Follow along with the video below to see how to install our site as a web app on your home screen.
Not: This feature may not be available in some browsers.
Foruma hoş geldin 👋, Ziyaretçi
Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için lütfen foruma kayıt olun veya giriş yapın. Üyelik tamamen ücretsizdir ve sadece birkaç dakikanızı alır.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Atatürk'ün yaptığı yenilikler
Siyaset alanındaki yenilikler
Saltanatın Kaldırılışı
Milli kurtuluş hareketinin bütün cephelerde başarıya ulaşması sonrasında
düşman ülkeler barış görüşmeleri için teklifte bulunmuşlardır. Barış görüşmelerine Ankara Hükümeti'nin yanı sıra İstanbul Hükümeti de davet edilmiş
böylece Milli Meclis'e bir tezgah kurulmaya
tuzak hazırlanmaya çalışılmıştır. Bu doğrultuda
İstanbul Hükümeti'nin sadrazamı Tevfik Paşa
Ankara'ya
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal'e bir telgraf çekerek ortak hareket etmeyi teklif etmiştir.
Neticede TBMM
İstanbul'daki işgal kuvvetlerine bir yazı göndermiş
barış konferansına katılabileceklerini
fakat İstanbul Hükümeti'yle ortak hareket etmelerinin mümkün olmadığını bildirmiştir. Çünkü
Tevfik Paşa'nın teklifini kabul etmek
Anadolu'da gerçekleştirilen Kuva-yi Milliye hareketine
İstanbul Hükümetini de ortak etmek olacaktı. Konunun hemen akabinde Mustafa Kemal
30 Ekim 1922'de TBMM'yi toplayarak saltanatın kaldırılması yönünde çalışmaları başlatmıştır. Fakat meclis içindeki bazı üyeler "saltanatsız iktidar ve hilafet olamayacağı" görüşünü savunarak bu girişimi engellemeye kalkışmışlardır. Bu engellemelere karşın
Mustafa Kemal'in konunun önemini ve hassasiyetini bildiren konuşmasından sonra "hakimiyetin kayıtsız ve şartsız millete" ait olduğu kabul edilmiş
işgal kuvvetlerinin 'kukla yönetimi' durumunda olması ve bu hükümet tarafından Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından Anadolu'da kurulan milli hükümete karşı alınan cephe
bir süre sonra
kimin yönetimde olacağı sorusunu gündeme getirmiştir. Aynı problem TBMM içinde de kendini göstermiş
bazı üyelerin saltanat ve hilafeti yaşatma düşüncesinde oldukları görülmüştür. Yeniden saltanat ve hilafete dönülürse
verilen mücadele boşa gitmiş
milletin hakimiyeti tekrar sorumsuz yönetime geçmiş ve geriye dönülmüş olacaktı. Oysa yenilikçi ve inkılapçı düşünceyi kendine şiar edinen Mustafa Kemal'in bu fikirlerinden taviz vermesi beklenemezdi:
"... 25 Nisan 1920 tarihinde TBMM
Mustafa Kemal
Celaleddin Arif
Cami Bey
Fevzi Paşa
İsmet Buey
Hamdullah Suphi ve Hakkı Behiç tarafından oluşan bir yürütme komitesi seçerek 1 Mayıs 1920'de kabul edilen 5 maddelik bir kanunla seçilecek olan hükümetin seçiliş ilkeleri belirlenir. Kısa bir süre sonra da yapılan bir değişiklikle bakanların Millet Meclisi Başkanı tarafından gösterilecek adaylar arasından seçimi kabul edilir. Bu uygulama ile artık 'milletin hakimiyetine' dayanan bir hükümet yapısı kabul edilmiş olacaktır."
Meclis'in yenilenmesi için yapılan seçimler sonucu I. dönem milletvekillerinin çoğu değişmiş
hakimiyetin millette olduğuna inanan milletvekilleri
II. dönem çoğunluk olmuşlardı. Dolayısıyla artık Cumhuriyet'in kurulmasına müsait bir zemin vardı. Hem Meclis'teki durum
ve hem de Fethi Bey kabinesinin 27 Ekim 1923'te istifa etmesi sonucu ortaya çıkan hükümet boşluğu
Mustafa Kemal'i harekete geçirmiş ve Türk Milletinin karakterine uygun olan Cumhuriyet
29 Ekim 1923 günü ilan edilmiştir.
Mustafa Kemal
bu gelişmenin ardından Türkiye Cumhuriyeti'nin başkanlığına getirilmiş
İsmet (İnönü) Bey'i de başbakanlığa atayarak kabineyi kurdurmuştur. Atatürk aşağıdaki sözleriyle de yönetim şeklini açıklamıştır:
"...Bugünkü hükümetimiz doğrudan doğruya milletin kendi kendine
kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilatı ve hükümetidir ki
onun adı Cumhuriyet'tir. Artık hükümetle millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet
millet hükümettir."
"...Türk Milletinin yaratılış ve şiarına en uygun olan idare Cumhuriyet idaresidir. Türk Milleti hakimiyetini şümullü bir surette gösteren yeni idareye kavuşuncaya kadar daima mevcut kurumların siyasetlerine yabancı kalmıştır."
göstermelik olarak duruyordu. Yavuz Sultan Selim'in 1517 tarihindeki Ridaniye Seferinden sonra Türkler'e geçen halifelik bu tarihten sonra yeniden güç kazanmıştır. Hilafet makamı
Osmanlı İmparatorluğu'nun güçlü olduğu dönemlerde dünya Müslümanları üzerinde etkili olmuştur. Fakat
zayıflama döneminde
devlet bu gücü kullanamaz hale gelmiştir.
Milli Meclis tarafından saltanatın kaldırılmasıyla hilafet makamına getirilen Abdülmecit Efendi'nin
kendine kanunla verilmiş olan sıfatlarının dışında "han"
"peygamber halifesi" gibi sıfatları da kullanması
padişah gibi davranması ve cuma selamlıklarında gövde gösterisi yapması
yurtdışından kışkırtıldığı açıkça belli olan bu tartışmalara Mustafa Kemal'in yakın arkadaşlarının da katılması
ortalığı karıştırmaya başlamıştı. Bu durum genç Cumhuriyet'i tehlikeye sokmaya başladığından
3 Mart 1924 tarihinde
TBMM'de verilen bir kanun teklifi ile hilafet makamı ortadan kaldırılmış
Osmanoğulları soyu yurt dışına gönderilmiştir. Bu ciddi durumu Atatürk şu sözleriyle açıklar:
"Efendiler; açık ve kesin söylemeliyim ki
İslamları
bir halife heyulasıyla işgal ve iğfal gayretinde bulunanlar
yalnız ve ancak İslamların ve özellikle de Türkiye'nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna hayal bağlamak yalnız ve ancak cehalet ve gaflet eseri olabilir."
3 Mart 1924 günü Şeriye ve Evkaf Bakanlığı'nın ve Şeriye Mahkemeleri'nin kaldırılmasıyla
hukuk konusunda yeni düzenlemeler yapılacağının işaretleri verilmiş oldu.
Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde
kurumlardaki yozlaşma adalet sistemini de etkilemiş
kadılardaki başıbozukluk
adaleti güçlünün lehine kullanır hale getirmiştir. Mahkemeler
"Mecelle" adı verilen ve Hanefi fıkhına göre hazırlanmış kanunlara göre işlerdi. Mecelle
yarı teokratik ve yarı laik bir özellik taşımasına rağmen
günün gelişen şartlarına uyum gösteremiyor ve bazı hükümleri de uygulanamıyordu.
Yeni Türkiye devletinin kurulmasıyla eski yönetimin işlerliğini kaybetmiş bütün kurum ve kuruluşlarının da yeni bir yapıya oturtulması gerekmişti. Çünkü Osmanlı devletindeki bazı uygulamalar
geçmiş yıllarda sorunsuz işlemiş olsalar da
değişen ve gelişen koşullar karşısında aksaklıklar meydana gelmiştir. Bu bozulan kurumlardan biri de adalet kurumudur. Atatürk
bu başıbozukluğu ve çözüm yolunu şöyle açıklamıştır:
"Önemli olan nokta
adalet anlayışımızı
kanunlarımızı
adalet teşkilatımızı
şimdiye kadar bizi şuurlu
şuursuz tesir altında bulunduran
asrın gereklerine uygun olmayan bağlardan bir an evvel kurtarmaktır. Millet
her medeni memlekette olan adalet işlerindeki ilerlemenin
memleketin ihtiyaçlarına uyan esaslarını istiyor. Millet hızlı ve kesin adaleti temin eden medeni usulleri istiyor. Milletin arzu ve ihtiyacına tabi olarak adalet işlerimizde her türlü tesirlerden cesaretle silkinmek ve hızlı ilerlemelere atılmakla asla tereddüt olunmamak lazımdır. Medeni hukukta
aile hukukunda takip edeceğimiz yol ancak medeniyet yolu olacaktır. Hukukta idare-i maslahat ve hurafelere bağlılık
milletleri uyanmaktan men eden en ağır bir kabustur. Türk Milleti
üzerinde böyle bir ağırlık bulunduramaz."
"...Milletin ateşli inkılap hamleleri esnasında sinmeye mecbur kalan eski kanun hükümleri
eski hukukçular gayret ve çalışma gösterenlerin etki ve ateşi yavaşlamaya başlar başlamaz derhal canlanarak inkılap esaslarını ve onun samimi takipçilerini ve onların aziz ülkülerini mahkum etmek için fırsat beklerler..."
"Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yabancı uyrukluların yargılanmasının kendi konsolosluklarına bırakılması bağımsızlık hakkıyla uyum göstermiyordu. Bu durum
Osmanlı adalet sisteminde onarılması güç yaralar açmıştı. Her ne kadar Lozan hükümleri uyarınca bu adli kapitülasyonlar kaldırılıyorsa da; yine de merkezden yönetilen adalet düzeni oluşturulması mümkün olamıyordu."
Bu olumsuz şartları ortadan kaldırmak için
1923'te kurulan medeni kanun komisyonları
"Mecelle"nin ıslahı çalışmalarına başlamışsa da
bir netice alamadan faaliyetlerine son verilmiştir. Bu tıkanıklığı çözmek için harekete geçen Mustafa Kemal
hukuk sisteminde köklü
değişikliklere girişmiştir. Benzerlerine göre daha sade ve yeni olan İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak hazırlanan Türk Medeni Kanunu
17 Şubat 1926 'da Prof. Dr. Mahmut Esat Bozkurt'un Adalet Bakanlığı sırasında kabul edilmiştir. Bu kanunla
azınlık cemaatleri de Medeni Kanun hükümlerini kabul etmiş oldular. Bu kanun çerçevesince ayrıca
4 yıl içinde
Borçlar Kanunu
Ceza Kanunu
Kara Ticaret Kanunu
Deniz Ticaret Kanunu
Hukuk ve Ceza Muhakemeleri Kanunu
İcra İflas Kanunu gibi kanunlar yürürlüğe girmiştir. Bu girişimlerden önce de
5 Kasım 1925'de
Ankara Hukuk Fakültesi açılmıştır.
Medeni Kanun'la
Türkiye'de laik hukuk sistemine geçilmiş
kadın erkek eşitliği kabul edilmiş
medeni nikah ilkesiyle çok eşlilik kaldırılmış
kadının her alanda faaliyette bulunmasına imkan sağlanmıştır.