İçtenliğim Yüzünden Öleceğimi Söyledi Bu Akşam Birisi
Yaşadığım hüznü insanlara bulaştırmaktan ne zaman vazgeçeceğim acaba? Oysa biliyorum ki kimsenin hissettiği hissiyatın içinde bir başkası boğulmaz. Sanki, verdiğim savaş yüreğim ve bilinç altıma yerleştirilen inanılmaz derecede büyük bir şey değilmişcesine konuşmalarım insanları da delip geçiyor.
Senelerdir ”ya bende onun gibi olursam?” dediğim bir kadın gibi olmak istemiyorum. Fakat istememek bazen işe yaramıyor.
Sözcükleri bile bu pisliğe alet ettiğimi düşündüğüm zamanlar gelip geçiyor. Çoğu zaman geçmese de geçmiş gibi önüme bakıyorum. Baktığımda karmakarışık ve olabildiğince uzun bir yol görüyorum.
Senelerdir çözemiyorum. Senelerdir bir kadının yüzündeki kırışıklıkları nasıl bu kadar iyi gizlediğini düşünüyorum. Bulabiliyor muyum peki? Hayır. O kadın öyle güzel saklıyor ki akıttığı göz yaşlarını; çoğu zaman bir yüreği olmadığını ve asla üzülmediğini düşünüyorum.
Ve yüzündeki kırışıklıklara aldırmadan bir elinde aynası ile günlerce gülümseyerek evinin odalarında dolaşıyor. Üstelik bu kadın belinde ki var olmuş kambura ve saçındaki aklara aldırmadan yaşayabiliyor.
Senelerdir çözemiyorum neden bu kadar öfkeli ve nefret dolu olduğunu. Eğer bir yerlerden başlamak isteseydim onu ele alırdım ve yazmaya çabalardım, fakat yazamıyorum.
İçtenliğim yüzünden öleceğimi söyledi bu akşam birisi. Yetişkin ve iki çocuğu olan bir adam söyledi bunları. Ölümüm kendi ellerimden olurmuş benim, bana bunları söyledi. İnsanları neden bu kadar fazla önemsiyorsun diye sorduğunda cevap veremedim bu akşam sakallarını önemsemeyen adama.
Gülümseyerek baktım suratına sadece.
Bu akşam yatağımda yatarken kokusunu düşündüm özlediğim adamın. Özlediğimi itiraf etmeyeli uzun zaman olmuştu.
Bundan yedi ay öncesini hatırlamamak için yaptığım onca şeyin komikliği ile ağlıyorum.
Senelerdir anlamlandıramadığım kadına mı dönüşmeye başladım diye düşünüyorum zaman zaman. Çünkü o kadın tıpkı şu zamanlar yaptığım gibi; kendisini, yüreğini ve ruhunu açamayan, insanlardan kendini soyutlayan, sadece kendisi için yaşayan yaşlı bir kadın.
Yaşlı diyorum. Çok yaşlı.
Buna aldırmıyor, hiç önemi yokmuş. Öyle söylemişti bana ben beş yaşımdayken.
Bir kadın her zaman nazik olmalıymış. Ben kendimi bildim bileli bunu öğretti. O kadın savaşları görmüş. Yıkımları ve nefret içerikli bir takım söylemleri de. Hepsinden önemlisi genç yaşta dul kalmış.
Nefretinin bazı zamanlar bundan kaynaklandığını düşünüyorum. Sadece düşünüyorum. Çünkü biliyorum ki hiç bir zaman anlayamayacağım. Böyle gecelerde bazı melodiler kafamın içerisinde oluşturduğum adama çok yakın geliyor. Alt tarafı iki üç dakikalık şarkılardan bahsediyorum, anlıyor musun? Sanıyorum ki anlamıyorsun.
Beni her şekilde dinleyebilen ve sorularıma defalarca çözüm bulmaya çalışan bir adamı özlemem garip mi karşılanıyor?
Çok gevezeydi. Bunu kendisi de biliyordu, ona yakın zamanda geveze olduğunu yeniden hatırlattığım için gülümsüyorum. Bana bir şeyler anlatmaktan asla sıkılmayan bir adamı özlüyor olmamı neden garipsiyorum?
Esasında asla yazamayacağım bir adama aşık olmuş olmam komik gelmişti 2 yıl önce. Bunu anımsadığımda yüzümde oluşan gülümseme daha bir belirginleşiyor.
Artık yazamıyorum.
Yazamıyor oluşuma üzülüyorum. İnsanları ‘yazı’ amacı olarak gördüğümden bu yana yazamıyorum.
2 yıl önce kaybettiğim aşkı bulamadığım ve artık yüreğimde var olmadığından yazamıyorum.
Ben bir kafede umursamaz bir şekilde bacak bacak üstüne atmış, saçlarımı savurarak önüme gelmesi için soğuk bir içeceği beklerken yanıma gelenlerin masumluğu ile yerin dibine girdiğimi nasıl unutacağım? Unutamayacağım.
Bir anne ve yanında 7-8 yaşlarında erkek çocuğu. Ellerinde bir kaç peçete ile geçindiklerini nasıl unutacağım? Geçinmek mi peki 1lira para ile?
Yahut ben nasıl unutacağım telefona verdiği 2 milyar para ile peçete satarak 75 kuruşluk ekmeği bir köşede yiyen insanları? Yüzlerindeki çaresizliği ve gözlerindeki korkuyu nasıl dile getireceğim?
Bunların hiç birini yazamıyorum.
Yazamayacağım.
Sözcükler yetersiz ve sayılar anlamsız kalıyor. Ve sayılar ile aramın iyi olmadığını hatırladıkça bir kez daha kahroluyorum.
Birisi çıkıp bu döngüye ”doğanın kanunu” diyor. Ardından ”Aslan kuzuyu yer” diyor. Ben ise dayanamıyorum.
Yapabildiğim tek şey oturup ağlamak.
Peki bunlar bir çözüm müydü yazamadıklarıma?