Arafat

Konu sahibi son olarak 27 gün önce görüldü
Nobel Ödüllü Gerilla

Filistinli gerilla lideri Ebu Ammar’dan Nobel Barış Ödülü sahibi Yasser Arafat’a uzanan çizgide, 75 yıllık bir mücadelenin bilançosundan oluşuyor... İki ayrı yazıdan oluşan bu dosyada, önce Yasser Arafat’ın Filistin’in lideri oluşunun öyküsünü; sonra da, Filistin’in efsanevî lideri Arafat’ın uluslararası arenadaki kavgalarının öyküsünü anlatıyoruz...

Muhammed Abdürrauf El-Kudva El-Hüseyni, nam-ı diğer Ebu Ammar, kimi iddialara göre Gazze’de, belgelere göre ise, Kahire’de doğdu. Kendisi ise, 24 Ağustos 1929’da, Kudüs’te, El Aksa’nın hemen yanındaki bir evde doğduğunu iddia etti hep...
Babası zengin bir tekstil tüccarı idi; ama Arafat’ın kanında siyaset genleri de mevcuttu. Anne tarafından Kudüs Başmüftüsü Hacı Emin el-Hüseyni’nin yeğeni olan Arafat, beş yaşındayken annesini kaybetti.
Arafat çocukluğunu, anti-siyonist hareketin öncülerinden biri olan dayısı ile, o dönem İngiliz himayesindeki Filistin’in başkenti Kudüs’te geçirdi. (...) Dört yıl dayısı ile birlikte yaşadıktan sonra babası tarafından Kahire’ye geri getirilen küçük Yasser ve kardeşlerine bu kez ablası baktı. Daha 17 yaşındaydı; ama direnişin tohumları, Kudüs’te 6 yaşlarındayken atılmıştı bile.
Yasser, ilk kez bu yaşta silahla tanıştı ve bir daha da ondan ayrılmadı: Daha reşit bile olmamış seyrek sakallı, ufak tefek delikanlı İngiliz ve Yahudilere karşı mücadele yürütülmesi için Filistin’e silah kaçırıyordu.
1948’de yaşanan Arap-İsrail savaşı ve bu savaşın sonunda kurulan İsrail devleti, delikanlı Yasser için sürgün hayatını başlattı.
Birinci kuşak mülteci olan Arafat’ın ilk durağı Gazze idi. Burada savaşlar nedeni ile sık sık yarıda kesilen lise eğitimini tamamladı. Üniversite için gittiği Kahire’de ise, henüz 19 yaşındaki Arafat, inşaat mühendisliğinin yanı sıra siyasî ve askerî eğitim aldı.
‘Müslüman Kardeşler’ örgütü ile tanıştıktan sonra, Arafat ilk siyasî hamlesini 1952’de kurduğu ‘Filistin Öğrenci Birliği’ ile yaptı. 1956’da patlak veren Arap-İsrail savaşında, aldığı silahlı eğitimi uygulama fırsatı buldu.
Süveyş Savaşı’nda ise, Mısır ordusu saflarında, Filistin Birliği’nde subay olarak silah kuşandı. Silahlı mücadelenin para ve güç olmadan gerçekleşemeyeceğini kavrayan Arafat, savaşın ardından, geceleri gerilla planları yaparken, gündüzleri de örgüte kaynak yaratmaya çalıştı.
Bir süre Mısır’da mühendislik yaptı; sonra kendi işini kurmak üzere Kuveyt’e yerleşti. Kısa sürede kendi inşaat şirketini kurdu ve ticarette başarı sağladı.
10 Ekim 1959’de ise, Arafat’ın geri dönülmez yolculuğu başladı. Her ikisi de İsrail tarafından öldürülen Ebu İyad (Salah Halef; 1991) ve Ebu Cihad (Halil El Vezir; 1988) ile birlikte, Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi’ni yani ‘El Fetih’ örgütünü kurdu.
1964’te artık iki işi birden yürütemeyeceğine karar veren Yaser Arafat, ‘tam gün gerilla’ olmaya karar verdi. Böyle bir kararı veren, sadece Arafat değildi: Arap Birliği de 1964’te Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) kurmaya ve tek çatı altında tüm diğer Arap ülkelerinin direniş örgütlerini birleştirmeye karar verdi.
FKÖ’de kararlar, tüm diğer Arap ülkelerinin takdirine göre verilecekti. El Fetih’ten daha uzlaşmacı bir politika izlemeyi tercih eden FKÖ’nün 1967’deki ‘6 Gün Savaşları’nda İsrail tarafından hafızalardan silinemeyecek bir darbe ile başarısızlık bayrağını göndere çekmesi, Arafat’ı harekete geçirdi.
Hiçbir ülkeye bağlı olmadan, kendisini ‘Filistin halkının temsilcisi’ ilan eden El Fetih, emsalleri arasındaki en organize ve en güçlü örgüt haline geldi. İki yıl gibi kısa bir süre içinde Arafat, FKÖ’yü de iktidarı altına aldı, yürütmenin başına geçti.
Elemanlarının çoğu İsrail’den sürülen mülteci Filistinlilerden oluşan FKÖ, Ürdün’de popülaritesini artırdı. 1970-71 yılları, Arafat tarafından yönetilen gerillalar ile Kral Hüseyin’in ordusu arasında bir iç savaşa sahne oldu.
Çatışmalarda 40 bin kişi öldü ve kendisine karşı da bir saldırı düzenlenebileceğinden endişelenen Kral Hüseyin, FKÖ’yü Ürdün’den sınır dışarı etti...
1974’te de ilk kez uluslararası camia onu ve davasını tanıyacaktı. Filistin halkının temsilcisi olarak katıldığı Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada Arafat, istediğini alana kadar silahını elinden bırakmayacağının da açık sinyallerini vermişti:
“Bugün bir elimde zeytin dalı var, diğerinde ise özgürlük savaşçısının silahı. Zeytin dalının elimden düşmesine izin vermeyin.....”
Bu konuşma sırasında Arafat’ın belinde gerçekten silahı vardı. Daha sonra, Oslo Antlaşması sırasında bile yanından ayırmak istemeyeceği silahı... O elinden silahı bırakmadı; İsrail de onu yok etme çabalarından vazgeçmedi...
Arafat’ı öldürmeyen ama güçlendiren, bir ‘efsane’ haline getiren suikast girişimleri ve saldırılar onu, Time dergisinin kapak yazısındaki “Ortadoğu’da iktidar sahibi yeni güç” haline getirecekti...
Dünyanın ilgisini bir milletin var olma ve devlet olma hakkına çevirdiği sırada Arafat, artık mücadelesini siyasî platforma oturtmasının gerektiğini biliyordu.
1977’de Mısır ile Libya arasında, Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’ndeki rehin alma operasyonu sırasında, ABD ile İran arasında ve İran ile Irak arasında, 1980 savaşında arabuluculuk yapmaya çalışması, siyasî kabul görme planının bir parçası idi.
Ancak Arafat, her girdiği ve yapılandığı ülkeden de sınır dışı ediliyordu. İsrail 1978’de Lübnan’ın güneyini işgal ettiğinde, Beyrut’a çekildi. 1982’de ise, bugünün İsrail başbakanı Ariel Şaron’un komutasındaki İsrail ordularının nefesini ensesinde hissettikten sonra, merkezini Tunus’ta kurdu; ama çoğunlukla Şam’da yaşadı. Şam yönetimi ile FKÖ’nün çatışmanın eşiğine geldiği 1983’te Arafat yine sürgüne uğradı.
Arap liderleri ile hâlâ problemleri vardı. Bu liderlere göre, gittiği her yerde o ülkeler için, bir ‘sorun kaynağı’ oluyordu. Bu dışlanmışlık, El Fetih’i de bölmeye başladı.
Kendisine karşı bir ayaklanma başlaması ile, Arafat halkına sahip çıkmanın yolunun diğer devletlerin ona saygı göstermesinden geçtiğini anladı. Yüzden fazla ülke ile diplomatik ilişki kurdu ve Filistin topraklarında Müslüman, Hıristiyan ve Musevilerin bir arada yaşayacağı bir devlet hayalini karşılaştığı her lidere anlattı.
İşgal altındaki Filistin topraklarında ‘İntifada’ (direniş) başlamıştı. İsrail ordusu hemen her kentte hem kendini savunuyor, hem de saldırıyordu. Filistin Ulusal Kurulu tarafından FKÖ’nün başkanı olmasını takiben, 15 Kasım 1988’de Filistin Bağımsızlık Bildirisi’ni yayımlayan Arafat, ‘Filistin Devleti’nin kuruluşunu da resmen ilan etmiş oldu.
Teoride gerçekleşen; ama pratikte yaşanamayan bu gerçek üzerine, Birleşmiş Milletler’in yıllarca sürecek desteğini de kazandı Arafat...
Aynı yıl ve sonra da 1990’da, Washington’un vize engeline takılarak New York’taki BM Genel Kurulu’na hitabını gerçekleştiremediyse de, Arafat uluslararası bir lider gibi, Cenevre’deki Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi toplantılarında dünya kamuoyuna seslenebildi.
Yoğun gizli müzakereler ve Ortadoğu sorununun hiçbir çerçevede parçası olmayan Norveç’in zemin temini ile, beklenmeyen gerçekleşti: Washington, hatta Beyaz Saray, kapılarını 13 Eylül 1993’te ilk kez el sıkışmak ve ortak imza atmak üzere, İsrail ve Filistinli yetkililere açtı.
Bu antlaşmanın Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da, Filistin’e ilk kez özerklik tanınmasının da ötesinde, belki de en önemli yanı, ilk kez tarafların, “karşı tarafın da meşru acısı olabileceğini” kabul etmeleriydi.
Her ne kadar “cesurların barışı” İsrail’i uluslararası sınır kabul edilen 1967 sınırının topraklarından bir santimetrekare çıkaramadıysa da, farklı bir anlayışla, barışın ilk tohumları ekilmişti...
1994 yazı sanki her zamankinden daha sıcak geçiyordu Ortadoğu’da. Belki de sıcak, Mısır ile Gazze arasındaki sınırın hemen sonrasındaki ‘Refah’ mülteci kampında daha da çok hissediliyordu: 30 yıl aradan sonra, Yasser Arafat karayolu ile Filistin topraklarına ayak basacaktı.
Filistin’de bir kesim, -ki bu kesimin sesini bugün HAMAS duyurmaya devam ediyor- Oslo Antlaşması ile İsrail’e çok taviz verildiğini ve bu antlaşmanın kalıcı bir Filistin devletinin temel harcı olacağına inanmıyordu.
Ancak çoğunluk, yine de Arafat’ın “vatana dönüşünü” kutlamak üzere, Gazze şehir meydanında hazırlanan büyük alana doluşmuştu...
Oslo ile, İsrail’in başbakanı Yitzak Rabin, hem Filistinlilerin bir kısmının, hem Arafat’ın hem de İntifada’dan yorulan ve “barış için toprak” sloganı ile her gün eylemler düzenleyen İsrail solunun kahramanı olmuştu.
Ancak İsrail sağı Filistin’e devlet olma kapısını açan Oslo Antlaşması’nı kabul eden Rabin’e diş bilemeye başladı.
Hemen her gün tehditlerde bulunan aşırı sağ gruplara kulaklarını tıkayan Yitzak Rabin, 14 Mayıs 1994’te ‘Özerklik Antlaşması’nın ayrıntılı planını Arafat ile birlikte Mısır’ın başkenti Kahire’de imzalayınca, sonun başlangıcına da imza atmış oldu.
İsrail neredeyse bir iç savaşın eşiğindeydi. Gerginlik o kadar artmıştı ki, aşırı sağ örgütler sadece Rabin ve yardımcılarını değil, İsrail solunu da ‘vatan haini’ ilan etmişti.
Oslo’yu destekleyen herkes namlunun ucundaydı. Ama kurşun bir tek kişiyi buldu. 14 Eylül 1995’te bugün ‘Rabin Meydanı’ olarak bilinen yerde, Rabin zaferini taraftarları ile kutladı, barış mitingi düzenledi.
Platforma çıkmış, şarkılar söylemiş, binlerce elden çıkan alkış sesleri eşliğinde miting alanından ayrılıyordu ki, kulakları bu kez, iki el silah sesi sağır etti...
Miting alanında, bir dakika kadar bir sessizlik hâkim oldu. İnsanlar ne olduğunu anlamaya çalışırken, İsrail Başbakanı’nın korumaları, 25 yaşındaki Yigal Amir’i yere yatırarak etkisiz hale getirmişti. Hukuk öğrencisi Amir yakın mesafeden Rabin’i vurmuştu.
Haber 10 dakika içinde Arafat’a ulaştı. Filistin lideri bir anda on yıl yaşlanmış gibi görünüyordu. Kulaklarına inanamadı. Sadece, ‘Ölmüş mü?..’ diye sorabildi yardımcılarına...
Rabin’in cenazesine gitmek istediyse de, güvenlik gerekçeleriyle, Arafat ortağını son yolculuğuna uğurlayamadı. Rabin ölmüştü. Arafat, ‘Ortadoğu Barış Süreci’nde ortaksız kalmıştı. Son ortaklıkları ise, aynı yıl paylaştıkları Nobel Barış Ödülü oldu...
1996’nın Ocak ayındaki ilk Filistin seçimleri, Ebu Ammar’ı halk oyu ile ‘Filistin Özerk Yönetimi Başkanı’ yaptı. Ancak resmî liderin önündeki engeller de giderek artıyordu.
İsrail’in 1997’de Doğu Kudüs’te yeni Yahudi yerleşim birimleri inşa etmesi, Arafat’ın Oslo Antlaşması’nın devamlılığını sağlamak konusunda Filistinlileri ikna etmesini zorlaştırıyordu.
İsrail’in yeni başbakanı yine İşçi Partisi’ndendi; Beyaz Saray’da da ‘Demokrat’ bir başkan oturuyordu: Sonuçta, ABD geçici nitelikli bir barış için, İsrail’i toprak vermeye ikna etti.
İsrail Başbakanı Ehud Barak ile Arafat, 1999 Eylül’ünde, nihaî bir antlaşma hazırlanması için, yarıda kalan müzakereleri Şarm El-Şeyh’te başlattılar. Antlaşma bir yıl içinde tamamlanacak, uygulanmaya başlanacak ve Filistin 13 Eylül 2000’de resmen ‘devlet’ olacaktı.
Barak ve Arafat toprak paylaşımı, Kudüs’ün statüsü ve Filistinli mültecilerin geri dönmesi gibi kilitlenen konuları ele almak üzere, 20 Temmuz 2000’de meşhur Camp David’de Clinton gözetiminde bir araya geldiler.
Ortadoğu’nun kaderi içerideki üç adama bağlıydı. Barak ve Arafat kameraların önünde birbirlerine kapıdan diğerinin önden geçmesi için jestler yaparak, el kol hareketi ile şakalaşınca tüm dünyanın umutları yükseldi.
Ancak kapı önünde gülüp şakalaşan bu ikili, içeride anlaşamıyordu. Barak, Filistin topraklarının yüzde 94’ünü vermişti; ama Arafat için tartışılması imkansız olan Kudüs’ün statüsü konusu, anlaşmayı engelleyen unsur oldu.
Dokuz gün boyunca süren müzakere sonuç vermemişti; ama liderler yine de görüşmelere devam etme kararı ile ayrıldılar Camp David’den.
Camp David başarısızlığı, her iki topluma da, anlaşma yapılamamasının çok daha ötesinde bir bedel ödetecekti: İsrail muhalefetinin lideri Ariel Şaron, sonuçlarını bile bile, Müslümanlar için kutsal mekân Haram ül-şerif’i ziyaret etti.
Filistinliler Şaron’un ziyaretine saldırıyla yanıt verince, İsrail askerleri de Filistinlilere ateş açtı. Böylece ‘İkinci İntifada’ başladı... Bu kez taşlı sopalı eylemler değil, intihar komandoları saldıracak, İsrail hedeflerini kana bulayacak, İsrail de, Filistin kentlerinde taş üstünde taş bırakmayacaktı...
Barak’ın başarısızlığından güç alan Ariel Şaron, başbakandı artık ve Arafat ile “Beyrut’ta yarım kalan işi” bitirmeye kararlıydı... Yıllarca Arafat suikastlarını planlayan beyin olarak Şaron, Arafat’ı hiçbir koşul altında ortak kabul etmiyordu.
Uluslararası baskı olmazsa, Arafat öldürülecekti; ama Şaron, İsrail kentlerinde saldırıların kontrolden çıkmasından ve uluslararası camianın özellikle de Washington’un tepkisinden korktu.
Yine de Şaron, Arafat’ı, İsrail’de Turizm Bakanı Ze’evi suikastına karışan ve silah kaçıran militanları Ramallah’taki karargâhında tuttuğu gerekçesiyle kuşatma altına aldı.
Kuşatma, bir ay boyunca tank namlularının 100 metre uzağında kurmaylarıyla oturan Arafat’ı, Mukata’ya hapsetti. İsrail birlikleri daha sonra çekildiyse de, Arafat, Mukata’yı bir daha asla terk etmeyecekti. Ta ki hastalığı nedeniyle, 11 Kasım 2004’teki ölümünden 11 gün önce, tedavi için Paris’e götürülene kadar...
 
Geri