Anadolu Sanat Tarihi

  • Kullanıcı aRMiNa
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Kültür ve Sanat Etkinlikleri
Konu sahibi son olarak 2619 gün önce görüldü
Anadolu Sanat Tarihi

Anadolu'da Taş Çağı Sanatı

Anadolu'da Neolitik Dönem Sanatı

Hatti Sanatı

Hitit Sanatı

Phrygia Sanatı

Urartu Sanatı

Lydia Sanatı

Karia Sanatı

Lykia Sanatı
 
Anadolu Eski Taş Çağı Sanatı

Orantılı olarak dört devreye ayrılır. Yarım milyon yılı aşan bu uzun süreç boyunca insan, henüz üretime geçmemiş olup, doğada buldukları ile geçinir. Erkek, hayvan avlayarak, kadın da bitki, böğürtlengiller ile küçük hayvanlar toplayarak geçimi sağlar. İnsanın medeniyet yolundaki ilk aşaması ateşin keşfedilmesidir. Bu büyük keşfin Eski Taş Devri’nin daha ilk evrelerinde, insanın alet kullanmaya başladığı zaman yapılmış olması gerektir. Alet olarak taştan tek ya da iki taraflı el baltası, uzun yaprak biçiminde bıçaklarla çalışıyorlardı. Eski Taş Devri sonlarına doğru, kemikten iğneler, mızrak uçları da kullanılmıştır. Üçüncü Buzul Devri’nde, insanın uygarlık yolunda en büyük aşaması, iki çakmak taşının birbiriyle sürtülmesinden meydana gelen ateşin keşfidir. Üçüncü ve dördüncü buzul devrinde, taştan, fildişinden heykelcikler ve mağaralarda da çok başarılı duvar resimleri yapılmıştır. Buzul çağında bazı bölgelerde, mezarlarda ölünün yanında bulunan yiyeceklerden de, hayatın ölümden sonra devam ettiğine inanıldığı anlaşılmaktadır. Antalya çevresindeki Karain, Beldibi ve Belbaşı mağaraları, Eski Taş Devri’nin sonlarında kullanılmışlardı.
Anadolu’da Orta Taş Çağı (M.Ö. 10.000-8.000)
Taştan aletler bu devirde daha çeşitli ve daha kullanışlı şekiller gösterir. Köpek ilk evcil hayvan olarak görülür. Devrin sonuna doğru gıda birikimine başlanmaktadır.
Anadolu’da Yeni Taş Çağı (M.Ö. 8.000-5.500)
Yukarıda söylediğimiz gibi insanoğlu iki ayak üzerinde dolaşmaya başladığı, aşağı yukarı bugünkü fiziksel yeteneklerine ulaştığı halde uygar denebilecek duruma ancak on bin yıl ön ce (M.Ö. 8.000 sıralarında), yerleşik olduktan sonra erişmiştir. Dünyanın birçok yerinde bu çağdan kalma küçük yerleşmeler gün ışığına çıkarılmıştır. Bunlardan en ileri düzeyde olan beşi Anadolu’daki Çayönü, Çatalhöyük, Hacılar, Norşuntepe ve Köşk Höyük yerleşmeleridir.

Halet Çambel, Robert J. Braidwood ve onların ardından Mehmet Özdoğan’ın Wulf Schirmer’le Diyarbakır yöresinde kazdıkları Çayönü yerleşmesi, C 14 (radyokarbon on dört) sonuçlarına göre M.Ö. 7250-6750 yılları arasına tarihlenmektedir. Yerleşmenin ortasında bir meydan ve onun çevresinde dikdörtgen anıtsal yapılar ve evler yer almaktadır. Binaların alt bölümleri taştan, üstleri kerpiçten inşa edilmişti. Çayönü yerleşmesinde oturanlar Anadolu’nun en eski çiftçileridir. Buğday yetiştirmesini, onu hasat etmesini ve öğütmesini biliyorlardı. Bunu, ele geçen aletler kanıtlamaktadır. Tarımın yanısıra hayvancılıktan da yararlanıyorlardı. Sofralarında koyun ve keçi eti bulunuyordu. Köpek ilk evcil hayvandı. Kadın heykelciklerı ana tanrıçaya daha bu dönemde tapıldığına işaret etmektedir
James Mellaart tarafından gün yüzüne çıkarılan Burdur civarındaki I- yerleşmesi, radyokarbon 14 ölçümlerine göre M.Ö. 7040 sıralarında meydana gelmişti. Burada yapılan kazılar sonucunda evlerde buğday, arpa ve mercimek, ayrıca keçi, koyun ve büyük baş hayvan kalıntıları bulunmuştur. Biricik evcil hayvan olarak daha Orta Taş Devri’nde ehlileştirilmiş olan köpek görülmektedir.
Konya yakınındaki Çatalhöyük yerleşmesinde ise M.Ö. 6500-5500 yılları arasında bin yıl süreyle, yeryüzünün ilk parlak uygarlığı böylece gelişmiş, eşsiz güzellikte sanat eserleri yaratılmıştır. En büyük başarılar arasında evlerin duvarlarını süsleyen renkli kabartmalarla renkli freskler gelmektedir. Tasvirler arasında av, dans sahneleri, çeşitli insan ve hayvan resimleri yer almaktadır. Fresklerden bir tanesi tarihin en eski manzara resmi olup bir yanardağı, belki de civardaki Hasan Dağı patlama sırasında tasvir etmektedir. Çoğunlukla dört, beş ev bir grup oluşturuyor ve bunların arasında bir tapınak odası bulunuyordu. Düşman saldırılarını önlemek için, sokakları olmayan bu yerleşmenin evlerinin duvarları kerpiçtendi, kapıları yoktu, herkes evine taşınabilir ağaç merdivenlerle damdan giriyordu. Duvarların en üst kısmında, çatıya yakın yerlerinde hava ve ışık için küçük deliklerden ibaret pencereler vardı. Her odada, kerpiçten yapılmış sedirler bulunuyor, bunların üstüne oturuluyor, öteberi konuyor, ayrıca yatmak için döşekler serilebiliyordu. Bu kerpiç sedirlerin içine etleri güneşte kurutulmuş ölüler gömülüyordu, ölülerin yanına güzel he iyeler bırakılıyordu. Böyle bir mezarda bulunan obsidyenden yontularak yapılmış ayna, şimdi Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ndedir.
Yukarıda sözü edilen tapınak odasının duvarlarında ve sedirlerinin kenarlarında boğa başları ya da boynuzları gömülü bulunuyordu. Böylece bu devirde tarımın başlaması ile boğalara tapma inancının ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Yeni Taş Devri’nde olduğu gibi daha sonraki Anadolu için de öküz ve boğa, yalnız doğa gücünün ve çoğalımın bir sembolü değil, ayrıca toprağın sürülmesinde gördüğü büyük iş bakımından tarımın da başlıca etkeniydi. Bununla birlikte Yeni Taş Devri Anadolusu’nda asıl tapılan varlık, sonraları tarihi devirlerde tanrı ana adını taşıyan, insan için bereket ve çoğalımın sembolü olan tanrıdır. Hacılar’da ve Çatalhöyük yapılan kazılarda tanrı ananın yüzlerce heykelciği bulunmuştur . Tanrı ana, daima çıplak olarak çeşitli şekillerde, yatmış, çömelmiş, uzanmış durumlarda ve özellikle doğum yapma sırasında tasvir edilmiştir. Tanrı ananın doğum yapma haliyle çok sık tasvir edilmiş olması, ona, özellikle insanlığın devamlılığını sağlayan, bereket ve çoğalımın sembolü olarak tapıldığını anlatmaktadır Çıplak tasvir edilmiş kadın heykeline Yeni Taş Devri’nde, birçok Akdeniz ve Yakındoğu ülkelerinde rastlanması, ana tanrıçanın yeryüzünün bu bölgelerinde egemen olduğuna işaret etmektedir.
 
Neolitik Dönem Sanatı

Anadolu, tarihöncesi dönemden yakın çağlara kadar her dönemde uygarlık tarihinin önemli bir merkezi olmuş, çok sayıda Karlsruhe sergisi Güneydoğu Anadolu’da ortaya çıkan kültürün, Orta Anadolu ve Marmara Bölgesi üzerinden Avrupa’ya aktarımını ele almıştır. Bu serginin kurgusu ise Güneydoğu Anadolu’da izlediğimiz köklerin tanıtımı ile sınırlı tutulmuştur. Serginin içeriğinin bu şekilde sınırlı tutulması ile, ülkemizde henüz hiç tanıtılmamış olan “ilkler”i içeren bu dönemi, sıradan buluntularla değil, kültürü oluşturan diğer öğelerle birlikte daha kapsamlı ve çok yönlü olarak tanıtabileceğimizi düşündük. Bu şekilde Güneydoğu Anadolu’da başlayan kültürel sürecin İç ve Kuzeybatı Anadolu bölgelerine yansıması ve bu dönem insanının yaşamını nasıl sürdürdüğü tanıtılmaktadır.

Neolitik Dönemin Değişen Tanımları
Yukarıda da kısaca değinildiği gibi, dar anlamıyla Neolitik dönem, beslenme, teknoloji ve yaşamı belirleyen öğelerin yeniden biçimlenme sürecini yansıtmaktadır. Sonuçları bakımından devrim niteliğindeki bu değişimin oldukça uzun bir süre içinde gerçekleştiği, yaklaşık olarak M.Ö. 12000 yılları ile 6000 yılları arasındaki bir döneme yayıldığı bilinmektedir. Bu sürecin başlangıcı Son Buzul Çağı’nın yarattığı koşulların ortadan kalkması, bugünkü iklim kuşaklarının yerleşmesiyle ilişkilidir. Dünyanın her yerinde insanlar, değişen doğal çevre koşullarına, bildikleri teknoloji ve sosyal alışkanlıklarıyla uyum sağlamışlardır. Ancak Yakındoğu’nun belirli bir bölgesinde bu dönüşüm dünyanın diğer yerlerinden farklı olmuş ve daha sonra tüm dünyayı etkileyecek olan yeni yaşam biçimini ortaya çıkarmıştır. 6000 yıl gibi, oldukça uzun bir zaman dilimini kapsayan bu oluşum sürecini, konunun uzmanları olan arkeologlar Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ, Çanak Çömlekli Neolitik Çağ gibi farklı kültür basamaklarına ayırarak tanımlamaktadırlar. Ancak ilginç olan, bu sürecin ilk aşaması olan Çanak Çömleksiz Neolitik dönemin, sonrakilerden daha görkemli kalıntılara sahip olmasıdır. Bu ilk dönemin görkeminin, anıtsallığının en iyi izlendiği bölge de Güneydoğu Anadolu’dur.

235072.jpg
Yakındoğu Neolitik kültürünün oluşum bölgesi olarak tanımladığımız coğrafya güneyde Filistin’den başlayarak İsrail, Suriye, Lübnan, Ürdün, Kuzey Irak, Batı İran, Güneydoğu ve İç Anadolu ve hatta son araştırmalar ışığında Kıbrıs’ı da içine alan çok geniş ve geniş olduğu kadar ekolojik çeşitliliği de olan bir bölgedir. Tüm bu bölge içinde yaşayan toplulukların birbirleriyle bilgi ve teknoloji paylaşarak 6000 yıl boyunca söz konusu kültürü geliştirdiği ve dönemin sonunda kelimenin tam anlamıyla “çiftçi” durumuna geldikleri anlaşılmaktadır. Bu oluşum, başlangıcından gelişimini tamamlama aşamasına kadar aynı coğrafya içinde kalmış, ancak tam olarak gelişimini tamamladıktan sonra farklı coğrafyalara yayılmıştır.

Daha önce de değinildiği gibi, tahıla dayalı bir yaşam biçiminin, avcılığın ve toplayıcılığın yerini alması çok güç bir dönüşümdür. Bu nedenle bilim insanları bu dönemin ilk basamaklarını doğal çevrenin kısıtlı olduğu, insanların yaşamlarını sürdürmek için tahıl tanelerini toplamak zorunda olacakları kurak ve yarı kurak bölgelerde, özellikle Filistin, İsrail ve Güney Suriye’de aramışlardır. Söz konusu araştırmalar ilk başlarda Filistin çevresinde yoğunlaşmıştır; Güney Filistin’de Natuf ve Kebaran gibi Neolitik dönemin öncülü olabilecek kültürel oluşumlara rastlanması uzun bir süre arkeologların ilgisini Güney Levant olarak tanımladığımız bölgeye odaklamıştır. Bu bağlamda 1952 yılında K. Kenyon tarafından kazılmakta olan Eriha (Jericho) kazılarında, gerçek anlamıyla Neolitik bir yerleşimin bulunması, daha sonraki araştırmaları yönlendiren önemli bir gelişme olmuştur. Eriha kazıları, Neolitik kültürün başlangıcında çanak çömleğin bilinmediği bir evre olduğunu ve daha önemlisi bu evrede öylesine eski bir tarih için görkemli sayılabilecek büyük yapıların bulunduğunu açık olarak ortaya koymuştur. Bugün hâlâ kullanmakta olduğumuz, Neolitik kültürün gelişim basamaklarını yansıtan Çanak Çömleksiz Neolitik A, Çanak Çömleksiz Neolitik B ve Çanak Çömlekli Neolitik ayrımı da ilk kez bu kazıda ortaya atılmıştır. Eriha kazılarıyla hemen hemen aynı yıllarda, R.J. Braidwood ve ekibi Kuzey Irak Zagros bölgesinde, doğabilimcilerle birlikte araştırmalara başlamış ve özellikle Jarmo kazılarıyla ilk kez, çiftçiliğin başlangıç aşamasındaki basit bir köy toplumunu ortaya çıkarmıştır.

Neolitik dönem araştırmalarının başladığı 1948 yılından 1970 yıllarına kadar geçen süre içinde söz konusu bölgelerde yapılan Neolitik dönem kazılarının sayısı 100’ü aşmış, arkeolojik kazı yöntemlerinin gelişmesi, arkeometrinin sağladığı olanaklarla çok farklı konularda geniş bir bilgi birikimi oluşmuştu. Bu bağlamda yakın zamanlara kadar doğal çevre ortamının çok daha zengin olduğu, insanların yaşamlarını tahıl tanesi toplamaya bağlamak zorunda olmadığı Anadolu’nun, ilk çiftçi topluluklarının oluşum bölgesinin dışında kaldığı öngörülmekteydi. Bilim insanları, tarım, hayvancılık ve yerleşik yaşamın ilk olarak Güney Levant olarak tanımlanan Filistin ve çevresinde başladığını ve belirli bir aşamadan sonra bu yeni yaşam biçiminin Kuzey Suriye de dahil olmak üzere Anadolu’ya aktarıldığını düşünmekteydi. Bu nedenle Güneydoğu Anadolu da dahil olmak üzere Anadolu Platosu uzun yıllar Neolitik dönem açısından hemen hemen hiç araştırılmadan kalmıştı. Anadolu’da başlayan ilk Neolitik kazılar olan Urfa Bozova yakınlarındaki Biris Mezarlığı ve Söğüt Tarlası ile Diyarbakır Ergani yakınındaki Çayönü, kuzeydeki farklı bir Neolitik çekirdeğin ilk izlerini daha 1964 yılında vermiş, ancak elde edilen sonuçlar başka kazılarla desteklenmediği için yeterince yankı bulmamıştı.

Aynı süreç içinde Orta Anadolu’da J. Mellaart tarafından kazılmış olan Hacılar ve Çatalhöyük, J. Garstang tarafından kazılan Yumuktepe, D. French tarafından kazılan Can Hasan ile J. Bordaz’ın kazdığı Süberde ve Erbaba da, Neolitik yaşam biçiminin oluşumuyla ilgili süreçte, Anadolu Platosu’nun yerinin tam olarak anlaşılması sağlanamamıştı. Bunlardan özellikle Çatalhöyük görkemli ve şaşırtıcı buluntularıyla her ne kadar ilgiyi çekmişse de, o dönem için geçerli olan kuramlarla bağdaştırılamamıştır. Bu nedenle yakın zamanlara kadar, tarım ve çiftçiliğe dayalı olan yaşam biçiminin Yakındoğu’nun kurak ve yarı kurak bölgelerinde ortaya çıktığı, geliştiği ve daha sonra Anadolu Platosu’na aktarıldığı görüşü kabul edilegelmiştir.

Anadolu Yarımadası’nın Neolitik kültür oluşum süreci içindeki yeri, 1970’li yıllardan sonra, kazı ve araştırmaların artmasıyla tam olarak anlaşılabilmiştir. Fırat ve Dicle nehirleri ile bunlara bağlı kolların üzerinde kurulan baraj gölleri nedeniyle başlayan kurtarma kazıları, yeni birçok Neolitik yerleşimi de ortaya çıkarmıştır. Bunların arasında ilk çarpıcı örnek Urfa bölgesinde H. Hauptmann tarafından kazılmış olan Nevali Çori ile Batman’da M. Rosenberg tarafından kazılan Hallan Çemi’den gelmiş ve bunu izleyen, K. Schmidt tarafından kazılmakta olan Göbekli Tepe, V. Özkaya tarafından kazılmakta olan Körtik Tepe gibi yerleşimler, beklenmedik şaşırtıcı sonuçlar vermişlerdir. Anadolu Platosu’nun Akdeniz Havzası’yla, Neolitik dönemdeki ilişkilerinin daha iyi anlaşılabilmesi Yumuktepe’de kazıların I. Caneva tarafından yeniden başlatılmasıyla sağlanmıştır. Benzer bir gelişme önceleri Orta Anadolu ve hemen ardından İç Batı, Batı ve Kuzeybatı Anadolu’da da gerçekleşmiştir. U. Esin tarafından kazılan Aşıklı Höyük ile D. Baird’in kazmış olduğu Pınarbaşı gibi yerleşimler, Orta Anadolu Platosu’ndaki Neolitik kültürün Güney Levant’taki kadar eski olduğunu, M. Özbaşaran tarafından kazılan Musular, A. Öztan’ın kazmakta olduğu Köşk Höyük ile E. Bıçakçı’nın kazmakta olduğu Tepecik-Çiftlik bu kültürün ileri aşamalardaki gelişimini çarpıcı buluntularla yansıtmıştır. Aynı bölgedeki N. Balkan Atlı tarafından kazılmakta olan Kaletepe’de ortaya çıkan obsidyen işliği, Filistin’e kadar uzanan Neolitik dönem ticaret ağının ne kadar kapsamlı olduğunu göstermiş; Çatalhöyük’te I. Hodder tarafından başlatılmış olan yeni kazılar bu yerleşimin uygarlık tarihi açısından taşıdığı önemi arkeolojinin yeni yöntemlerinden de yararlanarak farklı bir şekilde sergilemiştir. Anadolu Yarımadası’nın daha batısında R. Duru’nun çalışmış olduğu Kuruçay, Höyücek ile Bademağacı ve son yıllarda Ege Bölgesi’nde A. Çilingiroğlu tarafından kazılan Ulucak, Z. Derin tarafından kazılan Yeşilova, H. Sağlamtimur tarafından kazılan Ege Gübre yerleşimleri ve A. Peschlow’un Beşparmak Dağı’ndaki buluntuları ile Kuzeybatı Anadolu’da N. Karul’un kazdığı Aktopraklık, J. Roodenberg’in Ilıpınar, Menteşe ve Barçın kazıları bu yaşam biçiminin batıya yayılım sürecinin izlerini çok açık bir şekilde sergilemiştir.

Anadolu Yarımadası’nın hemen her yerindeki kazıların ortaya çıkardığı sonuçlar öylesine önemlidir ki, bugün bilim dünyası Neolitik kültürün nasıl oluştuğu ile ilgili yüzyılı aşkın bir süredir tartışılan kuramları yeniden gözden geçirmek ve bu dönemi yeniden tanımlamak durumunda kalmıştır. Burada sıraladığımız Hallan Çemi, Nevali Çori, Çayönü, Göbekli Tepe ve Körtik Tepe kazılarında geniş alanlar açılabilmiş olduğu için, ortaya çıkan buluntular ve bunların yansıttığı buluntu düzeni, bilim dünyasının dikkatini bunların üzerinde odaklamıştır; ancak bunların yanı sıra daha sınırlı alanlarda açılmış olan başka Neolitik dönem kazıları da vardır. Bunların arasında Bruce Howe tarafından kazılan Söğüt Tarlası ve Biris Mezarlığı Proto-Neolitik olarak tanımladığımız bu sergiyle tanıtılan Neolitik kültürün öncüsünü vermiş; M. Rosenberg tarafından kazılan Batman yakınlarındaki Demirköy, R. Harris tarafından kazılmış olan Adıyaman-Gritille, J. Roodenberg tarafından kazılmış olan Hayaz Höyük, Adıyaman Müzesi’nin kurtarma kazısı yaptığı Levzin Höyük ve Malatya yakınlarındaki J. Cauvin tarafından kazılmış olan Cafer Höyük, Çanak Çömleksiz Neolitik dönem kültürlerinin çeşitli ayrıntılarını bize zengin buluntularla yansıtmıştır. Aynı şekilde Batman’da Y. Miyake tarafından kazılmakta olan Salat Camii Yanı, Diyarbakır Ergani’de I. Caneva tarafından kazılmış olan Yayvantepe-Tilhuzur, Urfa Bozova çevresinde J. Roodenberg’in kazmış olduğu Kumartepe, Elazığ yakınında U. Esin tarafından kazılmış olan Tepecik ile Malatya yakınındaki İkiz Höyük, İlk Çanak Çömlekli Neolitik dönemi bize tanıtmış; Urfa Birecik çevresinde M. Özbaşaran tarafından kazılan Akarçay Tepe ile M. Özdoğan tarafından kazılan Mezraa-Teleilat, Fırat Havzası’ndaki Neolitik kültürün gelişim aşamalarını bize vermiştir. Bu kazıların yanı sıra bölgede yapılan yüzey araştırmaları, Neolitik dönemin hemen hemen bütün aşamalarının bölgede ne kadar yaygın olduğunu göstermiştir; kazı yapılmadığı halde, yüzey buluntularıyla bilim dünyasında önemli yankı yapmış olan en önemli buluntu yerlerinin arasında, Elazığ Boytepe ile Ergani yakınındaki Papazgölü ve Kurtalan yakınındaki Ain Germ’i sayabiliriz. Gerek bu katalog, gerekse sergi kapsamında; Güneydoğu Anadolu’da şimdiye kadar ortaya çıkmış olan ve uygarlık tarihi açısından yenilerle dolu olan kültürü tam olarak yansıtmaya olanak yoktur. Gene de bu sergi özellikle son yıllarda Güneydoğu Anadolu’daki kazılarda ortaya çıkan ve yüzyılı aşkın bir geçmişi olan Neolitik dönem araştırmalarına yeni bir boyut kazandıracak kadar önemli sonuçları ortaya koymaktadır.

Güneydoğu Anadolu’daki Neolitik dönemin başlangıç aşaması, yaşam mücadelesi veren, zorluk içinde yaşayan ve yiyecek bir şey bulamadığı için tahılları toplayan insan topluluklarıyla değerlendirilemeyecek kadar gelişkin bir düzeyi yansıtmaktadır. Dört metreyi geçen boyutlarda dikilitaşları kabartmalarla süsleyebilen, en sert taşları biçimlendirerek takı yapabilen, çanak çömlek yapımından önce bakırı ısıtarak işleyebilen bu toplumun bulguları şaşırtıcı olduğu kadar heyecan vericidir. Buradaki toplulukların, Güneydoğu Anadolu coğrafyasının sağladığı zengin doğal çevre ortamının besin üretimine, tahıl ve hayvan evcilleştirmeye gerek kalmadan sabit yerleşmeleri kurabildiğini ve bir üst kültürel düzeye yalnızca avcılık ve toplayıcılıkla eriştiğini görmekteyiz. Bu sergide MÖ 12000 yıldan 6000 yıla kadar olan süreç, seçilmiş bazı buluntular, maketler ve grafik anlatımla yansıtılmaktadır. Tüm bilim dünyasını heyecanlandıran bu bulguların, çok geniş Anadolu coğrafyasında sayısı 10’u geçmeyen kazılardan geldiğini gözardı etmememiz gerekir. Neolitik olarak tanımladığımız yaşam biçiminin görüldüğü, Anadolu’nun güneyinde kalan bölgelerde son yarım yüzyıl içinde gerçekleşmiş olan kazıların sayısı 290’ü geçmiştir. Buna karşılık şimdiye kadar Güneydoğu Anadolu’da yapılan arkeolojik kazılar iki elin parmaklarıyla sayılacak kadar az, Türkiye’nin genelinde ise, sondaj niteliğindeki küçük kazılar da dahil olmak üzere 36 tanedir. Gene de ortaya çıkan sonuçlar, bilim dünyasını sarsmış ve günümüz uygarlığının temel taşlarının bu bölgede olduğunu açık bir şekilde ortaya koymuştur.

Mimari kalıntılarıyla Güneydoğu Anadolu’dan bildiğimiz en eski yerleşim Hallan Çemi’dir. Bunu izleyen Çayönü yerleşimi Neolitik kültürün 2900 yıllık gelişimini tabaka tabaka eksiksiz olarak yansıtmış, Çayönü kazısında açılan alanın genişliği ilk kez yerleşme düzeninin beslenme kadar ilginç bir seyir izlediğini ortaya koymuştur. Çayönü kazılarıyla, barınak niteliğindeki kulübenin, yeni işlevler yüklenmiş konuta nasıl dönüştüğü, yuvarlak planlı bir yapının köşeleri, temelleri, düz dam ve çatısı olan bir yapı haline geliş sürecini tüm aşamalarıyla adım adım görebilmekteyiz. Daha da ilginç olanı, en eski Neolitik yerleşmelerin önceden belirlenmiş plana göre yapılmış olmaları, yerleşim içinde yapı planları ve dağılımları bakımından katı bir şekilde uygulanan bir planın olduğu, ancak bu planın dönem içinde ortaya çıkan gelişmelere göre yeniden düzenlendiği görülmüştür. Çayönü, Nevali Çori ve Göbekli Tepe, ilk Neolitik toplulukların, konutların yanı sıra tapınak olarak adlandırabileceğimiz özel yapılara da sahip olduklarını ortaya koymuştur. Gerek bu tapınakların yapımı ve gerekse bunların barındırdığı dikilitaş, kabartma, heykel, duvar resmi gibi betimlemelerin yalnızca özel seçilmiş sanatkârları değil, çok büyük ve organize bir işgücünü de gerektirdiği açıkça görülmektedir. Söz konusu yerleşmelerde gördüğümüz teknoloji, daha çanak çömleğin yapımından önce madenin kullanılması, kirecin yakılması gibi uygulamalarla şaşırtıcı ve daha önceleri ancak M.Ö. 2900 uygarlıklarında erişildiği sanılan düzeyi yansıtmaktadır. Çok zengin ve çeşitli betimlemelerin yanı sıra, Neolitik dönemde gelişen inanç sisteminin en çarpıcı göstergelerinin arasında ölü gömme ile ilgili uygulamaları sayabiliriz. Toplu gömülerin yanı sıra gövdelerinden ayrılan kafataslarının bazen bezenerek saklanması, üzerlerine alçı maskeler yapılması ve özellikle Körtik Tepe taş kaplarıyla birlikte gördüğümüz zengin ölü armağanları, o dönemin sanatını, toplumsal düzeyini ve inanç sistemini yansıtmaktadır. Yerleşimlerin çok uzağında, dağlık bölgenin kuzeylerindeki volkanik bölgelerden getirilmiş olan doğal cam-obsidyen ticaretinin eriştiği hacim, günümüz için bile şaşırtıcı miktarlardadır. Halen hiçbir binek hayvanının evcilleştirilmediği bu dönemde dağların ardından elde edilen obsidyen 6000 yıl hiç kesintiye uğramadan yüzlerce kilometre öteye aktarılmış, obsidyenin yanı sıra Kızıldeniz ve Akdeniz kökenli deniz kabukları ve yarı değerli bazı taşlar da bölgeye getirilmiştir. Henüz bu sistemin, artı ürün ve artı değerin oluşmadığı İlk Neolitik Çağ’da nasıl işlediğini tam olarak bilemiyoruz. Ancak Göbekli Tepe betimlemeleriyle giderek daha iyi görmeye başladığımız ve bir anlamda “resim yazısı” olarak da yorumlayabileceğimiz işaret ve sembollerin sayısının artması ve bu sembollere Kuzey Suriye de dahil olmak üzere çok geniş bir alanda birbirlerine benzer şekilde rastlanması, yazı olmasa bile bir aktarım dilinin oluştuğunu düşündürmektedir.

Güneydoğu Anadolu İlk Neolitik Çağ kültürleri, burada kısaca özetlediğimizden çok daha fazla konuyu içermektedir. Bu döneme ait başlayan her kazı, konunun uzmanları olan bizleri şaşırtan beklenmedik sonuçlar vermekte; her kazı döneminin sonunda bütün bildiklerimizi yeniden gözden geçirmekteyiz. Kuşkusuz bu serginin içerdiği kültürlerin uygarlık tarihi için taşıdığı anlamı gösterebilmek için, buradan kaynaklanan Avrupa, Akdeniz, Asya’nın içleri ve Nil boylarına kadar yayılan yansımalarını da unutmamak gerekir. Bu nedenle bu sergi, günümüz uygarlığının temel taşları olarak tanımlanmıştır.

Kaynakça

Braidwood, Robert J.,1995 Tarih Öncesi İnsan, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul.

Hauptmann, H. ve M. Özdoğan,2007 “Anadolu’da Neolitik Devrim”, C. Lichter (yay.) Vor 12000 Jahren in Anatolien. Die ältesten Monumente der Menschheit. 12000 Yıl Önce Anadolu. İnsanlığın En Eski Anıtları: 404-410. Badisches Landesmuseum, Karlsruhe.

Karul, N. (yay.)2002 Arkeoatlas I. Doğan&Burda Yayıncılık, İstanbul.

Lichter, C. (yay.)2007 Vor 12.000 Jahren in Anatolien. Die ältesten Monumente der Menschheit. 12.000 Yıl Önce Anadolu. İnsanlığın En Eski Anıtları. Badisches Landesmuseum, Karlsruhe.

Özdoğan, M.1999 “The Transition from Sedentary Hunter Gatherers to Agricultural Villages in Anatolia-Some Considerations”, A. Dinçol (yay.) Çağlar Boyunca Anadolu’da Yerleşim ve Konut Uluslararası Sempozyumu (Bildiriler): 311-319. Ege Yayınları, İstanbul.

Özdoğan, M. ve N. Başgelen (yay.)1999 Neolithic in Turkey. Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul.

2007 Türkiye’de Neolitik Dönem. Anadolu’da Uygarlığın Doğuşu ve Avrupa’ya Yayılımı. Yeni Kazılar, Yeni Bulgular, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul.

Sey, Y. (yay.)1999 Tarihten Günümüze Anadolu’da Konut ve Yerleşme. Tepe Mimarlık Kültür Merkezi, İstanbul.

12.000 Yıl Önce “Uygarlığın Anadolu’dan Avrupa’ya Yolculuğunun Başlangıcı”
Neolitik Dönem sergisi tanıtım metninden alınmıştır.
 
Hatti Sanatı

Anadolu’nun Mezopotamyalılar tarafından Hatti Ülkesi olarak anılmasından yola çıkılarak yapılan değerlendirmelere göre, bu
bölgede M.Ö. 2500-2000 tarihleri arasında gelişmiş olan uygarlığın da Hattilere ait olması gerektiği öngörülmüştür. Ekrem Akurgal’ın yaptığı ayrıntılı araştırmalar, Hatti sanatının varlığını da ortaya koymuştur. Buluntular arasında yer alan vazo biçimleri, heykelcik tipleri ve özellikle bezeme çeşitleri çok belirgin bir üslup birliği oluştururlar.
Orta Anadolu’da Hititlerden önce Hattilerin oturduklarını kesin olarak öğrendikten sonra bu yörede kazılarla elde edilen buluntuları inceleyelim: Orta Tunç Çağı’na giren eserlerin en güzelleri ve en önemlileri, Kızılırmak kavisi içinde olmak üzere, Çorum’da Alacahöyük’te, Amasya’da, Mahmutlar’da ve Tokat İli’nde Horoztepe’de günyüzüne çıkarılmışlardı.
Hatti Sanatının Stil Özellikleri
Alacahöyük ve Horoztepe’de ortaya çıkarılan altın kadehler Anadolu’nun Khalkolitik Dönem’den beri bilinen meyveliklerinin gelişmiş bir örneğidir. Aynı kazılarda elde edilen altın testiler de eski Anadolu vazoculuğunun bir başka özgün kap şeklidir. Hele söz konusu altın kapların bir çeşit oluk ya da yiv yöntemi ile bezenmesi de eski bir Anadolu süsleme biçimidir.
hattikaplar.JPG
Alacahöyük’te bir mezarda bulunan bir toprak kap yukarıda andığımız Alacahöyük ve Horoztepe altın kapları gibi oluklu bir bezeme göstermektedir. Aynı oluklu bezeme yöntemini Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ortaya çıkan idollerde, mühürlerde ve ağırşaklarda da görmekteyiz. Söz konusu oluklarla meydana getirilen artı işareti ve fırıldak çeşidi motifler Horoztepe ve Mahmatlar’da ortaya çıkan altın kaplarda, Ahlatlıbel, Etiyokuşu ve daha başka Anadolu merkezlerinde ele geçen idol, mühür ve ağırşak gibi eşyada da görülmektedir. Özünde oluk ya da yivlerle oluşturulan bu bezeme yöntemine şüphesiz Anadolu’da ve başka ülkelerde de rastlanmaktadır. Ancak Alacahöyük, Horoztepe, Mahmutlar, Etiyokuşu, Ahlatlıbel, Alişar, Tarsus ve yarımadanın aynı dönemdeki başka yerlerinde, hep aynı oluklu bezeme yönteminin egemen olması ve onunla meydana getirilen motiflerin sözü geçen merkezlerde aynen tekrarlanması bir rastlantı olmasa gerektir. Kaldı ki M.Ö. 2500-2000 tarihlerindeki Anadolu eserlerinde başka yönlerden de belirgin bir stil birliği gözlenmektedir.
Kykladlarda ve Troia’da da ele geçen bir hançer tipinin Tarsus’ta ve özellikle Alacahöyük ile Horoztepe’de güzel ve bol örneklerle temsil edilmiş olması, onun Anadolu’da bir Hatti icadı olduğu kanısını vermektedir. Bunun gibi Alacahöyük’te gün ışığına çıkarılan tunç aynaların da M. Mellink’in belirttiği üzere Kykladlarda bulunmuş olup, yanlışlıkla tava diye tanımlanan toprak aynalara örneklik oluşturduğu anlaşılmaktadır. Alacahöyük aynalarının tunçtan, Kykladtakilerin ise topraktan yapılmış olması bu izlenimi vermektedir.
Alacahöyük gömütlerinde gün ışığına çıkan güneş kurslarındaki bezemelerin üslubu Anadolu Hatti karakterindedir.
hattidinselsancak.JPG
Söz konusu eserlerde, Alacahöyük diademlerinde ve kurslarında görülen kafes ya da ızgara biçimindeki bezeme yöntemi de, Anadolu’nun Hattili bir özelliği olup, Kültepe’nin çok renkli keramik süslemelerinde de görülür.
Alacahöyük’ün hayvan heykelcikleri, altın fibula ve diademlerinde gözlenen kabarık nokta dizilere, konsantrik ya da ortaları noktalı dairelere, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde bulunan idollerde de rastlanmaktadır.
hattidol.JPG
Birçok Anadolu Orta Tunç Çağı kaplarında, oluklu bir daire ile evnili düğme ya da küçük boynuz biçimli şişkinlikten oluşan motif Horoztepe’nin, Alaca-Höyük’ün altın, gümüş ve bakır kaplarında da karşımıza çıkmaktadır.
Alacahöyük, Ahlatlıbel, Etiyokuşu ve Anadolu’nun daha başka yerlerinde bulunmuş olan yarım yuvarlak biçimli idol başları da, Horoztepe sistrumlarının ve Alacahöyük güneş kurslarının kenarlarında görülen satellitleri ya da üç başlı tomurcukları ve balta başlarını andırırlar.
Aynı stil birliğini bir ölçüde de olsa Beycesultan ve Troia II’de buluruz. Görülüyor ki Orta ve Güneydoğu Anadolu’da yani Hattilerin oturdukları bölgelerde, aşağı yukarı M.Ö. 2500-2000 tarihlerinde meydana gelen eserlerde özellikle Alacahöyük ve Horoztepe’de ortaya çıkarılan altın kadehler Anadolu’nun Khalkolitik Dönem’den beri bilinen meyveliklerinin gelişmiş bir örneğidir. Aynı kazılarda elde edilen altın testiler de eski Anadolu vazoculuğunun bir başka özgün kap şeklidir. Hele söz konusu altın kapların bir çeşit oluk ya da yiv yöntemi ile bezenmesi de eski bir Anadolu süsleme biçimidir.
Alacahöyük’te bir mezarda bulunan bir toprak kap yukarıda andığımız Alacahöyük ve Horoztepe altın kaplan gibi oluklu bir bezeme göstermektedir. Aynı oluklu bezeme yöntemini Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ortaya çıkan idollerde, mühürlerde ve ağırşaklarda da görmekteyiz. Söz konusu oluklarla meydana getirilen artı işareti ve fırıldak çeşidi motifler Horoztepe ve Mahmutlar’da ortaya çıkan altın kaplarda, Ahlatlıbel, Etiyokuşu ve daha başka Anadolu merkezlerinde ele geçen idol, mühür ve ağırşak gibi eşyada da görülmektedir. Özünde oluk ya da yivlerle oluşturulan bu bezeme yöntemine şüphesiz Anadolu’da ve başka ülkeler de de rastlanmaktadır. Ancak Alacahöyük, Horoztepe, Mahmatlar, Etiyokuşu, Ahlatlıbel, Alişar, Tarsus ve yarımadanın aynı dönemdeki başka yerlerinde, hep aynı oluklu bezeme yönteminin egemen olması ve onunla meydana getirilen motiflerin sözü geçen merkezlerde aynen tekrarlanması bir rastlantı olmasa gerektir. Kaldı ki M.O. 2500-2000 tarihlerindeki Anadolu eserlerinde başka yönlerden de belirgin bir stil birliği gözlenmektedir.
Kykladlarda ve Troia’da da ele geçen bir hançer tipinin Tarsus’ta ve özellikle Alacahöyük ile Horoztepe’de güzel ve bol örneklerle temsil edilmiş olması, onun Anadolu’da bir Hatti icadı olduğu kanısını vermektedir. Bunun gibi Alacahöyük’te gün ışığına çıkarılan tunç aynaların da M. Mellink’in belirttiği üzere Kykladlarda bulunmuş olup, yanlışlıkla tava diye tanımlanan toprak aynalara örneklik oluşturduğu anlaşılmaktadır. Alacahöyük aynalarının tunçtan, Kykladtakilerin ise topraktan yapılmış olması bu izlenimi vermektedir.
Alacahöyük gömütlerinde gün ışığına çıkan güneş kurslarındaki bezemelerin üslubu (Yukarıda ilk resim) Anadolu Hatti karakterindedir. Söz konusu eserlerde, Alacahöyük diademlerinde ve kurslarında görülen kafes ya da ızgara biçimindeki bezeme yöntemi de, Anadolu’nun Hattili bir özelliği olup, Kültepe’nin çok renkli keramik süslemelerinde de görülür.
Alacahöyük’ün hayvan heykelcikleri, altın fibula ve diademlerinde gözlenen kabarık nokta dizilere, konsantrik ya da ortaları noktalı dairelere, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde bulunan idollerde de rastlanmaktadır . Birçok Anadolu Orta Tunç Çağı kaplarında, oluklu bir daire ile çevrili düğme ya da küçük boynuz biçimli şişkinlikten oluşan motif Horoztepe’nin, Alaca-Höyük’ün altın, gümüş ve bakır kaplarında da karşımıza çıkmaktadır.
Alacahöyük, Ahlatlıbel, Etiyokuşu ve Anadolu’nun daha başka yerlerinde bulunmuş olan yarım yuvarlak biçimli idol başları da, Horoztepe sistrumlarının ve Alacahöyük güneş kurslarının kenarlarında görülen satellitleri ya da üç başlı tomurcukları ve balta başlarını andırırlar. Aynı stil birliğini bir ölçüde de olsa Beycesultan ve Troia II’de buluruz.
hattiheykelcik.JPG
Görülüyor ki Orta ve Güneydoğu Anadolu’da yani Hattilerin oturdukları bölgelerde, aşağı yukarı M.Ö. 2500-2000 tarihlerinde meydana gelen eserlerde özellikle bezeme yönünden belirli ve özgün bir stil birliği egemendir.
 
Eski Hitit Sanatı

Hitit sanatını önceleyiniz Hatti sanatının buluntularını ayırt etmek, dönemi anlamak açısından önemlidir. Hattileri izleyen Hatti-Hitit Beylikler dönemi, bu dönemde yer alan Asur Ticaret kolonileri ve daha sonraki İmparatorluk aşamalarını gözden geçirmek, aynı coğrafyada yer alan yerleşimlerde bulunan sanat yapıtları arasındaki ilişkileri kurmaya yardımcı olacaktır.

Hititler

Eski Hitit Krallığı’nın askeri sivil ve dini mimarlık örneklerine, bu devletin başkenti olan Hattuşaş’ın (aslı “Hattuşa”dır)
[Boğazköy] yanı sıra Alişar, Alacahöyük, Eskiyapar ve İnandık Höyüğü gibi önemli merkezlerde rastlanır. Bu yerleşmelerin hepsi surlarla çevrilidir. Ağaç dikmeler ve hatıllarla güçlendirilmiş kerpiçten yapılan sur duvarları, genellikle çokgen biçimindeki iri taşlarla örülmüş bir döşeğin üzerine oturur. Arası molozla doldurulmuş bir iç ve bir dış duvardan oluşan « sandık duvar» biçimindeki sur bedenleri ya testere dişi gibi çıkıntılıdır (Alişar) veya dışa doğru taşan dikdörtgen planlı kuleler ve burçlarla tahkim edilmiştir (Hattuşaş). İki yanında kuleler bulunan ana giriş kapılarından başka, sur bedeninin altındaki dar geçitler de şehre giriş çıkışı sağlamak amacıyla kullanılmıştır. Potern adı verilen bu bindirme tonozlu geçitlere özellikle Alişar ve Hattuşaş surlarında rastlanmaktadır.
hititharita.JPG
Alişar, Alacahöyük ve başkent Hattuşaş’da bu dönemden kalma yerleşimlerin (Büyükkale’deki IVc yapı katı) genel şeması eski Anadolu geleneğini yansıtır. Yapıların konumu, bütün Hitit mimarlığında görüleceği gibi, arazinin topografik özelliklerine en uygun biçimde tasarlanmıştır. Konutların planı ve yapı tekniği daha önceki dönemin örneklerinden pek farklı değildir. Bu çağdan günümüze ulaşabilmiş en önemli anıtsal mimari örneği ise İnandık Höyüğü’nün IV. yapı katında ortaya çıkarılan dikdörtgen planlı tapınaktır.
Eski Hitit Çağı seramik sanatında kabartma bezemeli vazolar özel bir yer tutmaktadır. Bunlar arasında en dikkate değer örnekler Bitik, İnandık ve Eskiyapar’da bulunan tören amforalarıdır.
inandik.JPG
Genellikle toprak kırmızısı bir astada kaplanmış olan bu vazoların yüzeyi oldukça özenli bir şekilde açkılanmış, dış yüzleri de Eski Doğu ve Mezopotamya geleneğine uygun olarak yatay kesimlere bölünmüştür. Üçgen dizileriyle veya çapraz taramalarla doldurulmuş bantlarla birbirinden ayrılan bu frizlerde, alçak kabartma tekniğiyle işlenmiş, çok sayıda figürün yer aldığı dini sahneler (kutsal evlilik sahneleri, tören alayları vb) görülmektedir. Bu vazoların kabartma bölümleri genellikle zeminden daha açık bir renge boyanmış, ayrıntıları da yer yer soluk siyah çizgilerle belirtilmiştir. Bu tören kaplarında tasvir edilen sahneler Hitit dinindeki ayin düzeninin daha iyi anlaşılmasını sağlarken, bezemeler arasında görülen bazı yapı tasvirleri, özellikle tapınaklar da o dönemin mimarlığına ışık tutmaktadır.
Çorum’daki Boğazköy, Alacahöyük ve Eskiyapar, Yozgat’taki Alişar, Çankırı’daki İnandık Höyüğü, Tokat’taki Maşat Höyük ve Elazığ’daki İmikuşağı Höyüğü gibi çeşitli merkezlerin Eski Hitit dönemi katlarında ele geçen daha yaygın bir seramik türüyse çömlekçi çarkında yapılmış, genellikle tek renkli ve padak açkılı kaplardan oluşur. Bu türün en sık karşılaşılan biçimi, bir önceki dönemde de yaygın olan gaga ağızlı ve bazıları omurgalı testilerdir. Gövdesi kama biçiminde olan kaplar, halka gövdeli testiler ve matara biçimli kaplar da bu seramiğin ilgi çekici biçimleri arasında yer alır.
Eski Hitit heykel sanatı daha çok pişmiş topraktan veya metalden yapılmış heykelciklerle tanınır. Kabartmalı vazolara paralel bir gelişme gösteren bu heykelciklerde, vazoların aksine insan figürlerinden çok hayvan figürleri ağır basmaktadır.
ikizboga.JPG
Asur ticaret kolonileri sanatının devamı olan ve kült eşyası olarak kullanıldığı sanılan bu heykelciklerde oldukça gerçekçi bir üslupla ve büyük bir ustalıkla aslan, boğa gibi hayvanlar tasvir edilmiştir.
kap.JPG
Aynı üslubun metale uygulanmış örnekleri olan, gümüşten geyik ve boğa ritonlarıysa Hitit maden işlemeciliğinin ulaştığı ustalık derecesini yansıtır. Tunçtan yapılmış tanrı heykelcikleri ile kötü ruhları koymak için kraliyet yapılarının ve tapınakların temeline çakılan insan biçimindeki adak çivileri de bu sanatın ilgi çekici örnekleridir. T.L.
İmparatorluk Sanatı
Başta başkent Hattuşaş olmak üzere birçok önemli merkezde, imparatorluk dönemi Hitit sanatının, özellikle mimarinin ve anıtsal heykelin gelişmesine ışık tutan çok değerli kalıntılar bulunmuştur. M.Ö. III. binyılda da önemli bir merkez olan Alacahöyük’teki Hitit yapı katı, buradaki tapınak-saray kompleksinin ana gitişi olan Sfenksli Kapı ve çevresindeki kabartmalarla ünlüdür. Hattuşaş’daki Sfenksli Kapı’da olduğu gibi buradaki sfenksler de kapı ayaklarını oluşturan dev taş bloklara oyulmuştur, ama plastik etkisi çok daha zayıftır. Kapının iki yanındaki çevre duvarının dış yüzüne yapılmış kabartmalarda da düzyüzeyler geniş yer tutar.
Kült töreni sahnelerini çok özgün bir kompozisyon anlayışıyla canlandıran bu kabartmalar M.Ö. XIII. yy’dan daha eski bir döneme, büyük olasılıkla XV. yy. sonu ile XIV. yy. başına tarihlendirilir.
Yazılıkaya ve Gavurkale. Günümüze ulaşan bütün kalıntılar, Hititlerin taşa, kayaya, kayalık tepelere ve dağlık yerleşimlere özel bir ilgi duyduklarını ortaya koyar. Bu ilginin sadece pratik kaygılarla değil, bazı dini inanışlarla da ilişkili olduğunu düşünmek gerekir. Bu düşünceyi destekleyen en sağlam kanıt, başkent Hattuşa’dan 2 km uzakta, kayalıkların arasındaki doğal galerilerden yararlanılarak düzenlenmiş bir açık hava tapınağı olan Yazılıkaya’dır. Buradaki iki galerinin duvarlarına, Hurri ve Hitit panteonundaki bütün tanrı ve tanrıçaların kabartma figürleri işlenmiştir. Tapınağın adytonunu oluşturan bu galerilerin önünde başkent tapınaklarıyla aynı üslupta bir kapı, revaklı bir avlu ve ek binalar bulunur.
Galerilerdeki kabartmalar, imparatorluk dönemi Hitit sanatının en yetkin örneklerindendir. Doğal yapının arasına değişik dönemlerde eklenmiş kültyapılarıyla uyumlu bir bütün oluşturan bu açık hava tapınağı son halini M.Ö 13. yy. sonlarında almıştır.
Ankara’nın Haymana ilçesi yakınlarındaki Gâvurkale ise, ölüler kültüyle ilgili metinlerde hekut olarak geçen kayalık tepelerin veya insan eliyle biçimlendirilmiş kayalıkların güzel bir örneğidir. Buradaki doğal tepenin üç yanı kiklop örgülü taş duvarlarla çevrilmiş, dördüncü yandaki kayalıkların düzleştirilen yüzeyine de tanrı ve tanrıçaları tasvir eden üç kabartma sahne işlenmiştir.
gavurkale.JPG
İmparatorluk çağında Anadolu’nun çeşitli yerlerine, genellikle ırmak kenarlarına ve uzaktan görülebilecek yükseklikteki kaya kabartmalarınsa (Firaktin, İmamkullu, Gezbeli, Sirkeli, Karabel) dini anlamlarının yanı sıra siyasi bir işlevi de vardı. Büyük Kral ve Kraliçe’yi tanrı ve tanrıçalarla birlikte gösteren bu kabartmalar hem hükümdarın tanrılara duyduğu saygının bir ifadesi, hem de merkezi devletin gücünün simgesiydi.
Küçük sanatlar.
Seramik alanında, M.Ö. XIX. yy’ dan beri yaygın olarak görülen hayvan biçimli kaplar imparatorluk döneminde de önemli bir yer tutar. Bazıları, Hattuşa’da bulunan çift başlı ördek biçimindeki kapta olduğu gibi, karmaşık ve fanteziyle yoğrulmuş bir tasarımın ürünüdür.
İmparatorluk döneminin küçük sanat ürünleri arasında dikkati çeken bir grup da mühürlerdir. Bu mühürlerin merkezindeki yuvarlak bölümde, kanadı bir güneş kursunun altında hiyeroglifle hükümdarın adı yazılıdır. İki yanında da Büyük Kral’ın işareti yer alır. Bazı örneklerde bir tanrıyla birlikte kralın da tasvir edildiği bu mühürler, birer sanat eseri olmanın ötesinde, üzerlerindeki hükümdar adları sayesinde bazı anıtların kesin olarak tarihlendirilmesine yardımcı olan önemli birer belge niteliğindedir.
Geç Hitit Sanatı
Geç Hitit yerleşmelerinde henüz çok kapsamlı kazılar yapılamadığı için, kent tasarımı ve yapılar konusundaki bilgilerimiz oldukça kısıtlıdır. Bununla birlikte, bu dönemin mimarisinde Anadolu etkisinin çok sınırlı olduğu görülür. Samal Krallığı’nın merkezi Zincirli, Hattina Krallığı’na bağlı tel Teynet ve hangi Geç Hitit krallığına ait olduğu saptanamayan Sakçagözü’ndeki saraylar, daha önceleri Tilmen Höyük ve tel Açana’da görülen saray mimarisi üslubunun devamı niteliğindedir. Zincirli’de, çember biçiminde bir surla kuşatılmış kent alanının merkezindeki krallık kalesi, avlularla birbirine bağlanan yapılarıyla Hattuşa’nın Büyük kale’sindeki düzeni çağrıştırır. Kar ise kent alanını birkaç bölüme ayıran iç surlar, Hititlerin tahkimat planıyla aynı şemaya göre yapılmıştır.
Kargamış, Malatya, Kahramanmaraş ve Zincirli gibi belli başlı Geç Hitit merkezlerindeki figüratif sanatların gelişmesinde üç ana üslup görülür: MÖ 850’ lerden önce Hitit geleneğinin ağır bastığı 1. üslup; M.Ö. 850-800 arası Asur etkisinin belirmeye başladığı II. üslup ve M.Ö. VIII. yy’da tamamiyle Asur özelliklerinin ön plana çıktığı III. üslup.

Dönemin merkezlerinde bu üsluplara bağlı olarak ortaya çıkan çeşitli okullar birçok yönden farklılaşmakla birlikte bazı ortak özellikler de taşır. Heykel sanatında en yaygın biçimler kapı aslanları ve ortostatları bezeyen kabartma frizler olmuştur. Malatya kabartmalarında, teknik, kompozisyon ve konu açısından imparatorluk dönemi Hitit sanatına benzerlikler görülürse de, sahneler blokların çevresinin dışına taşmaz. Kargamış’taki «Haberciler Duvarı »nın derinlikten ve canlılıktan yoksun kabartmalarında ise daha çok Suriye ve Kuzey Mezopotamya etkisi ağır basar.
kargamis.JPG
Buna karşılık kabartmanın daha plastik bir değer kazandığı Büyük Duvar ve Büyük Merdiven ortostatlarında Alacahöyük ve Yazılıkaya’yla belirgin bir yakınlık vardır. Elbiselerin ve duruşların dönemin özelliklerini yansıtmasına karşılık, eski geleneğin izleri hissedilir. Zincirli figüratif sanatı da Kargamış okulunun etkisinde gelişmiş, ama onun düzeyine erişememiştir. Kahramanmaraş’taki Gurgum merkezlerinde görülen yerel üslubun anlatım gücü ve plastik değeri çok daha etkileyicidir.
 
Phrygia Sanatı


bronz_heykel.jpg
Phrygler Anadolu’ya deiğimiz gibi Toria Vııa’nın tahribinden sonra m.ö.11 yüzyılın ortalarında gelişmiş oldukları halde
, onları M.Ö. 750’den önce kanıtlayacak hiçbir buluntuya rastlanmamıştır. Phryg kanıtları Anadolu’nun yüzlerce ören yerinde bollukla ele geçtiği tepe , Alacahöyük, Gordion gibi en önemli merkezlerdeki Phryg eserlerin hepsi M.Ö 750 tarihlerinden sonraya aittir. Adı geçen en önemli ören yerlerin de Phryg ürünleri ile birlikte buluna yakın şark eserlerinin de hiçbiri M.Ö. 750 tarihinden eski değildir. Öyle anlaşılıyor ki ilk Phryg topluluklarının nüfusu azdı ve onlar beklide çok göçebe bir yaşam sürdürebiliyorlardı. Onun için
kalıntıları da o oranda az olduğu gibi , tanımlarımıda şimdiye kadar olanaksızdır.

Helenler bakımından Midas dönemi mitolojik konusudur. Bununla birlikte Eusebios’un kroniğinde Midas İki defa anılmakta, krallın başlangıcı M.Ö. 738 ve boğa kanı içerek öldü yıl da M.Ö. 695 tarihinde Verilmektedir. Eusebios’tan elde ettiğimiz bu iki tarih , Asur yazılı kaynakları ile aşağıdan yukarıya uyum içindedir. Çünkü Midas’ın adı Asur kralı SArgo’nun Yıllıklarında ilk kez 717, sonra 712’de ve son kez 709 tarihlerinde anlımkatadır. Phryg krallığının kronolojisi bakımından Asur yazılı kaynakları başka bilgi vermemektedir. Ancak Arrian’dan öğrendiğimize gör Midas’tan önce babası Gordios krallık etmiştir. Nitekim Gordion sözcüğünün Gordios’tan gelişi bu gerçeği açıklamaktadır. Midas’ın Sargo yıllıkların dan en geç 717’de kral olduğunu bildiğimize göre Gordios’a 30 yıllık egemenlik süresi ayırırsak Phrygia krallığı’nın 750 sıralarında Gordios tarafından kurulmuş olduğunu söyleyebiliriz. Bu tarih seramik ürünlerin incelenmesinden elde edilen kronolojiyi de desteklemektedir.
frigya.jpg
frig6.jpg
frigya_.jpg
frig1.jpg

ERKEN STİL
Phryg sanatının ilk evresini siluet figürlü vazolar tanımlar. Ortalama boyları boyları 40, enleri 50 cm olan bu kapıların özellikleri şunlardır :

1) yarıdan az olan alt bölümleri boyasız tasvirsizdir.
2) Tasvirli – tasvirsiz bölümleri bir silme , yani kabarık bir kuşak bazen de boyalı bir şerite ayırır.
3) Kabın tasvirli üst bölümü birbirlerinden 4 kulpla ayrılmış 4 metottan oluşur.
4) Metotlar dikine üç bölüme ayrılır : En Üstte ışınlar sırası , sonra iç çeşitli bezemelerle ya da sadece dalgalı bir çizgi ile bezeli dar bir şerit , en altta da baş sahne yer alır. Bu üç katlı metop iki yandan trigkiph biçimli 2-3 ince şeritle sınırlandırılmıştır.
5) Baş Sahne Siluet halinde çizilmiş geyik türü figürlerden, konsantrik daireciklerden i bazen de stilize edilmiş ağaç resimlerinden oluşur. Bu tür kaplar Alişar’dan ve Boğazköy’den başka Konya’da ve Maşat bulunmuş olup onlara Gordion rastlanmamıştır.

Siluetli stile ait kaplarda görülen başlıca öğeler Helen Geometrik vazoların özlerlikleridir yani alt bölümün tasvirsiz bölümden kuşakla ayrılması , metot kompozisyonu siluet figürler, ortaları noktalı dairecikler , ışın sırası Helen Geometrik sanatında görülen motiflerdir. Bu öğeler 8. yy.da Helen dünyası dışında başka yerde mevcut değildir. Sisam’da bulunmuş bir doğu Helen kraterindeki siluet figürler ve konsantrik dairecikler Phyrg kabında gördüklerimizin yakın benzeridir. New York meropoliten Museum’daki Attika kraterinin prothesis sahnesinde görülen siluet figürlerle, ortaları noktalı daireciklerde Phryg kaplarını anımsatırlar.
Metropoliten Museum’daki krater M.Ö. 750 Sisam’daki krater ise M.ö 740 sıralarında tarihlenmektedir. Bunlara göre Phryg kaplarının 740-730 yıllarında yapılmış olduklarını söyleyebiliriz.
Geçiş Stili
Alişar’da gün ışığına çıkan güzel bir karakter Geçiş Stili karakteri taşır. Erken stik karektererinin biçimlerini sürdürür; buna karşılık biraz sonra tanıyacağımız Olgun Stil’in
Geometrik bezemeleri ile süslüdür. Siluet fügüler devam ederse de onlar burada çok zarif bir Geometrik Sanatının Baş Motifidir.
Olgun Stil
Erken geçiş Stillerinde Olduğu gibi Olgun Stil’in de en güzel örneklerini Alişar’da buluruz. Ancak Oflun Stil Gordion’da daha yeni boyutlara ulaşır. Gordion’da Erken Stilin bulunmaması buna karşılık Olgun Stilin ilk kez Alişar’da ortaya çıkması ancak Gordion’da yeni nitelikler kazanması , phryg beyliği merkezinin Alişar’dan Gordion’a kadar geçmiş olabileceği düşüncesini akla getirmektedir. Bir hipotez olarak Gorios’un önce Alişar’da bir beyliğe sahp olduğu sonradan Asur tehditlerinden uzak kalmak için Gordion’u kurduğu kanısındayız. Demirçağ bölümünde ilk Phyrg topluluklarının Güneydoğu Anadolu’da yerleştiklerini görmüştük. Bu nedenle ilk phryg eserlerinin Alişar ve Boğazköy gibi merkezlerde meydana doğru çekilmek zoruna kalmışlarıdr. Nitekim M.Ö.6. yy.da Phryg merkezi Eskişehir – Afyon yöresine geçmiştir.
Olgun Sitilde Helen etkisi daha belirgindir. Hatta vazı kap biçimleri bile Attika Geometrik örneklerinin benzeridir. Bununla beraber Olgun stilin en parlak evresinde seramik sanatı , ilginç ve özgün kap şekilleri geliştirir. Bazı kaplarda figüratif konularda geç Hitit etkileri göze çarpar. Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde yer alan bir Gordion kalbindeki aslan tasvirli ikonografi bakımından geleneksel geç Hitit tipindedir. Ancak noktalardan oluşan vücud bezemeleri erken attika ve kyklad iliştiklerinin çalışma yöntemi anımsatır.
Heykel Sanatı Olgun Stil’in parlak evresi süresince heykel sanatı henüz ilkel durumdadır. Gordion’da bulunmuş olup Ankara Anadolu Medeniyetleri müzesinde sergilenen aslan heykelleri , geç Hitit örneklerin beceriksiz kopyalarıdır.
Buna karşılık Phryglerin bu evrede geç Hitit atölyelerinden yararlandıkları anlaşılmaktadır. Sevim Buluç güzel bir buluşla Ankara’da fidanlık mevkide ortaya çıkmış olan orthostaların , phryg Tümülüslerin önünde yer alan sunaklara ait olduklarını saptamıştır. Fidanlık kabartmalarının grifon tasviri sakçegözü heykelciliğin geleneğini sürdürür. Ancak Ankara kabartmasında Sakçegözü levhasunda olduğu üzere bir kuş-adam değil, hellen sanatındaki gibi aslan vücutlu bir hayali yaratık tasvir edilmektedir. Ankara Fidanlık kabartmalarındaki iki levhanın biri bir at , öteki bir boğa belirtmektedir. Bunlar geç Hitit sanatının pek ilgi göstermediği iki konuludur. Bu nedenle fidanlık kabartmalarının phryg ürünü olması da akla gelmektedir. Ancak aynı kabartmalar arasında ki sfenks ve gri fon tasvirleri o denli geç Hitit sitilindedirler ki onları phryg eserleri olarak tanımlamak olanaksızdır. nitekim yukarıda Gordion’da bulunmuş aslanların henüz çok ilkel bir yontu önerisi oluşturduklarına işaret etmiştik. Phrygler M.Ö 6. yy.da başarılı bir heykel ve kabartmalar ortaya koymuşlarıdır. Ancak f.Prayon’un yukarıda ele aldığımız Ankara Fidanlık kabartmalarını 6. yy.da tarihlenmek için öne sürdüğü görüşler tutarsızdır. Söz konusu kabartmalar M.Ö. 700 sıralarında 7. yüzyılın ilk dörtlüğünde yapılmıştır.
Buna Karşılık P tümülüsünde bulunan küçük ağaç heykelcikler yine geç Hitit etkileri sergilemekle birlikte , phyrgialı sanatçıların ürünleridir. Bunlardan bir tanesi ağaçtan yapılmış bir aslan heykelciliği olup güzel ve ilginç bir eser olmakla birlikte Ankara Fidanlık Kabartmaların da ki usta elinden çıkmış yaratılanların olgunluğundan yoksundur.

Mobilya Takımları
Ağaç işleri Olgun Stil’in en başarılı yaratılımdan önemli bölümü oluşturur. Midas’ın tümülüsün de ve ayrıca bir prensesin tümlüsünde bulunan masa , iskemle ve paravan gibi ağaç mobilya kanıtlarını Amerikalılar örnek biçimde restore etmişlerdir. Bunlardan elisabeth simposon’un restore ettiği masa olağan üstü işcilik gösterir. Şimdi Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenen bu eşsiz eserler dünyanın en değerli mobilya ürünleri arasında önemli yer alırlar. Herodot’tan öğrendiğimize göre Lydia Kralı Gyges mahkeme işlerini görürken üzerine oturduğu tahtı Delphi’deki Apollon Tapınağı’na armağan edmiştir. Herhalde söz konusu taht Gordion’daki mobilyanın türünde bir eserdi
Mobilya süsleyen bezmeler geç Hitit kralı varpalvas’ın giysisinde görülen öğelerin yakın benzeridir. Ünlü Phyrg tekstil işleri de şüphesiz bu tür motiflerle işlenmişlerdi. Bu süsleme sanatı İon sanatçılarına örnek olmuştur.

Maden Eserler
frigya_1.jpg
frigya_3.jpg
Phrygler maden işçiliğinde yüksek bir düzeye ulaşmışlardı. Yaylı çengelli iğneler dönemin “ teknolojik” bir phyrg buluşu olup bunlar Asur ve Geç Hitit merkezlerinde aranan ve beğenilen sanat eserleri idiler. Sonradan Helen sanatına da geçtiler ve İonlu sanatçılar tarafından taklit edildiler :
frigya_cengel.jpg
Maden eserleri arasında olağanüstü , güzellikle bronz taşlar ve tabaklar ve bronz kazanlar ile kemerler İon ustaları tarafından taklit ediliyorlardı.

Kronoloji Sorunu
Eusebios’un kroniğinde kimmerlerin istilası ve midas'ın boğa kanı içerek yaşamına son vermesi olayı 695-696 tarihinde verilmektedir. Julius africanus’ta ise kimmerlerin istilası 676 yılına tarihlenmektedir. Öyle anlaşılıyor ki africanus herhangi bir kaynaktan assur yazılı belgelerinden haberlidir. Çünkü biliyoruz ki assarhaddon, krallığının 4. yılında yani M.Ö. 677’de kimmerleri püskürtmüştü. Böyle olmakla beraber hem eusebios’un hem de africanus’un anlattıkları doğru olabilir. Çünkü kimmerlerin Anadolu’ya yalnız bir değil birçok akın yapmış oldukları şüphesizdir. İlk akının M.Ö. 695 sıralarında olageldiği ve midas’ın onun sonucu olarak kendini o tarihte öldürdüğü akla yakın gelmektedir. assur kaynaklarına göre en geç 717’de kral olan midas’ın M.Ö. 677’de yani 40 yıl sonra ölmesi mümkünse de bu kadar uzun bir süre karlık yapmış olması şüphelidir. Bu nedenle birinci kimmer akınında Midas ölmüştür. Ancak Phryg Devleti hala ayaktadır.Çünkü Ankara’da bir tümülüste ele geçen İon kuşlu kasesi M.Ö. 650-640 tarihlerindendir.Bu Tümülüs 7. yüzyılın ortasında Phryg beyliklerinin hala egemenliklerini sürdürdükleri açığa vermektedir.Olgun Stil’in misadın ölümü ile son bulmadığını sözü geçen Tümülüs ile Ankara ve gordionun diğer Tümülüslerinde ele geçen güzel ve nitelikli malzeme göstermektedir. Bu nedenle Olgun Stil’in alt sınırına M.Ö. 650 sıralarına tarihlenmenin doğru olacağı düşüncesindeyiz.
Ancak Olgun Stil’in yukarıda incelenen seramik, tunç ve ağaçtan yapılmış eserlerin en güzelleri şüphe yok ki M.Ö. 725-675 süreci içinde üretilmiştir.
Subgeometrik Stil

Bir Ankara tümülüsünde bulunan İon kuşlu kasesinin gösterdiği gibi Phryg M.Ö. 7. yüzyılın ortasında Helen sanat eserleri ithal etmeye başlamışlardır. Bu arada Boğazköy ve Alacahöyükte elde edilen seramik eserlerde İon geçgeometrik ve subgeometrik vazoculuğunda ki T-motifinde taklit edildiğini görüyoruz. Daha başka kaplarda da İon subgeometrik seramiğinin etkileri göze çarpmaktadır.İon subgeometrik etkilerin Orta Anadolu’ya 5-10 yıllık bir gecikme ile gelmiş olduğu şüphesizdir.
frigya_2.jpg
frigya_4.jpg
Geç Phryg Stili
Geç phryg Stili seramikte olsun heykelcilikte olsun ,İon modellerin taşralı taklitlerinde oluşur.Kap şekilleri bir ölçüde Olgun Stili kısmen yaşatırlarsa da aslan ve sfenks tasvirleri İon sanatının acemice kopyalarıdır. Buna karşılık heykelcilikte İon etkisine rağmen başarılı eserler ortaya çıkmıştır. Özellikle kybl kabarmaları özünde İon heykelciliğinin büyük etkisinde kalmakla birlikte M.Ö. 550 sıralarında kendine öz bir Phryg Stili oluşturmaktadır. Bu dönemde Phryg beylikleri afyonkarahisar ve Eskişehir yöresinde eski Phryg sanatını yaşatan kayalardan oyulmuş kült ve mezar anıtları yapılmıştır. Olgun stil çağında mevcut olmayan bu kayı anıtları Anadolu’nun en ilginç ve en değerli eserleri arasında yer alırlar.
Afyonkarahisar yanındaki büyük aslan taşı ile anılan anıtsal kaya mezarının cephesinde görülen iki aslan geç Hitit tipini yaşatırlar. Bu nedenle söz konusu mezarın M.Ö. 8. yüzyılıyla tarihleyenler olmuştur. Oysa ayağı dikilmiş durumundaki aslanların altında mezar kapısının iki yanında yatar vaziyette başları ile bize bakan iki aslan M.Ö. 6. yüzyılın ortalarından beri tanıdığımız İon mezar aslanlarının şemasındadırlar.
Söz konusu mezar anıtının hemen on adım batısındaki kırık aslan taş mezarının yan yüzüne ait aslan başı da bütün ikonografik ayrıntıları bakımından M.Ö. 8. yüzyılının dörtlüğünde bir aslan tasviri olmak gerektir. Ne var ki aynı anıtın ön cephesindeki sahneden bu güne kadar kalan bölümün kesin olarak gösterdiği üzere kırık aslan taş mezarı M.Ö. 8. yüzyılında değil İonlu savaşçının omzundaki giysi kıvrımlarını kesin biçimde açıkladığı gibi M.Ö. 540-530 tarihlerinde yapılmıştır. Geri kalan Phryg kült ve mezar anıtlarının da M.Ö. 6. yüzyılında ortaya çıkmış olduğu diye kunts anatoliens Phrygisceh kunts kitaplarında ayrıntılı olarak açıklanmıştır.Phryg kaya anıtlarının bazıları ise Helenistlik ve roma dönemlerine aittirler. Ancak her iki dönemin kaya mezarların Phryg yanı pek kalmamıştır.
Kaynakça
Sevim Buluç “the architectural Use of the animal and Kybele Reliefs found in Ankara “Source:Notes in the History of art VII 3\4, 1988. 16-23; AKURGAL, Phrygische Kunst, Ankara 1955; E Akurgal Die Kunst Anatoliens
aslan_kaya.jpg
frigya_kralligi_1.gif
bacchus_pan.jpg
kybele.jpg
frigya_aslan.jpg


frigya_5.jpg
frigya_7.jpg
 
Urartu Sanatı

Urartu sanatı hakkında Toprakkale, altıntepe ve Karmir blur kazılarında meydana çıkarılmış olan eserler sayesinde fikir edinmemiz mümkündür. Elimize geçen en eski Urartu eserleri I. Argisti ve II. Sardur’a ait birer kalkanla birer miğferden
aslan_basli_bilezik.jpg
ibarettir.bu miğferler ve kalkanlar üzerinde ait oldukları kralın adı ile çeşitli insan ve hayvan tasvirleri mevcuttur. Toprakkale kazılarında meydana çıkan insan büstü şeklindeki kazan kulpları M.Ö. 8. yüzyılın sonundadır. Yine Toprakkale kazılarında elde edilen ve önemli bir kısmı bir tanrı heykeline ait bir tahtın tezyinatını oluşturan bronz heykelcikler ise, ense üzerinde dikey şekilde yer alan saç topuzundan anlaşılacağı üzere 7. y.y Assur stilinde Urartu eserleridir. Altıntepe’de bulunmuş olan ve kulp yerlerinde dört boğa başı bulunan bronz kazan M.Ö. 7. yüzyılın başındadır. Toprakkale’de elde edilmiş olup bugün Berlin müzesinde ve British museum’da bulunan kalkanların büyük bir kısmı Urartu devletinin son devirlerinde yapılmışlardır. Bunlardan british museumda saklı olanın üzerinde Erimena’nın oğlu III. Rusas’ın, yani son Urartu kralının adı vardır. Bu kralın M.Ö. 7. yüzyıl sonunda ya da 6.y.y başında yaşadığı anlaşılmaktadır. Saygı sunuş sahnesini gösteren bir altın madalyon da aşağı yukarı kalkanların devrinde işlenmiş olsa gerekir.
urarttanri_4.jpg
Urartu eserlerini tektik ettiğimizde onlara has olan bazı stil özellikleri tespit etmek kabildir. Urartu bronz eserlerinde bilhassa halka şeklinde stilizasyon göze çarpar. Aslan tasvirlerinde, boyun üzerindeki yele buruşuğunun yukarı kısımda bir halka biçiminde son bularak kulağı meydana getirmesi veya alt dudağın yine halka biçiminde çene altına kıvrılması, kuyruğun bir çember gibi yuvarlak şekilde tasvir edilmesi, ayak adalesinin üst kısımda bir küçük yuvarlakla süslenmesi bir nevi halka stili meydana getirmektedir. Aynı halka şekilli tezyina
halenze_urartu.jpg
tı boğa tasvirlerinin buklelerinde, yelerlinde ve kuyruğu sıkan kurdelenin iki yanında görürüz. Büyük bronz kazanların kenarlarında kulp vazifesi gören kadın büstlerinin göğüslerindeki üçgenlerin tepelerinde görülen küçük yuvarlak süslerde halka şeklinde stilize etme modasının birer görüntüsüdür. Halka stili M.Ö. 8. y.y eserlerinde görüldüğü gibi 7. yüzyılda da devam eder. Fakat 7. ve 6. yüzyıl aslanlarında halka stilinin yerine bazı uzuvların şişkin bir şekilde stilize edildiğini görüyoruz. Bu “yumru” stilde Urartu eserlerine ait bir özellik olarak belermektedir. Urartu bronz eserlerine öz diğer bir çalışma biçiminde insan başlarında yada hayvan vücutlarında iç kısımların noktalar, halklar veya balık kılıcı şeklinde tezyinatla doldurulmuş, koşut çizgilerle stilize edilmiştir.
history_urartu.jpg
urartu_kazani_1.jpg
urartu_kazani.jpg
Urartu eserlerinde insan gözünün işlenmesi de bir özellik arz eder. Profilden bakıldığı zaman göz kapak kenarlarının yanlara doğru abartmalı bir şekilde sivri olarak uzandığı görülür. Fizyonomi bakımından da Urartu insan tasvirlerinde çok önemli özellik saptamak olasıdır. Bronz kazanlarındaki insan tasvirlerinin yada Adilcevaz’da bulunmuş bir taş kabartmanın üstündeki tanrı kadın figürün profiline dikkat edilirse burun alından itibaren kuvvetli bir şekilde öne çıktığını ve belirgin bir eğrilikte olduğunu görürüz. Aynı burun altı madalyon üzerindeki kadın tasvirlerinde de mevcuttur
Van bölgesinde meydana çıkan eserleri inceleyerek Urartu sanatının özelliklerini ortaya koymuş bulunuyoruz. Böylece halka stil, kaş ve göz kapağı kenarlarının işlenişi ile yüz profili bakımından Etrğsk mezarlarında bulunmuş olan bronz insan tasvirlerinin Urartu ülkesinde ihraç edilmiş olduğu kesin bir şekilde ifade etmek mümkündür. Yunanistan’da bulunmuş bir grifon eserle bir boğa heykelciliğin yine Urartulara öz süsleme tarzı göstermeleri bakımından birer Urartu eseri olarak kabul etmemiz doğru
uraru2.jpg
olsa gerketir.
Etrüsk mezarlarında ve özellikle yunan kutsal mahallerinde bulunmuş olan ve kenarları aslan yada grifon başlarıyla süslü kazanların da Hitit – Aram tarzında bir stil göstermeleri bakımından kuzey Suriye’den veya güneydoğu Anadolu’dan bir yerden ihraç edilmiş olmaları gerekmektedir. Arkeoloji dünyasında bu grifonlar ve aslan eskiden beri yunan ürünü olarak kabul edilmişlerdir. Çünkü kazanlara takılı aslan ve grifon protomların Şark’ta meydana çıkmamış olması ilim adamlarının bu kanaate götürmüş ve bugüne kadar onlara yunan eserleri gözüyle bakılmıştır. Halbuki grifon tasvirleri veya kazanlar süsleyen grifon heykelcileri yunan ve etrüsk merkezlerinde 7. yüzyılın başında ani olarak ortaya çıkmaktadır. M.Ö.7. yüzyılın başında önce batı dünyasında hiçbir grifon tasvirli mevcut değildir. Hesiodos’un Theogoniası’ndan anladığınıza göre grifon ve chimaira gibi hayali figürler, yazılı vesikalıklarda ancak 7. yüzyılın başlarından önce bilinmezler. Buna karşılık bu tip kazanlar ve onların süslerini oluşturan grfionlar Şark Dünyası’nda eski devirlerden beri biliniyordu. Geç Hitit bölümünde hellen grifonlarının Hitit sanatından geldiğini göstermiş bulunuyoruz. Geç Hitit sanatının en güzel örneklerini vermiş bulunan Sakçegözü eserleri arasındaki kuş adamları ve aynı atölyenin etkisiyle meydana geldikleri şüphesiz olan Ankara kabartmaları arasındaki grifonu, Yunanistan’da ve Etrüsk merkezlerinde bulunmuş olan bronz grifonlarla karşılaştırdığımız takdirde. Arada çok büyük bir bezerliğin mevcut olduğunu görürüz.
insan_yuzlu_vazo.jpg
Hitit kabartmalarındaki grifonların en mühim özelliği başını aslanla kuş arası bir şekil göstermsidir. Alt çene bir aslan çenesidir. Boyun ve ense yeleleri il göz altı buruşuğu ve kaş göz stilizasyonları da aslan tasvirlerinden alınmalıdır. Buna karşılık gaga şeklindeki üst çene ve boyunu süsleyen iki ucu helzyon şekilli tüy, kuş özeliklidir. Kulak ise bir alt kulağını andırmaktadır. Anlıan bütün detaylar yunan ve Etrüsk merkelerinde M.Ö.7. yüzyılın başında ani olarak ortaya çıkan grifon tasvilreinde de mevcuttur.. bu sonucuların alıntıları üzerindeki bocuk biçimli süs de SAkçegözü örneklerinin gösterdikleri helezonun bir yuvarlağa dönüşmesinden meydana gelmiştir. Böylece bugüne kadar düşünüldüğün tersine olarak yunan ve etrğsk örneklerin yunan ürünü olmayıp Hitit merkezlerinden ithal edilmiş eserler olduğu belirmektedir. Yunanistan’da ve Etruria’da bulunmuş olup aynı çeşit kazanları süsleyen aslan başlarıda grifonlar örneğinde olduğu gibi Hitit
kanatli_figur.jpg
ürünüdürler. Etrüsk prenslerinin mezarlarında bulunan kazanları süsleyen aslanları,alın,gözaltı,burun üstü ve kaş göz stilizasyonları bakımından olduğu kadar açık ağızları, kesici dişleri be genellikle baş şekilleri yönünden sakçegözü aslanlarının yakın benzeridir. Aynı kazanın konik şekildeki ayağın süsleyen sfenks tasvirli SAkçegözü kabartmalarındaki sfenkslerin adeta bir kopyasıdır. Etrüsk mezarına bulunan kazan ayağındaki sfenkslerin Aramlı başlıkları yuvarlak tepelikleri ve boynuzlarıyla, saç ve sakalları da burmalı bukletiyle Sakçegözü sfenkslerin tıpksıdır. Aynı Aramlı şapka boynuzları ve yuvarlak tepeceği ile İvriz kabartmasının tanrı figüründe de görülmektedir. Etruria’da bulunan kazandaki sfenkslerin yüz profili ve semitik tipdeki burunları da İvriz kabartmasının tanrı ve kral figürlerinde mevcuttur. Bu karşılaştırılmalar Etruria’da bulunan kazanın sfenks, aslan ve grifon tasvirleriyle, Aramlaşmış bir Hitit eseri olduğun açık olarak ortaya koymaktadır.
Yunanistan’da ve Etururia’da bulunmuş olup girfon ve aslan protomlarıyla süslü olan geç Hitit-Aram tarzı kazanların tarihi M.Ö.7 yüzyılın başında tesadüf etmektedir. Böyle olduğuna göre bu eserler Geç Hitit atölyelerinin Asur idaresinde de çalışmış olmaları kabul etmek mümkün olduğu gibi, onların Urartu Ülkesi’nde geçip orada yerleşmeleri de olasıdır. Nitekim geç Hitit heykeltıraşlık atölyelerinden biri Ankara’ya kadar gelmiş ve 700 tarihlerinde Phryg prenslerinin yapılarını süsleyen kabartmları meydana getirmiştir. Aynı şekilde bazı Hitit atölyelerinin Urartu sanatkarlarıyla işbirliği yaparak grifon ve aslan başlarıyla süslü kazanlar imal edip onları Yunanistan’a ve Erturia’ya sattıklarını düşünmek akla yakın gelmektedir.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çalışan bu atölyelerin batı aleminde yaptıkları bu sanat eserleri M.Ö.710-685 tarihlerinde olagelmiştir. Yunanistan’da M.Ö.7 yüzyılın başında insan başlarıyla süslü kazanların güzel örnekler halinde kopya edildiğini fakat kısa bir süre sonra bu modanın terk edildiğini görüyoruz.
okuz_basli_heykel.jpg
urartu.jpg
urartu_sphinx.jpg

urartu_10.jpg
urartu_9.jpg
urartu_8.jpg
urartu_7.jpg
urartu_5.jpg
urartu_4.jpg
urartu_3.jpg

urartu_2.jpg
urartu_1.jpg


 
Lydia Sanatı

Lydia Seramiği
Lydia’lıların seramik sanatı üzerinde oldukça belirgin bilgimiz vardır.Lydia bölgesinde genellikle iki çeşit seramik elde edilmiştir:
1-Özgün Lydia çanak çömleği
2- az veya çok Helen etkisi gösteren Lydia bölgesi kap kacak örnekleri
Lydia seramikçilerinin özgün bir yaratısı olan Lydia adlı küçük kap o zaman ki dünyanın en gözde kremi olan Lydia Myra için kullanıyordu. Lydia seramiğinin bir özelliği dalgalı mermer ve cam kapları anımsatan çizgi öğeleriyle özeli oluşudur.Kapların hamuru ve fonu beyaz, sarı ya ad turuncu rengindeydi.Laydia seramiğindeki figürler hellen etkisi sergilerler. Bu satırların yazarı bayraklı ve daskylion kazılarında güzel örnekler çıkarmıştır. dasklionunda şimdi başarılı çalışmalar yapan Tomris bakır akbaşoğlu yeni güzel buluntular elde etmektedir.
Lydia hazinesindeki bir gümüş alabastron doğu hellen sanatının Lydia’lı temsilcisidir. Nokta küçüklüğünde yuvarlıkçılarla bezeli , otlayan geyiklerin yakın benzerleri M.Ö.6. yy ın il yarısında yapılmış olan Klazomen lahitlerinde görülmektedir. Bu nedenle Uşak Müzesi’nde albastromun 6.yy’ın ikinci dörtlüğü sıralarında işlenmiş olduğu kanısındayız.
Uşak Müzesi’ndeki Lydia Hazinesi’nde yer alan duvar resimleri Lydia’lıların M.Ö.5. yy.da yani Pers egemenliği dönemde de yüksek düzeyde eserler ortaya koyduklarını açığa vurmaktadır.Olağanüstü nitelikli bu duvar resimleri Thasoslu büyük ressam Polgnotos’un
Etkili olduğu dönemde Doğu Helen atölyelerinde yetişmiş İonalı ya da Lydialı bir usta M.Ö.457-450 sıralarında yapılmış olmalıdır.
lydia_seramigi.jpg
lydia_2.jpg

Lydia'lılarda Heykel ve Kabartma Sanatı

lydia_3.jpg
Lydia gömü kabartmalarında altın, gümüş ve bronz paralarda görülen tasvirler Helen etkisi gösterirler. Lydia hazinesinde yer alan bir çok eser yüksek nitelikli Helen ürünüdür. Özellikle bir gümüş Oinochoenin kulpunu oluşturan erkek figürünün uzun saçlarının açıkladığı gibi bu eser Anadolu İon sanatının karakteristik bir yaratısıdır. Uzun saçın ilk örneğini Efes’te M.Ö. 570-560 tarihlerinde yapılmış olan bir rahibe fildişi figürcüğünde ve daha sonra Sisam’da M.Ö.6. yy.’ın son dörtlüğüne ait bir bronz erkek heykelciliğinde bulunuruz. Kanımızca Lydia hazinesindeki bu eser İtalya’ya göç etmiş olan bir İonalı sanatçı tarafından M.Ö.6 yy.’ın son dörtlüğünde meydana getirilmiştir.

Herodot’un anlatıldığına göre Lydia Kralı Kroisos Delphi’deki Apollon Tapınağı’na 5 kilo ağırlığında altından bir aslan heykelciği ve bir çok altın ile gümüşten yapılmış kaplarla ziynet eşyası hediye etmiştir. Ne yazık ki figürlü tasvirler konusunda Herodot’un öykülediği roisos döneminde girebilecek pek az Lydia eseri gün ışığına çıkmıştır. Bunlardan en önemlisi şimdi İstanbul Müzesi’nde bulunan fildişinden yapılmış bir heykel damgadan dolayı bu eser ay tanrıçasının kölesi olarak adlandırılmıştır. Fildişi başın fiyıznomik özellikleri değişik bir tip gösterdiğine göre bu eserin bir Lydialı sanatçının yapıtı olduğu kanısındayız.

Bir Başka önemli eser Sardes’te Bintepe Tümülüsünde bulunan ve Biritish Museum’da saklanan mermer kabartmadır. Tümülüs mezar odasındaki bir mobilya eserinin parçası olması gereken bu kabartmadaki otlayan geyiklerle üç atlı birinci bize bu eserin M.Ö.6. yy.’ın 2. Dörtlüğünde Helen etkisi altında üretilmiş bir Lydia yapıtı olduğu izlemini vermektedir.
Sardest’te bulunmuş olan tarraktotta levhalari ise Larissa Asos ve Phokaia gibi kentlerde bulunmuş tapınak terrakotları gibi Helen sanatının taşralı temsilcileridir.
Metropolitan Müzesi’nde geri gelen ve şimdi Uşak Müzesi’nde sergilenen altın ve gümüş eserler, Heroto’un öykülediği Delphi’deki hazinenin yapıldığı tarihten sonra bir döneme M.Ö. 252-450 sürecine, aittirler.
Uşak Müzesi’ndeki hazinede bir oniochoe büyük bir olasıkla Anadolu’dan İtalya’ya göç etmiş olan Doğu Helenli bir ustanın eseridir. Buna karşın birçok figürlü tasvir Helen sanatının taşralı örnekleridir. Geri kalan değerli altın ve gömüş eserlerin büyük bölümü Pers kökenlidir.
lydia_4.jpg
lydia_5.jpg
lydia_gumus_vazo.jpg
lydia_6.jpg
lydia_1.jpg
Paranın ( Sikkenin ) İcadı
lidya_sikkesi.jpg
Lydialıların bir de dünya tarihi bakımından çok önemli bir rolleri olduğu kabul edilir. Nitekim Helen yazılarında göre madeni sikkeleri Lydialılar icat edilmişlerdi. Ancak bu satırların yazarı bir devlet tarafından basılmış olan paranın alışveriş aracı olarak kullanılmasının daha çok Anadolulu Helenlerin becerisi olduğu düşüncesindedir. Çünkü Lydialılar deniz ticaretinden yoksun olduktan başka güvenceli, ulaşımı kolay yollara sahip olmamaları nedeniyle Doğu ülkelerindeki ticaret ve kültür merkezleriyle sürekli bağlantı da kurulamamıştır. Nitekim Lydia sanat eserlerinde Pers işgaline, yani 545 tarihine değin hiçbir Mezopotamya ya da Mısır etkisi görülmektedir. Buna karşılık Anadolulu Doğu Helenler M.Ö.650 tarihlerinden başlayarak bir yüzyıl boyunca bütün Karadeniz çevresinde kurdukları kentler ve Akdeniz kıyılarında sahip bulundukları ticaret üsleri ile o zamanki dünya ticaretinde egemen durumundaydılar.
Böylece paranın icadının Helenlerle Lydialıların ortak bir başarısı olarak akla yakın gelmektedir. Beklide altın, gümüş ve bronz madenleri Lydialılar veriyor ve paranın da Anadolu Helen kent devletçikleri sağlıyorlardı. Nitekim para üzerindeki aslan ve boa resimlerinin de Doğu Helen biçiminde olması bunu açığa vurmaktadır.
Zaten madeni figürlü sikkelerin ortaya çıkışı da yıllar önce İngiliz arkeoloğu E.S.C Robindın’ın saptadığı ve bu satırların yazarının da belirttiği gibi M.Ö.630 tarihlerinde olagelmiştir.. Buda Milletos başta olmak üzere Anadolulu kent devletçiklerinin en parlak dönemine rastlanmakta ve paranın kullanılmasını gereken durumun ancak Anadolulu Helen işadamlarına yarayacağını kanıtlamaktadır
 
Karia Seramik Sanatı

Phrygia’da M.Ö.6., Lydia’da 7., Lykia’da 6. yüzyıldan eskiye giden eserler bulunmamasına karşın, Karia bölgesinde Hitit imparatorluğu çağına değin uzanan

çeşitli seramik ürünlerine rastlanmaktadır. Karia yöresinin M.Ö.2. binin ikinci yarısındaki eserleri Yusuf Boysal, M.Ö.1050-700 tarihleri arasındaki Helen dönemi vazoları ise Coşkun Özgünel, tarafından örnek biçimde işlemişlerdir. Myken dönemi eserlerinin Karialılarla hiçbir ilgisi yoktur. Buna karşın Helen dönemine ait vazolar, Helen sanatının Karialı yaratılarıdır. Karia bölgesinde Arkaik ve Klasik dönemlerden günümüze kalan vazolar da Karialı kimlik taşırlar.
Anadolu’da en Eski Helen Tümülüsü
Karia’da, Dirmil’de kaçakçıların kazdığı, ardından Amerikalı arkeologların ve bu satırların yazarı ile Coşkun Özgünel’in araştırdıkları bir tümülüsün gömü odasında geç protogeometrik kaplar bulunmuştur. Böyle olduğuna göre söz konusu Tümülüs M.Ö.10. yy.da yapılmış olup Anadolu Helen sanatının en eski gömü anıtıdır.
Kayalara Oyulmuş Gömü Anıtları
Karia bölgesinde bulunan kayalara oyulmuş gömü anıtları Lykia örneklerine benzemekte olup İon sütunları ve süsleme öğeleriyle bezelidirler.
Karia’da Pers Etkileri
M.Ö.545 sıralarında Pers egemenliği altına geçen Anadolu’da Sardes, Daskylein ve Lykia gibi, Karia Bölgesi de doğu dünya görüşü etkisine girer. Örneğin kardeş oldukları halde Maussollos Artemisia ile evlidir. Böyle olmakla birlikte mimarlık, heykeltıraşlık ve resim sanatında Helleb sabatı egemen olmaya devam etmiştir. Örneğin, dünyanın 7 harika eseri arasında yer alan Bodrumdaki Maussollos’un 49 m yüksekliğindeki gömü anıtının kabartmaları M.Ö. 357 – 353 tarihleri arasında Skopas, Timotheos,Leochares ve Karialı Bryaksis tarafından işlenmiştir. Bryaksis sözcüğü Kariaca olduğuna göre bu adı taşıyan sanatçı Karia kökenlidir. Ancak M.Ö.372’de Atina’da doğan ve Skopas işliklerine çalışan Bryakis’in Maussollos kabartmaları, öteki üç ustanın kabartmaları gibi tamamıyla Helen üslubundadır.
Priene’deki Athena Tapınağı’nın mimarı Pyheos tarafından inşa edilen söz konusu Hallikarnas Anıtında gömü odasının yüksek bir altlık üzerine durması, Lykia gömü anıtlarını örneğin Nereid ve Limyra örneklerini anımsatır. Böyle olmakla birlikte antik çağın yedi harikasından biri olan Masussolleion kendine öz bir kimlik taşır.
Karia’da Sualtı Buluntuları
Antik çağ buluntularının sergilendiği ve arkeolog Oğuz Alpözen’in başarılı çalışmlarıyla geliştirilen eşsiz bir Türk denizcilik müzesi Karia’nın Bodrum kentinde yer almaktadır. Bu ilginç ve çok iyi düzenlenmiş müzede, rastlantı sonucu deniz dibine görülüp toplanan kalıntılardan başka, Pensylvanşa University Mueseumdan Prof. George F.Bass ve yardımcısı Prof. Cem Pulak’ın sualtı araştırmalarında ele geçirdikleri eseler de sergilenmektedir
 
Lykia Sanatı

Lykialılarda Yontu Sanatı
oren_myra.jpg

Hellen yontu işliklerinde yetişmiş oldukları şüphesiz olan Lykialı heykelciler, büyük ölçüde öğretmenlerin etkisi altında kalmışlardır. Böylece olmakla birlikte M.Ö.6,5 ve 4 yüzyıllarda geliştirdikleri eserlerde Hellen örneklerinde görülen ideal tasvir türünü tersine canlı ve hareketli bir görünüm sergiler. Söz gelimi İsinda Trysa gömü alıntılarındaki aslanlar Helenlerin çağdaş örneklerinden daha canlıdır. Lykialı sanatçılar helketli eserle ortaya koyma çabasına büyük önem verirler. Nereidler Anıtı’ndaki tören geçişi yapan savaşçıların canlılığı dünya sanat tarihinde önemli bir şeklide başarılı tasvirdir.
Trysa ve Limyra anıtlarında savaşçıların yan yana olduğu gibi arka arkaya da sıralanmış olmaları, bir çeşit üç boyutlu tasvir türüdür. Bilindiği gibi ışık ve gölgeyle üç boyutlu tasvir sanatı Hellen icadı olup M.Ö.5.yy’ın ikinci dörtlüğünde ortaya çıkmıştır. Bu nedenler Lykia yontu ustaların bu ileri düzeyde ki tasvir türünü M.Ö. 480-440 tarihleri arasında çalışmış, ancak hiçbir eseri günümüze gelmemiş olan Helenli büyük ressam Polygnotos’tan öğrenmiş ancak hiçbir eseri günümüze gelememiş olan hellenli büyük ressam Polygnotos’tan öğrenmiş oldukları şüphesizdir.
Lykia yontu sanatının en önemli özeliklerinden biri de narratif, yani öyküleyici tasvirler yapılmış olmasıdır. Trysa,Limyra ve Nereidler anıtlarında narratif, öyküleyen tasvir sanatının güzel örneklerini buluruz.

Lykia Yontu Sanatında Doğu Etkileri

j_demre6.jpg
Lykia kabartmalarını işleyen ustalar yukarıda dediğimiz gibi Hellen kökenli olmayıp Hellen Sanat atölyelerinden yetişmiş ustalardır. İsinda gömü anıtında gördüğümüz bir askerin düşmanları yenerek aldığı kalkanlarla tasvir edilmiş olması bunun en belirgin özelliğidir. Bu tür zafer tasvir sahnesi Hellen sanatı için söz konusu olamaz. Bunun gibi Ksanthos’ta 11 metre yüksekliğinde bir dörtgen kulenin tepsinde yer alan kral heykeli Hellen dünya görüşüne çok ters düşen bir tasvir türüdür.

Lykia yontu sanatının Hellen örneklerinden ayıran bir başka önemli özelliklede , Lykia kralcıklarının Doğu hükümdarlarla benzer bir yaşama özen göstermeleri ve bu istemin sanat eserlerine yasınmış olmasında görülmektedir.
Lykia sanatında Hitit-Assur etkileri göze çarpmaktadır.Trysa ve Limyra gömü anıtlarındaki sahnelerin bir çoğu da Chlids’ın saptadığı gibi dolaylı yollarda Asur örneklerinin etkisini taşırlar.
En çok rastlana ikonografi ve stil öğelerinin Pers kökenli oluşu doğaldır. Çünkü Anadolu M.Ö. 6. YY ortasında başlayarak Büyük İskender’in yarım adaya
gelişene değin 200 yüz yıl boyunca Pers İmparatorluğunun işgali altındaydı.Lykia sanatındaki Pers etkilerinin J. Borch Hardete çeşitli yayınlarında ayrıntılı bir biçimde saptamıştır.

Lykia Seramik Sanatı

Lykialıların kendilerine öz bir seramik sanatı yoktur. Ksanthos’taki başarılı Fransız kazılarının gün ışığına çıkardığı ve M.Ö. 7.yüzyılın başında daha eski olmayan seramik buluntularının hiçbirisinin lykialılarla ilgisi bulunmadığı şüphesizdir.
Öyle anlaşılıyor ki yontu sanatında yoğun hellen etkisi altında olan zengin Lkia beylikleri çanak, çömlek gereksinmelerini de hellen kentlerinde yaptıkları ithalat ile karşılıyorlardı.

Lykia’da Duvar Resimleri
lykia.jpg
Lykialıların kendilerine öz bir seramik sanatı olmamasına karşın güzel duvar resimleri geliştirdikleri anlaşılmaktadır. Machteld Mellink’in Kızılbel ve Karaburun Tümülüslerinde gün yüzüne çıkardığı mezar odalarını süsleyen duvar resimleri albenili çekiciliktedir. Kızılbel’deki duvar resimleri Arkaik Doğu Hellen stilinde olup M.Ö. 525 tarihlerinde işlenmiştir. Daha yüksek bir düzey sergileyen Karaburun Tümülüsü’ndeki duvar resimleri ise Doğu Hellen-Pers stilindedir ve M.Ö. 5.yüzyılın başında yapmış oldukları izlenimini vermektedirler.

Lykia Uygarlığının Gün Işığına Çıkarılması
lykia_1.jpg
myra1.jpg
Lykia’da ilk kazı Ksanthos’ta Pierre Demargne tarafından başlatılmış Henri Metzger, Chiristian Le Roy tarafından sürdürülmüş olup, şimdi yeni bir heyet tarfından yürütülmektedir. Çok önemli sonuçlar veren Fransız araştırmalarından sonra Jürgen Borchhardt Limyra’da kazılar yaparak Lykia Bölgesi’nin araştırılmasında yeni ufuklar açmıştır. Peter Frei, Günter Neumann, Wolfgang Oberleitner,, Michael Wörrle, Jan Zahle Lykia uygarlığının tanıtılmasında önemli katkılarda bulunmuşlardır. Bu bağlamda Kaş’ta bir araştırma merkezi kurmuş olan Frank Kolb’un sistemli çalışmaları önemli bir atılımdır.


Lykia eski eserlerinin gün ışığına çıkarılması konusunda Türk arkeologlarının da büyük katkısı vardır. Bu bağlamda Cevdet Bayburluoğlu’nun Arykanda’da , Fahri Işık’ın ve Cengiz ve Havva Yılmaz’la birlikte Patara yaptıkları kazılar önemli sonuçlar vermektedir.
j_demre7.jpg
fethiyetelmesoskralmezari-enbuyugu.jpg
xanthos1.jpg
 
Geri