-Edebiyat-Basın Yayın ve Diğerleri

Yüzyıllar boyunca bölgede devam eden Türk hakimiyeti Türkçenin yaygın bir dil olmasını sağlamıştır. Balkan milletlerinin dillerinde Türkçe kelimelerin sayısı bir hayli fazladır. Örneğin; Sırpçada yedi sekiz bin, Makedoncada üç bin civarında Türkçe kelime vardır.

Yüzyıllarca, her milletin kendi dilini kullanmasına izin vermiş olan Türkler, 1912 sonrasında kendi dillerini yaşatabilme hususunda zorluklarla karşılaşmışlardır. 1950 öncesinde Türklerin yeni alfabeye geçişlerinin engellenmesi ve Türkçe eğitim haklarının tam anlamıyla verilmemesi vb. Ancak bu süreç içinde kısmen de olsa yasal düzenlemelerle diğer milletler gibi Türklere de dillerini kullanabilme hakkının tanındığını belirtmek gerekir.

1991 Anayasası'nın öngördüğü şekilde Türklerin yoğunlukta olduğu belediyelerde Türkçe resmi dil olarak kullanılabilmekteydi. Fakat bazı nedenler bahane edilerek Türkçenin kullanımı engellenmiştir. Örneğin, 1997 yılında Türk nüfusunun %20'nin altında olduğu gerekçesiyle Gostivar'da Türkçe'nin resmi dairelerde kullanılmasına son verildi. Oysa bugün şehirde hâlâ çok sayıda Türk yaşamakta ve yaygın olarak Türkçe konuşulmaktadır. Gostivar'daki uygulama tamamen etnik olarak Arnavutların Türkleri ve Türkçeyi istememelerinden kaynaklanmaktadır. Çünkü söz konusu uygulamayı hayata geçiren Arnavut belediye başkanıdır. Bu durum Makedonların da işine gelmiştir.

Osmanlı döneminde, edebiyat alanında Makedonya'dan pek çok kimse yetişmiştir. Üskübi, İshak, Aşık Çelebi, Garibi, Hayali bunlardan sadece bir kaçıdır.72 Ayrıca Cumhuriyet dönemi edebiyatımızın önemli isimlerinden Yahya Kemal Beyatlı, Cenap Şahabettin de Makedonya Türklerindendir.

Makedonya Türk Edebiyatı'nın Osmanlı Devleti'nin çekilmesiyle bir duraklama içerisinde olduğu belirtilir. Ancak II. Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle yeni bir dönem başlamıştır. 1946 yılında Birlik gazetesinde Mustafa Karahasan'ın yayınladığı "Hapishanede Bir Gece" adlı yazısı Makedonya Türk Edebiyatı'nın ilk örneklerindendir.73

Politik, toplum, ulusallık, Türkiye, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı vb. konuların işlendiği Makedonya Türk Edebiyatı'nın önde gelen yazarlarından bazıları şunlardır: Mustafa Karahasan, Süreyya Yusuf, Şükrü Ramo, Necati Zekeriyya, İlhami Emin, Fahri Kaya, Avni Abdulah, Suat Engüllü, Alaettin Tahir, Enver İlyas.74
Makedonyalı Türk edebiyatçılarının eserlerinden bazıları şunlardır: 1951'de 'Yürü Aydınlığa' adlı şiir antolojisi, 1972'de 'Gül Çiçek' şiir kitabı (İ. Emin), 1984'te 'Dört Mevsim' öykü kitabı (A. Engüllü), 1994'te 'Sabah Güneşi' adlı öykü kitabı (E. İlyas),75 Kasım 2001'de 'Buram Buram Üsküp' adlı şiir kitabı (Arzu Abdullah).76

Birlik gazetesi ve Sesler dergisi Makedonya Türk Edebiyatı'nın gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Bugün özellikle öykü ve şiirde yoğunlaşan Makedonyalı Türk edebiyatçılar, bazı zorluklara rağmen Türk Edebiyatı'nı canlı tutmayı başarmaktadırlar.

Makedonya'daki Türkçe basın-yayın, Türklerin sosyal, kültürel ve siyasi yaşamında önemli bir iletişim aracıdır.77 Bu konudaki ilk gelişme Aralık 1944 yılında Birlik gazetesinin yayımlanmaya ve aynı zamanda Köprülü'ye bağlı bir Türk köyü olan Yukarı Vranofça'da Aralık 1944'te 15'er dakika olmak üzere Türkçe radyo programlarının başlamasıyla olmuştur. Ayrıca daha sonra kurulan Üsküp radyosunda Türkçe programlara yer verilmeye başlanması, 1967'de radyoda Türkçe bölümü kurulması ve yayın süresinin zamanla artmasıyla devam etmiştir. Bugün radyoda günde 5 saat Türkçe yayın vardır.78

Türkçe televizyon programlarının devreye girmesi Nisan 1969 yılında gerçekleşmiştir. Önceleri ayda birkaç kez olan Türkçe programlar 1980'li yıllarda haftada 4 gün, 1990'larda ise haftanın her günü yayınlanmaya başlar. Televizyonlarda haberlerin dışında, belgesel, çocuk, kültür, gençlik, eğlence, sağlık gibi programlar yer alıyor.79 Özellikle MTV Türkçe Bölümünde Abdurrahman Yaşar'ın Doğu Makedonya Türklerinin sorunlarıyla ilgili hazırladığı belgesel programları kayda değer çalışmalardır.

Günümüz Makedonyası'nda Birlik gazetesinin yanı sıra; 1951'den beri çıkan "Sevinç", 1957'den beri çıkan "Tomurcuk" çocuk dergisi, 1965'ten beri çıkan aylık "Sesler" toplum-sanat dergisi,80 1987'de Makedonya İslam Birliği'nin çıkarmaya başladığı El-hilal, 1994'te çıkan Zaman gazetesi,81 1994'te çıkan Vardar dergisi,82 1998'de çıkan Ekol dergisi yayınlanmaktadır.83
Sonuç
Makedonya'daki Türk hakimiyetinin sona ermesinden itibaren dil, din, eğitim, sosyal ve siyasal örgütlen*me vb. hususlarda çeşitli zorluklara katlanan Makedonya Türkleri bugün, atalarının doğduğu bu topraklarla, "anavatan" olarak düşündükleri Türkiye arasında sıkışıp kalmışlardır.

Makedonya Devleti; sosyal, siyasal yaşamını Makedon ve Arnavutlara göre düzenlemek suretiyle Türkleri ve diğer milliyetleri görmezlikten gelmektedir. Şubat 2001'den bu yana yaşanan gelişmeler bunu daha somut bir şekilde ortaya koymuştur. Bu nedenle Makedonya'da Türklerin dışlanması çabalarına kesinlikle seyirci kalınmamalıdır.

Türkiye aktif rol almadığı takdirde, Türklerin sorunlarının, asimilasyon ve göç süreçlerinin önüne geçilmesi sağlanamaz. Bunun için Türkiye'nin, Makedonya'daki Türk teşkilatlarıyla ve temsilcileriyle devamlı diyalog içerisinde bulunmasının önemi büyüktür. Türkiye, Atatürk'ün "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" politikası gereği bölge barışının sağlanması hususunda gerekli girişimlerde bulunmak suretiyle öncülük etmelidir.
Atalarımızdan kalan eserlerin korunması, Türk varlığının devamı, kendi benliğimizin korunması için özelde Makedonya genelde Balkan Türklerini unutmamalıyız.

Kaynak: Çayırlı, Necati, "Makedonya Türkleri", Türkler Ansiklopedisi, C. 20, Ankara 2002.




Batı Trakya Türkleri
Batı Trakya'nın Türkler Tarafından Fethi ve Türk Hakimiyeti

Batı Trakya Türklerin eline miladi 1363 yılında geçmiştir. Sultan Birinci Murad Rumeli fütuhatına devam ederken ünlü kumandanlarından Gazi Evrenos Paşa'yı Batı Trakya, Lala Şahin Paşa'yı da Bulgaristan dolaylarını fetihle görevlendirmiştir. Her iki kumandan da görevlerini kısa süre içinde büyük bir başarı ile yerine getirmişlerdir.
Fetihten sonra Balkanlar'a bir Türk akını başlamıştır. Anadolu'nun Konya, Aydın, Balıkesir illerinden binlerce Türk ailesi buralara yerleştiriliyor, Osmanlı politikası gereği, Balkanlar'ın Türkleşmesi sağlanmıştır.
Batı Trakya'ya 1363 yılından önce de Anadolu'dan bazı Müslüman Türk boylarının gelip yerleştiği bilinmektedir. Fakat bu yerleşme, Bizans hizmetinde paralı bir görev niteliğinde olduğu için fetih anlamı taşımaz. Bu sebepledir ki Batı Trakya'daki Türk varlık ve hakimiyetinin başlangıç tarihi 1363 kabul edilmektedir.1
Osmanlılar Batı Trakya'ya girer girmez, derhal bir imar faaliyetine girişmişlerdir. Çok geçmeden bölge han, hamam, camii, medrese, imaret, köprü gibi sayısız mimarî eserlerle süslenmiş, güzelleşmiştir. Halk uzun yıllar uyruk ve egemenlik farkı duymaksızın karşılıklı anlayış, sevgi, huzur ve refah içinde yaşamıştır. Osmanlı devrinden kalma mimari eserler, yapılar hâlâ Yunan makamlarınca kullanılmaktadır ve geniş çapta ihtiyaçlarını karşılamaya devam etmektedirler.
Batı Trakya 1363 yılından 1913 yılına kadar aralıksız tam 650 sene Türk hakimiyetinde kalmış, üzerinde taşıdığı sayısız tarihî eseri ile, altında sakladığı binlerce şehidi ile gerçek vatan olmaya en layık topraklardan biridir.
Batı Trakya'nın fetihten sonraki nüfus durumu hakkında pek fazla bilgi bulunmamaktadır. Fakat çevredeki eski Müslüman ve Hıristiyan kabirlerine göre bir hüküm vermek gerekirse, Türklerin ilk yıllarda da çoğunluğu ellerinde tuttuğu rahatlıkla söylenebilir.2
Osmanlı yönetimine geçişinden itibaren Batı Trakya, Osmanlı idarî teşkilatında Rumeli eyaleti içerisinde yer almıştır. 93 Harbi denen 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı sonunda imzalanan (3 Mart 1878) Ayastefanos Antlaşması ile Doğu kısmı Bulgaristan'a bırakılmış, Antlaşma'nın kırkıncı gününde 14 Nisan 1878'de Çirmen yakınlarında işgal kuvvetlerine karşı ilk direniş başlamıştır. Bu direniş kısa zamanda Balkan sıradağlarıyla Ege Denizi arasında kalan bölgede yaşayan bütün Türklere yayılarak Rus ve Bulgar işgaline karşı bir Silâhlı ayaklanmaya dönüşmüştür. Batı ve Kuzey Trakya ile Rodoplar tamamen Türk ihtilalcilerinin hareket sahası olmuştur. Ayaklanan halkın maksatlarını öğrenmek ve onları yatıştırmak üzere Rus memurlarıyla birlikte İstanbul'dan da Serasker Kapısın Hassa Meclisi azasından Sâmi Paşa ile Vasa Efendi bölgeye gönderilmiştir. Stanimaka civarında Osmanlı ve Rus temsilcileriyle görüşen Türk milli hareket reisleri, Osmanlı idaresinden başka bir idare altına girmeyeceklerini ve Osmanlı toprağında Rus askeri bulundukça silahlarını bırakmayacaklarını bildirmişlerdir. Bunun üzerine Ahmet Ağa Timirski adında bir kişinin önderliğinde Batı Trakya geçici hükümeti kurulmuştur. Bu hareket Türk halkı arasında bir uyanış ve yeniden dirilmeye işaret olmuştur. Bâbıâli'ye basına ve yabancı devletlere verilen muhtıraların ve yapılan müracaatların genellikle yirmi beş-otuz halk vekili ve 100 kadar köy meclisi ve müdürlerinin mühürlerini taşıması, bu ayaklanmanın bir halk hareketi olduğunu göstermektedir.
Batı Trakya ve Rodoplar'daki bu Türk ayaklanması Avrupa devletlerinin de dikka tini çekmiş ve Ayastefanos Antlaşması'nı değiştiren 13 Temmuz 1878 tarihli Berlin Antlaşması'yla Şarkî Rumeli imtiyazlı vilâyetinin kurulmasında hiç şüphesiz etkili olmuştur. Bu vilâyetin kurulmasıyla bir dereceye kadar rahatlayan Türkler vilâyetin 1885'te Bulgaristan'a ilhakından sonra yeniden ayaklanmışlar ve sonunda Osmanlı Devleti'ne katılmaya muvaffak olmuşlardır.3
Batı Trakya'daki Türk nüfusu, en yüksek seviyeye 93 Harbi diye anılan 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi ile onun ardından patlak veren Balkan Savaşı yıllarında ulaşmıştır. Tuna boylarındaki yüz binlerce Türk ailesi düşman elinde kalmamak için evini, toprağını terk ederek yollara düşmüştür. Tersine akan bir nehir gibi kar, çamur demeden aç ve sefil günlerce yürümüşler, fakat bunların bir kısmı yollarda kırılmışlardır. Gücü yetip kaçabilenler ise ilk fırsatta, Batı Trakya'ya sığınmışlardır.
Evler, camiler, sokaklar Türk göçmenleri ile dolup taşmıştır. O yıllarda Batı Trakya'daki Türk nüfusunun bir milyona yaklaştığı varsayılmıştır.
Balkan Harbi sonunda Batı Trakya Bükreş Muahedenâmesiyle (10 Ağustos 1913) Bulgaristan'a bırakılmıştır. Türkler üzerindeki Bulgar baskısı da günden güne artmıştır.
15 Ağustos 1913'te Rodoplar'da Batı Trakya'da Bulgar mezaliminin umulmadık bir şekilde devam etmesi üzerine Edirne'ye çekilmiş olan Türk akıncı müfrezelerinden umumî çeteler kumandanı Eşref Kuşçubaşı 116 kişilik bir gönüllü grubu ile Batı Trakya'ya girerek Bulgaristan'a karşı oradaki Türkleri organize ederek bütün ümitlerin kaybolduğu anda, yeni bir Hacı İlbey destanı yaratmıştır. Bölgedeki Türkler kısa zamanda ayaklanıp duruma hâkim olmuşlardır. Bugün Bulgaristan'ın güney kesimini oluşturan Rodoplar bölgesiyle Yunanistan'ın idaresinde bulunan Batı Trakya'yı ve Makendonya'nın da bir kısmını içine alacak şekilde batıdan Struma Karasu'ya kadar ulaşan bölgeyi kontrolleri altına almışlardır. 31 Ağustos 1913'te merkezi Gümülcine olmak üzere Garbî Trakya Hükümet-i Muvakkatesi ilan edilmiştir. Müderris Salih Efendi'nin başkanlığında kurulan hükümet Dedeağaç'ın alınmasından sonra Garbi Trakya Müstakillesi adıyla bağımsızlığını ilan etmiştir. Cumhuriyet'in sınırları doğuda Meriç nehri, batıda Struma Karasu, kuzeyde 1912 Balkan Savaşlarından önceki Kırcaali-Robçoz hattı ve güneyde de Ege Denizi'ne ulaşmaktaydı.
Türklerin bu başarısı Bulgarların şikayetlerine sebep olmuştur. Büyük devletlerin müdahalesi yüzünden Osmanlı hükümeti de Batı Trakya Hükümet-i Müstakillesi'ni desteklememiş ve 29 Eylül 1913 tarihli İstanbul Muahedesi ile Batı Trakya Bulgarlara bırakılmıştır. 25 Ekim 1913'e kadar Bulgaristan'a teslim şart koşulan Batı Trakya'da Garbi Trakya Hükümet-i Müstakillesi varlığını ancak elli yedi gün sürdürebilmiştir.
I. Dünya Savaşı sırasında 30 Temmuz 1915 tarihinde Yüzbaşı Fuat Balkan'ın sevk ve idaresinde Drama'da Batı Trakya Kurtuluş Komitesi kurulmuştur. Daha sonra Fuat Balkan'ın İstanbul'a çağrılması üzerine 27 Eylül 1917'de Kavala'dan İstanbul'a hareket etmesiyle bu teşebbüs de başarısız kalmıştır. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra (30 Ekim 1917) 10 Kasım 1918'de İstanbul'da bulunan Batı Trakyalıların düzenlediği bir kongrede alınan kararla Batı Trakya Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmuştur. Bu cemiyet, İtilaf Devletleri adına Fransız kuvvetlerinin Batı Trakya'yı işgali (22 Mayıs 1920) Gümülcine'nin kuzeyinde Hemetli'de Türkler Batı Trakya hükümetini kurmuşlar (27 Mayıs 1920), Peştreli Tevfik Bey'in başkanlığında kurulan bu hükümet bölgenin Yunanlıların eline geçmesiyle dağılmıştır.
Batı Trakya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Batı Trakya'yı üç ana bölge halinde ayırmıştır. Bunlardan Yunanistan Batı Trakyası Drama, Kavala, Sarışaban, Pravişte, Serez, Zelava ve Demirhisar kazalarından; Bulgaristan Batı Trakyası Kırcaali, Koşukavak, Ortaköy, Gümülcine Platosu, Darıdere, Paşmaklı, Robçoz, Nevkekop ve Razlımık kazalarından; Batı Trakya olarak nitelenen kısım ise Gümülcine, Dedeağaç, Sofulu ve İskeçe kazalarından meydana gelmekteydi. Bu bölgelerde mevcut toplam nüfus aşağıdaki tabloda görüldüğü şekildeydi.
Türk129.120333.321 285.187 747.628
Yunan33.91010.720 65.411 110.047
Bulgar26.26650.967 33.508 110.741
Yahudi1480 134 3581 5195
Ermeni923 966 1889
Batı TrakyaBatı Trakyası Trakyası Toplum
Bulgaristan Yunanistan
Fransız kuvvetlerinin bölgeden çekilmesinden sonra Batı Trakya Yunanistan'ın eline geçmiştir. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması'yla Batı Trakya Türklerinin statüleri yeniden belirlenmiştir.4
Böylece Batı Trakya'daki Türk hakimiyeti Batı Trakya'yı Yunanistan'ın elde etmesiyle Türk hakimiyeti sona ermiştir.
Batı Trakya'da Kurtuluş Mücadeleleri
Kurtuluş Mücadelelerine Genel Bakış
Rumeli'de ve Osmanlı'nın hüküm sürdüğü her yerde yaşayanlar önceleri düştükleri durumu pek anlayamamışlardır. Tüm unsurlar yıllardan beri ihtilâl hazırlığı yaparken, Türkler böyle bir harekete gerek duymamışlardır. Çünkü devletine ve ordusuna güvenmişlerdir.
Çeşitli unsurların barındığı Osmanlı topraklarında tüm okullar azınlıklar içindi. Onların kilisesi bile bu konularda pek çok hazırlıklar yapmış ve zamanı gelince birden toparlanarak istiklâllerini temin etmişlerdir.
Trakya, Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ'ın bazı bölümlerinin 30 Mayıs 1913 yılında Bulgarlara bırakılması, buralarda kalan Türkler üzerinde şok tesiri yapmıştır.5
Kurtuluş Mücadeleleri Döneminde Yunan Mezalimi
Yunanistan, zapt ettiği yerlerde bulunan Türklere yerlerini terk ettirmek ve Rumlara sun'i bir ekseriyet temin etmek için Trakya'dan, Amerika'dan ve Kafkasya bölgesinden gelen Rumları kasıtlı olarak Türk köylerinde iskân ettirmiştir. Türklerin mal ve hayvanları Rumlar tarafından zapt ve müsadere edilmiştir. Bu duruma karşı koyanlar zulme maruz kalmışlardır. Vodine ve Dramada Türkler Hıristiyanlığa kabule zorlanmışlardır. Türk kadın ve kızlarına her türlü kötü muamele yapılmış ve camiler tahrip edilmiştir. Bu durumu teyit eden 14 Mayıs 1914 tarihli belge:
Belge 1;
Bâb-ı Alî Hâriciye Nezâreti Terceme Müdîriyeti
Hâriciye Nezâret-i Celîlesi'ne fî 14 Mayıs sene 1914 târibiyle Viyana Sefâret-i Seniyyesi'nden vârid olan 204 numaralı Türkçe tabrîrâta melfûf olup "News Viztagbilat Gazetesinin fî 2 Mayıs sene 1914 târibli nüshasında münderic ve "Yunanistan'ın zabtetdiği memâlik dâhilinde mütemekkin Türkleri(n) şikâyâtı" ser-levhalı makâleyi hâvî maktû'anın tercemesidir.
Selanik'ten "Oryent Kuryer" Gazetesi'ne İş'âr Olunur:
Yunanistan'ın zabtetdiği memâlik dâhilinde mütemekkin Türkleri muhâcerete sevk ve icbâr etmek için Yunanîler tarafından ittihâz olunan tedâbîre karşı olan şikâyât teyâzüd etmektedir. Yunanistan hükûmeti, Rumlara sun'î bir ekseriyet te'mîn etmek içün Trakya'dan, Amerika'dan ve Rusya'nın Kafkasya memâlikinden muhâceret eden Rumları kasden Türk köylerinde iskân etmektedir. Yunanîlerin isti'mâl ettikleri tedâbîr hakkında tamâmıyla mevsûk bir menba'dan âtîideki tafsîlâtı istihsâl edebildim:
Selanik civârında bulunan ve tamâmen Türklerle meskûn olan Uzunali karyesi ahâlisi ahîren vürûd eden Rum muhâcirleri tarafından hânelerinden cebren ihrac ve köyden teb'id olundular. Rumlara mukâvemet eden eşhâs, gaddârâne bir sûretde sû'-i mu'âmelâta dûçâr oldular. Türklerin emvâl ve hayvânâtı Rumlar tarafından zabt ve müsâdere olundu. Esnâ-yı muhârebede Selanik'e gelmiş olan Yaylacık köyü Türk ahâlisi, harbin hitâmından sonra köylerine avdet ettikleri zamân ahâli-yi mezkârenin emvâl ve emâkinini zabtetmiş olan Rumlar tarafından darb ve tehdîdle koğuldular. Şehirlerde dahi Rumlar tarafından Türkler hakkında cebr ve şiddet icrâ olunmaktadır. Selanik'te Papa Yorgiyun nâmında bir zâbit, Hüsni Efendi nâmında bir kimsenin hânesinde kendisi mevcûd olmadığı bir zamanda yerleşmişdir. Hâne sâhibi bâ-bedel îcârı veyâ hânesinin tahliyesini taleb eylediği zamân merkûm zâbit tarafından darb ve cerholunmuştur. Fâtıma Hanım nâmında fakîr bir kadın mutasarrıfen ikâmet etmekte olduğu hâneden evlâdlarıyla berâber ihrâc edildi. Vodine'deki ahvâl daha fenâdır. Birkaç haftadan beri şehr-i mezkûrdaki Türk ahâli, Hıristiyaniyeti kabûle icbâr olunuyorlar. Balkan muhârebe-i ahîresinde Drama sancağı dâhilinde bulunan Zihne nâm mahalde erkekler katlolunmuş ve kadınlar dahi Hıristiyâniyeti kabûle icbar edilmişlerdir. Bulgaristan hududunu muhafazaya me'mûr asâkir Demirhisar nâm mahalde geceleri Türk kadın ve kızları hakkında her nev'harekât-ı şenâ, atkâranede bulunuyorlar ve cevâm-i şerifede dahi her dürlü tahkirat ve telvisâtda bulunuyorlar.6
İlk Batı -Trakya Türk Cumhuriyeti (31 Ağustos-25 Ekim 1913)
Gümülcine'nin işgalinden sonra "Garbi Trakya Hükümet-i Muvakkatesi" kurulmuş ve Hükümet Reisliğine de Müderris Salih Hoca getirilmiştir. Batı Trakya'da işgal sahasının genişlemesi ve "Garbi Trakya Hükümet-i Muvakkatesinin" (Batı Trakya Geçici Hükümeti) kurulması İstanbul ve Sofya'da telaş ve heyecan uyandırmıştır. Bu tehlikeli ilerleyişi gören büyük devletler ise derhal harekete geçerek Bâbı Âli'yi uyarmışlardır. Bâb-ı Âli büyük devletlerle olan münasebetlerin daha da gerginleşmesini istemediğinden, başkumandanlık vasıtasıyla Batı Trakya'ya gitmiş olanların (üçüncü kez) geri dönmelerini emretmiştir.
Ancak, Batı Trakya'daki kurtarma hareketinin başında bulunanlar, buradaki halkı zulüm ve işkence altında bırakmaya gönülleri razı olmamış, Osmanlı Başkumandanlığı'nın kendilerine vermiş olduğu geri dön emrini, Osmanlı Devleti'yle maddi alâkalarını kesip, "Batı Trakya Geçici Hükümetinin" istiklâlini ilan etmekle cevaplandırmışlardır.7
Bu hükümeti Bulgar Başbakanı Wrasdislof ve Yunan Başvekili Venizelos tanımışlar ve tebliğ etmişlerdir. Ne var ki, Osmanlı Başvekili Said Halim Paşa, İçişleri Vekili Hacı Adil Bey, Bahriye Vekili Cemal Paşa ile Talat Paşa İttihat ve Terakki Erkanı (Batı Trakya Muhtar Cumhuriyeti'ne) fiilen cephe almışlardır. Cemal Paşa ve Talat Paşa'nın siyasi komploları sonucu 25 Ekim 1913'te 57-58 günlük Batı Trakya Cumhuriyeti büyük kayıplar vererek tarihe karışmıştır.8 Batı Trakya Kurtuluş Savaşı politik bir atmosfer içerisinde başlamış Cemal ve Talat Paşalarının siyasi kaprisleri komploları ile tarih sahnesinden çekilmiştir.9
Burada en üzüntü veren husus; Osmanlı hükümetinin Batı Trakya'da kurulan hükümeti yıkmayı üzerine alması gerçekten büyük bir talihsizliktir.10
Osmanlı hükümetinin, Batı Trakya'nın Bulgarlara teslimine razı olmasının, Bulgarlarla bir ittifak antlaşması ihtimalinin etkisi olmuştur. Osmanlı Devleti'nin bu ittifaka oldukça önem vermesinin sebebi ileride Ege adaları yüzünden Yunanlılarla doğacak anlaşmazlıklarda Bulgarların yardımını veya hiç olmazsa bu durumdan yararlanmaya çalışmamasını temin etmek içindir.
Kurtuluş Mücadeleleri Döneminde İkinci Batı-Trakya Bölge Hükümeti (30 Temmuz 1915-27 Eylül 1917):
Ancak 30 Temmuz 1915 yılında Batı-Trakya'da ikinci defa bir kurtuluş savaşı, Piyade Yüzbaşı Fuat Balkan Bey'in sevk ve komutasında Drama'da başlamıştır.
Kısa bir süre Türk mücahitlerince, Fuat Balkan, Şakir Zümre ve Cevat Bey'in idareleri altında "Batı Trakya Kurtuluş Komitesi" kurulmuştur.
Drama, Kavala ve kısmen de İskeçe ve çevresi bu bölge hükümetinin idaresine girerek milli hudutları 19.000 km kareye çıktı. Bu sınırlar içinde 219 köy bulunuyordu ve nüfusu 320.000'in üstündeydi. Aynı zamanda dokuz Mülkî Müfettişliğe ayrılan "Batı Trakya-Bölge Hükümeti"de Osmanlı genel kurmayının Fuat Balkan'a gönderdiği sert bir yazı üzerine bu zatın 27 Eylül 1917 yılında Kavala, Sarıbasan ve Zigos isimli üç milis taburunu çekerek İstanbul'a dönüşü ile artık millî varlığını idame ettiremeyecek duruma düşmüştür ve bu bölge hükümeti de böylece ortadan kalkmıştır.11
Batı Trakya sorunu, Türkiye'nin Avrupa kıtasındaki topraklarının bölüşülmesi öngören uluslararası bir plânın uygulanması sırasında, müttefik devletler arasında baş gösteren görüş ayrılıkları sonucu İngiltere, Fransa ve Japonya'nın Balkan Savaşı'nda Bulgarlara verilmiş olan Batı Trakya'nın geri alınıp, Doğu Trakya ile birlikte Yunanistan'a verilmesini öngören kararın açıklanmasıyla ortaya çıkmıştır. Bulgarların 27 Kasım 1919'da imzaladıkları Paris Antlaşması ile boşalttıkları Batı Trakya'nın güney bölümünde Bağlaşık Devletlerden Fransa'nın Müttefikler Arası Trakya Hükümeti kurmasıyla yeni boyutlar kazanmıştır. Bulgarların, Batı Trakya'nın güney bölümünü boşaltmaya zorlanmaları, burada Müttefikler Arası Trakya Hükümeti kurulması aslında Batı ve Doğu Trakya'nın Yunanistan tarafından işgali için hazırlanmış bir oyundur.12
Aslında Müttefiklerin 1 Mart 1919 Paris kararlarında, Bulgarlara ait Batı Trakya'nın Yunanlılara verilmesine dair olan kararlarını değiştiren 11 Mart 1919 kararı, Bulgara bir ümit vermiştir. Onlar, Batı Trakya'da Fransız himayesi altında bir Türk Hükümeti kurulmasını iyi karşılamışlardır. Çünkü gelecekte Batı Trakya'nın tekrar ellerine geçmesi ihtimali olduğuna inanmaktaydılar. Yunanlılar Bulgarların katiyen sevmedikleri bir milletti. Onlarla daha halledemedikleri birçok meseleleri vardı. Bu düşünceler içinde olan Bulgarlar, günün birinde Batı Trakya'nın da kolayca ellerine geçeceğine yüzde yüz emindiler. Bu nedenle Fransız Manda idaresini desteklemeye karar vermişlerdir.
Bulgarlar, milli menfaatlerinin icabı gereğince hareket ettiklerine kani idiler. Türklerin Batı Trakya'da yarı egemen olmaları, çıkarlarına set çekemeyeceği inancında idiler. Türk devletinin o zamanki oldukca zayıf olan durumu onlara bu ümidi vermiştir. Batı Trakya Türklerini ise, artık bir kuvvet saymıyorlardı.13
Oysa bir hukukçu ve milletvekili olan ve Fransızcayı ana dili gibi konuşan İsmail Bey Fransa himayesindeki Batı Trakya sistemine karşı çıkmaktaydı. Daha sonraları İsmail Bey Türkiye'ye aykırı hareketlerinden dolayı gıyaben idama mahkum edilecek yüz ellilikler listesine alınmıştır.
İsmail Bey; "Fransızlar gavurdur, onun için Trakya'yı Yunan'a bırakmalıyız" diyerek Batı Trakya'yı İslami vasfını korumak amacıyla Ortodoks Yunanistan'a vermeyi uygun görmüştür.
Hacı Yusuf Bey, İsmail Bey'in görüşüne karşı çıkan konuşmasında "Yunan idaresini kabul edersek, bu halk bize beddua eder. Tarih karşısında Türk milleti karşısında mesul oluruz. Yarın oylarımızı Fransız yardımıyla kurulacak Türk idaresine verelim" demiştir.14
Batı Trakya Türklerinin Fransız yardımı ile kurulan Türk idaresinde mesut ve bahtiyar olacağına inananların başında Arif Efendi vardı. Belki Türk milletinin Anadolu'da kazandığı zafer sonu Batı Trakya'nın da Türkiye'ye ilhak olunması mümkün olacaktı.
Galip devletler, Venizelos'un sonu gelmeyen rica ve istirhamlarına çok zaman mukavemet etmişlerdir. Hattâ Batı Trakya'nın Yunanlılara verilmesi ile ilgili 1 Mart 1919 tarihli Paris kararlarını 11 Mart 1919'da uygulamaktan vazgeçmişlerdir.
Böylece Yunanlılar aleyhine sayılabilecek bir cereyan, müttefikler arasında mevcut iken, bazılarının Yunanlıları desteklemeleri, affedilmemesi lazım gelen büyük kabahatlerdendir.
Diğer taraftan oylarla Yunanlılar desteklenmemiş olunsaydı, Lozan'da İsmet Paşa'nın Batı Trakya'yı müdafaası daha kolay olurdu. "Referandum yapılmıştır. Halk sizi istememektedir" tezi ile müdafaasını kuvvetlendirebilirdi. Halk oyuna müracaat edilsin sözünü kullanmazdı.15
Geçici Son Batı Trakya Devleti (20 Mayıs 1920-23 Temmuz 1923)
Bu geçici devlet, 25 Mayıs 1920 tarihinde Gümülcine'nin kuzeyinde Hemetli bucağında Peştreli Tevfik Bey'in başkanlığında teşekkül etmiştir. Batı Trakya'da kurulan bağımsız hükümetlerin en uzun ömürlüsü bu son geçici devlet olmuştur. Fakat bu mezkur hükümette 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması gereğince kendi kendini feshetmek zorunda kalmıştır.16
Batı Trakya'nın Yunanistan'a ilhaki için yapılmış olan referandum Türkler arasındaki huzur ve istikrarı mevcut durumdan çok daha kötü duruma irca etmiştir. Yunan müstevli kuvvetlerinin bir kısmı Anadolu steplerinde ilerlemek için imkân araştırırken yavaş yavaş Batı Trakya'yı istilaya başlamıştır.
Batı Trakyalı Türk hürriyetperverleri Yunan müstevli kuvvetlerinin Bulgarlar Müstevli kuvvetlerinden daha zalim bir yönetim tarzı kuracaklarını bildiklerinden Batı Trakya Milli Hükümetini kurmak zorunda kalmışlardır.17
Yunanistan'ın Batı Trakya'yı İşgal Döneminde Sürdürdüğü Baskılar
Mondros Ateşkesi'nden bir yıl sonra, 7 Kasım 1919'da Yunanistan, Fransa'nın desteğinde, Batı Trakya'nın büyük yerleşim merkezlerinden İskeçe'yi, bundan bir yıl sonra da 22 Mayıs 1920'de Batı Trakya'nın tamamını işgal etmiştir. Bu, Yunanistan'ın yayılımcı politikasının Doğu Trakya'ya yöneldiğini göstermesi bakımından dikkati çeken bir olaydır. Buna bir tepki olmak üzere, Gümülcine'de "Garbi Trakya Müstakil Hükümeti" adı altında siyasi bir icra organı meydana getirilmiştir. Bundan amaç, Batı Trakya olaylarını siyasi yönden uluslararası bir sorun haline getirmek, Batı Trakya Türklerini bir gaye etrafında toplayıp düzenlemekti.
Balkan Savaşı'ndan sonra Batı Trakya siyasî bir çekişme sorunu haline getirildi. Bir yandan Yunanlılar, öbür yanda Bulgarlar Batı Trakya Türklerinin huzurunu kaçırdılar.
Batı Trakya'ya kurtarıcı gibi gelen Fransızlar, hemen geçici bir işgal hükümeti kurdular. Türkleri de başlattıkları kalkınma hareketinin yol, maden ve orman işlerinde çalıştırdılar. Bütün tutumlarından Yunan yanlısı oldukları belliydi. Türklere çok zor ve kara günler yaşattılar.18
Ayrıca Yunanlılar Gümülcine'de bulunan bir fırka kuvvetini nakletmişler, Kırklarelin'de de bir olaya yakın kuvvetleri bulunmakla beraber, Gümülcüne'de Fransızların Trakya'yı terk ettikleri sırada Türklere bırakılan silah ve mühimmatın ortaya çıkartılması için nahiye müdürlerini tutuklayarak işkence yaparak öldürmüşlerdir. Bu baskıları aydınlığa kavuşturan belgeler;
Belge 2; Bab-ı Ali Dahiliye Nezareti Şifre-Telgrafname Şifre Kalemi

Mahreci Edirne 4 Ağustos 1335 Tarihi Keşidesi 4 Ağustos 1335 Kaleme vurudî 5 Ağustos 1335
Bugünlerde Yunanlılar ve bir kısım Rumlar buralarda yine faaliyete başladılar. Yunanistan'ın adil ve müstâkim olmuş dolayısıyla düveli itilâfiyenin kendisine İzmir şehrini ilhâk eylediği ve Dedeağaç ve Gümülcine savah ile karip olan diğer kasabatının Yunana verildiği ve Fransız taburları Yunanistan'a muavenet etmek üzere oralara geçmekte olduğu ve Yunan Devleti'nin şu sırada askere ihtiyacı hususunda genç Rumların gizlice Lüleburgaz'a kadar gitmeleri ve ondan sonra Yunanistan'a göndermek kolay olduğu ve Osmanlı kataatında hidmet eden Rumların lâakel yirmi gün sabretmeleri ve sonra Yunan askeri tarafından buraları işgal olunduğu zaman hizmete alınacakları yolunda propaganda yapmakta oldukları görülmektedir. Aynı zamanda Lüleburgaz ve Babaeski ve Çorlu cihetindeki Yunan Kuvva-i Askeriyesi deha müteyakkız olmakla beraber miktarı an bean tezyit edilmekte ve bizim istasyonlarda bulunan muhafız jandarmaların silahla gezmemeleri lüzumu Yunan zabıtları tarafından tembih edilmekte olduğu maruzdur.19
Genel Olarak Yunanistan
Yunanistan Cumhuriyeti, Eliniki Dimokratia'nın yüzölçümü 131.952 kilometre karedir. Arnavutluk, Makedonya Cumhuriyeti, Bulgaristan ve Türkiye ile ortak sınırları vardır. Yunanistan sınırları içinde iskân edilmiş 166 ada bulunmaktadır, ayrıca Fransa'nınkinden daha uzun bir kıyı şeridine sahiptir ve iç kesimleri dağlıktır. Yunanistan'ın nüfusu 9.950.000 kadardır ve bu nüfusun üçte birinden fazlası Atina bölgesinde yaşamaktadır. Geçmişte genellikle kırsal bir toplum olan Yunanistan, savaş sonrası dönemde hızla kentleşmiş, Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Avustralya'ya göç vermiştir.20
Tarihsel Geçmişi
Bugün, Yunanistan sınırları içindeki bölgeler değişik zamanlarda Osmanlı İmparatorluğu içerisinde yer almaktaydı. Trakya ve Makedonya 14. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'na geçmişti. İlk olarak Sultan II. Murat Epir, Taselya, Mora ve Ege adalarını 15. yüzyılda ilhak etmiş ve daha sonra da oğlu Sultan Mehmet toprakları daha da genişletmiştir. Rodos adası, muhteşem Süleyman'ın 1522'deki seferberliğinden sonra Osmanlı egemenliği altına girmiştir. Girit (Crete) adası, Sultan 4. Murat'ın hükümdarlığı süresince 1645'te Osmanlı topraklarının bir parçasıydı. Yunanistan'ın esas olarak (adalarından ayrı olarak) kendi topraklarında 1830'da bağımsız bir krallık kurulmuştur. Girit (Crete), 1898'de Fransa, İngiltere, Rusya ve İtalya'nın koruması altına girmiştir.Rodos ve diğer adalar 1912'de İtalya tarafından ele geçirilmiştir. Selanik, 1923'te Lozan Antlaşması'na göre (Dodacenese) On iki adalar da 1947'deki Paris Antlaşması'na göre Yunanistan'a devredilmiştir.21

Yunanistan, İngiltere (Britanya'dan) 1864'te yedi adayı almıştır.
1878'deki Berlin Konferansı'nı takiben Osmanlı İmparatorluğu Larissa bölgesini içeren Thessaly'yı Yunanistan'a devretmiştir.
1912 ve 1913 (deki) Balkan Savaşlarından sonra Yunanistan.

Lozan Antlaşması Türkiye, Yunanistan'ın Batı Trakya üzerindeki egemenliğini kabul eder ve Doğu Ege adalarını Yunanistan'a devretmiştir.
Yunanistan bugünkü sınırlarına II. Dünya Savaşı'nın sonunda kavuşmuştur.22
Haritalarda da görüldüğü üzere, 1830'da kurulan Grek Devleti'nin Cumhuriyet haline gelmesinden sonra, ülke sınırları daha çok 1912/13 Balkan Savaşlarından sonra genişlemiştir. Yani Yunan genişlemesi talihsiz Balkan Savaşlarından sonra daha da hızlanmıştır. Yunanistan Makedonya'nın büyük bir kısmını Selanik'i, Kavalayı, Yanya'yı, Sisam, Sakız, Midilli ve Limni adalarını Balkan Savaşlarından yararlanarak ele geçirmiştir. Osmanlı Devleti bir savaş bitmeden bir başka savaşa girmiştir. Trablusgarb Savaşı, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı birbirlerini izlemiştir. Türkiye, Bulgaristan ile birlikte I. Dünya Savaşı'ndan yenilgiye çıkınca, Yunanistan bu fırsatı da değerlendirerek bu defa Dedeağaç bölgesini ve Batı Trakya'yı da ele geçirmiştir.23
1939 sonlarında II. Dünya Savaşı başladığında Yunanistan yerini belirlemiş müttefikler yanında yer almıştır. Yunanistan'ın müttefiklerin yanında yer almasının sebebi, Yunanistan'ın çok kötü bir ekonomik gelişim süreci içinde bulunmasından kaynaklanmaktaydı.
Yunanistan savaşın ilk yılında tarafsız kalmıştır. "Başbakan Metaksas ülkeyi savaşın dışında tutmayı amaçlıyordu. Halkın genel eğilimi müttefiklerin yanında yer alma şeklindeydi. Hükümet de bu genel eğilim doğrultusunda müttefikler yanında yerini belirlemiştir." Bu, sağ görüşlü tarihçilerin savundukları görüştür. Sol görüşlü tarihçilerin savundukları görüş ise, Metaksas başkanlığındaki hükümetin Alman nazizmine ve İtalyan faşizmine, genelde yaygınlaşan faşizme sempati beslediği yolundadır.24
Yunanistan, 1941 başlarından sonra üçlü işgal altında bulunuyordu. Bunlar Almanlar, İtalyanlar ve kendileriyle daha sonra ittifak kuran Bulgarlardı. Bulgarlar, Batı Trakya, Drama, Serez ve Kavala bölgelerini işgal etmişlerdir.Halk işgalcileri desteklemiyordu. Ancak içinde bulunduğu yaşam şartları da çok kötüydü. Halkın ancak %4'ü yeterli denebilecek düzeyde beslenebiliyordu. Buğday üretimi %40 düşmüş, hayvan sayısı ise %58 düşüş göstermişti.
Alman faşizmi altında ezilen halk, bilinçsiz tepki gösterilerine başladı. Bu hareket, solun örgütlenmesiyle silahlı direnişe dönüştü ve Eylül 1941'de EAM (ulusal Kurtuluş Cephesi) kuruldu.25
İkinci Dünya Savaşı Sırasında ve İç Savaş Sırasında Batı Trakya'daki Türklerin Durumu
Gerek II. Dünya Savaşı sırasında, gerekse iç savaş sırasında Batı Trakya'daki Türklerin durumlarına bir göz atalım.
Türkler, savaşın ilk yıllarında, öncelikle savaş bölgesine uzak olmaları itibarıyla pek etkilenmişlerdir. Onun ötesinde bu (20 bin kişilik) toplum, savaşta kendini taraf hissetmemiştir. Şöyle ki;
Bölgedeki Türk toplumu, toplumsal yapı ve yaşamı itibarı ile olduğu kadar, psikolojik olarak da kendini Lozan'dan bu yana Türkiye'ye daha yakın hissetmiştir. Ancak şu bir gerçek ki, siyasal yapı olarak Yunanistan'a bağlı olması nedeni ile, Batı Trakya Türk toplumu, savaşa katılamamazlık edememiş, Alman ve Bulgar ordularının Trakya cephesinden saldırısı sırasında sınırlı oranda da olsa karşı koymuştur. Ancak bölge işgal altında bulunduğu sırada halk, Yunanistan'ın diğer bölgelerinde gösterilen tepkiyi göstermemiştir.26
Yunanistan'ın Yayılmacı Politikası Yunanistan'ın Emeli Nedir?
Yunanistan, bir devlet olarak dünya üzerindeki yerini aldığı andan itibaren, Türklere, varlığını, hırçınlık, açgözlülük ve kıskançlıkları ile her zaman hissettirmiştir. Türk devletinin zayıf olduğu dönemlerde üzerine saldırmış, güçlü olduğu zamanlar ise, içten parçalamak için teröristleri beslemiş, kışkırtmış her çirkin oyunlara baş vurmuştur.
Yunanistan, her zaman ve her konuda, Türkiye'nin önünde olmak istemiş, onun dostları ile olan ilişkilerini hep bozmaya çalışmıştır.
Geçmişte, üç kıtaya yayılmış olan Osmanlı İmparatorluğu'nun toprakları üzerinde bugünkü komşuları ile yan yana, iyi komşuluk ilişkileri içinde yaşamak azmine dayalı dış politikası, Türkiye'nin iyi niyetinin en önemli göstergesidir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun hoşgörüsü ile din ve dil birliğini koruyan bugün devlet olarak yaşamını sürdüren ülkeler arasında yer alan Yunanistan'ın daima sorun yaratan taraf olmasının nedenleri, bugünkü statükoya ışık tutması açısından önemlidir.
Türk-Yunan ilişkilerinin tarihçesini daha iyi bir şekilde değerlendirebilmek, Yunanistan'ın Türkiye üzerinde tarihi emellerini ve bugünkü politikalarının özünü kavrayabilmek için, Yunanistan'ın "Megali idea" ideolojisini iyi bilmek gerekmektedir.
Megali İdea Nedir?
Yunanlılar, aralarında Megali İdea'dan bahsettikleri zaman akıllarından geçen Türk devletini ortadan kaldırmak, İstanbul, İzmir, Kıbrıs ve Küçük Asya dedikleri Anadolu'yu sınırlarının içine katmayı kapsamaktadır. Oysa, Türk düşmanlığı ile beslenen Megali İdea, ideoloji ve arzusunun arkasına neyin gizlenmiş olduğu tarihçi Panayotis Kayas'ın Megali İdea adlı kitabında şöyle belirtilmektedir;
"Yunanistan'ın siyasi ve sosyal liderleri, her dönemde, ülkenin varolabilmesi için bir Milli İdeoloji'ye sahip olunması gerektiğine inanıyorlardı. Böylece, Yunan milletini her an yeni mücadelerle hazır tutacak, halledilmeyen ekonomik problemlere karşı, hiç kimse vatan haini damgasını yememek için muhalefette bulunamayacaktı. Kısacası Megali İdea, Yunan iç ve dış politikasının canıdır. Milli hedefe ulaşmanın dışında herşey yönetim, eğitim, imar bekleyebilirdi. Böylece, Türk sınırları içinde bulunan toprakların Milli Hedef olarak gösterilmesi, Milli İdeoloji'nin doğmasına yol açmıştı. Bu Milli İdeoloji'nin adı "Megali İdea" ideolojisi idi. Böylece ülkenin siyasî, askerî, dinî ve sosyal liderleri herşeyi bir yana iterek bu hedefe yönelmeleri devlet kuruluşları içinde Megali İdea'ya yönelik faaliyetlerin başlamasına yol açtı. Bu genel yönlenmeye paralel olarak Yunanistan'ın talep ettiği Türk topraklarında yaşayan Rumların örgütlenmesine geçildi. Böylece, Türk'ün varlığı, Yunanistan'ın siyasî yaşamında, Kral, Kilise, Ordu ve Politikacılar tarafından istismar edildi."27
Tarihten kaynaklanan başka önemli, sorunlarda Patrikhane ve Kıbrıs sorunlarıdır.28
Aslında Yunanistanla ilişki; Yunan devleti de, milliyetçilik prensibine uygun olarak, tam mânasıyla milli bir Yunan devletinin kurulması için yapılan 1821-1830 Yunan Bağımsızlık savaşına dayanmaktadır. Bu kuruluşta da, Kemal Atatürk'ün devletindeki demokratik düşünceler vardır. Büyük İdeal'e (Megali İdea), Yunanlılar bu aşırı milliyetçi ideallerine rağmen; 1821'de toplanan ilk Yunan Milli Meclisi, sadece Yunanlılardan oluşan bir yeni devlet teşkilini istemiş, tam anlamıyla bir Yunan devleti kurmuştur. Bu tezat, birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Kemal Atatürk'ün Türk Milliyetçiliği ile çatışmaya yol açarak Yunanistan'ın trajedisini hazırlamıştır. Yunan faciası, Yunan büyük idealinin sonunu belirlemiş ve Yunanistan'ı mahvetmiştir.
Türk Yunan İlişkilerinde Batı Trakya Sorunu
Batı Trakya'daki Türk azınlığının statüsü 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması ile düzenlenmiştir. Yunan makamları Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanmasından hemen sonra bu Antlaşma'dan doğan yükümlülüklerini ihlâl etmekte tereddüt etmemişlerdir.
Lozan Barış Antlaşması sırasında kabul edilen resmi rakkamlara göre, 1922-1923 yıllarında Batı Trakya'nın toplam nüfusu 163.030 idi. Bu nüfusun 129.120'sini Türkler, 33.910'unu da Yunanlılar oluşturmaktaydı. Aynı dönemde soydaşlarımız Batı Trakya topraklarının %84'üne sahiptiler.

1970'li yılların ortalarında soydaşlarımızın sahip oldukları topraklar %40'ın altına düşmüştür. Soydaşlarımızın topraklarının eritilmesi süreci 1976'dan bu yana keyfi ve büyük ölçekli kamulaştırmalar şeklinde, artan bir hızla devam etmektedir.
Yunanistan'ın Tezi
Yunanistan-Türk azınlığı ile ilgili politikasının uygulanmasında, azınlık sorunlarının içerdiği çok yönlü ve tüm sorunlara cevap verebilecek politikayı günün şartlarına göre tek elden yönetebilecek bir örgütlenmeyi yıllar önce gerçekleştirebilmiş ve bugüne kadar bu örgütün işlerliğini etkin biçimde sürdürmesini sağlayarak ortam ve imkânları yürürlükte tutmuştur. "Yunan Politikası"nın ana hatları şu şekilde ortaya çıkmaktadır:
1) Türk toplumunun çoğalmasını engellemek ve Yunanistan'dan göçe zorlamak,
2) Türk toplumunun milli benlik ve kimliğini aşınmaya uğratmak, yok etmek, paçalamak.
3) Toplumun bilinçlenmesini önlemek, noksan eğitim ve kültür vererek geri bırakmak.
4) Türklerin bir toplum halinde yaşama imkanlarını ortadan kaldırmak ve asimilasyona uğratmak.
Türkiye'nin Tezi
Türkiye Yunanistan'la ilişkilerinde Lozan Antlaşması'nın sağladığı dengenin korunmasından yanadır. Ortaya çıkabilecek sorunların ikili müzakerelerle ve hakkaniyet esasına göre çözümlenmesi gerektiğini defalarca belirtmiştir. Türkiye, bu politikasının doğrultusunda;
1) Batı Trakyalı Türklerin yurtlarında mal ve kültür varlıklarının korunması, sosyal gelişimlerinin sağlanması gerektiğine inanmaktadır.
2) Lozan'da sağlanan azınlık haklarının muhafaza edilmesi gerekmektedir.
3) Yunanistan, Batı Trakya Türkleri üzerindeki baskıları kaldırmalı, topraklarını kamulaştırma girişimlerinden vazgeçmelidir.
4) İstanbul'dan giden Rumlar kendi iradeleriyle Türkiye'yi terk etmiş olmalarına rağmen, vatandaşlıktan çıkarılmamışlardır. İstedikleri zaman Türkiye'ye girip çıkabilmektedirler.
5) Türkiye, azınlık ve vakıflar konusunda Lozan Antlaşması ile sağlanan dengeyi bozmaya yönelik girişimlere, karşılıklılık ilkesine göre tedbirler uygulamaya kararlıdır.29
Türk-Yunan İlişkilerinde Azınlık Meselesi Azınlık Kavramının Tanımına Genel Bakış
"Azınlık" kavramı, insanlar toplum halinde yaşamaya başladıkları andan itibaren ortaya çıkmış bir kavram olduğu sanılmaktadır. Çünkü insan toplumlarının bütün dönemlerde şu ya da bu biçimde çoğunluktan farklı özellikler gösteren daha ufak grupları da içermeleri kaçınılmaz olmuştur.

Bu kavram çok çeşitli görünümleri olan ve farklı çıkarları ilgilendiren sosyo politik bir kavramdır. Azınlık kavramına el atıldığı zaman ortaya dökülen tanımlamalar oldukça fazladır. Azınlık kavramının, daha birçok sosyopolitik kavram gibi tarih içinde değişme geçirmiş olduğu gerçeği akılda tutulmamalıdır. Çünkü uluslararası planda azınlık kavramı, ortaya çıktığı tarihten günümüze aynı kalmamış, değişmiştir.30
Yunanistan'ın Azınlıklara Bakış Açısı
Azınlıkların korunması konusunda 19. yüzyıl sisteminin en tipik biçimde yansıdığı ülkelerden biri de Yunanistan'dır. Gerek bağımsızlığını elde edişi, gerekse Osmanlı İmparatorluğu'nun zararına durmadan gelişmesi süreci sırasında Yunanistan, her yeni toprak elde edişinde bu genişlemesini Batılı ülkelere tescil ettirebilmek için büyük devletlerle anlaşmalar yapmak ve bu anlaşmalar sonucu yeni kazandığı bölgeler üzerinde kalan azınlıklara birtakım azınlık hakları tanımak zorunda kalmıştır.31
Aslında Yunanistan'a göre ülkesinde hiçbir etnik azınlık yoktur. Bunların hepsi Slâvlaştırılmış Yunan vatandaşlarıdır. Batı Trakya Türkleri de Müslümanlaştırılmış Yunan vatandaşlarıdır. Tarihte 400 yıl kendisine hükmetmiş Türkler dahi Yunan'dır diyebilen bir zihniyetin, Makedonlar için ayrı bir etnik ve kültürel gruptur demesi ve bunların çiğnenen insan haklarını iade etmesini beklemek Yunanistanı ve Yunanlıları hiç tanımamak demektir.32
Yunanistan'daki azınlıklar şu şekildedir;
Türk azınlık 120-130.000
Makedon azınlık 300.000
Bulgar azınlık 25.000
Yahudiler 6.000
Ermeniler 16.000
Arnavutlar 50.000
(Güney Epir'de Arnavutluklara göre) 200.000 Ulahlar
(Rumenler) 100.000 (Romanyaya göre) 1.500.000
Yunanistan devamlı olarak ülkesinde hiçbir azınlığın bulunmadığını, herkesin Yunanlı olduğunu iddia etmektedir. Ancak istatistik, görüldüğü üzere bunu kesinlikle yalanlamaktadır.33
Azınlıkların Statüsünün Belirlenmesi ve Azınlıklarla İlgili Türk-Yunan İkili Antlaşmaları
1. 10 Ağustos 1920 Yunan Sevr'i
2. Lozan Sistemi
Yunan hükümetinin Batı Trakya'da yaşayan Türk azınlığa karşı uluslararası hukuk çerçevesi içinde yükümlülükleri bulunmaktadır. Bu yükümlülükler, Türk azınlığın haklarını korumasını ve güvence altına almasını öngörmektedir.
1923 tarihli Lozan Antlaşması'nın "Temel Hukuk" olarak tanımlanan 37-45. maddeleri, Yunan ve Türk hükümetlerinin ülkelerindeki Türk ve Rum azınlıkları korumalarına ilişkin yükümlülüklerini belirtmektedir.
Buna göre Yunanistan, Batı Trakya Türk azınlığının doğum, vatandaşlık, dil, ırk ve din ayrımı yapılmaksızın yaşama ve özgürlüklerinin korunmasını, ibadet serbestliğini, dolaşım ve göç etme özgürlüğünü, yasalar önünde eşitliğini, çoğunluğun yararlandığı sosyal ve siyasî haklardan yararlanmasını, özel hayatta, ticarette, dinde, basın-yayında, kamu organları ile ilişkiler ve mahkemelerde Türkçenin serbestçe kullanılmasını, Türklerin yardım, din ve sosyal amaçlı kurumlar ve okullar kurma ve yönetme hakkını, her iki dilde de eğitim veren ilkokullar kurmayı ve dini kurum ve vakıflar için tam himaye sağlamayı kabul etmiştir.34
30 Ocak 1923 tarihinde Lozan'da imzalanan mübadele protokolü iki maddeden ibarettir. Antlaşma, sadeleştirilmiş olarak şöyledir:
1 Mayıs 1923 tarihinden itibaren Türkiye topraklarında bulunan Ortodoks dinine mensup Türk uyruklu Rumlarla, Yunan topraklarında bulunan Yunan uyruklu Müslümanlar, mecburi mübadeleye tâbi tutulacaklardır. Birinci maddede belirtilen mübadele işlemi aşağıdaki halka şamil değildir.
1. İstanbul il sınırları içinde yaşayan Rum halkı.
2. Batı Trakya Müslüman halkı.
Anlaşma hükümleri uyarınca Anadolu'da yaşayan birbuçuk milyona yakın Rumla, Yunanistan'da yaşayan yarım milyona yakın Türk yer değiştireceklerdir. Binbir güçlük ve sıkıntı içinde, Türkler Anadolu'ya, Rumlar Yunanistan'a taşınıp yerleştirilmiştir.35
Türk ve Rum azınlığının varlığına basamak olan kaderlerine uzun yıllar hükmeden anlaşmalardan ikincisi "Azınlıkların Korunmasına Dair Protokol"dür. Lozan Antlaşması'nın 3. faslını teşkil eden protokol (37-45.) maddelerini kapsamaktadır. Protokolün 38-44. maddelerinde Türkiye hükümetinin İstanbul Rumlarına garanti ettiği haklar belirtilmektedir. 45. madde ile aynı hakların Yunanistan tarafından Yunanistan'da yaşayan Müslümanlara da tanınacağına dair önceki maddelere atıf yapılmaktadır.36
Ayrıca şu anlaşmalar da mevcuttur;
Atina Antlaşması 1 Aralık 1926
1930 Türk-Yunan Dostluk, Tarafsızlık-Uzlaştırma ve Hakemlik Antlaşması
1930-1933 Ankara Antlaşmaları
Yunanistan'ın da Onayladığı Uluslararası ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Açısından Azınlıkların Statüsünü Belirleyen Sözleşmeler:
1. 1948 Soykırımın (Genoside) Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme.
2. 1948 Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi.
3. 1965 Her Türlü Irk Ayrımcılığının Kaldırılmasına ilişkin Uluslararası Sözleşme.
4. 1966 Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme.
5. Helsinki Nihaî Senedi.
6. Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerini Korunması Sözleşmesi.
7. 1984 İşkenceye ve Öbür Zalimce İnsanlıkdışı ya da Küçültücü İşlem ya da Cezaya Karşı B. Milletler Sözleşmesi.
8. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) Viyana İzleme Toplantısı 1989 Kapanış Belgesi.
"Antlaşmalara ve anayasa hükümlerine rağmen Yunanistan'daki Müslümanlar ikinci sınıf insan muamelesi görmektedirler."
Batı Almanya ZDF Televizyonu "Ausland Journal" adlı Programdan
Bonn, 31 Ağustos 1984
* * *
"Yunanistan Müslümanları (her türlü baskıya uğrayan) unutulmuş azınlık durumundadır. Bütün dünya ülkelerinin, Avrupa İnsan Hakları Konseyi Protokolü'nün 4. maddesine tamamen aykırı düşen bu tür baskı politikasına rağmen hâlâ insanlık ve demokrasi şampiyonluğu pozundaki Yunanistan'a 'dur' diye bağırmaları için geç bile kalınmıştır!"
Dr. Salahi Ramadan Sonyel
Arabia the Islamic World Review,
Londra, Temmuz 1984

"Yunanistan'daki Müslüman Türk toplumuna baskı ve sindirme politikası reva görülüyor. İnsan hakları ile bağdaşmayan bu politika ile Lozan Antlaşması da çiğnenmektedir.
Reuter, Londra 29.12.1982
***
"İkinci sınıf vatandaş muamelesi gören Batı Trakya Türkleri sefalet içinde yaşamakta ve haklarını teminat altına alan Lozan Antlaşması'na uyulmamaktadır."
The Economist
Londra 22.06.198537

Batı Trakya Türklerinin Sorunlarına Genel Bakış İnsan Hakları Açısından Yaklaşım
Dil, din, soy, cinsiyet ya da renk farklılığı dolayısıyla insanlara, ayırımcı muamele yapılması gibi bir uygulamanın tarihin karanlıklarında kalmış olması gerekirken, 20. yüzyılın sonlarına yaklaştığımız bir dönemde dahi bu tür uygulamaların bazı yerlerde hâlâ sürmekte olması, insanlık adına gerçekten düşündürücüdür.
Bu uygulamanın en belirgin örneklerinden birisi deYunanistan'da cereyan etmektedir.
Meriç nehrinin hemen ötesinde, Yunan topraklarında 120 bin Türk yaşamaktadır. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması'yla hak ve statüleri belirlenerek garanti altına alınmış olan Batı Trakya Türk'ü Yunan makamlarının çeşitli baskılarıyla karşı karşıyadırlar.
Türk azınlığının taşınmaz mal satın alma olanakları 1938 tarihli bir yasaya dayanılarak tamamen ortadan kaldırılmıştır. Azınlık mensuplarının arazi ve emlaklarını birbirlerine satmalarına dahi izin verilmemekte, ancak Yunanlılara satmalarına olanak sağlanmaktadır.
Eğitim alanında da Batı Trakya Türk toplumu ağırbaskılarla yüzyüzedir. Bugün 120 bin nüfuslu bir toplum için bölgede sadece iki orta/lise bulunması ibret verici bir olaydır. Oysa Lozan Antlaşması soydaşlara giderlerini kendileri ödemek koşuluyla, her türlü okullar ve benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek konularında eşit hak tanımıştır. Bu hakkın kullanılmasına izin verilmemektedir.38
⦁ Türklerin örf ve adetlerini serbestçe yaşamalarına fırsat verilmemektedir.
⦁ Küçük yaştaki Müslüman Türk çocuklarının, Hıristiyanlaştırılmak maksadıyla köylerde açılan kreşlere gönderilmeleri konusunda ailelerine baskı yapılmaktadır.39
Yunan hükümetinin bu politikasının sadece Lozan Barış Antlaşması'na değil, aynı zamanda Yunanistan'ın taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmelerine de ters düştüğü kuşkusuzdur.40
Sosyal Baskılar
Yunanistan'da yüzelli bin civarında Müslüman Türk'ün bulunduğu bilinmektedir. Bunlar İskeçe ve Gümülcine şehirlerinde ve çoğunlukla bu şehirlere bağlı köylerde oturmaktadırlar. Bu Türklerin hakları Lozan Antlaşması'yla Türkiye'nin güvencesi altındadır. Ancak, Yunan adâleti çeşitli bahanelerle Türkleri her alanda mağdur etmektedir. Mülkiyet hakkına yapılan tecavüzlerin bizzat Yunan hükümetlerinin bilgisi dahilinde yapılmasından cesaret alan Rumlarla Türkler arasındaki sürtüşme tırmanmaktadır.
Yunanistan, sistemli bir devlet politikası güderek, ülkesinde Türk azınlığı bulunmadığını iddia etmektedir ve Türk azınlığı yerine Müslüman azınlık demektedir. İlk bakışta bu tanımlamada Türkiye için bir mesele olacak durum gözükmemektedir. Ancak Yunanistan bu tercihi bir politika gereği yapmaktadır. Türkiye'yi Batı Trakya Türkleri meselesinde taraf olmaktan çıkarmayı amaçlamaktadır.
Türkiye'nin desteğinden eksik Batı Trakya Türkleri, haliyle Yunan emperyalizmi karşısında çaresiz kalacaklardır. Yunanistan'ın bir zamanlar Tivkov'un kullandığı ağzı kullanarak, Yunanistan'daki Müslümanların Osmanlılar zamanında zorla Müslüman yapıldığı yolundaki propagandası resmen Türkleri eritme politikasının icabıdır ve Yunanlılar bu işi yıllardır yürütmektedirler.41
Yasak Bölge başta olmak üzere Batı Trakya'daki Türk azınlığının büyük çoğunluğunun seyahat hürriyeti kısıtlanmıştır. Türkler yürürlükteki yasalardan yararlandırılmamaktadır.
Her çeşit kuruluşunda azınlık üyelerine ilgisiz davranılmakta, hastalar bile hor görülmekte ve gereken tedavileri yapılmamaktadır.
Türkçe kaset ve plak dinlenmesi, video kaset seyredilmesi yasaklanmıştır. Son 10 yıldan beri Batı Trakya Türk azınlığının umumi yerlerde kendi dillerindeki Radyo ve Televizyon yayınlarını izlemeleri polis ve jandarma tarafından yasaklanmaktadır.42
Hatta Yunanistan'da Türklerin kendi ana dilini konuşmaları bile yasaktır.
Yunanlılar, Batı Trakya'daki Müslüman Türklere karşı büyük baskı hareketlerine girişmişlerdir.
⦁ Türk öğretmenlerini, Eski Yunan tarihinden imtihana sokmakta, başarı kazanamayanları öğretmenlikten çıkarmaktadırlar. Oysa, Türkiye'deki Rum öğretmenler, eski Türk edebiyatından imtihan edilmemektedirler.
⦁ Okullara "Türkçe Kitap" okuma yasağı konulmuştur.
⦁ Türk lisesinin öğrencilerinin bir yurtta barınmalaranı müsaade edilmemektedir.
Bu arada, çeşitli yollarla vatandaşların Türkçe konuşmasına dilini, tarihini öğrenmesine engel olunmakta, yeni okulların açılmasına izin verilmemektedir.43
Bu konuda sebep gösterilmeksizin 235 Türk tevkif edilmiştir. Suçları: Türkçe konuşmak, Türk Radyosu dinlemektir.
Türk azınlığına yeni ev yapması için izin verilmediği gibi eski evini dahi tamir etme müsadesi alamamaktadır.
Batı Trakya'daki Türk azınlığın otomobil ehliyeti alması özellikle hayatî öneme haiz olan traktör ehliyetini alması bile imkânsız hale getirilmiştir.44

Yasak Bölge: Batı Trakya'da güneyden kuzeye giderken Bulgaristan sınırına 8 km kala başlamakta, sınır boyunca Türkiye'ye doğru uzamakta, Türkiye sınırına yakın bir noktaya kadar dayanmaktadır. Bununla birlikte bölgenin diğer yerlerindeki katı denetim, Türkiye sınırına yaklaştıkça iyice azalmakta, neredeyse hissedilmeyecek duruma gelmektedir.
Türk sınırına yaklaşınca artık Bulgar sınırına bitişik bir Yasak Bölge kalmamasının nedeni, Yasak Bölge'nin resmi ve gerçek gerekçeleri arasındaki farkta yatmaktadır. Bölge 1953'te Kuzey'den komünist sızmasını önlemek amacıyla kurulmuştur. Oysa, özellikle günümüzde uygulandığı biçimiyle asıl işlevi, dağlık Balkan Kolunda yaşayan Pomak kökenli azınlığı, Yaka ve Ova'da yaşayan Türk kökenli azınlıktan ayırmak, daha doğrusu Pomakları göç ettirilmek istenen Türklerden soyutlayarak asimile etmektir. Türkiye'ye bitişik Evros ilinde artık azınlık mensubu neredeyse hiç kalmadığından Yasak Bölge Türkiye'ye bitişik Evros ilinde tavsamaktadır.

Yasak Bölge'ye girişler özel pasoyla yapılmaktadır. Yalnız yabancılar değil, Yunan yurttaşlarının (yani, Yaka ve Ova bölgelerinde yaşayan azınlık mensuplarının) da girmesi yasak olan bu bölgede, A.B.D.'nin 1990 Yunanistan Raporu'na göre yabancı diplomatların seyahat etmesi de özel izne tabî idi.
1936'da çıkarılan "Yasak Bölge" kanuna göre Batı Trakya'da Bulgaristan sınırı boyunca 10-25 km derinlikteki bölge "Yasak Bölge olarak ilân edilmiş ve bu bölgedeki 133 Türk köyünde yaşayanlar Yunan makamlarınca kontrol altına alınarak sınırlanmış ve bölge adeta bir tecrit kampı haline getirilmiştir.45 Ayrıca Yasak bölgeye giriş çıkışlar gece saat 24.00'ten sabah 05.00'e kadar tamamen yasaktır. Kısacası amaç, burada yaşayan yaklaşık olarak 35.000-40.000 dolayındaki Türk'ü kontrol altında tutmak, onların hareketlerini kolayca izlemek, uygulanacak asimilasyon hareketlerini dünya kamuoyundan gizlemektir.
Vatandaşlıktan Çıkarma (Iskat)
1955 tarihli ve 3370 sayılı Yunan Vatandaşlık Yasası'nın ünlü 19. maddesi şöyledir:
"Grek olmayan etnik kökenden bir kişi, geri dönme niyeti olmaksızın Yunanistan'dan ayrılırsa, bu kişinin Grek vatandaşlığını yitirdiğine hükmedilir. Bu hüküm, yurtdışında doğmuş ve oturmakta olan Grek olmayan etnik kökenli kişilere de uygulanır. Ana babasından ikisi birden veya hayatta olanı yurttaşlığını yitirmiş olan reşit olmayan çocuklardan yurtdışında yaşayanlar da yurttaşlığını yitirmiş olarak ilan edilebilir. Vatandaşlık Konseyi'nin aynı yönde alacağı karara dayanarak bu konularda İçişleri Bakanlığı karar verir".46
Oysa, demokratik ve modern bir metin olan 1975 tarihli Yunan Anayasası'nın 411. maddesi "bütün Greklerin yasa önünde eşit olduklarını söylemekte, madde 4/3 ise Grek yurttaşlığı sıfatının geri alınması, ancak, başka bir yurttaşlığın isteyerek kabul edilmesi veya yabancı bir ülkede ulusal çıkarlara aykırı faaliyetlere girişilmesi durumlarında mümkün olabilir" hükmünü getirmektedir. Bundan başka, 1989 tarihli Viyana Kapanış Belgesi'nin 20. ilkesi "herkesin kendi ülkeleri dahil herhangi bir ülkeden ayrılma ve ülkelerine dönme hakkına tam olarak saygı" gösterileceği ilkesini getirmektedir.47
Bütün Yunan vatandaşlarına 5 yıl geçerli pasaport verilirken Türk azınlığı mensuplarına 1 yıl geçerli pasaport verilmesi uygulamasına başlanmıştır.

Şimdiye kadar hiçbir Batı Trakyalı Türk, vatandaşlıktan atıldıktan sonra tekrar vatandaşlığa geri alınmamıştır. "Helsinki Watch" Örgütü'nün Haziran ayında Başbakan Mitsotakis'e 544 Türk'ün vatandaşlık haklarının geri verilmesi için yazdığı mektup da sonuçsuz kalmıştır.
ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 1989 Ülkeler Raporu'nda (Conutry Report) da ifade edildiği gibi, Yunanistan'da vatandaşlıktan atılma kararını geri çevirmek için başvurulacak mahkeme ve iç hukuk yolları bulunmamaktadır.
İdarî bir kararla, tek taraflı olarak ve ırk ayrımına dayanarak Türk kökenlilerin vatandaşlıktan atılmaları, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin en temel hükümlerine ve Kasım 1990'da bütün Avrupa ülkeleri tarafından imzalanan Paris Şartı'na aykırıdır.48
Yunanistan daha da ileri giderek seçilmiş Türk milletvekillerini bile komplolar kurmak suretiyle vatandaşlıktan çıkarma cüretini gösterebilmektedir.49
Göç'e Zorlama ve Asimilasyon (Etno-Genoside Baskı)
Aslında Yunanistan'ın Batı Trakya politikasının hedefi, Yunanistan'daki Türk varlığını söküp atmak ve yok etmektir. Bu amaçla, Türk azınlığını bölmeye nüfusunun artmasını engellemeye çalışmakta ve onları göçe zorlamadır.50
Özellikle 1960 yılından sonra, giderek hızlanan ve Yunanistan'ın devlet politikası haline dönüşen azınlığı eritme hareketleri Batı Trakyalı Türklerin durumunu zorlaştırmıştır.
Batı Trakya'da yürütülen baskı bugüne kadar elde edilen sonuçlara bakılırsa, hedefine ulaşmış sayılmaktadır. Azınlık nüfusunu birinci elli yılda %68'den %30'a indirebilen Rumlar, ikinci yılda bu nüfusu %0'a indirmeye kararlı görünmektedirler.51
Batı Trakya'da yaşayan 150 bin Türk'ün varlığından büyük rahatsızlık duyan Yunanistan, bölgede yaşayan Türklerin Lozan Antlaşmasıyla kazanmış olduğu haklarıda çiğnemeye devam etmektedir.
Yunanistan göç politikasına geçmiş dönemlerde de ağırlık vermiş ve bu konuda emeline ulaşmayı kendisine amaç edinmiştir. Soydaşlarımız da yapılan ağır baskılar neticesinde Türkiye'ye iltica etmeyi her türlü tehlikeyi gözönüne alarak bir kurtuluş görmüşlerdir.52
Yok Ederek Tasfiye
Batı Trakya Türklüğünü "Genosid Mortal" yani, "yok ederek tasfiye" metodu ile ortadan kaldırma taktikleri 1923 ile 1941 ve 1944 ile 1949 ve 1950 yılları arasında harfiyen tatbik edilmiştir. Mezkûr projeyi ciddiyetle tatbik etmek için de 1923 yılından itibaren Türklerle meskun olan yerlerde mürekkep terörler, sabotajlar ve siyasi suikastler tertip ve tanzim edilerek Türklere "suç fiilleri" isnatları yapılmış ve mahalli yetkililer bazen yüzlerce ve bazende binlerce Türk'ü tevkif ederek Kavala'daki "Divan-ı harplere sevk etmişler ve her birini aylarca "ihtilâttan men" ederek tutuklamışlardır. Askeri mercilere masumiyetlerine karar verilipte serbest bırakılanların pek çoğu; bizar oldukları için Türkiye'ye iltica ederken; Dedeağaç, Fere, Soflu ile Dimetoka'nın Türk-Yunan hudut kesimlerinde bir bir imha edilmişlerdir. Bazıları ise; Semendirek ile Enez arasında denizde kadın-erkek tefrik edilmeden öldürülmüşlerdir.
Yunanistan, asimilasyon politikasında yeni bir kurnazlık aşamasına gelmiştir. Bilindiği gibi Batı Trakya'daki Türk unsurunu eritme politikası iki ayrı taktik manevra ile yürütülmektedir. Bunlardan birincisi "Türkler üzerine idarî, hukuki, siyasi ve ekonomik baskı uygulayarak Batı Trakya'yı terke zorlamaktadır." Yunan yönetimlerinin halen kullanmakta olduğu bu ilk şık klasiktir.
İkinci şık, "Türkleri Hıristiyanlaştırmak" amacına yönelen, pek yeni olmamakla birlikte kendi içinde çeşitli boyutlar kazanan esaslı bir asimilasyon türüdür ki, son zamanlarda Yunanlıyı memnun edecek neticeler vermektedir. Ayrıca bu uygulamanın diğer bir avantajı, her türlü teşviğe rağmen istenilen seviyede arttırılamayan Helen nüfusuna, hazır doğurgan bir unsurun katılmasını sağlamak olmaktadır.
Türk Kimliğinin İnkârı ile Tasfiye
Batı Trakya Türk toplumunun ana dilinin Türkçe olması, bazı gelenek ve göreneklerin azınlığın Türk olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bütün bunlara rağmen Yunan yönetimi, zaman zaman azınlığın ırkını inkâr ederek, Türk olmadıklarını sadece Müslüman olduklarını açıklamaktan geri kalmamaktadır.
Batı Trakya Türk toplumuna Yunan devletinin belirtilen bu uygulamaları İnsan Hakları Temel Hak ve Özgürlüklerin Korunması ile ilişkin sözleşmesinin 14. maddesine aykırıdır.53
Meslek Hayatının Kısıtlanması ve Kamu Hizmetleri'nden
Yararlanamama
Batı Trakyalı Türkler kendi işlerini yapmakta olduğu kadar, başkalarının yanında çalışmakta da büyük zorluklar yaşamaktadır. Çoğunluğu çiftçi olan Türkler işlerinde kullanmak üzere Yunanistan ekonomisine katkıda bulunarak satın aldıkları Traktörleri kullanmak için sürücü ehliyeti alamamaktadır. Başkalarının yanında, özellikle Yunanlıların yanında çalışanlar isimlerini değiştirmeye zorlanmaktadırlar.
Küçük meslek sahipleri ile esnafların ruhsat almaları ise ancak yargı yoluyla mümkün olmaktadır. Şöyle ki bu tür bir ruhsat için başvuruda bulunan Türklerin başvuruları kesinlikle cevaplandırılmamaktadır. Bu durumda Maliye tarafından zabıtlanan yerler mahkeme kararıyla ruhsata bağlanmaktadır. Daha ilk başta malî cezalarla karşılaşan küçük esnaf ve sanatkârlar meslek hayatları boyunca bu cezalardan kurtulamamaktadırlar.54
Yurtdışında çeşitli ülkelerdeki üniversitelerden mezun olan Batı Trakyalı Türklerin diplomalarının denklikleri yapılmamakta ve hatta bu tür başvuranlar protokollendirilmeyerek cevapsız bırakılmaktadır. Böylece üniversite mezunu kişilerin Yunanistan'da çalışabilmeleri kesinlikle mümkün değildir. Son yıllarda 22 üniversite mezununun yaptığı 1 aya yakın açlık grevinin sonunda göstermelik olarak sadece birkaç kişiye çalışma izni verilmiştir.55
Yükseköğretimlerini Türkiye'de tamamladıktan sonra çalışmak üzere Batı Trakya'ya dönen gençlerin diplomalarının denkliğinin onanması, Yunan makamları tarafından gerekçe gösterilmeksizin reddedilmektedir. Bu durumun 1980'lerde kronikleşmesi son yıllarda bir takım olaylara yol açmıştır.
Türkiye'de okuyan Batı Trakyalı gençler memleketlerine dönmek istememektedirler. Çünkü Yunan yetkilileri Türkiye'den alınan hiçbir diplomayı tanımamaktadır.56
Yurtdışında çeşitli ülkelerdeki üniversitelerden mezun olan Batı Trakyalı Türklerin diplomalarının da denklikleri yapılmamakta ve hatta bu tür başvurular protokollendirilmeyerek cevapsız bırakılmaktadır. Böylece üniversite mezunu kişilerin Yunanistan'da çalışabilmeleri kesinlikle mümkün değildir.
Üniversite mezunu Türk gençlerinin diplomalarının geçerliliğinin tanınması yüzünden, işsizliğe mahkum edilmek istendikleri ifade edilmiştir. Üniversite mezunları politikacıların bir süre daha beklemeleri yolundaki tavsiyelerini kabul etmemişlerdir.57
Seçme ve Seçilme Hakkının Kısıtlanması
Batı Trakya Türkleri tarihte birçok kez Yunan parlamentosuna çeşitli partilerden milletvekili göndermeyi başarmıştır. Ancak bu milletvekilleri bağlı bulundukları partilerin tüzük disiplin hükümlerine uymak zorunda olduklarından Batı Trakya Sorunlarını parlamentoda savunmaları mümkün olamamıştır.
Bu sebeple, Türkler 1981 yılında İskeçe ilinde, Mehmet E. Ağa'nın başkanlığında Barış bağımsız listesini kurmuşlardır. İlk başta bu listenin önemi anlaşılmamıştır. Ancak daha sonra 1989 yılında Türkler İskeçe ilinde İkbal, Gümülcine illerinde Güven Bağımsız listelerini kurarak 1989 seçimlerine katılmışlardır.58 Fakat bu durum Atina'da tedirginlik yaratmıştır.
Yunanistan, bu seçimler esnasında Türklerin seçilmesini engellemek, önlemek amacıyla yurtdışından seçimlere katılmak için Yunanistan'a giden Türkleri sınırlarda bekletmiştir. Ayrıca Batı Trakya'ya binlerce asker getirerek oy kullandırmıştır. Bu yollarla Türklerin seçilmesini önleyemeyen Yunanistan, 1990 yılında Seçim Kanunu'nda bir değişiklik yaparak partiler için koyduğu %3'lük genel barajı bağımsız listeler içinde uygulamıştır. Bu baraja göre bağımsız listelerin seçilebilmesi için Yunanistan çapında tüm oyların %3'ü kadar aşağı yukarı 240.000 oy almaları gerekmekteydi. Bu ise kesinlikle mümkün değildi. Çünkü 240.000 oy Yunanistan'ın sadece birkaç ilinde mevcuttur. Gümülcine ilinin toplam oy sayısı 80.000 kadardır. İskeçe ilinin ise toplam oy sayısı 65.000 kadardır. Görüldüğü gibi, bağımsız listelerin Batı Trakya'da seçilmesi matematiksel olarak mümkün değildir. Bu baraj Yunanistan'da bağımsız adayların seçilmesini engelleyen; demokrasinin bir kara lekesidir.59
Eğitim Alanında Baskılar Uluslararası Belgelerde ve Yunan İç Hukukunda Durumu
Eğitim, bir azınlık grubunun kimliğinin korunması bakımından en önemli alandır.
3 Numaralı Protokol (1913) Müslüman özel okullarını tanımakta ve bunların gelir kaynaklarına saygı gösterileceği hükmünü getirmektedir. Protokol'ün 15. maddesi eğitimin Türkçe yapılmasını öngörmektedir. Lozan Antlaşması'na göre azınlık, eğitimin Türkçe yapılacağı okulları kurmak, yönetmek ve denetlemek hakkına sahiptir. Devlet, azınlığın önemli bir oranda yaşadığı kesimlerde bu kurumlara çeşitli katkılarda bulunmakla yükümlüdür (madde 40-41).60
Görüldüğü üzere; Türk azınlığın eğitimi, Lozan Antlaşması'nın "Azınlıkların Himayesi" başlığını taşıyan birinci kısmının 40-41. maddeleriyle garanti altına alınmıştır. Arıca Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan 20 Nisan 1951 tarihli Türk-Yunan Kültür Antlaşması'nın öngördüğü karma komisyon, Ekim 1968'de Ankara'da, Aralık 1968'de de Atina'da toplanmış ve Türk-Yunan Kültür Komisyonu Ankara ve Atina Toplantıları Protokolü imzalanmıştır. Bu protokolde de Lozan Antlaşması'nı teyit eden azınlıkların kendi dillerinde eğitim görmesi ve kitapların Türkiye'den gönderilmesi gibi esaslar belirlenmiştir. Keza, 14 Eylül 1977 tarihli Yunan Resmi Gazetesi'nde yayımlanan Azınlık Okulları ile ilgili 694/77 sayılı kanunda, "Lozan Antlaşması'nın hükümlerinin ve ülkelerarası mütekabiliyet ilkelerinin saklı kalması" esaslarına uyulacağı bir kez daha vurgulanmıştır.

Ama gerçek şu ki, Yunanistan antlaşmalar imzalayarak verdiği bütün garantilerde olduğu gibi, bu konuda da sözünde durmamıştır.61
Batı Trakya azınlık okullarında dört tip öğretmen vardır.
Birinci tip formasyonsuz öğretmenler olup bunlar herhangi bir öğretmenlik eğitimi görmeden şu veya bu biçimde atanmış kişilerdir. Çağdaş anlamda ve Latin harfleriyle eğitim yapacak düzeyde değillerdir. Bunların maaşları azınlık tarafından verilmektedir.
İkinciler, gerek 1951 Kültür Antlaşması gerekse 1968 Karma Protokolü çerçevesinde kontenjan öğretmeni adı altında Türkiye'den gönderilen Türk uyruklu kişilerdir. 1968 düzenlenmesine göre bunların sayısı 35 olup karşılığında aynı sayıda Yunan yurttaşı İstanbul Rum okullarında görev yapmaktadır. Maaşları Türkiye tarafından ödenen, çalışma ve oturma izinleri ise her ders yılının başında yenilenen bu öğretmenlerin her yıl bir bölümü, Yunan yetkililerince çeşitli nedenler gösterilerek reddedilmekte ve sayılarının, İstanbul'da iyice azalmış olan Rum öğrencilere yetecek Yunanlı öğretmen sayısını aşmamasına özen gösterilmektedir.
Üçüncü kategori olan formasyonlu öğretmenlere gelince, bunlar Türkiye'deki öğretmen okullarından çıkmış olan Batı Trakyalılardır. Günümüzde resmen kapatılmış olan Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği'nin (BTTÖB) çatısı altında toplanmış bulunan formasyonlu öğretmenlerin maaşları, bunların sözleşmeli olarak çalıştıkları okul encümeni tarafından ödenmektedir. Bu öğretmenlerin bir bölümü dikta döneminde (1967-1974) görevden alınmış, bir kısmı da okul değiştirmek isterken açıkta kalmıştır. Bu konudaki 1987 tarihli bir rapora göre, 1973'ten bu yana Türkiye'de okumuş hiçbir Batı Trakyalı öğretmene, Batı Trakya'da Türkçe eğitim yapan azınlık okullarında çalışma izni verilmemiştir.
Geriye, dördüncü kategori olarak Selanik Özel Pedogoji Akademisi mezunları kalmaktadır. Azınlık arasında Akademililer diye anılan bu insanlar, formasyonlu öğretmenlere alternatif yaratmak için medrese çıkışlı öğrenciler arasından alınarak Yunanca ve Pomakça eğitilen, Türkçeleri yetersiz, azınlık tarafından da itilen, Yunan devlet memuru statüsünde kişilerdir.62
Batı Trakya'da 450 Türk köyünden 392'sinde ilkokul yoktur. Okulu olan köylerin öğretmenleri de yeterli değildir. Yunanlılar köylerde eski Arap harfleri ile yayılan tedrisatı dolaylı olarak medrese mezunları bu fırsatı ganimet sayarak sadece kendilerine düşen görevin Arap harflerini öğretmek olduğunu kabul etmektedir. İçlerinde umumi kültürü olanlar ise yeni Türk alfabesi ile öğretime de devam edebilmektedirler. Yunan müfettişlerinin gözünden kaçtığı müddet zarfında bu işlem bu şekilde devam edebilmektedir.63
Helsinki Watch'ın eğitim konusunda vardığı sonuca göre Yunanistan yönetimi Batı Trakya'daki Türk öğrenciler için 1991 -1992 eğitim yılı okul kitaplarını ve Türkçe dersleri öğretmen ihtiyacını karşılamamıştır. Ayrıca Türk asıllı öğrenciler için gerekli ortaokul ihtiyacını da karşılamamıştır. Bu da liselerde var olan az sayıdaki yer için öğrenciler arasında rekabet oluşturmaktadır ki; Yunan liseleri için böyle bir rekabet söz konusu değildir. Bu durum Yunan Anayasası'nın tüm vatandaşlar için eşit şartlar sağlanması garantisine, Lozan Antlaşması'na 1968'de Yunanistan ile Türkiye arasında imzalanan Protokol'e Paris Şartı'na ve AGİK metinlerine aykırıdır.
1984'ten başlayarak, Yunan makamları, Türkçe okunan derslerden de Yunanca sınav zorunluluğu getirmişler ve bu sınavlar okul dışından gelen hoclar tarafından yapılmaya başlanmıştır.
Batı Trakya'daki Türk çocuklarına kura ile eğitim uygulamasını gösteren belgenin Türkçe ve Yunanca metni; 64
Yunan Devleti'nin Türk Azınlığa uyguladığı politikanın can damarını, Türkleri eğitimsiz bırakmak ana fikri oluşturmaktadır.
Kültürel Baskılar
Tarihi Eserlerin Tahribatı
Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğu'ndan kalan tarihi eserleri ya yıkarak ya da yıkıma terk ederek veya amacı dışında kullanmak suretiyle ortadan kaldırmıştır. Önce Batı Trakya dışındaki eserlerden başlayan Yunanistan bunları tamamen yok ettikten sonra Batı Trakya'daki tarihi çeşme mezarlık ve camileri yıkmaya, tahrip etmeye başlamıştır.
Selanik'te Osmanlı'dan kalma bir camii bugün açık seçik filmlerin gösterildiği sinema salonu olarak kullanılmaktadır (Alkazar Sinema Salonu). İskeçe meydanında bulunan Tabakhane Camii yıkılmış yerine meydan yapılmıştır. Gümülcine şehrinin ortasında bulunan namazgah bugün park olarak kullanılmaktadır. Kavala'da İbrahim Paşa Camii'nin kiliseye çevrilmesi. Bunlar yok edilen tarihi eserlerin sadece birkaçıdır. Diğerleriyse yıkıma terk edilmiş vaziyettedir.65
Yunanlılar, öteden beri Türk eserlerine karşı sürdüregeldikleri bu kabil saldırılara, tahriplere ve sabotajlara bugün de devam etmektedirler. Böylece 500 yıl boyunca meydana getirilen binlerce Türk eserinden çoğu harap halde olmak üzere ancak mahdut sayıda eser kalmıştır.
Dini Baskılar
Lozan Antlaşması'nın 40. maddesine istinaden Batı Trakya Türkleri harcamaları kendilerince karşılanmak suretiyle her türlü okul ve benzeri eğitim ve öğretim kurumları kurma, yönetme denetleme hakkına sahiptir. Bunun yanı sıra gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9. maddesi gereğince din öğretiminin serbestçe yapılabileceği kabul edilmiştir. Ancak Batı Trakya'da Türk çocuklarına camilerin içinde yapılan din eğitimini, Yunanistan, kurs yani ticari faaliyet olarak telakki ederek, camilerin içinde bedelsiz olarak yaptıkları bu hayır işinden dolayı birçok din adamını yüz milyonlara varan para cezalarına çarptırmıştır.66
Lozan Antlaşması'nın 43. Maddesi'nde; "Yunanistan, azınlıkların Dinî inanaçlarına zıt veya dinî ibadetlerini bozacak herhangi bir işleme tâbi tutulmayacaklarını taahhüt eder" denilmektedir.67
Özellikle yasak bölgedeki, Pomak Türklerinin aslında Ortodoks ve Yunanlı oldukları yolundaki yalanlarıyla dünyayı kandırmaya çalışan Yunanlılar, bütün Batı Trakya'da geçim sıkıntısı içinde olan ailelerden kopartılan çocukları Ortodokslaştırmaktadır.
Gerek 1920 Yunan Sevr'inde (Md. 8, 9 ve 14), gerekse 1923 Lozan Antlaşması'nda, Müftülüklerle ilgili ayrıntılı bir hüküm yoktur. Bu makamı ayrıntılı bir biçimde düzenleyen uluslararası belge, 1913 Atina Muahedenamesi'dir. Bu belge, görüldüğü üzere 2345/1920 sayılı kanun ile iç hukaka yansımış ve müftülük makamı, odacıların sayısı ve alacakları maaşa dek ayrıntılı bir biçimde bu yasa ile düzenlenmiştir.68
Ancak Yunanistan'ın 1988 yılında kabul ettiği bir kararname ile Türklerin kendi müftülerini kendilerinin seçmesini elinden alması ve bölge valilerine bu yetkiyi vermiş olması ilginçtir. Bu konuyla ilgili bir gazete haberinde, "Batı Trakya'da müftüleri Atina tayin edecek" başlığı ile Yunan hükümetinin 1988 yılının Kasımı'nda meclise gönderilen tasarıyı canlandırmak için çaba sarfettiği belirtilmiştir. Batı Trakyalı soydaşların bu tasarıya şiddetle direneceği ifade edilmiştir.
Tasarının kanunlaşması halinde müftülerin maaşları da Yunan devlet memurlarının harcama esasına göre düzenleneceği belirtilmiştir.69
1990 yılında Batı Trakya Türkleri kendi aralarında seçim yaparak Gümülcine'de İbrahim Şerif'i ve İskeçe'de Mehmet Emin Ağa'yı müftü olarak seçmişlerdir. Seçilmiş bu iki müftü Yunanistan'da birçok kez yargılanmışlardır. Son olarak Mehmet Emin Ağa'nın Agrinyon şehrinde yapılan duruşmasından sonra müftü sıfatını kullandığı gerekçesiyle 10 ay hapis cezasına çarptırılıp hapishaneye gönderilmiştir.70
Ekonomik Sorunlar
Yunan Anayasası madde: 5
Her vatandaş kendi kişiliğini geliştirmek, memleketin sosyal ve ekonomik hayatına katılmak hakkına maliktir.
Arazi Sorunu
Batı Trakya azınlığına ait araziler, yol geçirme, askerî saha, üniversite yapımı vb. bahanelerle kamulaştırılmakta veya kışkırtılan Rumlar tarafından gaspedilmektedir.
Bu yolla binlerce dönem verimli arazi Türk azınlığın elinden alınmış, bu arazilerin bedelleri ya ödenmemiş ya da çok düşük bedeller ödenmiştir.71

Batı Trakya Türklerinin geçim kaynağı topraktır. Türklerin %75'i köylerde yaşamaktadır. Lozan Antlaşması'nın imzalandığı sıralarda Batı Trakya topraklarının %85'ı Türklere ait iken, bugün bu oran %35'lere düşmüştür. Bu durum Yunanistan'ın zaman içinde periyodik olarak yaptığı sistematik kamulaştırma ve devletleştirmenin sonucudur.
Kamulaştırma
Alan olarak, azınlık topraklarının yitirilmesinde en büyük rolü oynayan kamulaştırma kuşkusuz, bir devletin içerdeki egemenliğinin kaçınılmaz sonucudur. Yunanistan Lozan Antdlaşması'nın imzalanmasından hemen sonra o dönemde Batı Trakya topraklarının %85'ini ellerinde bulunduran Türklerin topraklarına el koymaya başlamıştır. Daha ilk yıllarda İskeçe'deki bazı çiftlik sahiplerini Türk vatandaşı addederek topraklarını elinden almıştır. l0 Haziran l930 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan "Türk-Yunan nüfus mübadelelerinden doğan tüm sorunların çözümüne ilişkin sözleşme" ile sorun çözümlenmiştir. Ancak Yunanistan bu emelinden vazgeçmemiştir. Nitekim daha sonraki, yıllarda Türklerin topraklarına açıkça el koymaya başlamıştır. Son zamanlarda istimlak yetkisini suistimal ederek binlerce dönümlük araziyi Türklerin elinden almıştır.
Batı Trakya Türk azınlığının arazilerinin arazilerin %50 kadarı 1948/821 sayılı kanun olan Anadazmos ile kaybedilmektedir. Bu da, ya 1952/2185 sayılı kanunun azınlık aleyline kullanılıp onlara ait büyük çiftliklerin parçalanıp dağıtılmasıyla gerçekleşmiş ya da kamu yararına yapıldığı iddia edilen kamulaştırmalarla sağlanmıştır.
Toprak kaybının diğer sebebi olan, gayrimenkul edinememe ise daha önce de açıklandığı gibi azınlık mensubunun ancak bir Yunan asıllı vatandaşa mal satabilmesi, bir Yunanlının azınlığa mal satamaması yoluyla gerçekleştirilmektedir.72 Türk azınlığın toprak satın alması kesinlikle yasaklanmıştır.
"Anadozmos-toprak bütünleşmesi" kanunu yalnız Batı Trakya'daki soydaşlarımıza teşmil edilirken; ne sosyo-kültürel ve ne de sosyo-ekonomik bakımdan herhangi bir hamle yapılmasına imkân verdirilmemiştir. Batı Trakyalı Türklere kolonyalist yörelerdeki unsurlara yapılmakta olan müstemlekeci muamele reva görülmektedir.73
Mülkiyet Sorunu
Batı Trakya Türklerinin mülkiyet hakkı, 1913 Atina Antlaşması, 1920 Sevr Antlaşması, 1923 Lozan Antlaşması ile garanti altına alınmıştır. Osmanlı İmparatorluğu zamanında toprak mülkiyeti tapuya bağlıydı. Ancak 1964 yılından sonra mülkiyet konusundaki sorunlar ivme kazanmaya başlamıştır. Yunanistan, sözde yeniden tapulandırmak amacıyla Osmanlı tapularını azınlığın elinden almış ve hiçbir zaman iade etmemiştir. Ancak bunların örnekleri Ankara'da Kuyudat dairelerinden mevcuttur. Yine Ankara'da Temessüle kayıtları mevcuttur. 4 Ağustos 1965 yılında kabul edilen bir kanun ile tarla, ev, dükkan gibi taşınmaz mal satın almak Türkler için yasaklanmıştır. Tapusu elinden alınan Türkler kendi mallarının sadece zilyedi addedilmektedir. Dolayısıyla Türkler kendi mallarında fuzulî işgal durumuna düşürülmüşlerdir. Ve hâttâ bu yüzden hapsedilenler mevcuttur. Son zamanlarda Yunanistan her ne kadar Türklerin gayrimenkul almalarına izin verdiyse de bu hakkı bir komisyonun iznine bağlamış olmasıyla mutlâk değil, nisbî sayılmaktadır. Komisyon bugüne kadar sadece birkaç kişinin gayrimenkul satın almasına izin vermiştir.
Mülkiyet hakkı tüm uluslararası antlaşmalarda kişilerin mutlâk hakkı olarak kabul edilmişken; Yunanistan'da bu hak nisbî hak niteliğindedir.74
Batı Trakya'daki azınlık mensupları birbirlerine gayri menkul satamamakta, hatta bir baba oğluna gayrimenkulünü devredememekte, bu tür devir ve satışlar yasaklanmaktadır.
Azınlık mensubunun Yunanlıya gayrimenkul satışında kolaylık sağlanmaktadır. Ayrıca azınlık mensubundan gayrimenkul alacak Yunanlıya uzun süreli ve çok düşük faizle veya faizsiz kredi verilmektedir.
Çeşitli vesilelerle Batı Trakya'daki Türk azınlığının araçlarına el konulmakta, bu araçlar tahrip edilmekte veya trafikten men edilmekte, plaka verilmemektedir.
Batı Trakya azınlığının tarım ya da ticaret alanında kullanmak maksadıyla bir traktör veya otomobil satın alabilmesi mümkün olamamakta ve toprağını ilkel tarım aletleriyle işlemektedir. Ayrıca Batı Trakya'daki azınlığa en ağır vergiler uygulanmaktadır.75
Kısacası;
Yunanistan Ekonomik Konularda;
-Yunan yurttaşı olmaktan doğan hakları,
-Lozan Antlaşması'nın 40 ve 42. maddelerini,
mübadele dışı bırakılacak bölgelerde oturanların mülkiyet haklarından serbestçe yararlanmalarına hiçbir engel çıkartılmayacaktır." taahhüdünü getiren 30 Ocak 1923 tarihli mübadele sözleşmesinin 16. maddesini,
Batı Trakya'ya yerleştirilen Rumların buradaki azınlık topraklarını ve evlerini zorla işgal etmelerini engelleyip, Batı Trakya'da Türk azınlıklarının mülkiyet haklarını koruyan 1926, 1930, 1933 tarihli anlaşmaları, (Ocak 1933 Antlaşması'yla azınlığın mülkiyet hakları son durum göze alınarak dondurulmuş ve bundan sonra bu mallara, genel hükümler dışında hiçbir el koyma, işgal ve kısıtlayıcı önlem uygulanamayacağı karar altına alınmıştır.)
-Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kararlarını,
-Yunan Anayasasını,
-1913 Atina Muahedenamesi ve 3 numaralı protokolünü,
-10 Ağustos 1920 tarihli Yunan Sevr'i Antlaşması'nı,
Taraf olduğu bütün uluslararası antlaşma, bildiri ve ikili anlaşmaları ihlâl etmektedir.76
Yunanistan'ın Batı Trakya politikasının temel hedefi, Yunanistan'daki Türk varlığını söküp atmak ve yok etmektir. Yunanistan, gerek Türk-Yunan İkili Antlaşmalarına gerekse Ulusalararsı Antlaşmalara imza koyarken onları tanımamaya, taahhütlerini yerine getirmemeye, "Megali İdea" yolunda yürümeye devam etme konusunda kararlı gözükmekte ve "Yunanistan'da Türk yoktur, yalnız Müslüman vardır" diyerek, bunun yanında Batı Trakya'da bulunan Müslümanları "yılan" olarak vasıflandırarak Müslüman-Türk azınlığına hakaret etmekten çekinmemektedir.77
Aslında Yunanista'nın bu tutumu onun ne kadar fanatik-ırkçı (rasist) Türk düşmanı olduğunu açıkça göstermektedir.

Kaynak: Balkaç, Zerrin, "
Batı Trakya Türkleri", Türkler Ansiklopedisi, C. 20, Ankara 2002.
 
Türkler göç ettikleri yeni yurtlarındaki dağlara ırmaklara vadilere yerleşim yerlerine önceki yurtlarındaki dağ ova ırmak isimlerini verirlerdi. Balkan adı da bu bağlamda hazar denizinin güneydoğusundaki dağlardan birinin adı olması sebebiyle bu bölgediki dağlara verilmiştir. Aynı şekilde Kızıldelinin (Seyit Ali Sultan) ın kabrinin olduğu Dimetoka'da ki dağın adının da Tanrı dağı olması gibi...
BAlkanların Osmanlı hakimiyetine girmeden önce Türk nüfusun oldukça kalabalık olduğu İbn-i Batuta'nın seyehatnamesinde saru Saltuk'dan söz etmesi bu bölgenin Osmanlıdan önce de Türklerin yurdu olduğunu göstermektedir. Aydınoğlu Umur Bey'in bu bölgede serbestçe hareket ettiğini de varsayarsak kesif bir Türk varlığının Balkan'a yerleştiğini anlarız.
Tarihçi Enver M. Şerifgil'in Pomaklar üzerine yaptığı toponomik araştırmasında yaklaşık 9-10 yy.larda bu bölgeye yerleşen Çepni Türklerinden bahseder. Bunların Pomakların ataları olduklarını Rodoplardaki, ''Nahiye-i Çepni'' ve ''Babek köyü'' isimlerinin bu bölgeye kimler tarafından verildiğini araştırır, sonunda Abbasileri 20 yıl oradan oraya koşturan her defasında yenilgiye uğratan Babek ve Hürremiler ile karşılaşır.Bu araştırmalardan elde ettiği bulgular neticesinde; Babek'in yakalanıp feci şekilde işkence edilerek öldürülmesi sonrasında takibattan kurtulmak için Bizans'a sığınan Babek'in Hürremilerinin esas gücünü temsil eden Türklerin Çepni boyunun Balkan dağlarında gizlendiklerine karar kılar.

Türk tarih araştırmalarını batılı araştırmacıların insafına bırakmamız neticesinde bir çok tarihi hakikat maalesef gizli kalmış birçok tarihçimizde bu konulara ideolojik yaklaşım göstermiş kendi öz yurtlarımız diğer milletlerin yurdu olarak bizlere dikte edilmiştir.
Hele günümüzde, ''seccademi serdiğim yer vatanımdır'' diyen bir zihniyet devletimizin en ücra köşelerine yerleşmişse varın gerisini siz düşünün.
 
Erkek arkadaşım Bulgar göçmeni ilgimi çekmekte :T:
 
Erkek arkadaşım Bulgar göçmeni ilgimi çekmekte :T:
Evet birçok arkadaşımız bizlere ''Bulgar göçmeni'' der. Aslında bizler Koca Balkan'ı Türk yurdu haline getiren bazılarının, ''zındık- rafizi- kafir'' olarak adlandırdığı sarı Saltuk, Kızıldeli, Otman Baba, Akyazılı, Demir Baba gibi kolonizatör Türk dervişlerinin evlatlarıyız.

Bu topraklara Balkan adını verenleriz.
Saygılar.
 
Türkler göç ettikleri yeni yurtlarındaki dağlara ırmaklara vadilere yerleşim yerlerine önceki yurtlarındaki dağ ova ırmak isimlerini verirlerdi. Balkan adı da bu bağlamda hazar denizinin güneydoğusundaki dağlardan birinin adı olması sebebiyle bu bölgediki dağlara verilmiştir. Aynı şekilde Kızıldelinin (Seyit Ali Sultan) ın kabrinin olduğu Dimetoka'da ki dağın adının da Tanrı dağı olması gibi...
BAlkanların Osmanlı hakimiyetine girmeden önce Türk nüfusun oldukça kalabalık olduğu İbn-i Batuta'nın seyehatnamesinde saru Saltuk'dan söz etmesi bu bölgenin Osmanlıdan önce de Türklerin yurdu olduğunu göstermektedir. Aydınoğlu Umur Bey'in bu bölgede serbestçe hareket ettiğini de varsayarsak kesif bir Türk varlığının Balkan'a yerleştiğini anlarız.
Tarihçi Enver M. Şerifgil'in Pomaklar üzerine yaptığı toponomik araştırmasında yaklaşık 9-10 yy.larda bu bölgeye yerleşen Çepni Türklerinden bahseder. Bunların Pomakların ataları olduklarını Rodoplardaki, ''Nahiye-i Çepni'' ve ''Babek köyü'' isimlerinin bu bölgeye kimler tarafından verildiğini araştırır, sonunda Abbasileri 20 yıl oradan oraya koşturan her defasında yenilgiye uğratan Babek ve Hürremiler ile karşılaşır.Bu araştırmalardan elde ettiği bulgular neticesinde; Babek'in yakalanıp feci şekilde işkence edilerek öldürülmesi sonrasında takibattan kurtulmak için Bizans'a sığınan Babek'in Hürremilerinin esas gücünü temsil eden Türklerin Çepni boyunun Balkan dağlarında gizlendiklerine karar kılar.

Türk tarih araştırmalarını batılı araştırmacıların insafına bırakmamız neticesinde bir çok tarihi hakikat maalesef gizli kalmış birçok tarihçimizde bu konulara ideolojik yaklaşım göstermiş kendi öz yurtlarımız diğer milletlerin yurdu olarak bizlere dikte edilmiştir.
Hele günümüzde, ''seccademi serdiğim yer vatanımdır'' diyen bir zihniyet devletimizin en ücra köşelerine yerleşmişse varın gerisini siz düşünün.

Yer adları konusu tarih boyunca hep ikilikler çıkmış, hatta akademik araştırmalarda dahi neyin kullanılacağı konusu tartışmalara sebep olmuştur. Türkiye çapında bu tartışmaya dediğiniz gibi Türkiye'deki araştırmacıların bu konuya fazla önem vermeyip Batılı araştırmacalara bırakması ve Batılı araştırmacaların da kendi ekolleri çerçevesinde yerleri isimlemeleri neden olmaktadır. Açıkçası yer adları tam bir ifadeyle bir toplumun oradaki tapusudur. Bu derece önemli bir konuda dikkat edilmemesi ciddi bir hatadır. Örnek olarak Rusya'daki Türk yerleşimleri şu anda Rusça olarak ifade edilmektedir. İdil değil Volga denmektedir.

Bu konuda diğer bir etken de tarihî süreçtir. Toprakların el değiştirmesi her toplumun oraya kendi dilinde ad vermesini sağlamıştır.

Balkanlardaki Türk Tarihi ise V. Yüzyıla kadar gitmektedir. Büyük ölçüde Oğuz Türkleri dışında Avar, Bulgar, Peçenek ve Kıpçak izleri de yer almaktadır.
 
Sıkılmadan keyifle okudum paylaşımınızı
Emeklerinize sağlık
 
Şunu da belirteyim bu makaleler 2002 yılına ait. Daha güncel halleri olan 2013'teki sayı şuan çoğu kütüphanede yok, internet ortamında da yok. Aslında daha yeni bilgileri paylaşmak isterdim fakat şimdilik mümkün değil.

silistre Kırmızı Maria Puder
 
Balkanların Türk toprakları oldugunun ispatı :)
Timur Bey hocam keyifle okudum emeginize saglık
 
Geri