Ankaranın Zaptı

Konu sahibi son olarak 2616 gün önce görüldü
Ankaranın Zaptı

Osmanlılar, Anadolu'da bulunan devlet ve beyliklerin topraklarını zapt edip onları hakimiyetleri altına almak yerine bati ve hatta Trakya'da bulunan bölgeleri feth etmeyi yeğliyorlardı. Çünkü Anadolu'daki beylikler de kendileri gibi Müslüman ve Türk unsurlardan meydana geliyordu. Bu bakımdan kendileri ile hasmane hareketlerde bulunmayan bu beyliklerin topraklarına karşı tamahkârlıkta bulunup hiç bir sebep yokken onları ele geçirdikleri söylenemez.

Kuruluş dönemindeki mütevazi imkânlarına rağmen, İslâm'ı Anadolu'nun batısındaki topraklara taşımayı hedefleyen Osmanlılar, bu gayelerini gerçekleştirmek ve daha fazla Müslüman nüfustan istifade için zaman zaman komsu Müslüman beyliklere de müdahalede bulunmuşlardı. Bu sayede İstanbul ve Çanakkale boğazlarının batısında bulunan bölgelere de İslâm'ın sesini ulaştırabileceklerdi. Bunun için de Rumeli'nin fethedilmesi ve Müslümanların eline geçmesi gerekiyordu. Fakat bu da büyük bir nüfus ve insan gücüne sahip olmaya bağlıydı. Bu sebeple Müslüman Türk nüfusu çoğaltmak gerekiyordu. Bu düşüncede bulunan devlet ve idare adamları, Bolu taraflarından başka Ankara cihetine doğru da genişlemek ve buradaki Türk nüfusundan istifade etmek gerektiğine kanaat getirdiler. Öyle anlaşılıyor ki Orhan Bey, Germi yan ve Karamanlılardan toprak kazanmayı düşünmüyordu. Zira güçlü ve kuvvetli olan bu iki Müslüman Türk Beyliği ile ne kadar süreceği şüpheli olan bir maceraya girişmek, Osman Gazi ile oğlu Orhan'ın takip ettikleri politikaya tamamen aykırı idi. Halbuki Bizans ve Müslüman olmayan diğer devletlere karşı elde edilecek muvaffakiyetlerin vereceği san ve şeref Osmanlıları o kadar yükseltecekti ki, zaman içinde Germi yan, Karaman ve diğer beylikler herhangi bir çatışmaya mahal kalmadan Osmanlıların idaresini kabul edebilecek hale geleceklerdi. Osman Bey, oğlu ve torununun bu politikası ile dinî ve siyasî anlayışı, onların bütün davranışlarında kendini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu sebeple, Türk devletleri ile harbe girişip kuvvetlerini yıpratmak Osmanlıların aklından bile geçmiyordu. Zira bu yol, onları ileriye değil, geriye sürüklerdi. Öztuna'nın dediği gibi "Rumeli maddî, fakat Anadolu mânevî güçle feth olunacaktı."

Osmanlıların, komsu ve kardeş beyliklerle herhangi bir çatışmaya girişmeksizin ihtiyaç duydukları Türk nüfusunu çoğaltmak, bir bakıma Ankara'nın ele geçirilmesi ile mümkündü. O dönemde Ankara Ahi'lerce idare edilen müstakil bir şehir devleti idi. Karamanogullari'nın Ankara üzerinde birtakım emelleri varsa da fiilen onların toprağı ve sınırları içinde bulunmadığı için bu yüzden Osmanlılarla harb etmeyi göze alamazlardı.

Anadolu'nun mühim merkezlerinden birisi olan Ankara, merkezi Sivas olmak üzere kurulmuş bulunan Eretna Beyliği (1335-1381)'nin idaresi altında bulunmakta ve bu beyliğin en bati ucunda yer almakta idi. Eretna Beyi Alaeddin'in vefatı üzerine yerine geçen oğulları zamanındaki karışıklık, Ankara'yı bir müddet Karamanogulları'na daha sonra da müstakil bir idarenin, Ahilerin eline geçmesine sebep oldu. Bu karışıklıklardan istifadeyi düşünen Orhan Bey, oğlu Süleyman Pasa komutasında gönderdiği bir ordu ile Ankara'yı zapt ederek (1354) Osmanlı ülkesine katar. Böylece Osmanlıların doğu hududunda bulunan kuvvetli bir nokta elde edilmiş oldu. Ankara'nın Osmanlılar'a ilhakı mühim bir hadisedir. Bu hadise (Ankara'nın ilhakı), Osmanlıları Sakarya ile Kızılırmak arasındaki topraklara hakim kılmıştır. Kızılırmak çevresinin bütünüyle fethi de bir mânâda Anadolu hâkimiyeti demekti. Ankara 1361-1362 arasında 1 yıl kadar Osmanlıların elinden çıkmışsa da, 1362'de Sultan Murad tarafından çevresi ile birlikte tekrar Osmanlılara kazandırılmıştı.
 
Ankaranın Yeniden Zaptı

Anadolu Selçuklu Devleti'nin ortadan kalkmasından sonra bu devletin mirasçıları durumunda bulunan on bey arasında kendisini en kuvvetli hisseden Karaman Beyi olmuştu. Bu bey, Osmanlıların her an artmakta olan güçlerinin kendisi için tehlike meydana getirdiğini sezip Osmanlıların son teşebbüslerinden de endişelenince onlara karsı ahiler ile Eretna Beyi'ni kışkırtmaya başladı.

Ankara, daha önce Sivas ve Kayseri bölgesinin hükümdarı olan Alâeddin Eretna'ya ait iken, onun ölümünden sonra 1354 yılında Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Pasa tarafından zapt edilerek Osmanlı topraklarına katılmıştı. Orhan Gazi'nin vefatı üzerine Karamanoğlu ile Sivas hükümdarı Gıyaseddin Mehmet'in teşvikleri ile Ankara ahileri, şehirdeki Osmanlı muhafızlarını kovarak daha önceki beylerinin idare ve yönetimine döndüler. Devamlı olarak Ankara'yı kendi beyliğinin hâkimiyeti altında kabul eden Eretna Beyi, Karamanoğullarının teşvikiyle tekrar Ankara'ya hâkim duruma gelmişti.

Sultan Murad, hem Rumeli hem de Anadolu'da meydana gelen bu tehlikeli durumda ne yapılması gerektiği hususunda ulema ve devlet erkânı ile istişarede bulundu. Tehlikeli bir durum arbeden kardeşler ve Ankara probleminin çözümü için karar ve fetva aldı. Bunun üzerine Sultan I. Murad Lala Şahin Paşa'yı Rumeli'de kaymakam bırakıp 25 bin askerle Ankara üzerine yürüdü. Bu esnada Eretna Beyliği'nin idaresinden memnun olmayan şehir halkı ve ahiler, mukavemet etmeden sultani törenle karşılayarak ona hediyeler takdim ettiler. Böylece şehir yeniden Osmanlı hâkimiyetine geçmiş oldu.

Hoca Saadeddin Efendi, Ankara'nın yeniden zaptını anlatırken enteresan bazı noktalara da temas eder. Karamanlıların ortalığı karıştırmak için Ermenilerle de is birliği yaptığını ve Müslüman halka zulmetmek üzere anlaştıklarını anlatarak söyle der:

"Sultan Murad, Allah'ın yârdim ve keremi eseri olarak sahlık tahtına oturunca ilk isi halkın ve askerlerin ihtiyaçlarını görmek ve Hz. Peygamber'in şeriatını yerine getirmek olmuştur. Böylece halkın dileklerini yoluna koyduktan sonra Rumeli yakasında olan askerlerin, baslarında bir komutan ve serdarın bulunmaması yüzünden sıkıntı içinde olduklarını ve keremli padişahlarının yolunu gözlediklerini bildiğinden, cihad niyetiyle ülkeler feth etmek üzere o tarafa yönelmişti. Anadolu'da ise "bazı hokkam ve mucuk, sibak ve nifak üzere ittifak mesleğine sulûk edip hususa valiyan-i Karaman ve Ermeniye-i sugra (Karaman idarecileri ve Küçük Ermenistan) ve civarlarında olan bazı kötü niyetli beylerin baslıca emelleri Osmanlı toprağını yağmalamak olduğundan hünkârın Gelibolu'ya yöneldiğini öğrenince bir araya gelip bazı kararlar ve gizli tedbirler almakta kusur etmemişlerdi. Sonu ayrılık ve fesada olacak bu düşünce ile and içip el bağlamışlar. Ayrıca çevredeki kâfir hükümdarlara da kararlarını duyurmuşlardı. Böylece İslâm ülkelerini yağmalamak, Müslümanlara zarar ve ziyanda bulunmak için, Şeytan'ın bu takimi ile gönül ve dil birliği etmişlerdi. Böylece İslâm'ın gereğini bir kenara bırakıp müşrik ve kin ehli ile is birliği edip bütün Osmanlı ülkesini çarpıp yakmak konusunda anlaşmışlardı. Bunun için de bazı bölgelere (hudur boyları) saldırarak Bursa ve İznik üzerine yürümeye kalkışmışlardı. Durum, melekler ordusunun sahi olan sultanin esiğine iletilince din bilginlerini ve isleri yöneten fukahayi toplamış, onlara amacımız ve emelimiz dinimize destek olmak "kâfirler ve münafıklarla cihad et" (Kur'an, et-Tevbe 73) emrine uymaktır. Bu emirdeki sıraya uyarak önce kâfirlerin fitnesini def etmek, yaramazların zararına son vermek için bu diyara gelmiştik. Fakat simdi kulağımıza Karaman beylerinin çevrelerindeki azgın topluluklarla birlikte İslâm ülkelerini yağmalamak konusunda is birliği ettikleri, bazı bölgeleri yakıp yıktıktan sonra İznik ve Bursa üstüne düştükleri haberi geldi. Bu nifak takiminin büyük ülkeme yaklaşmış oldukları su sırada zararlarını ortadan kaldırmaya, saçtıkları fitne ateşini söndürmeye çalışmazsak, İslâm ülkeleri harap, halk ve köylüler de berbat olurlar. Hal böyle olunca ulemanın fetvası ve akil sahibi kişilerin görüşleri nedir diye sormuştu. Faziletli kişiler topluca, tehlikenin def edilmesi isinin öne alınmasından yana görüş bildirdiler. Münafıkların ortaya çıkardıkları karışıklığın aradan giderilmesinin önemini belirttiler. Bunun üzerine Gazi Hüdâvendigâr da ulemanın fetvasını bayrak ve rehber edinerek Anadolu yakasına geçti. Zaferleri taşıyan askerleri ile Karaman beylerini ülkesinden çıkarıp sinir boyunu tutmak için Ankara kalesini kuşattı. Bu arada ol nifak ehli ile is birliği eden bazı yaramazları ve kötü yolun yolcularını yakalayıp, bunlara katılanlar veya onlardan umut bekleyenler kırılıp dökülünceye kadar kovaladı. Ankara'ya sahibe olan istiklâl davasına düşerek bu kaleyi ve çevresini ele geçiren Ahi adini taşıyan cemaat, adalet issi Sultan Murad Han Gazi'nin yüce kuvvetini ve erişilmez gücünü görünce direnmeye imkân olmadığını anlamışlar, hediye ve armağanlar derleyip padişahlara has peşkeşlerle sultanin otağına gelmişler, boyun eğdiklerini bildirip kalenin anahtarlarını teslim etmişlerdi. Onların bu tutumu padişahlık merhametine, sahlık yüceliğine uygun düştüğünden tamamı devlet hizmetine alındılar. Kale ile hisarın korunması için asker ve dizdar bırakıldıktan sonra yakin çevrede bulunan bazı kaleler de yöneticilerinin elinden alınarak Osmanlı ülkesine katildi. Bu güzel şehir, yani Ankara pek çok geliri olan bir beldedir. Tarım ürünleri yanında zırh yapımıyla da tanınmıştır. Ayrıca yün, moher ve daha başka nefis kumaşlar burada dokunurdu. Bunlar, Iran, Arabistan, Bizans ve Prens diyarına yollanırdı.

O dönemlerin, büyük ölçüde tarım ve hayvancılığa dayalı gelişmiş ekonomisi ile temayüz eden Ankara, birçok devlet ve beyliğin dikkatlerini üzerinde topluyordu. Bunun içindir ki Ankara'dan bahsederken Hammer de söyle söyleyecektir: "İskender'in, Küçük Asya'daki fetihlerinin kuzey noktası olan bu şehir, Hilafetin ve Bizans İmparatorluğu'nun yükseliş çağlarında Amuryum (Anamur) gibi, Kostantiniyye (İstanbul) ve İslâm hükümdarları arasında sürekli bir çekişme konusu idi. Harun Resin ile Me'mun Ankara'yı feth ettiler.

Harun Resin, Doğu Roma İmparatorluğu arazisi üzerindeki zaferinin hatırasını ebedileştirmek için Ankara'nın muhteşem iki kapı kanadını Bagdad'a nakl ettirdi. Ankara'nın elde bulunması, Murad için önemli idi. Zira Orta Asya ticaretinin merkezi, Suriye ve Ermenistan'dan Türkiye ve Kilikya sahillerine giden yolların merkez noktası idi. Küçük Asya'nın en zengin vilayetlerinden biri olan Ankara, eski çağlarda yağlı kuyruklu koyun sürüleri, uzun ve yumuşak tüylü keçileri ile meşhur olduğu gibi zamanımızda dahi örtüleri, yünleri, bina harçlarının sağlamlığı, otuz altı çeşidi sayılan armutlarının lezzeti, elmaları, üzümleri gibi meyveleri de az şöhretli değildir. Ayaş suları da kaplıca olmak ve içilmek için en şifalı sulardır. Keza Ankara, pehlivan yetiştirmek ve ibadethaneleri ile de şöhret kazanmıştır.
 
Geri