Asıl mutluluk

Konu sahibi son olarak 2616 gün önce görüldü
Vuslat, gönüle varmaktır

Gideceğimiz yerler sadece maddî, şeklî olanlar değildir. Asıl manevî olanlardır.

Manen gideceği yere varamayanlar, maddeten hiç varamazlar.

Gideceği yeri,iç dünyasına kodlayamamış olan, hedefine asla ulaşamaz.

Hatta manen gideceği yeri olmayanların, maddeten de gidecekleri yeri olmaz;hiç olmaz.

En hızlı vasıtalar, en sağlam araçlar onları hiç bir yere götüremez.

Çünkü manevî hedeflerini kaybedenler, maddî hedeflerini de yitirirler.

Gidecekleri yer kalmaz. Onlar gitmezler, götürülürler. Hatta sadece sürüklenirler.

Bu sebeple, en acınacak insanlar, araçsızlık yüzünden yolda kalanlar değil,araçları olup da gidecekleri yeri olmayanlardır.

Gitmek, gövdeye değil, gönüledir.

Gittiğiniz yerde gönülsüz bir gövde bulacaksanız, varışınız da boşunadır.

O zaman, gittiğiniz yere ulaşamazsınız, sadece varmış olursunuz.

Varmış olmak, vuslata ermiş olmak değildir.

Vuslat, gönüle varmaktır. Sevgi dolu bir gönüle ulaşmaktır.

Vuslat gönül işi olduğu için,varmak da gövdeyle olmaz, gönülle başarılır.

Bu sebeple, gönül varışlarının vasıtaya ve maddeye ihtiyacı olmaz. Biri kuzeyde, diğeri güneyde iken de, bir ve beraber olabilirler.

Mesafeler, birliğe, buluşmaya, kavuşmaya asla engel olamaz. Bir olan gönüllerin arasına
kilometreler giremez; en uzak gurbet bile ayıramaz onları, unutturamaz.

Asıl mesafe,asıl uzaklık, yanı başındakini unutturanıdır.

''Dizimin dibindeki, Yemen'de; Yemen'deki de dizimin dibindedir'' der Mevlânâ...

Göremediğin gönülden ırak olursun. Gönül görmek diye bir çaba var mı hayatımızda?

Giremediğin gönüle eremezsin.

Hiç olmazsa, yanı başınızdakilerin gönüllerinde misiniz?

Yanı başınızdakiler gönlünüzde mi?

Aynı dili konuşanlar değil, aynı gönlü paylaşanlar anlaşırlar.

Hiç bir mesafe aralarına giremez.

Gönül ne kahve ister, ne kahvehane

Gönül sohbet ister, kahve bahane...

Gül, hep bir gönül alma aracıdır amma her şey bir kırmızı gül kadar ucuz ve kolay olmamalı.

Her şey, bin bir emekle, sevgisi bereketlendirilmiş bir gönülle halledilmelidir.

Yüreğin, sevginin renkleriyle bin bir çeşit yediveren güle döndüyse, varsın elinde bir gül
bulunmasın.

Gül müsün kardeşim, elin gülsüz de olur.

Gönlün gülleşmişse, o yeter bana.

Geldiğin yer gülüyorsa

Seni gören gönül eğer

Gülistana dönüyorsa

Ne mutlu sana...

Sen gül olmuşsan, gülden sana ne?

Bırak o kalsın dalında

Üstelik gülleşmiş gönlün dikeni de yoktur.

Ne batar, ne kanatır,

Hep cana can katar

Hep mutluluk ve huzur sunar..


Vehbi Vakkasoğlu
 
Asıl mutluluk

Mutlu olmak bütün insanların tek arzusudur. Mutluluk fıtrata, cinsiyete, nefse ve zevke göre değişse de hedef birdir; oda sevinmek ve huzurlu olmaktır. İnsan için huzur gönülle bulunacak ve tadılacak bir şeydir.

Huzur sebebleri her gönüle göre değişir. Bir gönüle acı veren şeyler,diğerine tat verebilir. Bir gönlün kaçtığı ve korktuğu şeylerle diğeri ünsiyet ve muhabbet bulabilir. Bir gönlün sıhhat ve zenginlik içinde bulduğu huzuru, diğeri hastalık ve fakirlik halinde yakalayabilir. Huzura giden yollar, halkın fıtratları adedince farklıdır.

Konumuz, yüce Allah’ın dostluğu için yaratılan insanın huzuru ve mutluluğudur. Dinimizde mutluluk insan için bir hayal değildir. O hayat olarak hazırlanıp önümüze konmuştur: mutluluğa giden yol açılmış, ulaşma şekli öğretilmiş, örnekleri gösterilmiştir.

Bu mutluluk gönlün yüce Allah ile huzur bulduğu iman,sevgi ve edep yoludur. Bu yolda acı tatlı herşey mutluluğa hizmet eder.Zaten mutluluk sevgili için çekilen çile ölçüsünde tatlı olur. Bunun için peygamberler ve aşıklar Yüce Dost’a giden yolda çile çekmeyi rahatlığa tercih etmişlerdir.

Ancak insan nefsinin bir özelliği var; oda aceleyi sevip kolayı tercih etmesidir. Nefis aceleci bir özellikte yaradılmıştır. Ayette belirtildiği gibi:

‘İnsan, hayrı ister gibi şerri ister; çünkü o çok acelecidir.’

Bir anlık geçici zevk uğruna, gelecekde bulacağı ebedi saadeti terkeder. Bunun için dünya der, Mevla demez; haramlardaki tada yönelir,hayırların sonundaki saklı cenneti görmez. Bu dünyadaki sevinçler, sevilen şeyin özelliğine göre uzun veya kısa sürer. İnsanda o kadar mutlu olur.

Asıl mutluluk insanın bütün zamanına ve varlığına yansıyan mutluluktur. Mutlu insanın bütün zamanları ve vücud azaları ulaştığı mutluluktan payını almalıdır. Mutluluk veren şeyden insanın nefsi sevindiği kadar, ruhuda sevinmelidir. Bedeni rahat ettiği gibi kalbide huzur bulmalıdır. Mutluluk vucütta dengeli bir şekilde paylaşılmazsa,geçici bir zevk olur;bir taraf gülerken diğer taraf ağlar.

Dinimiz dengesiz bir mutluluktan sakındırmaktadır; manevi hayat gibi maddi hayatında düzenli ve güzel olmasını emretmektedir. İnsanın üzerinde nefsinin hakkı olduğu gibi, ruhununda hakkı vardır. Karnı gibi kalbide gıda ister. Bedeni gibi gönlüde rahatlık arar.

Kısaca her azamız bizden huzur hakkını ister. Ayrıca ailemiz ve çevremizinde bizde hakkı vardır. Üzerimizde en büyük hak yüce Yaratıcımız’ındır. Bir kimse bütün bu hakları korumadan mutlu ve kutlu bir insan olamaz.

M.Saki Erol
 

Aşka Ulaş Gayrıdan Gönlünü Kes

Mevlevîlik geleneğinde bir âdet vardır “Nasılsın, iyi misin?” kabîlinden hatır sorulduğunda “Aşk u niyâz eylerim.” diye cevap verilir.

Bendeniz de bu sohbete aşk u niyâz eyleyerek başlamak istiyorum.

İlm kesbi ile paye-i rifat arzu-i muhâl imiş ancak

Aşk imiş her ne var âlemde ilm bir kıyl u kâl imiş ancak

Yükselmek sâdece ilim tahsili, ilmin kazanılması ile olmaz; bunu arzu etmek sâdece bir hayâl ürünüdür. Âlemde ne varsa aşkta vardır.

İlim bir dedikodudan ibârettir.

Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadırlar; “Rutbetü’l ilmi a’le’r-ruteb” yani “Rütbelerin en üstünü ilim rütbesidir.” Bu iki söz arasında bir çelişki var gibi gözükse de gerçekte her hangi bir çelişki yoktur.

Hz. Mevlânâ’nın da bulunduğu bir mecliste hadis, ayet, kelâm-ı kibar konuşulurken yâni “Allah Kitabında şöyle buyurdu,Resulullah şu mevzûda şöyle buyurdu” şeklinde sohbet yapılmakta iken âniden kapı açılıp içeri Şems-i Tebrîzî girer.

De ki ;

“Bırakın bu dedikoduları ‘Allah şunu dedi, Resulullah bunu dedi!” Sen ne diyorsun sen?” Demek istiyor ki Hz. Şems, “Allah’ın buyurduklarından, Resullah’ın tavsiyelerinden sen, ne anlıyorsun?” Zîra, Resulullah’ın buyurduğu bu ilim rütbesine erişmek; bu büyük sözleri, Allah ve Resulü’nün sözleri dâhil bütün sözleri nakledecek derecede bilmek demek değildir.

O sözleri aşk ile yoğurup, oluş hâline getirebilmektir. İşte o zaman, yükselme hâsıl olur.

Sözün özü ;

Vasıl-ı hak olmaya eylersen heves

Aşka ulaş gayriden gönlünü kes.

Öyleyse aşk nedir? Hz Mevlânâ, “Ben ol da bil!” demiş.

Aşk bir hâldir, kâl değildir, söz değildir yâni. Onun için hâl anlatılmaz, yaşanır…

Aşkın ilimleşmesi diye târif edebileceğimiz tasavvuf ise, satırdan değil sadırdan öğrenilir.

Bu öğrenimin asgari şartı, en az -en aşağı koşulu ise muhabbettir.

Muhabbet lezzetinden bî-haberdir cahil u gâfil

Fuzûli zevk-i aşkı zevki var olandan sor.

Hz Mevlânâ da muhabbetin ehemmiyetini şöyle anlatıyor,

Ez muhabbet mürde zindemiş evet vez muhabbet şah bende mişeved

Ez muhabbet dürtha sâfişevet vez muhabbet dertha şafi şeved

yâni,

Öyle bir kudrettir ki muhabbet ölüleri diriltir pâdişahları kul eder Bütün kirleri ve kirlilikleri temizler ve bütün dertlere şifâ bulur.

Kâinatın yaradılış sebebi dahi muhabbettir.

Yaratıcının muhabbeti, yaratılmışların en yücesi olan insana, insanın en yücesi olan Muhammed’edir.

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl

Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl.

İnsanın yücelmesi bu muhabbetin yardımı ile Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmak sûretiyle olur.

Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmak ise; öncelikle O’nun esmâsını, güzel isimlerini öğrenmek, O isimlerin mânâsına uyarak, yaşamak ile olur .

Özellikle Kur’an-ı Kerim’den Allah’ın sevdiği ve sevmediği işleri öğrenip ona göre davranmakla olur.

Ahzab sûresinin 56. ayetinde Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor, “İnnallâhe ve melâiketehu yusallûne ale’n-nebiy yâ eyyühellezine âmenü sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ” yani “Muhakkak ki Allah melekleri ile beraber nebîsine salâvat eder öyle ise;ey iman edenler siz de sâlat edin O’na ve selâm verin hem de tam bir teslimiyetle.” Hz. Peygamber’e salât okumak Allah’ın bir âdetidir ve biz mü’minlere de emridir.

Resûl-i Ekrem’e salâvat getirmek; Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmanın unsurlarından biridir ve mü’minler, Kur’an’ın bu hükmü ile “Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli Muhammedin ve sahbihî ve sellim” diye salât okurlar.

Derler ki, “Ey melekleri ile birlikte habîbine salât eden Allah’ımız,Nebî’ne Peygamberi’ne salât etmemizi istiyorsun;bâş üstüne. Fakat biz o şanlı Nebî’nin şânına uygun salâvatı okumaktan âciziz.

Öyle ise sen lütfen bizim için o Efendimiz Hz Muhammed’ e ve ailesi ile ashabına ve ona uyanların tümüne salât et.”


Salâvatın sâdece kelime mânâları, sınırları belirlenmiş bir yazı içinde ancak bu kadar anlatılabilir. Salâvatı tam mânâsı ile anlatmak mümkün değildir.

Zîra, Allah ve Resulü’nün salâvatını anlatmaya ne defterler yeter, ne kalemler, ne de zamanlar.

Yapraklar defter, ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa Resulullah aşkı anlatılamaz ama yaşanır. Peygambere salâvat okumak, sâdece emre uymak için olursa; emre uymak olur…

Ama sâdece emre uymak olur. Bu da insanı bir yerlere götürür… Bir yerlere yüceltir fakat istenilen yere değil.

Emre uymak ve sorumluluğu geçiştirmek için okunan salâvat, sorumluluğu geçiştirir ama insanı uçuracak kanat takmaz.

İşte Resulullah aşkının dışa vurulması mânâsını taşıyan âşıkların salâvatı; insanı, Allah’ın ahlâkı ile ahlâklandırır.

Muhabbeti, aşkı dışarı vurmak şarttır.

Onun için Hz Mevlânâ buyurmuyor mu;

“Yarını bulamadı isen, ne diye başını sağa sola vurarak aramıyorsun? Yok eğer buldu isen, ne diye ellerini çırparak buldum buldum diye sevinmiyorsun? Susma! Durma! Ey oğul, ya ara dur ya da bulduğunu duyur.”


İşte, aşk böyle bir şey... “Ez tarik-i râh-ı peygamberi ma” Bizim Peygamberimizin yolu aşk yoludur. Biz, aşktan doğmuşuz. Aşktır bizim anamız. Hz Mevlânâ bu beyitte aşkı böylesine anlatıyor.

Aşk öyle bir anadır ki her şey ondan doğar. Aşk ateş olarak, coşkunluk olarak hasret, vuslat, ümit, sevinç, keder ve daha sayamayacağımız şekillerde tezâhür eder, ortaya çıkar, diyor. Zîra neyin sesi, aşkın ateşidir.

Neyden çıkan ses, neyzenin nefesinden midir, neyzenin içindeki aşkın hissiyatının getirdiği coşkun nâmeler midir? Onun için Hz Mevlânâ buyuruyor ki,

Âteşi aşk est ki ender ney fütâd

Cûşişi aşk est ki ender mey fütâd

Neyi söyleten,aşk ateşidir.

Meyin kabarıp taşması da aşkın kabarıp coşmasındandır.

Herkesin aşkı kendi miktarıncadır.

Gülün dikenleri arasından fırlayıp bülbüle nazı, güllüğündendir. Bülbülün bütün dikenlere rağmen güle niyâzı da, bülbülâne bir aşktır.

Af buyurun, bir merkebin de toz toprak içerisinde yuvarlanarak anırması da kendi aşkındandır; ama eşekçesine…

Bu, şuna benzer; bir ârif-i billâhın, Hakk’ı bilen bir zâtın bütün Rabbânî güzellikleri seyrederek veya tefekkür ederek, Allah’ın cemâli’nin mesti olarak tatlı tatlı döktüğü göz yaşları da aşkın eseridir, zil zurna sarhoşun attığı nârâlar da aşkın eseridir. Ama kendi istidatlarına göre kimi bülbül gibi… Kimi eşek gibi... Ama hep aşk!

Aşk birdir fakat sevgililer değişiktir.

Çünkü yegâne tek sevgilinin tecellîleri ve tecellîlerinin mazharları farklıdır da onun için sevgili değişiktir.

İşte bu farktan geçip tek sevgiliye ve tek sevgiye ulaşmada aşk, insana Burak olur. Hz Resulullah’ı, Hakk katına ileten Burak gibi…

En yüce âşıklar mü’minlerdir.

“Vellezine âmenü eşeddü hübben lillah” Bakara sûresinin 165. ayetinde Cenâb-ı Hakk, “Mü’minlerin Allah’ a muhabbetleri çok şiddetlidir” buyuruyor. İşte çok şiddetli bu muhabbete, aşk denir.

Bu ayetin mefhûmu,muhalifi tâbir edilen yâni eski tâbirle yani tersten gidilerek yorumu şöyle olmuyor mu acaba; Allah’a şiddetli muhabbeti olanlar müminlerdir, Allah’a şiddetli muhabbeti olmayanlar îman etmiş olmazlar.

Her fiili ve her sözü insanlığın yol gösterici olan Hz Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, bizi sevgiye, sevgi yoluna teşvik ederken şöyle buyurmuyor mu; “Birbirinizi sevmedikçe îman etmiş olmazsınız. Beni her şeyinizden ziyâde sevmedikçe îmanınız kemâle gelmez.” Kur’an-ı Kerim târifine göre mü’minin kendisine yakışan sıfatı âşıklıktır.

Âli İmran sûresinde “Len tenalü’l-birra hattâ tünfiku min ma tuhibbûn” yani mealen şöyle buyrulmaktadır; “İyiye ve iyiliğe eremezsiniz ancak sevdiğiniz şeyler nedir o sevdiğiniz şeyler para, mal, mülk mevkii ve hatta canınızı, Allah için harcamadıkça.” İşte bu ayetinde Rabbimiz sevginin ölçüsünü bildiriyor. Sevginin kantarı fedakârlıktır, vermektir.

Kuru laf değil. Her iddia ispâta muhtaçtır. Aşk iddiasının ispâtı, vermekle olur.

Âşık odur ki; kılar cânın fedâ canânına

Meyli canân etmesin her kim ki kıymaz canânına

Cânını, canâna vermektir kemâli âşıkın

Vermeden can îtiraf etmek gerek noksanına

Fuzûlî Hazretlerinin bu sözleri üstüne söz söylemek fuzûli olur.

Hoş kalın, hoş olun efendim.

Ö.Tuğrul İnançer
 

Arayan ve Bulan

Yunus Emre'nin "İster idim Allah'ı / buldum ise ne oldu // Ağlar idim dün ü gün / güldüm ise ne oldu" diye başlayan ve ilk bakışta insanı şaşırtan bir şiiri vardır.

Her nefeste Allah'ı isteyen bir dervişin, bunca özleme, bunca hicrana rağmen O'nu bulduğu vakit "buldum ise ne oldu?" diye sorması, gece gündüz (dün ü gün) hasretle gözyaşı dökerken nihayet vuslat bulunca "güldüm ise ne oldu?" demesi gerçekten de okuyucuyu şaşırtabilir.

Öncelikle söyleyelim ki burada "ne oldu?" sorusu "bulduysam ne oldu, buldum da ne oldu" gibi şaşkınlık ve hayret bildiren bir söylem değil, bilakis "bunda bir gariplik yok, elbette böyle olacaktı, arayan bulur" anlamı içermektedir.

Öte yandan, Yunus sanki gizliden gizliye bir yakarış içinde ve sanki bir sır paylaşır gibi "(Aradığım Allah'ı buldum ise) bundan kime ne? Bu bir aşk idi, seven ile Sevilen arasında olup bitti!" fısıltısı da sezilir.

Bu iki farklı anlam, "ne oldu?" sorusuna arifane bir mahiyet biçiyor ve Yunus'un bütün o isteyen ve istediğini bulan kişiliğinin maceralarını bize anlatıyor.

O ki, istemekle bulmak arasında cilt cilt kitabı dolduracak kadar uzun maceralar; o ki, bir nur iken maddeye tenezzülün (kavs-i nüzul) vatan iştiyakıyla çekilen çilelere ve adım adım yükselmeye (kavs-i uruc) uzanan yollar barındırır.

O ki, isteyenin Allah'a seyr, Allah'ta seyr ve Allah'tan seyr mertebelerinin adım adım güzelliklerini anlatır.

Çünkü Yüce Rabb'in "Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım." (51/56) âyetindeki "bana kulluk etsinler" ibaresi, ledünnî mânâsıyla "beni tanısınlar" biçiminde izah olunur.

Bunun diğer tercümesi de eşyânın insan için, insânın da Allah'a kulluk için yaratılmış olmasıdır.

Kulluk, tanımak ve bilmekle gerçekleşir.

Nitekim Allah bir kudsî hadisinde "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim" diyerek kul tarafından bilinmek istediğini açıklar.

Bu bilme, ancak aşk ile olabilir. Çünkü Allah'ın bilinmesi demek,

O'nun insanda zâhir olması, muhabbetinin kulda tecellî etmesi demektir.

İşte Yûnus'un "ağlar idim dün ü gün" (gece gündüz ağlardım) ifadesi bu muhabbetin gönüldeki tecellisinin sonucudur.

Âşıkın ağlayışı ya bulamadığı için üzülmekten, ya bulduğu için sevinmektendir.

Gece gündüz ağlamak ise gözden değil, özden olabilir.

Özü ağlayan ise hakikatli âşıktır.

İnsan, "bilme ve sevme eğilimli"dir. Bu da zatî bilgi ve İlahî aşk arzusu uyandırır.

Biz farkında olalım yahut olmayalım, içimizdeki aşk bu bilginin peşindeki bir yönelişin sonucudur.

Çünkü aşk perdeleri açmaya, bilgi (irfan) ise onu anlamaya meyleder.

Aşksızlıkta perdeler kapalı kalır, keşif yapılamaz ve irfan ortaya çıkmaz.

Fuzuli üstadımızın, "İlm kesbiyle pâye-i rif'at / Bir hayal-i muhal imiş ancak // Aşk imiş her ne var âlemde / İlm bir kıyl u kâl imiş ancak" mısraları tam da bunu anlatır.

Yunus'un "buldum ise ne oldu?" sorusu da işte burada anlam kazanır.

Çünkü ledün sahipleri, Cenâb-ı Hakk'ı isterken aslında "Hakk'ı bilme ve kulluk makâmına geri dönme"yi istemektedirler.

Yani Allah'tan gayrı aranacak bir varlık zaten yoktur.

Çünkü Allah göklerin ve yerin nuru olup zâtı bütün eşyayı ihata eder.

Kişi bir şeyin içindeyken onu arayabilemez. Çünkü "O mâhîler ki derya içredir deryayı bilmezler".

Onu bilmek için seyr ü sülûk, tevhîde inmek, mânâda ve içte derinleşmek gerekir. Bunu yapan kişi Allah'ı bulmuş değil, bilmiş olur.

Yani Yunus'un "Allah'ı buldum" demesi, hakikatte "Allah'ı bildim" demesi, gönlünde Allah'ın nûrunun tecelli etmesi olarak anlaşılmalıdır.

Çünkü fenaya (yokluğa) ulaşan kişide yön duygusu kalmaz (arama ortadan kalkar) ve Hakk'ı perdesiz görerek tecellisine mazhar olur.

Velhasıl bulunacak bir Allah yok, bilinecek bir Allah vardır.

Âşıkın O'nu bilmesi ise Simurg efsanesindeki kuşların "Meğer aradığımız kendimizden ibaretmiş!" demeleri gibi olacaktır.

O halde, aradığı ile bulduğu, gördüğüyle de bildiği aynı olan kişinin "buldum ise ne oldu?" demesi, elbette muhataptan vareste bir ikrarı, yani ki "bunda bir gariplik aramayın!" ihtarını ortaya çıkarır.

Nitekim bu soru bir muhataba yöneltilirse cevabı verilemez.

Birinin bir başkasına "Allah'ı buldun mu?" diye sorması, Allah'ın zatından söz edilemeyeceği ve söz kesrete döküleceği için abes ve cevapsız bir soru olur."

İSKENDER PALA
 
Hazinelerin Kapısı

Daha Bizim Hazinelerimizin Kapısını Çalan Olmadı

Cüneydi Bağdadi (k.s) der ki: "Bu tarikata, bu yola inanmak bile keramettir." Hatta vasiyetinde; "Bu taifeye ve bu taifenin sözlerine inanan birisini görürseniz, bana da dua etsin" diye buyurmuşlardır.

İmam-ı Rabbani (k.s)’de; "Bu velilerin zahirleri öldürücü zehirdir.

Sadece zahirlerine bakıp suizanda bulunanlar helak oldular. Batınları ise nur kaynağı, felah kaynağı ve selamet kaynağıdır"
diyor.

İbrahim Hakkı Erzurumlu da öyle diyor:

"Eğer avam (Halkın genel seviyesi) bu velilerin batınlarını görselerdi ilah diye taparlardı." Çünkü onların gönülleri Allah’ın nazargahıdır.

Ebul Hasan Harkani (k.s.) der ki; Kırk yıldır öyle bir haldeyim ki, Allah gönlüme ne zaman nazar etse O’ndan başkasını bulamaz.

İmam-ı Rabbani (k.s.); "Biz bu tarikatta, en kabiliyetsiz müridimizi bile vukuf-i kalb ile uğraştırır, yine de ulaştırırız" diyor.

Vukuf-i kalbin anlamı; insanın kalbini devamlı Allah'la tutmasına çalışması demektir.

Zaten bu kısa bir çalışma neticesinde büyük semere verir de.

Şeyh Alâeddin Attar, Şah-ı Nakşibendî (k.s.)'nın halifesidir ve şöyle der: "Bu tarikatta her şey iki üç günlük amelin neticesidir.

İnsan bu tarikatta iki üç gün gerçekten sadakatla çalışırsa, kendisi bazı şeyler meleke kesbeder, derken bazı şeyleri artık gayrı ihtıyari yapmaya başlar.”


Şah-ı Nakşibendî (k.s.) de öyle der:

"Hayatımda gördüğüm birşey benim ciğerime kan oturtturdu.

Bir baktım Mina Pazarı'nda bir genç ellibin altınlık alışveriş yapıyor ve kalbi hala Allah'ı zikrediyordu.

Aynı anda Kâbe’nin kapısına yapışmış biri ise Allah'tan gayrı şey (dünyalık) istiyor.

Demek ki her şey göründüğü gibi değilmiş.”


Gavs-ı Bilvanisi (k.s.) da "Daha bizim için buraya gelen olmadı. Kimisinin derdi var ondan geliyor.

Kimi arkadaşının zoruyla geliyor, kimi bakalım nasıl birşeymiş diye geliyor. Hepsi bir sebeple geliyor.

Zararı yok, bu çemberin içine girsinler de nasıl girerlerse girsinler"
buyurdu.

Seyda Muhammed Raşit (k.s.)’da, "Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı." diyor.

Gavs-ı Bilvanisi (k.s.)’da, "Biz, buraya gelene çuvalla un vermek isteriz.

Gelen de avuçla kaşıkla alıyor. Onu da daha buradan çıkmadan döküyor. Ya yola döküyor, ya da dışarı çıkıp döküyor.

Biz ne yapalım. Buraya öyle sofiler geliyor, kuru meşe odunu gibi, düz dikiyor tutmuyor.

Hatta ters dikiyor, yine tutmuyor, belli ki hidayet Allahtan, biz ne yapalım.

Buraya öyle sofiler geliyor ki, taharetini ve altını temizlemesini bilmeyen adamlar geliyor.

Keza öyle sofiler var, bir emir versek imanını kaybedecek olanlar var.

Artık müritlere biz mürit olduk.

Kaldı ki müritler bize hizmet etmiyor, biz müritlere hizmet ediyoruz.

Fakat kalpler ve niyetler güzelleşirse, elbette ki Allah'ın muamelesi de ona göre olacaktır" diyor.

Peygamberimiz (s.a.v.), "Siz kalplerinizi ve niyetlerinizi değiştirmediğiniz müddetçe Allah'ın size olan muamelesi değişmez" buyurduğu gibi, "Ameller niyetlere göredir" hadisi şerifiyle de bu yöne dikkatlerimizi çekmiştir.

Seyda Muhammed Raşit (k.s.) bu mevzuda şöyle der:

"Buraya, öyle sofiler geliyor, daha yeni tövbe ediyor, hatta gusül abdesti almadan veli olan var.

Malum gusül abdesti almadan bu tarikatta rabıta, vird, teveccüh ve hatme talimatı verilmez. Zira bunlar bu yolun besmelesi gibidir.

Öyle sofiler var, artık tarikatın en son amelini yapıyorlar, Allah vermiyor, biz ne yapalım? Eğer gerçekten arasalardı, şüphesiz verilecekti.

Çünkü ayetle sabittir; "Biz Bizim yolumuzda mücahade edenlere hidayet kapılarımızı açarız" buyuruyor Yüce Mevla. Ki; Allah, yalan söylemez ve verdiği sözü yemez.

Kaldı ki şeytan bile verdiği sözü yemiyor, kullarını sapıttıracağım diye de yemin etmiş ve elinden geldiği kadar da kulları saptırmaya çalışıyor da.

Şeytan verdiği sözü yemezken, hâşâ âlemlerin Rabbi olan Allah mı verdiği sözü tutmayacak?"

Bu Tarikat-ı Nakşibendiyyenin nispeti Hasan el Harkani ((k.s.)’dan Ebu Ali Farmedi Tursi (k.s.)'ye geçti.

Ali Farmedi Tursi (k.s.), aynı zamanda İmamı Gazali Hz.lerinin de şeyhidir.

Öyle ki Şah-ı Nakşibendî (k.s.) Ali Farmedi (k.s.)'yı çok över ve derki "O'nun ruhuna nazar ettim, ruhunda ne renk, ne de şekil vardı.

O nişanı bir, nişansızlık olanlara ait bir alamettir."
Aynı şeyi kendisi için de söyler:

"Kendi ruhuma nazar ettim. Ne renk ne şekil vardı."


Ali Farmedi Tursi (k.s.) şöyle der; "Bir gün, düşünüyordum. Bana gençliğimde vuku bulan haller, bana gençliğimde gelen keşifler, daha sonraları o hızda, o kemalatta gelmiyor.

Neden bu hal diye düşünürken, söylediler ki; Senin gençliğin Peygamber (s.a.v.)'ın zamanına daha yakındır."


Bu Tarikat-ı Nakşibendiyye nispeti, Ali Farmedi Tursi (k.s.)'den sonra Yusuf Hemedani'ye devr olunur.

Yusuf Hemedani (k.s.)'ın lakabı da İmam-ı Rabbani'dir.

Fakat O, bizim İmam-ı Rabbani sözüyle anladığımız manada ki zat değildir.

O, Türkiye'ye ve bütün Avrupa yakasına ve Orta Asya'ya, bu Tarikatı Nakşibendiyye nispetini yayan kol başıdır.

O hem Abdulhalık-ıl Gücdivani (k.s.), hem de Ahmed Yesevi'nin şeyhi Yusuf Hemedani (k.s.)'dir.

Dahası var; Şöyle ki; Bektaşi tarikatının bir nispeti de Yusuf Hemedani (k.s.)'ye ulaşır.

Keza Mevlevi tarikatının bir nispeti de öyledir.

Her şeyden öte Yusuf Hemedani (k.s.) Saadat-ı Nakşibendiye’nin kıyamete kadar sürecek olan kolun Gavs-ı Sani’ye ulaşan halkasında nispeti Abdulhalık-ıl Gücdivani (k.s.) 'ye devretmesini bilen bir zattır.

Aynı zamanda Abdulhalık-ıl Gücdivani (k.s.)'nın ruhaniyetten şeyhi Hızır (a.s.) olup hafi zikir talimatını ondan talim eylemiştir.

Abdulhalık-ıl Gücdivani (k.s.)'ye bir gün demişler ki:

"-Efendim bu tarikatta olana şeytan ulaşır mı?"

O da şöyle cevap vermiş:

"-Bu tarikatta olan zat fenan'ın sınırına varsa bile, şayet kızarsa şeytan ona ulaşır.

Fenaya ulaşanda ise kızmak yoktur, gayret vardır. Malum gayreti olandan şeytan kaçar."

Abdülhalık-ıl Gücdüvani (k.s.), bir gün sohbet meclisindeyken bir genç Hiristiyan papazı müslüman kılığına girmiş, sohbet esnasında şöyle bir soru sormuş:

"-Efendim, Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadisi şerifinde: "Müminlerin ferasetinden (İnce bakışlarından) kaçının.

Çünkü o Allah'ın nuruyla nazar eder"
buyuruyor. Bu ne demektir?"

Abdulhalık-ıl Gücdivani (k.s.) cevap verir:

"-Bu, şu demektir ki sen zinnarını (Zinnar: papazların beline bağlamış olduğu bir kuşak) çözesin."

Genç Papaz şaşkına döner ve itiraz eder:

"-Hâşâ benim zinnarım mı var ki?"

Bu durumda Abdulhalık-ıl Gücdivani (k.s.) hadimine işaret etmiş, hadimi üzerini sıyırdığı zaman gömleğinin altında gencin boynundaki o zinnar görülüyor.

Derken o genç zinnarı koparmış, huzurunda tövbe etmiş ve müslüman olmuş.

Abdulhalık-ıl Gücdivani (k.s.) ardından cemaate dönüyor;

"-Ey cemaat, bakın bu zahirde zinnarını kesenlerden af dileyenlerden ve affedilenlerden oldu. Gelin biz de batınlarımızdaki zinnarımızı keselim, biz de af dileyenlerden af edilenlerden olalım"
der.

Kibir; gurur demek, yani benliğin ön plana çıkması manasınadır. Zira Seyda (k.s.): "Bu Tarikat-ı Nakşibendiyye'de ‘Ben’ diyende hiç bir şey yoktur" demiştir.

Zünnuni Mısri (k.s.)’da öyle der; "Senin O'nu görmene perde ne arşdır, ne de kürs'dir, ne de semavat. Senin O'nu görmene perde olan senin benliğinin ölçüsüdür."

Seyyid Taha (k.s.)’da şöyle der: "Bu Tarikat-ı Nakşibendiyye nispetinde kibir, ucub, gurur ve riya olmaz. Bu tarikattan irşada çıkıp da halkı görmemek, Nasıl olsun ki.."

Alperen Gürbüzer
 
Gönül ve Arş

1. Mektub-i Şerif evveli...


ez-Zahir ism-i şerifi Allahu Teala'nın esma-i hüsnasındandır; açık ve aşikar manasında..

Cenab-ı Allah eserleri fiileri ve sıfatları ile ez-Zahir Zat-ı Pak-i Sübhaniyye'si ile el-Batın'dır..

nitekim el-Hadid suresi evvelinde gelir " Hüvel-Evvelu vel-Ahiru vez'Zahiru vel-Batın.."

Kainatta zerreden kürreye kadar canlı cansız her nesne bir isme mazhardır ve her mazharda Allah kendi varlığını izhar etmektedir.. hatta Allahu Teala öyle Zahir'dir ki zuhurunun şiddetinden gaib olmuştur.. o sebeble bazı muhakkik zatlar şöyle buyurmuş; " Sübhane men-ihtecebe ani-l ukuli bi-şiddeti zuhurihi ve-htefa anha bi-kemali nurihi.. / Zuhurunun şiddeti sebebiyle akıllardan perdelenen ve nurunun
kemalinden dolayı akıllardan gizlenen O Yüce Zat'ı tesbih ederiz.."

Aziz Mahmud Hüdai Hz. (Ks.) delail isteyen gözsüzlerden şikayetçidir; hazret şöyle sormuş vaktiyle;

" Zuhuru perde olmuştur zuhura; Gözü olan delil ister mi nura..?! " haa demek ki okumak ve duymak başka ilim görmek ise bambaşka bir İLİM imiş..

Kıssa; Mutezile'nin meşhur imamlarından Zemahşeri bir beldeyi ziyarete gelir.. halkın nümayişleri arasında gezinirken acuze bir kadınla karşılaşıyor.. bu yaşlı kadının kendisi ile alakadar olmadığını gördüğü zaman İmam Zemahşeri bir hayli şaşırır ve şöyle der; " bak ana! ben var ya Allahu Teala'nın varlığını yüzlerce delil ile
isbat edebilirim.. vs.." ihtiyar kadın ona şöyle der " demek ki Allah'ın varlığı hakkında senin yüzlerce şüphen ve çekincen var..! "

bu cevaptan kadının bir 'azize' olduğu bilindi.. aşıklar ve hayranlar sözü gayet veciz ve dakik konuşur ve bazıları vardır ki hiç konuşmaz.. ebyatı yirmi beşbini mütecaviz olan Mesnevi-i Şerif'i çok uzun bulan Aşık Yunus Emre efendimiz Hz. Mevlana huzurunda şöyle deyivermiş; " sözü o kadar uzun etmeye ne lüzum vardı sultanım ? ben olsam ete kemiğe büründüm yunus diye göründüm der bitirirdim.."

İmam-ı Gazzali'nin üstazı İmamul Haremeyn el-Cüveyni'dir bu zat-i şerif vefatına yakın demlerde çevresinde ki insanlara şöyle vasiyet ediyor; " Aleyküm b-dini'l-acaiz / size koca karıların dini lazımdır ve ben şimdi onların akidesi üzre göçüyorum.."

maksud şudur: pir-i fani ve faniyeler o kocalmış azizler ve azizeler kelam ve felsefeye sapmadan dosdoğru bir sıratta tam bir teslimiyetle arı duru iman edip tertemiz amel ettiler siz dahi öyle şaibesiz teslim olun öyle kavi iman edin ben dahi şu anda teferruattan üssül-esasa rücu etmiş bulunmaktayım.... vesselam.....!

Alıntıdır
 

Yanlış anlaşılan konulardan birisi de yeryüzünde Allah’ın şahidi, dostu ve halifesi olan kâmil mürşidi düşünmektir. Bu düşünceye rabıta deniliyor. Böyle bir rabıtanın oturuş ve yapılış şekli Kur’an ve Sünnet’te anlatılmıyor diye onu tehlikeli görmek doğru mudur?

Rabıtayı, belirli bir vakitte kâmil mürşidi hayal etmek, ondaki ilâhi ahlâkı ve tecellileri düşünmek, kalbini onun kalbine bağlayarak oraya inen ilahi nurdan nasiplenmek ve böylece kalbi zikre geçirerek feyizlenmek şeklinde tarif etmek, onun tek tarifi değildir. Rabıtanın bir şekli de böyledir. Fakat bu, bütün rabıta şekillerini içine almaz. Rabıta bütün hayatı içine alan bir meseledir.

Rabıtanın ortak tarifi, kalbin sevgiliye derin muhabbet beslemesi ve bu muhabbet içinde sevdiğinin sıfatlarına bürünmesidir. Her devirde uygulanan rabıta şekli budur. Manevi terbiyede bu rabıta şarttır. Sır ve fayda onda gizlidir. Dostluğun tadı ondadır. Aşığın feyzi rabıtası kadardır. Allah için olan rabıta Allah’ın sevdiklerine olur. Bu sevgililerin başında Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz bulunur. Kalbe ilaç olan ve nefsin sıfatlarını değiştiren rabıta, ya bizzat Hz. Peygamber s.a.v.’e veya onun gerçek vârislerine yapılan rabıtadır. Hedef kula değil, Yüce Allah’a dostluktur.

Bu rabıta her halde yapılabilir, belli bir vakti yoktur. Ona muhabbet rabıtası denir. O, bütün geceyi gündüzü kaplar. Yürürken, otururken, konuşurken, yerken içerken, çalışırken, dinlenirken, gezerken, eğlenirken, hatta uyurken ve rüya görürken bile bu rabıta devam edebilir. Kim her söz, iş ve halinde sünnet edebi üzere hareket ederse, o kimse bu esnada kalbini Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’e bağlamış, onu hatırlamış, böylece Yüce Allah’ı zikretmiş ve O’na dostluğunu ispat etmiş olur.

Arifler der ki, muhabbet rabıtası kalbi Yüce Allah’ın şahidine bağlar. Bundan sonra iki gönül arasında alış veriş başlar. Yüce Allah ile huzur bulmuş ve olgunlaşmış olan kâmil mürşidin kalbi, kendisine yönelen zayıf kalpleri feyzi ile besler, sevgisi ile destekler. Sonuçta onları kendine benzetir, ihlâs, edep ve güzel kulluğa yöneltir. Kendisinin ulaştığı ilâhi nimet ve rahmetlerden Allah’ın izniyle onları da hissedar eder. Bu, iyilik ve takvada yardımlaşmanın en güzel bir şeklidir. Yüce Allah bu yolda yardımlaşmayı hepimizden istemektedir. (Maide, 2)

Bu anlamda rabıta, bütün hak dinlerde vardır. O, her peygamberin ümmetine öğrettiği bir vazifedir. Bütün hak yolcuları onu elde etmek için çalışır. Aslında her müminin birinci vazifesi, Allah dostlarıyla gönülde, halde ve hak yolda bir olmaktır. İşte hak yolunun imamı olan Allah dostlarını sevme, onlara tabi olma, özenme ve benzeme gibi vazifeler, bu muhabbet rabıtası ile mümkün olmaktadır. Bu iş, yerine göre farz, sünnet ve mendup olur. Sevilmesi ve kendilerine özenilmesi zarar veren kimselere kalbi bağlamak ise haramdır.
 
Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma.

Bütün kapılar kapansa bile

sonunda "O" kimsenin bilmediği patikalar açar.

Sen şu an göremesen de,

dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var.

Şükret !

İstediğini elde edince şükretmek kolaydır.

Sufi; dilediği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.




~ Tebrizli Şems ~


 
Geri