Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk, Katre-i Matem, Şah ve Sultan ve OD romanlarıyla son yıllarda kendine has bir okur kitlesi oluşturan İskender Pala’nın yeni romanı ‘Efsane-Bir Barbaros Romanı’ 4 Ocak’ta çıkıyor. Barbaros Hayreddin Paşa’nın hayatından kesitler sunan roman, aynı zamanda bir ‘aşk’ öyküsü de anlatıyor.
‘Şah ve Sultan’ romanı ile Yavuz Sultan Selim’i, geçtiğimiz yıl ise ‘OD’ romanı ile Yunus Emre’yi anlatan İskerder Pala, yeni bir tarihi romana imza attı: Efsane–Bir Barbaros Romanı... Pala, bu sefer deniz aşırı bir yolculuğa davet ediyor okuru. Romanın ana çerçevesini on altıncı yüzyılda Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu şartlar, Akdeniz ve çevresinde yaşanan olaylar, Osmanlı’nın Endülüs çağını geri kazanma gayretleri ve bir ‘aşk’ hikâyesi oluşturuyor... Kanuni Sultan Süleyman, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa’dan, başından geçenleri yazmasını istemiştir. Barbaros bu vazifeyi Seyyid Muradî’ye vermiş; Muradî de Barbaros’un anlattıklarını yazıya geçirmiştir. Efsane, Barbaros’un anlattıkları çerçevesinde, ait olduğu devrin ruhunu bugüne taşıyor. Ana kahraman Barbaros Hayreddin Paşa olmakla birlikte, roman Seyyid Muradî, Billure, Conradina gibi karakterler etrafında dönüyor. Efsane - Bir Barbaros Romanı, 4 Ocak’ta raflarda olacak. Meraklıları için Efsane’den tadımlık iki bölüm yayınlıyoruz:
Denizlerde geçen hayat
“Gün sona eriyordu. Kadırga ve kalyetalarda roller değişmiş, Cenevizli efendiler forsa, yıllardır bileklerinde zincir sancısı olan kürek mahkûmları da efendi oluvermişlerdi. Hızır Reis ise bu ilk seferinde ticaret kârı yerine kızıl altınlara kavuşmuştu.
Meğer Cenevizli kadırgalar, barçalara çatmadan evvel iki Floransa kalyonu ele geçirip yedeklemişler, ganimet olarak da Hızır’ın her bir yoldaşına yirmişer kızıl altın düşecek meblağı kadırgada tutmuşlar. Günün son ışıkları da denizin sularında eriyip gittiğinde Akdeniz’in üzerindeki her şey el değiştirmişti: Efendiler, sahipler, gemiler, silahlar, hamuleler, eşyalar ve elbette esirler…Hızır Reis, yaşadıklarına inanamıyordu. Zafer için şükrün binlercesi dillerdeydi. Bir reis olarak, daha ilk seferinde donanımı fevkalade güzel iki gemiye daha sahip olmanın sevinciyle gözyaşları döküyordu.
Akdeniz’in hafif akşam meltemi yerini sert bir imbata bırakırken Girit önünden geçip Yunus Adası’ndaki kayalıkların ardına demir attılar. Hepsi denizlerdeki hayatın, olumlu veya olumsuz manada, hiç de düşündükleri gibi olmadığını öğrenmiş, kendilerine hayret etmedeydiler. O gece yaptıkları en iyi şey, kurtardıkları Müslüman forsaları giyindirmek oldu. İçlerinde üç yıldır çırılçıplak tutulup utanç içinde aynı bankta oturmaya mahkûm edilenler bile vardı. Hızır Reis, gönüllerini almak için bir geceliğine levendlerinin tentelerini onlara verdi. Bir metreye iki metrelik bu tenteler, akşam olunca mevsimine göre kadırganın güverte üstüne veya altına yan yana asılır, herkes yan yana uyurdu. O gece forsalara tentelerini veren levendler, bir iyilik daha yapıp kadırgada ele geçirilen pamuklu kumaşları da tentelerin içine serdiler. Gecenin sabaha evrilen saatlerinde zavallı kürek mahkûmları, kaç yılın yorgunluğuyla ilk defa sırtları üzerinde uyumanın keyfiyle horluyorlardı.”
Alkala’yı çok sevdim...
“Beni uyandırmak istemeyen, ama yakınımda uyanık olmayı isteyen tavrı kalbimi burkmuştu. Ayak sesinin adım adım yaklaşması daha da heyecan vericiydi. Bir an onun ayağının geliş sesini beklemenin lezzetine vardım ve bu lezzet uyumadan, acıkmadan, susamadan kıyamete kadar sürsün istedim. O bana doğru geldikçe zemin aralansa ve mesafe uzasa, gelişinin zevkini duyan kalbim daha çok çarpsa ve bu hiç bitmese… Gece bitmese, zaman bitmese; günler, aylar, yıllar akmasa ve onun adımları hep bana doğru gelse. Ama bitti Conri. Bir an oldu, üzerinde kıvrıldığım şiltenin ucuna ayak parmağının değdiğini hissettim. O sırada eğilip uyuyor muyum diye kontrol ettiğini ve gözlerimi yumuk görünce rahatladığını anladım. Çünkü üzerimdeki örtünün ucu kıpırdamıştı. Yine de tedirgin oldum; hatta korktum. Alkala’yı tanıyordum, çizdiği haritayı seviyordum, bana karşı çok dürüst ve nezaketli olduğunu biliyordum ama böylesine bir gece vakti, gizlice benden istifade etmeye çalışmasına şaşırdım. Bütün o heyecanımı bir titreme bürüdü. Bana dokunduğu anda karşılık verip yataktan fırlamak üzere kararımı verip yumruklarımı sıktım ve bekledim. […] Sırt sırta değil de yüz yüze olsaydık neler konuşur, neler yapardık, bilmiyorum; ama sırtı sırtıma değmeden öylece uyanık durmanın yüz yüze uyumaktan bin kat, milyon kat lezzetli olduğunu hissettim. Gün ışırken yine sessizce yanımdan kalkıp gittiği anda Alkala’yı sevdiğimi, hem de çok sevdiğimi, bu sevginin bir himaye ve şefkat eseri olmaktan ziyade bir aşk olduğunu, gerçekten onun kalbinin benim kalbime hükmettiğini anladım. Ve elbette ertesi gün gizlice baktığım haritasında yeni bir işaret daha gördüm: ‘Onunla uyuduğum ev!’ Bu, yüreğimde sevgili edindiğim Alkala’nın söylediği ilk ve son yalan oldu. Uyumamıştım çünkü. Ve o da uyumamıştı.”
‘Şah ve Sultan’ romanı ile Yavuz Sultan Selim’i, geçtiğimiz yıl ise ‘OD’ romanı ile Yunus Emre’yi anlatan İskerder Pala, yeni bir tarihi romana imza attı: Efsane–Bir Barbaros Romanı... Pala, bu sefer deniz aşırı bir yolculuğa davet ediyor okuru. Romanın ana çerçevesini on altıncı yüzyılda Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu şartlar, Akdeniz ve çevresinde yaşanan olaylar, Osmanlı’nın Endülüs çağını geri kazanma gayretleri ve bir ‘aşk’ hikâyesi oluşturuyor... Kanuni Sultan Süleyman, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa’dan, başından geçenleri yazmasını istemiştir. Barbaros bu vazifeyi Seyyid Muradî’ye vermiş; Muradî de Barbaros’un anlattıklarını yazıya geçirmiştir. Efsane, Barbaros’un anlattıkları çerçevesinde, ait olduğu devrin ruhunu bugüne taşıyor. Ana kahraman Barbaros Hayreddin Paşa olmakla birlikte, roman Seyyid Muradî, Billure, Conradina gibi karakterler etrafında dönüyor. Efsane - Bir Barbaros Romanı, 4 Ocak’ta raflarda olacak. Meraklıları için Efsane’den tadımlık iki bölüm yayınlıyoruz:
Denizlerde geçen hayat
“Gün sona eriyordu. Kadırga ve kalyetalarda roller değişmiş, Cenevizli efendiler forsa, yıllardır bileklerinde zincir sancısı olan kürek mahkûmları da efendi oluvermişlerdi. Hızır Reis ise bu ilk seferinde ticaret kârı yerine kızıl altınlara kavuşmuştu.
Meğer Cenevizli kadırgalar, barçalara çatmadan evvel iki Floransa kalyonu ele geçirip yedeklemişler, ganimet olarak da Hızır’ın her bir yoldaşına yirmişer kızıl altın düşecek meblağı kadırgada tutmuşlar. Günün son ışıkları da denizin sularında eriyip gittiğinde Akdeniz’in üzerindeki her şey el değiştirmişti: Efendiler, sahipler, gemiler, silahlar, hamuleler, eşyalar ve elbette esirler…Hızır Reis, yaşadıklarına inanamıyordu. Zafer için şükrün binlercesi dillerdeydi. Bir reis olarak, daha ilk seferinde donanımı fevkalade güzel iki gemiye daha sahip olmanın sevinciyle gözyaşları döküyordu.
Akdeniz’in hafif akşam meltemi yerini sert bir imbata bırakırken Girit önünden geçip Yunus Adası’ndaki kayalıkların ardına demir attılar. Hepsi denizlerdeki hayatın, olumlu veya olumsuz manada, hiç de düşündükleri gibi olmadığını öğrenmiş, kendilerine hayret etmedeydiler. O gece yaptıkları en iyi şey, kurtardıkları Müslüman forsaları giyindirmek oldu. İçlerinde üç yıldır çırılçıplak tutulup utanç içinde aynı bankta oturmaya mahkûm edilenler bile vardı. Hızır Reis, gönüllerini almak için bir geceliğine levendlerinin tentelerini onlara verdi. Bir metreye iki metrelik bu tenteler, akşam olunca mevsimine göre kadırganın güverte üstüne veya altına yan yana asılır, herkes yan yana uyurdu. O gece forsalara tentelerini veren levendler, bir iyilik daha yapıp kadırgada ele geçirilen pamuklu kumaşları da tentelerin içine serdiler. Gecenin sabaha evrilen saatlerinde zavallı kürek mahkûmları, kaç yılın yorgunluğuyla ilk defa sırtları üzerinde uyumanın keyfiyle horluyorlardı.”
Alkala’yı çok sevdim...
“Beni uyandırmak istemeyen, ama yakınımda uyanık olmayı isteyen tavrı kalbimi burkmuştu. Ayak sesinin adım adım yaklaşması daha da heyecan vericiydi. Bir an onun ayağının geliş sesini beklemenin lezzetine vardım ve bu lezzet uyumadan, acıkmadan, susamadan kıyamete kadar sürsün istedim. O bana doğru geldikçe zemin aralansa ve mesafe uzasa, gelişinin zevkini duyan kalbim daha çok çarpsa ve bu hiç bitmese… Gece bitmese, zaman bitmese; günler, aylar, yıllar akmasa ve onun adımları hep bana doğru gelse. Ama bitti Conri. Bir an oldu, üzerinde kıvrıldığım şiltenin ucuna ayak parmağının değdiğini hissettim. O sırada eğilip uyuyor muyum diye kontrol ettiğini ve gözlerimi yumuk görünce rahatladığını anladım. Çünkü üzerimdeki örtünün ucu kıpırdamıştı. Yine de tedirgin oldum; hatta korktum. Alkala’yı tanıyordum, çizdiği haritayı seviyordum, bana karşı çok dürüst ve nezaketli olduğunu biliyordum ama böylesine bir gece vakti, gizlice benden istifade etmeye çalışmasına şaşırdım. Bütün o heyecanımı bir titreme bürüdü. Bana dokunduğu anda karşılık verip yataktan fırlamak üzere kararımı verip yumruklarımı sıktım ve bekledim. […] Sırt sırta değil de yüz yüze olsaydık neler konuşur, neler yapardık, bilmiyorum; ama sırtı sırtıma değmeden öylece uyanık durmanın yüz yüze uyumaktan bin kat, milyon kat lezzetli olduğunu hissettim. Gün ışırken yine sessizce yanımdan kalkıp gittiği anda Alkala’yı sevdiğimi, hem de çok sevdiğimi, bu sevginin bir himaye ve şefkat eseri olmaktan ziyade bir aşk olduğunu, gerçekten onun kalbinin benim kalbime hükmettiğini anladım. Ve elbette ertesi gün gizlice baktığım haritasında yeni bir işaret daha gördüm: ‘Onunla uyuduğum ev!’ Bu, yüreğimde sevgili edindiğim Alkala’nın söylediği ilk ve son yalan oldu. Uyumamıştım çünkü. Ve o da uyumamıştı.”