Aşktan Korkanlar Ölümden Korkmaz mı?
Her şeyim vardı senden başka, bir sen eksiktin ya da bir aşk eksikti, ben sende sanıyordum. Sen ne zaman baksan gözlerime, yağmur yağıyordu ve ben seni hep yağmurun yağdığı gecelerde tükettim.
Aşktan Korkanlar Ölümden Korkmaz mı?
Eskimemiş bir bakış aradım yeni gözlerde, cevabı aşk olan yüzleri arayıp durdum. Bulduğum ise; daha önce defalarca affedilmiş ve yine kendini yaralamış kalpler oldu; yoruldum.
Çok yol yürüdüm, durdum, dinlendim, aradım, sordum ama hep eksik kaldı söylediklerim. Yangınlarda kaybedilmiş bir çocuk oyuncağı gibi, kenarı kömüre döndü aşkımın ve ben hep o dudağında ağlaması duran hüzünlü çocuk gibi baktım geçmişe.
Rüyalarımdan sıçrayarak, sayıklayarak, ağlayarak uyandım. Bütün kabusların sebebini yokluğun sandım; yanıldım! Hayatın yap-boz oyunu gibi basit bir karmaşa olduğunu çok geç anladım.
Su ve ateş gibiydik yan yana oysa; birlikte olmamız mümkün değildi. Ben sana yüklediğim anlamları aklıma yazdım. Senle birleşti sözler, sanki sensiz hepsi yarımdı; biliyorum çok saçmaladım.
Bir delikanlı gibi büyüttüm kalbimi; biraz ateşli, cesur ve gözü kara! Ondan gelip gelip duvara çarptım belki, ondandır ya da her seferinde kendi ellerime düşüşüm.
Gün gelip ölümün her şeyi elimizden alacağı gerçeğini fark edemedim yıllarca, yoksa bunca üzer miydim kendimi? Bilmem, üzerdim herhalde! Ölüm dediğin kapının ucunda, her an ya yanımda, ya yakınımda ama hala hiç gelmeyecek kadar uzak duruyor aklıma. Yoksa nasıl yaşar insan?
Ah, ben aşkı kaç defa giydim üstüme saymadım. Bazen canımı yaktı, sıktı bıraktım. Bazen sadece öyle gerekti, severek ayrıldım ama hiç usanmadım.
Ne tuhaf değil mi; ayrılık acısı çekmekten korktukları için aşktan kaçanların, ölümü hiçe saymaları? Daha mı fazla acıtır ayrılık dediğin, terk edilmek dediğin, ölmekten ve yok olmaktan?
Ve ne cahillik eder insan; bunca inadı yükleyip önüne, kurban edip kendini ego denen iç sesine, aşktan kaçarak?
Candan Ünal
Aşktan Korkanlar Ölümden Korkmaz mı?
Eskimemiş bir bakış aradım yeni gözlerde, cevabı aşk olan yüzleri arayıp durdum. Bulduğum ise; daha önce defalarca affedilmiş ve yine kendini yaralamış kalpler oldu; yoruldum.
Çok yol yürüdüm, durdum, dinlendim, aradım, sordum ama hep eksik kaldı söylediklerim. Yangınlarda kaybedilmiş bir çocuk oyuncağı gibi, kenarı kömüre döndü aşkımın ve ben hep o dudağında ağlaması duran hüzünlü çocuk gibi baktım geçmişe.
Rüyalarımdan sıçrayarak, sayıklayarak, ağlayarak uyandım. Bütün kabusların sebebini yokluğun sandım; yanıldım! Hayatın yap-boz oyunu gibi basit bir karmaşa olduğunu çok geç anladım.
Su ve ateş gibiydik yan yana oysa; birlikte olmamız mümkün değildi. Ben sana yüklediğim anlamları aklıma yazdım. Senle birleşti sözler, sanki sensiz hepsi yarımdı; biliyorum çok saçmaladım.
Bir delikanlı gibi büyüttüm kalbimi; biraz ateşli, cesur ve gözü kara! Ondan gelip gelip duvara çarptım belki, ondandır ya da her seferinde kendi ellerime düşüşüm.
Gün gelip ölümün her şeyi elimizden alacağı gerçeğini fark edemedim yıllarca, yoksa bunca üzer miydim kendimi? Bilmem, üzerdim herhalde! Ölüm dediğin kapının ucunda, her an ya yanımda, ya yakınımda ama hala hiç gelmeyecek kadar uzak duruyor aklıma. Yoksa nasıl yaşar insan?
Ah, ben aşkı kaç defa giydim üstüme saymadım. Bazen canımı yaktı, sıktı bıraktım. Bazen sadece öyle gerekti, severek ayrıldım ama hiç usanmadım.
Ne tuhaf değil mi; ayrılık acısı çekmekten korktukları için aşktan kaçanların, ölümü hiçe saymaları? Daha mı fazla acıtır ayrılık dediğin, terk edilmek dediğin, ölmekten ve yok olmaktan?
Ve ne cahillik eder insan; bunca inadı yükleyip önüne, kurban edip kendini ego denen iç sesine, aşktan kaçarak?
Candan Ünal