Aşkın Vav Hâli

F
  • Kullanıcı Fenerbahçe
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Aşk ve Sevgi
vavjl0.png

Ey aşkın binbir baslı vav hali
Ey sonsuz kavram
Gaflet vaktinde
Gel gönlümün üstüne
Usta bir hattatım ben
Askı çizerim mekanlara
Ask sıgmaz ki bu ummana
Vav olur gözlerimiz
Bürünürüz canlara
Bir seyyah gibi
Gelip göçen, göçüp giden
Bu mekandan mekan'a
Demem o ki
Tarifini yapamam ben imkana
Bir hattatım
Zamana vav çizmekteyim
Hilal'in dolunaya
Dolunay'ın hilale dönüstügü zamana
Ve mahlukat
Nefes nefes ask çekerken Mevla'ya
Üstümde ask kokusu var
Yasadıkça beni yontar
Ve benzetir insana
Elimde vav
Gönlümde vav
Gözümde vav
Dem dem vav kesilirim
Beni insan yapana
Ey kalbimden geçeni bilen Allah'ım
" Kulum " de kafi bana
İster narına garket
İster nuruna...
Mehmet Ekici
 
Aşkın Kalbi Vav Harfi

AŞKIN KALBİDİR….
VAV ateş ile birleşince önünü alamazsınız…. neden mi ?
ÇÜNKÜ birkez girdiği bedeni kavurmuş ve varlıktan alı koymuştur
şayet….
NUR ile birleşirse
ARTIK aynadır
KAİNATA
380 yıl evvel bir şair derki
BEN VAV’I SEVDİM BENDEN GELİŞİ YILLAR SONRA OLACAK
BEN VAV’I BE’NİN KADEHİ İLE İÇTİM
BENDEKİ SEVGİYİ İKİSİDE BİLMEYECEK……..
O YANLIŞLARIN ZAMANINDA GELECEK
VAV ALEV İLE BİRLEŞECEK (BE) KORKUDAN KADEHİNİ ÇEKECEK
ONLAR BENİ BİLMEYECEK KİMSEDE ONLARI BİLMEYECEK…….
ALINTI . . .
 
İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır.
İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüstür.
Kulluğun manası vav’dadır, Elif, uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.
O yüzden Lafz-ı ilahi Elif'le baslar. Elif kainatın anahtarıdır, Vav kâinattır.
Rabbi Vav gibi mütevazı olsun ister kulları.
Musa dal olmustur ama Firavunun gözü Elif'te kalmıstır.
İbrahim ateste Vav'dır, Nemrut bizzat ateşe odun.
Yunus, Vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.
İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.
Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?
Vav’ın Elif’le münasebeti ne kadar iyiyse, kâinatın dengesi de o kadar düzgündür.
Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.
Kâinatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.
Evvelde Elif’tir, bir ilahi nefesle ahirde Vav olur kâinat.
Manayı bilmeyenler Vav diyemez vay der.
Buna anlamca vaveyla denir.
Yani Vav olamadıkları için feryad edenlerin halidir.
Elif bir agaç ve insan onun dalıdır.
Azrail budadıkça nefesleri daha gür çıkar sesleri.
Her biri dal olur ve o ağaçtan beslenir. Vav olur o ağacın gölgesine sığınır.
Ve Allah ( C.C) insana seslenir, peygamber eliyle ulaşan mesajı hem dal hem Vav ol der insana.
"Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emrederler; kötülüğe engel olurlar. Namaz kılarlar, zekât verirler. Allah ( C.C)’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah ( C.C) rahmet edecektir. Allah ( C.C) şüphesiz güçlüdür, hakimdir."
Başkasının önünde eğilmek ne zordur. Birilerinin emri altına girmek ne ağırdır. Krallara boyun eğmemiş insan görmediği bir varlığa mı itaat edecektir?
İnsan kendinin bile farkında degildir iki Lam birbirine sarılıp kâinatı ayakta tutan sütunlar gibi durmustur Elif’in ardında, kâinatın gezegenleri yuvarlanıp son harf misali pesinden giderken, insan yolculukta geri kalmanın acısını ne zaman anlayacaktır. Zordadır sığınacak yeri yoktur. Evrene ve seslere kulak verenler duyar yeniden o kutlu çağrıyı;
"Sabır ve namazla Allah ( C.C)’tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve Allah ( C.C)’a gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir"
Sonra çagırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.
İşte o ayet: “Secde et, yaklaş!”
Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu.
Secde et, Vav ol, vay dememek için la şey olan insan her şey demek olan Rabbinin önünde...
alıntı
 
Bismillah…
Bismillah kaleme…
Bismillah kalemden kağıda dökülen Vav'a...
Ayıramam birbirinden Elif'i de, Vav'ı da…
Elif; aşktır...
Mim; aşktır…
Vav; aşktır...
Biz unuttuk aşkı, sen bize öğret Ya Rab!
Önce İbrahim'e öğrettin aşkı…
Hiç öğretenin ve hiçbir örneğin/numunenin olmadığı bir zaman diliminde başladı İbrahim'in aşkı…
Sen İbrahim’in ateşlerini suya çevirirken, biz senin sularında yanıyoruz...
Ama biz seni unutsak da sen bizi unutmazsın biliyoruz...
Bize de ateşleri güle çevirecek bir muştu ver…
Ver ki; yeryüzüne adını fısıldayan güller yetişsin yüreğimizde…
Sonra Yusuf'a öğrettin aşkı…
Sen çirkin nefsi, Yusuf'a güzellik olarak verirken, biz nefsimizde çirkinlesiyoruz…
Düştüğümüz bu kuyunun sonu yok…
Bize Yusuf'un kavli güzelliğinden güzellikler bahset...
Sonra Muhammed'e öğrettin aşkı…
Bize O'nun güzelliğinden sıçrayan tüm zerrecikleri nasip et…
O ki aşksızlıktan taş kesilmiş bir şehrin taşlarına bile aşk öğretti…
Tüm kâinatı temizleyen bir rahmet yağmuru gibi; arındırdı tüm nefretleri, kötülükleri...
Biz ki bir Vav esrarında oluştuk rahimde…
Sonra Mim'ce doğduk hayatta…
Ve sonra Elif’çe uzanacağ lız rahmete…
Tüm harflerin ortasında bu üç harfin kutsiyetine iman ettik ve 'ah minel ask' dedik…
Aşkı kalbimize işle ey aşkların sahibi...
alıntı
 
Elif aşktır Nun sabırdır !!!!

Hürriyet yudumlamış rüzgârların, şevk ile dokunduğu o tellere, tüller yakışmaz mı ey yâr?
Bir çift kuğunun nazeninliğini anlatan o serencâmın bir kenarına güller yakışmaz mı? İki âsude umman, sevdâ akıntılarının ısıttığı demlerde ceylan edâlı bakışmaz mı?
Her esaslı buklenin perişanıma nazire ettiği seher vakitlerinde, malum zaman aralıklarında cereyan edecek firâkın iç yakan sesi; “Ağlama!” diyerek çıkışmaz mı?
Rengiyle müsemmâ bir mevzu bu… Tan vaktinin alaca aydınlığını süzerken rüya imbiğinden, bağrıma savruluşlarının şahididir taş duvarlar… Bileklerime kelepçe, yüreğime zincir olurken tel tel…
Ne olur gel! Gitmelere tevessül etme yine… Sevdâ sıradağlarının kucakladığı sabır vadisine kara bulutlar birikmesin artık…
Vuslatın rahmet olup dökülsün, niyaz ile yeşeren hasret çınarının yapraklarından…
Alnına dökülüşlerini mi yazsam, naz edip bükülüşlerini mi? Bilemiyorum…
Yasemin, hanımeli, mine ve gülibrişim kıskanır oldu bu hususu…
Artık eskisi gibi kokmuyorlar sultânım…
Çiçekleri ağlatan zülüflerine takılıp kalmış aklımı sakın âzâd eyleme emi!
Akdeniz, yaz kıyafetine bürünmüş, o turkuaz şalını omzuna atmış salınmakta yine bu sabah… İber esintilerini taşıyan rüzgârın Türkçe konuştuğu bir mevsime sürüklenir takvimler…
Kleopatra’nın sevdâ uğruna tacını ayaklar altına bırakmayı düşünerek seyahat ettiği bu denizde, görmek arzusunda olanların görebildiği bir muamma saklı şüphesiz…
Mehtâbın karanlık kuytulardan başkaldırdığı, yakamoz yangınlarının gözbebeklerime saldırdığı gecelerde daha bir tutuşur özüm…
Âh iki gözüm…
Kaşlarınla rekabete giren perçemlerinin ettiği nedir bu gönüle? Bir ömür kâkülüne adanmış bir kalem olmak mıdır, şairane duyuşların titrettiği kalbin âkıbeti?
Ayın ondördünü gözleyen akşamların, mor ötesi hülyalarına demirleyen aşkımın fışkırdığı, yalnızlıkla örselenmiş nikotin nöbetlerinde; özlemenin özlemekten de öte bir fiil olduğunu keşfettim ey peri!
Belki bu yüzden her gece yarısı, göz göz olmuş kalbim pervâsız bir yangın yeri…
Sükut-u hayale uğramaktan korkan çiçeklerin derdiyle hem derd olmuşum nicedir…
Nicedir dizginsiz binerim sevdâ atına! Yoksa ne mümkün ermek…
Mecnunların, Keremlerin, Yusufların katına!
Süflî melekelerden sıyrılarak kanat çırpmaktayım, kendimin dahi fark eylemediği kesif bir bâtına…
Ve kaderin kûfî yazan kalemi usulca iliştirmekte hayatımı, hayatına…
Elif aşktır, şark penceresinden bakarsan… Nun sabırdır, bu fikrin gölgesinde cân tütsüsünü yakarsan…
Vav rast geliştir çok defa… Kef gülümser aşk deyince… Kef gülünce aklıma sen gelirsin…
Hayal sarhoşu gözümden göklere yükselirsin… İşte o ân, denizleri sarmalar ıtır kokan zülüflerin…
Belki… Evet… Muhakkak her dalgada senin tellerinin kıvrımlarına ait bir çizgi var… İşte bu sebepten nazlı yâr…
Alem sensizken gönlüme dar…
Ben seninle deniz olurum…
Tuz kokar bakışlarım… Ben seninle dalga olurum… Kavuşmak derdiyle yorgundur çırpınışlarım… Ben seninle balık olurum… Sana varmak iddiasındadır derinlere dalışlarım… Ben seninle ben olurum…
Beni bana yâr edersin… Âh birde son bulsa şu bir başıma kalışlarım!
Gökyüzünün mavisi mi denizleri maviye boyar, yoksa denizlerinki mi gökyüzünü?
Çözemedim sultânım… Her halükârda mavi bir şarkıdır rüzgârların söylediği…
Dinle… Benden bahsederken esintiler, ne vakit hasretlere vurulacak kesintiler?
Buklelerin…
İlle de gönül esir eden perçemin… Yazamadığım bir mevzu olmak inadındalar ey peri! Lâkin neylesem kırılmaz bu inat…
Çünkü güdük kalmakta, sanat şaheseri çehreni süsleyen o sarmaşıkların tarifine yeltenen sanat…
Suçlama; tasvirime efkâr karıştı, kelimeler ifadesizliklerle yarıştı diye… Kolay mı cânânım…? Anlatmak istediğim öyle böyle bir mevzu değil…
Beş duyu kifâyet etmiyor işte…
Koridorda bir ayak sesi… Mâverâlardan devrilip gelen adımlara ait…
O sensin değil mi?
Beklenensin…
Değil mi?
ALINTI . . .
 
masastfg9.jpg

Ey Vav Vuslatıyla Yürüyen Sevgili,
‘Kün’ kaleminin ucundaki zerrelerle yazılmıstı kâinat... Galaksilerin kavislerinden, kelebeklerin kanatlarına kadar aynı mühür vurulmustu;’Vav’ Sen, kalbinin gözbebeginden, gögün gögsüne bir elif misali çekilen servi endamlı Hak peygamberi... Süleyman Mabedi'nin güvercin bakıslı küçük hizmetkârına ‘Hu’yu okutan ak saçlı muallimi… Su üzerine ak elleri degmeden yazı yazan sevgili... Sen dururdun; kalemler senin ‘Vav’ vuslatınla yürürdü…
Ey Vav Vuslatıyla Kelimelere Yürüyen Sevgili,
Eylül’ün kırdıgı bir gül gibiyim... Eylül’ün kırdıgı bir dal kalem… Kırık bir kalbin çatlak yakaza tüpünden sızan ilhamla kokunu duyuyorum Celile sokaklarından... Tas kapın sessizce aralanıyor ve sessizce kapanıyor sonra… Süleyman Mabedi’nin merdivenlerinden inisini, ayak seslerini duyuyorum, elinde asan… Yüregindeki sıkıntıyı, Meryem’in o ürkek yorgunlugunu, Kudüs’ün karanlık gögüne akan ruhunun telaslı sancısını hissediyorum… Bizim de sancılarımız var… Bizim de kalemlerimiz var... Yazarız, çizeriz karagülleri, ak gülleri… Biliriz kıssalarından Hz. Hacer’i, Hz. Ismail’i ve Hz. Ibrahim’i… Biliriz de, Ortadogu’nun kan kokan çöllerine kalemlerimiz yürür sevgili, biz gidemeyiz!..
Oysa sen Mesih’in sesini, besikteki sözlerinden bile önce, Meryem’in gözlerindeki o ıssızlıktan dinlemistin. Sonra, Meryem’e inen sofralara, Yahya’yı müjdeleyen mihraba ve sana;
"Sadece kalemlerimiz yürür sevgili, biz gelemeyiz!.."
Ey Vav Vuslatıyla Aska Yürüyen Sevgili,
Sevgili, senin vuslatınla yürümüyor bizim kalemlerimiz. Askımız korumuyor bizi. Eksik, kaçak, korkak mı yasıyoruz bilmem ki, birbirimizden bile gizli duygularımız… Yusuf’la kuyulara atılır, gömlegini Züleyha gibi kalbimizle yırtarız! Içimizde binlerce yüz olur Yusuf! Yasadıgımız hayat bize nasıl acımasız davrandıysa, biz de kendimize ve askımıza Züleyha’nın Yusuf’a davrandıgı gibi davranırız. Yusuf gibi zindana attıklarımız bir gün gelir bizi bagıslar sanırız! Bilsen ne kadar suçluyuz bunun için, bilsen nasıl acı çekeriz. Asklar sahiplerine, onların hikâyelerine benzer. Yusuf’un düstügü derin kuyulara ve kopkoyu zindanlara;
"Sadece kalemlerimiz yürür sevgili, biz gidemeyiz…"
Ey Vav Vuslatıyla Ölüme Yürüyen Sevgili,
Meger ‘Vav’ vuslat kristaliymis kalemlerimizin… Simdi kelimelerimizin tesellisiz hüznünden anlıyoruz bunu. Ölüm vuslatsa ve hazırsak o büyük mahkemeye; üzerine acılarımızın gölgesi vuran, dava ugruna yazdıgımız kalemlerimizle Hakk’a yürümek isteriz. Bir Ashab-ı Kehf gibi… Ölüm ki ah kar tanesi… Ölüm ki ah yalnızlık… Biz sehirden ayrılırken yanımızda götürdügümüz; oturdugumuz çay bahçelerinden, yürüdügümüz sokaklardan, ıslandıgımız yagmurun damlalarından topladıgımız ilhamlardır... Vitrinlerde unuttugumuz bakıslarımız ve hiç tanımadıgımız bir sevgilinin su yesili gözlerindeki mısralarımızdır... Arkada bıraktıgımız kitaplarda Ashabı-ı Kehf gibi magaralara biz degil;
"Yalnızca kalemlerimiz yürür Sevgili"
Biz gidemeyiz... Biz gidemeyiz... Yalnızca kalemlerimiz yürür...
Yalnızca kalemlerimiz... Kalemlerimiz… Biz yürüyemeyiz… Biz çigiz.
Utanıyorum Sevgili... Aglıyorum... Utanıyorum... Utanıyorum...
Uzat ellerini...
Uzat ak ellerini Sevgili,
Koy mahzun basıma ki;
Hz. Meryem mahcubiyeti ilkem olsun
Iste sususum, susmalarım bu ugurda
Yazmak, beyazlar içinde bir yolculuk fakat
Kurtulmalıyım hayatımı ören siyah aglardan
Beyazdan da beyazları giyerek
Elimde bir beyaz gül
Gönülden duanı almak için
Celile sokaklarında Meryem gibi
Kosayım nur kucagına...
Isyansız, agıtsız masumca
Bir kaç damla gözyasım düssün
Burusuk akça ellerine
Beni beyazlar içinde terbiye et
Beyazlar içinde ugurla…
Kalemim; sabahın ilk beyazı gibi
Vav’ın vuslatına yürüsün Sevgili
Vav'ın vuslatına yürüsün...
Saliha Malhun
 
VAV ve BEN...

Ben vuslat ışığında dönen garip pervâne,
Kayıplar sokağında gezen deli divâne...
Vav yüreğimin sesi, belki de ilk hecesi,
imânın şartlarının bir garip bilmecesi...
Huzur-u ilâhide mahçup başım önümde,
Mahviyete bürünmüş, vav gibi gizlenmede...
ince bir sızı düşer, sol yanıma gördükçe,
Hırçın dalgalar bile, vav olup büküldükçe...
işte budur bendeki derin tutku ve sevgi,
Vav gayb olan ruhumun, gayb olan ikizi....
ALINTI . . .
 
Vav, "Kün" emrinden sonra kâinatın aldıgı "hâl"dir. Kaf ve Nun harfleri arasında sakin olan, Batın'ı Zahir'e baglayan bagdır, baglaçtır.
Vav, galaksilerin, nebulaların, süpernovaların aldıgı sekil, günes sisteminin uzay boslugundaki görünüsüdür.
Vav bir sestir, tüm sesler kesildiginde duyulur derinden. Zerreden kürreye her sey "vvvuuvv" sesi ile hasyete kapılıp "Vav" seklini alır.
Vav dünyamızda karalarla denizlerin arasındaki ahengin altın oranıdır. Cemâdat âleminde itaat ve tesbih makamıdır. Cansız varlıkların kulluk nisanıdır. Atomdaki harekette, madendeki cevherde, kütledeki sertlikte, mercandaki güzellikte, daglardaki ihtisamda hep o hissedilir.
Hayatın baslangıç sırrıdır. Canlılık emaresi "Vav" gibi olmakla baslar. Bitki tohumu filizleri, tek hücreliler, balık larvaları ve tüm canlıların ilk anları hayata Vav çizmekle baslar. Nebatât âlemi, hayvanat âlemi hep hayatın Vav halidir.
"Insan" Vav’ın en güzel sekline girmeye talip oldu ve o cüretle basladı maceraya. Anne rahminde Rahman'ın tecellisi ile kalbi atmaya basladıgı ilk anlarında, (cenin halinde) "Vav" gibi oldu.
Vav, Âdem(AS)'a ögretilen isimleri (bilgi) birbirine baglayan bag, imanın altı esasını birlestiren tutkal oldu. Nuh(AS)'a gemi yapımında ilham oldu, Eyüp (AS) dert çekerken, Yunus (AS) balık karnında iken, Ibrahim Aleyhisselam mancınıktan ayrıldıktan sonra havada süzülürken Vav halinde idiler. Musa Aleyhisselam'ın asası egrilerek Vav olup sasırttı firavunu. Isa Aleyhisselam'a üflenen ruh Vav gibi kıvrılarak girdi bedenine...
Ve insanlıgın zirve noktası Efendimiz (SAV) Hıra magarasında "Vav" halinin de zirvesindeydi. Vahyin yüküne dayanmanın yolu buydu.
"Vav" olmak Allah'a "kul" olmanın emaresidir. Biz bunu namazlarımızda her rekâtta tekrar ederiz. Ayaktayken dil ile,
"Iyyake na'bûdü ve iyyake nesteîn" (yalnız Sana kulluk ederiz; ve yalnız Senden yardım dileriz)
sözünü veririz; hâl ile de rukuya gider "Vav" haline dönüsür, secdeye kapanırız. Secde kullugun zirve noktasıdır, Allah'a en yakın oldugumuz andır. "Vav", bizi O'na baglar. Baglantıyı koparmayanlara ne mutlu. Allah'a karsı Vav halinde olanlar O'ndan gayri hiçbir seyin ve hiç kimsenin önünde egilmez. Mutlak özgürlük budur.
 
VaV harfi; hat sanatını temsil eder,
mahreci 2 dudak arasıdır,
yolun sonu ona aittir,
tabiatı sıcaklık ve rutubet; unsuru havadır,
tabiatını teskil eden seyler ondan var edilir,
araf ona aittir,
halistir, mukaddestir, müfrettir ve ürkütücüdür!
her hali ile bir tefekkürdür VaV!
Açısı iyi ayarlanmıssa bazen anne karnındaki durusu, bazen secdedeki durusu görür insan!
Uzlete çekilip kemal noktasını yakalayabilmek için bir bekleme odasıdır VaV,
talebe için bir egitimdir VaV,
"VaV ile dost ol bakalım" der hocası.
"onunla yürü ve yorul; konus sonra ne söyler sana, hele bir anlamaya çalıs",
tanımaya çalısır VaV'ı talebe!
Elinde kalem onun o zarif durusunu,
kavisini vermeye çalısırken nefesini tutup, vakarı karsısında ürperir!
Sabır, azim, ask ve dua ile çıkar yola talebe!
Mesk eder, yine mesk eder!
Yemin ancak Allah lafzının önüne gelen bir vav ile olur...
Alıntı
 
VAV_.jpg

Sözlerim bitti
Gayrı sana geliyorum
Bulut bulut sevda saganagı halimle
Gayrı sana geliyorum
Duasını unutmus çocugun ıslak dudagı mahcubiyetimle
Sana geliyorum…
Ister tek kursunla vur sinemi…
Ister tek bir kelimenle sustur beni…
Cümlelerim bitti
Gayrı susmak vakti devrik cümlelerde
Söylenebilecek her seyi söyledim
Artık tüm gurbet kusları özgür…
Sana kavusmusken her gece beni “sende” öldür…
Ve gece sabaha kavusmadan
Beni yeniden sana dogur…
Sana geliyorum
Öznesi senin olduğun bu hayatı
Devrik fiillerimle kurdugum cümlelerimle
Yasamaya geliyorum…
Bir,
Iki…Üç…
Tıp…
Sustum…
En “Vav” halimle “Sana/ Sevdana” sustum…
Çünkü Sen,
Umut oldun “Vav” hali yanlızlıgıma…
“Elif” oldun “canı” sende saklı yarınlarıma…
“Gül” oldun dalında “Cennet” yazılı kavusmalarıma…
Alıntı
 
İlk Düşte Aşk

Kalemime yakıştı adın
Bir nun yada vav kadar narin
Adımın yanına yakıştı
Parmak izlerinde yankılanan sesim
Bir yakarıştı.
Seni giydim üstüme
Hayat soğuk sesin sıcak
Bir kucak ferahlık diye
Unuttum ıhlamuru seni sevdim
Şifa niyetine.
Kalbime yakıştı sızın
Kar vardı, demek kıştı
Ter bastı ansızın dağın eteklerine
Yırtıldı gülmeyen çehresi
Tablo diye astım seni gözlerime.
Dudağına yakıştı adım
Ölüm bir adım hayat bir karıştı
Gülüşün bulaştı bir kelebeğin renklerine
Olaya El Atan’a hamd olsun
Sakladı seni avuç içlerimde…
ALINTI . . .
 
KELIMELER KALPTEN AKAN KATRELERIN KABI…

Kalpte ne varsa o damlar ve tekrar ait oldugu yere döner damlalar...
Kimligin kilididir kelimeler…
Kibar kalpten kelamın kibarı damlar, kem kalpten de kem kelime…
Bos degildir kelimeler, bos olanlar bile bir boslugu ifade eder…
Hiçbir kelime de boslukta kalmaz, bir kalbe konuk olur…
Keder kelimeleri kederliler kapar, kimsesizlerinkini kimsesizler tutar, sevinçliler sevinçlileri sevindirir…
Yaslıları yaslandırır yaslı kelimeler…
Hikmetin kabı, mananın kılıfıdır kelimeler…
Mana denizi kabardıgında kelime dalgasıyla vurur yürek sahillere…
Sahile degisik sekiller verir bazen nazlı, bazen hırçın vuran dalgalar…
Engin denizlere yelken açmak da kelime teknelerine binmekle olur…
Denizle sahil arasında gelgitleri oynar kelimeler…
Kimse kaçamaz kader kelimelerden ve kader olan kelimelerinden…
Kem bir kelime kendinin yazdıgı yazgıdır ve tekrar sahibine yansır…
Haset hasisliktir, sahibini yakar… Gıybet kendini dislemektir…
Zan zulmü, zamansız yakalar kisiyi…
Kelime varsa bir kalem vardır…
Bir kelimedir kâinat…
Kâinatı “Kün” ile yazan kader kalemi, her bir kalbe de ayrı bir imza atmıs, her ömre farklı bir yazgı yazmıstır…
Motif motif çizmistir “an”ları, desen desen yapmıstır yolları…
Kün kaleminin ucundaki zerrelerle yazılmıstır kâinat…
Galaksilerin kavislerinden, kelebeklerin kanatlarına aynı mühür konmustur; “Vav”…
Aynı kalem kalbin göz bebeginden gögün gögsüne bir çizgi çekmistir; “Elif”…
Ve insan her bir seyde “Hu” yu okusun diye yaratılmıstır.
Kâinata ve kalbe yazılanlara iyi okumak güzelliklerle bezenmektir…
Kem kelimelerle kirletmez kalbini…
Hikmet konusmak varken gıybet etmez, tefekkür ederken hasislik düsünmez, güzelliklere nazar ederken zanna zamanı kalmaz…
Hayatıyla bir “Elif” yazar, “Vav” vuslatıyla yürür, yüregi “Hu” okur…
 
Öyleydi işte... adı vâv’dı onun.

Herşey bir fark edişle başladı. Ne varsa dünyada zaten vardı. Bana ayan kılınan yani ile fark ettim onu ilkin.
Bir fark edişle onun nice çilelerden geldiğini gördüm. Gözlerinde ki kaverenginin beyaza bulaşmasından değildi hayatında ki akla karanın karışmışlığına olan inancım. Ellerinin üzerinde ki derin kırışıklıklar değildi.
Başını sanki çok uzun yollardan gelmiş bir bilge gibi ağır ağır kaldırışını fark ettim mesela. Garip bir dürtü ile doldu içime.
Aşka dair değildi fark edilen, onu insan kılan yanlarını, belki de kendisinin bile farkına varamadığı bir hisle hissettim.
İbrahimi bir dua gibi girivermişti kapıdan ağır ağır. Ben o an ismail olmaya ne kadar da razıydım?
Ardında hacerler vardı belki, yollarını gözleyen. İsmail ağlayınca koşmak Hacere, tevekkül İbrahime düşmüştü...
Ağlamalıydım. En az İsmail kadar ağlamalıydım. Bir çocuk gibi büzülen dudaklarım değil yüreğimdi.
Bir vâv’ın ağızdan çıkmadan önce dilde hâfi bir hırıltı vermesi gibi, derinden bir hırıltı geldi ilkin.
Onu maddi olarak bana ayan kılan şeyin sesi değil nazarı olsun isterdim. Olmadı. Bir vâv ile dünyama ayân oldu. Sessiz, kibar, birilerini incitmekten korkan eda ile çıkıvermişti ağzından.
Kelimenin bütününü duymamıştım.
Duyduğum vâv idi...
Tamam eyleyendi adımı vâv .
Ben değil miydim ki hayatı vâv üzerine kurulan.
Bu kadar aşina iken vâv’a elbet bunda da bir hayır vardı.
Adı ne idi bilmiyordum. Bana vâv olarak doğmuştu. vâv kalacaktı. Müennes ya da müzekkerdi. Kimin umurunda idi....
Bi-gâne insanlara tamah etmiştimdi. Vakti zamanında. İster idim cahilce. Bi-gâne olmayı.
Lakin o anda vakıf olduğum sır ile bildimdi. Sır ancak gâm sahibi olanlara helaldi. Benim haram olanla ne işim olsundu.
Sırrın ne olduğunu zerre kadar merak ediyorsam o anda canımı alsındı. Yeter ki beni peşinden sürüklesindi. Yaşı hayli geçkindi. Ama çokda uzun değildi aldığı yol. Onu buralara getiren ne idi bilmiyordum.
Merakta etmiyordum. İnsanın merak dürtüsünden arınmasını ilk o anda yaşadım. Anlatmayı deniyorum ya, aslında hislerimi bilgilerim tetiklemişti. Ben bir taklit ediciydim en çok.
O anda İsmail olmayı istemiştim gerçekten, hissederek. Lakin şimdi Nihâde olmayı dileyişim, acıya talip oluşum hep Na-zan’ın yüzünden.
Büyük bedeller ödemeyince cefan da sefan da büyük olmuyor. Büyük oynamalısın hayatı.
Büyük bedeller ödemelisin ki hayalin de , hayal kırıklığın da büyük olsun. Ki büyük olsun tecrüben de.
Senden geriye bir isim kalmasa da, senden ileriye belki bir şeyler kalmış ola.
Hep büyükler peşinden koşmak isteyişmden bütün bu eza.
Zamanın yıpratmadığı gençlik günlerimde vardı benimde, yine zamanın törpülemediği gençlik heveslerim. Nereden nereye geldim. Gördüğüm hayaldi belki ama titreyen sesi ile adımı zikretti.
O anda siniverdim oracığa. Beni görmemişti o. Beni sormuştu. Kim olduğunu bilmediğim o, beni sormuştu.
Karşısında ki kimse onu incitmekten çekinircesine. Sesini olabildiğince alçaltıp kimseyi buna şahit tutmak istemezcesine.
En çok da adımı sakınırcasına. Benim adımı ondan ve sormak zorunda olduğu kişiden başka kimsenin duymamasını istercesine.
Adım ona helal miydi? Değildi elbet. Ama benim adımı en çok ondan duymak sindirmişti içime.
Bunca yıldır her duyduğumda dönüp baktığım adımı, bunca zamandır futursuzca söylediğim adımı, nasılda bambaşka bir bâbda söylemişti. Utanmıştım.
Bu ad bana aitti de , ben bunca değerli olduğunu bilememiştim. Nasıl sonradan idrak ettim orada olduğumu. Beni soranın az sonra karşısına nasıl çıkacaktım. Yoktum. Yok demişlerdi.
Emaneti var ben de iletin demişti. Olmaz demişlerdi. İletemeyizdi. Onun haberi olmadan ona ait bir şey alınmaz demişlerdi.
Nasıl da değişmişti yüzü. Nasılda ezilmişti. Zaten kapıdan girişi bambaşka bir pişmanlığı söylüyorken, omuzuna çok daha fazlasını alıp çıkmıştı.
Bana ulaşmayı istemişti bunca zaman. İlk defa toplamışken tüm cesaretini, olan olmuştu. Kırılmıştı yine. Olsundu.
Bedeli büyük olmayınca hakkı verilmezdi aşkın.
Aşktı evet. O bana benden çok yakın olarak aşıktı. Sessizdim. Umursamazdım. bilsindi, ben ona karşı kayıtsızdım.
Ama aşkına hayrandım. Benden, ondan ziyade bir aşka en az onun kadar hayrandım. Aşık olduğu kişiyi ben ile sınırlarken, ben onun aşık olduğu kadına hayrandım. Bir daha görmedimdi.
Sesini duymamıştım zaten öncesinde, bir daha da duymamıştım.
Hala arada bir görünen bir silüettir. O bana ben ona bunca uzakken, bilirim ağladığım gecelerde bana en çok dua edenimdir.
Yağmurlar yağıyordu o çıktığında. Elinde şemsiyesi vardı. Şemsiyeye rağmen sırılsıklamdı. Ipıslaktı. O ıslaklık daha nasıl nitelensindi ki.
Öyleydi işte... adı vâv’dı onun.
Değilmi ki ben onu vâv olarak bildimdi.
Değilmi ki vâv cümlede hep olan ama arada yuvarlanandı.
Vâv kelimelerin ömrünü uzatırdı.
O benim gönlümü uzatmıştı.
Görünmüyordu.
Ama her kelimenin sonunda bir vurgu yapıyordu.
Vâv’dı... aşk’ın içinde onun esamesi yoktu.
ALINTI . . .
 
Vav, kasemi besere lütfedilmis bir nihâdedir.
Kelime olur kâh, cümleyi uzatır. Kesik olur kâh, yarayı uzatır. Seda’nın ortasına konar kâh, se(v)da oluverir o seda...
nîlî bir ısık oluverir kâh, ay'a bakan görür onu, nîlî ay aksamlarında nuru siyah agar arzdan semaya...
Fakîr en çok münhaniligine vurulmustur... Meylimi alan münhaniligine...
Nûn'daki erbâbına malum hafî vav ile na-zan olan vehmimi fehmedisim üzere bildim haddimi...
Bilâl'i lâl kılandır la'l...
degismek zor...terketmek...
Kocaman yürekli dostları olmalı insanın
yasayabilmek için...
Teksir kagıtlarına dönmüstü yüzüm, yüregim... yazılmıs, silinmis, yazılmıs, karalanmıs yırtılmıs... Hep izi kalmıs yasanmaya söz verilip yasanmamısların... Parke taslar gibi bölünmüslüklere gebe...
Oysa
Tamamlanıslara döndüm yüzümü (nun'a vav'a ve belkide elif'e)...güneybatı/kuzeydogu ne farkeder; gönlümün kıblesine... Neyse ve sadece öyleydi iste...
Dostlara her ulastıgım gün YAGMUR yagardı kentime...
Ne bereketli günlerdi...
Sırılsıklam olurdum üç dakikalık mesafede,
yinede degistirmezdim büründüklerimi, üzerimde birkaç dakika daha fazla kalsın diye, bulutların bana ikramının... Ve hayatın doldurduklarını daha fazla tasıyım diye...
Müthis güzel olurdu gök ve topragın umarsız alısverisi…biri bosaltmaya muhtaç içindekileri bir dostuna,biri damlayıslarına,aglayıslarına…biri anlatıyor ve aglıyor,digeri alıyor bagrına basıyor sanki...ve içiyor dostunun kaygılarını kana kana...dudaklarının kenarından tasırırcasına...sükran sana Ya Rab, sükran yalnız sana!!!
Dostlar, yagmurla geldi... Bereketle...
Dost, omuz atıverdi sırtlanıp tasırdıklarıma…ezildiklerime, yarımlıklarıma..
Ne natamamsa, tamam oluverdi... YOKSA Rabbim mi gönderdi...
Iste,
dost, bundan dost...
Nun'a Vav'a ve belkide Elif'e...
VAV... Uzatmak için yanındakilerin ömrünü, yok sayar kendini...
Alıntı
 
VAV'a...

Kırık simdi kolum kanadım...
Kal demistim, sensiz burada sözler sıradan, alaycı...
Anlayacak dostları olmalı insanın, hüznüne ortak...
Dinlemedin...
Ve simdi yavas yavas toplanma zamanı...
Yeni degerler bulma zamanı... Eskilere inat... Eskilerden uzak... hakettigimiz gibi...
Veda'n veda'm'dı ama inanmadın...
Simdi düsüncelerim bölük pörçük...
Bagla birbirine geri getir bana...
Toplamaya takatim yok inan... INAN...
Dündü... Belki de önceki gün.
Gidisinin adı, bir baska ayrılıga daha kapı açtı
ve yoksunuz diyebilecegim iki ayrılık belirtisi bu güne yansıdı.
Gidisin sessizdi, varlıgının sakinligine/sakinlestiriciligine benzeyen.
Gidisin günün öksüz kalmasıydı, yetim kalmasıydı adeta.
Dön diyecek gücüm de yok, buna hakkım da...
Ama hatırlarım sizi, kimseye sormadan, size bile!
Bir varmıs(sın),bir yokmus(sun)...
Elif simdi MED'siz...''GÖLGESIZ''...
 
Aşkın vav halini aramak…
Dünyaya eşref-i mahlûkat olarak gönderilen insanoğlunun secde anında Rabbine karşı sükût içerisinde halini arz etmesi, boyun bükmüşlüğünün tezahürü.
Kulluğun manasının sırrındadır vav hâli. İnsanın cenin halinde vav şeklini andıran bir şekilde doğması, ilerleyen süreçte elif gibi doğrularak kâinata meydan okumasında kalbin en iç yerinde saklıdır vav.
Mütevazılığın, boyun bükmüşlüğün ifadesidir vav.
Özgürlüğe açılan yelkenlerin sırrında saklıdır vavın manası. İki büklüm olup tefekkür edince anlar insanoğlu. Anlamaya başladıkça; aranılanı aramaya koyuldukça; aradığının kanatları altında kanat çırptıkça; çaresizce kalana kadar dağları delme şevkiyle Ferhat olup dağa kazmayı vurdukça, yoksunluğun aslında aranılanın yokluğu olduğunu idrak eder insan
Ten kafesinden uçup aşkın vav halini aramak…
Varlık içinde yokluk çekerek, korkulana karşı korkulanın azametinden, güçlü oluşundan değil, korkulanın sevgisini kaybetmekten korkmak. Dünyevî ne kadar duygu ve arzusu varsa hepsini ten kafesine hapsedip Hıraya çekilerek, aşkın kaynağı olan El Vedud’a yaklaşabilmek…
Tepeden tırnağa aşk kesilip sırılsıklam sarılmaktır toprağa. “Benim sadık yârim kara topraktır” diyen Aşık Veysel gibi kara toprağı dost eyleyip, nefsin kefeninden sıyrılarak vav olup kanat çırpmaktır.
Kısacık ömrü hayatında, kendisini unutan insanın, kendisini yeniden keşfe çıkarak kendisinin farkına varmasıyla bir zamanlar ayağının kayıp da yolda düştüğü yerden kalkarak yola devam etmesi. Kendisine yabancılaştığı, özünden uzaklaştığı, ölümü hatırlamamak için kendisini dünyaya kaptırdığı her şeyi bırakarak, ölmeden önce ölüme kanat çırpmaktır aşkın vav hali.
Olmak, vav halinin tekrar tekrar oluşuna bir atıfsa, vav halinde her nefes aşka atıftır. Her oluşla varlığın notaları yankılanır kâinatta, yağmurlar can verir susuz topraklara, aşkın vav hali ise kurumuş yürekleri yeşertir…
Derman arıyorsan derdine dön ey yolcu!
Sükûtu kan çanağına dönmüş gecenin yakamozda yakarışındadır hikmet. En kutlu sözün; Kuran’ın yüreğine nazil olmaya başladığı anda /kadir gecesi/ gece yürüyüşünle miracını yaşamaktır aşkın vav hali.
Mütevazılığın, boyun bükmüşlüğün, acziyetin ifadesidir. Allah’a adanmaktır. Meryem gibi.
Diriliş amentüsünün tüttüğü yetim bıraktığın secdegâhının ağıtıdır bu. Rıza-i İlahiye’ye kulak ver, yüreğini dinle, yüreğinin frekansını kâinatın zikrine ayarla;
“Secde et, yaklaş!”
 
'Hüsn-i Hatt'da yazılması en zor harflerden biri olan vav'dan dem vurayım biraz. Stili ve ölçüsünü kavrasam da hala estetiğini oturttamadığım bu harfin en önemli
özelliği yemin içermesidir. Kur’an-ı Kerim’de vav ile başlayan ayetlerde yemin edilmiştir. Bir şeyin üzerine kasem ediliyorsa yemin edilen şeyin delil olarak kullanılacağını anlamalıyız. Bu yüzden vav eğer yemin anlamındaysa, arkasından dikkatlerimizin çekilmek istendiği önemli bir şeyin geliyor olacağını bekleyebiliriz. Ku’anı- Kerim’de çoğu vakitler üzerine -kuşluk vaktine, fecre, geceye, gündüze (vel-fecr, ve’d-duha, ve’n-nehâr, ve’l-asr, ve’l-leyl…) ve bunların alametleri sayılan güneşle aya yemin edilir. Asr sûresinde, mutlak mânâda zamana yemin edilerek, akıp giden vakti dikkatle değerlendirmesi konusunda insanoğlu uyarılır... ' (Kompozisyon sınavında yazdığım metinden bir parça.. )
VAV HARFİNİN HİKAYESİ
Osmanlı zamanının en büyük hat sanatı ustalarından biri Hafız Osman imiş. Hattat Hafız Osman, emekli olduktan sonra kafa dinlemek için o devrin en sakin semtlerinden biri olan Üsküdar’a yerleşmeye karar vermiş.
Hafız Osman, günlerden bir gün Beşiktaş’a geçmek ister ve sahilden bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat yanına para almayı unuttuğunu fark eder. Tabii artık çok geçtir. Bir çare gelir aklına!..
Kayıkçıya “Efendi, yanımda param yok, ben sana bir ‘vav’ yazayım; bunu sahaflara götür, karşılığını alırsın.” der. Kayıkçı, yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı alır.
Bir zaman sonra kayıkçının yolu sahaflara düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlara alınıp satılıyor; cebindeki yazıyı hatırlar ve satıcıya götürür. Satıcı yazıyı alır almaz, ‘Hafız Osman Vavı’ diyerek açık artırmaya başlar. Sonunda çok iyi bir fiyata satar. Kayıkçı, bir haftalık kazancından daha fazlasını bu ‘vav’ ile kazanmıştır.
Gel gelelim, bir gün Hafız Osman karşıya geçmek istediğinde yine aynı kayıkçıyla karşılaşır. Yol bitmek üzereyken ücretler toplanır. Hafız Osman da parayı kayıkçıya uzatır. Kayıkçı, “Efendi, para istemez; sen bir ‘vav’ yaz yeter.” der.
Hattat Hafız Osman, tebessüm ederek cevap verir kayıkçıya: “Efendi, o ‘vav’ her zaman yazılmaz. Sen dua et başka bir gün para kesemi yine evde unutayım...
Alıntı
 
Geri