N
Nefertiti
Ziyaretçi
Ziyaretçi
Dedi ki;
‘Gelme…’
Dedim ki;
yüksek rakımlı bir acının en can yakan yerinde
sırtıma giydiğim incecik bir ürperişle
bekliyor olacağım seni
kırkı çıkmamış bir hüznün sakalları uzamış mateminde…
Dedi ki;
‘Şehir ve kuşlar...’
Dedim ki;
ellerimde ölümün kağıt helvası
ve ellerimde sönmemiş izmarit yarası…
bekle bak şehrim günün ilk ışıklarıyla uyanacak
gözlerindeki sis çapaklarını daha temizlemeden
ve kuşlar henüz uçmayı öğrenmeden
yuvadan yükselen her kanat çırpışı
bir beton soğukluğuyla son bulacak…
Dedi ki;
‘Nereden eğildiysen oradan kırılasın…’
Dedim ki;
en çok ellerim darıldı sana
kapısını araladığım da o karanlık odanın
haritasız bir coğrafyada yağmur görmemiş
kurak bir bozkır senfonisi gibi taşıyordun
ellerindeki kuş izlerini / dokundum
kanat çırptın ayrılığa hazansız
dilimin ucunda titreyen bir çığlıktın izahsız
haykıramadım adını/ kırıldım
suskum senden yadigardır şimdi
bir anıt gibi duruyor dilimin mahlasında
kırıldım da kıvrandım sana a canım…
Dedi ki;
‘Ne çok…’
Dedim ki;
ne çok ölüm tanıdım ben
ne çok ceset geçti
katran karası gözlerimden
kimisi sessizce ağlardı
siyah, nü bir makyaj akardı
kangren sarısı yüzlerinden
kimisi serçe kanadında pür telaş
çok ölüyle şarkılar söyledim sabaha
sana mutluluklar diledim kürdili hicaz makamında
ama inan ki hiçbir şarkı
ve hiç bir ayrılık
ağlatmadı beni /ağlatamazda
senin karanlığın içinde duyulan
elvedan kadar hâlâ…
Dedi ki;
‘ne de güzel kokuyorsun ey gülabdan…’
Dedim ki;
gül kokusunu yitirmiş sensiz
yaralarım kabuk bağlamıyor
tenhalığımda ağlamaklı kavuşmalar geziniyor
sonra sen oluyorum bir müddet
seni oynuyorum
tek seanslık yalnızlıklarımda
bit pazarından alışveriş sonrası dönen
bedavaya meyilli hüzünler dolaşıyor
yoksulluğumun yasaklı sularında
her gün ağlıyorum
her gün melez acılar büyüyor
her gün ıslak bir nihavent oluyor şarkılar
ben ağladıkça
daha da büyüyor aramızdaki karanlığın hiyerarşisi
ve bir adım daha yaklaşıyor bana
yalnızlığın o soğuk anemik endişesi....
Dedi ki;
‘Gelme…’
Dedim ki;
yüksek rakımlı bir acının en can yakan yerinde
ellerimde ölümün kağıt helvası /ve
ellerimde meleklerden ödünç alınmış kanatlarla
geleceğim sana aç mezarını !
Dedi ki;
‘adım aşk…’
Dedim ki;
Gelme…
‘Gelme…’
Dedim ki;
yüksek rakımlı bir acının en can yakan yerinde
sırtıma giydiğim incecik bir ürperişle
bekliyor olacağım seni
kırkı çıkmamış bir hüznün sakalları uzamış mateminde…
Dedi ki;
‘Şehir ve kuşlar...’
Dedim ki;
ellerimde ölümün kağıt helvası
ve ellerimde sönmemiş izmarit yarası…
bekle bak şehrim günün ilk ışıklarıyla uyanacak
gözlerindeki sis çapaklarını daha temizlemeden
ve kuşlar henüz uçmayı öğrenmeden
yuvadan yükselen her kanat çırpışı
bir beton soğukluğuyla son bulacak…
Dedi ki;
‘Nereden eğildiysen oradan kırılasın…’
Dedim ki;
en çok ellerim darıldı sana
kapısını araladığım da o karanlık odanın
haritasız bir coğrafyada yağmur görmemiş
kurak bir bozkır senfonisi gibi taşıyordun
ellerindeki kuş izlerini / dokundum
kanat çırptın ayrılığa hazansız
dilimin ucunda titreyen bir çığlıktın izahsız
haykıramadım adını/ kırıldım
suskum senden yadigardır şimdi
bir anıt gibi duruyor dilimin mahlasında
kırıldım da kıvrandım sana a canım…
Dedi ki;
‘Ne çok…’
Dedim ki;
ne çok ölüm tanıdım ben
ne çok ceset geçti
katran karası gözlerimden
kimisi sessizce ağlardı
siyah, nü bir makyaj akardı
kangren sarısı yüzlerinden
kimisi serçe kanadında pür telaş
çok ölüyle şarkılar söyledim sabaha
sana mutluluklar diledim kürdili hicaz makamında
ama inan ki hiçbir şarkı
ve hiç bir ayrılık
ağlatmadı beni /ağlatamazda
senin karanlığın içinde duyulan
elvedan kadar hâlâ…
Dedi ki;
‘ne de güzel kokuyorsun ey gülabdan…’
Dedim ki;
gül kokusunu yitirmiş sensiz
yaralarım kabuk bağlamıyor
tenhalığımda ağlamaklı kavuşmalar geziniyor
sonra sen oluyorum bir müddet
seni oynuyorum
tek seanslık yalnızlıklarımda
bit pazarından alışveriş sonrası dönen
bedavaya meyilli hüzünler dolaşıyor
yoksulluğumun yasaklı sularında
her gün ağlıyorum
her gün melez acılar büyüyor
her gün ıslak bir nihavent oluyor şarkılar
ben ağladıkça
daha da büyüyor aramızdaki karanlığın hiyerarşisi
ve bir adım daha yaklaşıyor bana
yalnızlığın o soğuk anemik endişesi....
Dedi ki;
‘Gelme…’
Dedim ki;
yüksek rakımlı bir acının en can yakan yerinde
ellerimde ölümün kağıt helvası /ve
ellerimde meleklerden ödünç alınmış kanatlarla
geleceğim sana aç mezarını !
Dedi ki;
‘adım aşk…’
Dedim ki;
Gelme…