Altı Şairin Gözünden Beyaz Amerika’nın Irkçılığı

  • Kullanıcı Dem
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Kitap Kulübü
Konu sahibi son olarak 34 gün önce görüldü
1605612391312.png

Güzeliz, hürüz, eşitiz: altı şairin gözünden beyaz Amerika’nın ırkçılığı


Üç ayrı kuşağın ve altı şairin gözünden kalıp kırıcı bir şiir yolculuğu: Afro-Amerikalı şairlerin ırkçı toplum düzenine karşı geliştirdikleri kalıp kırıcı ve özgürleştirici şiir geleneği, dize dize verilen bir mücadele…

Breonna Taylor. George Floyd. Rayshard Brooks. Jacob Blake. Saymakla bitmeyen isimler birbirlerine ekleniyor her geçen yıl. Her geçen gün. Atlatiana Jefferson. Freddie Grey. Michael Brown. Eric Garner. Trayvon Martin. Tekerrür eden, sonra sanki bu devirde artık bir daha yaşanmaması gereken rastgele olaylardan ibaretmiş gibi geçiştirilmeye çalışılan, ama çok geçmeden kaçınılmaz olarak yeniden, bir kez daha tekerrür eden şiddet. June Jordan’ın 1974 yılında kaleme aldığı “Polis şiddeti üzerine şiir”inin dizelerinde sorduğu soru hâlâ taptaze:

Bana şunu söyle
siyah bir çocuğu vurdukları her seferinde
biz de bir polis öldürsek
sence ne olurdu

Soru basbayağı acımasız. Yersiz denebilir mi peki? Son olarak Breonna Taylor’ın katledilişine ilişkin davada yaşandığı gibi sorumlular “kaza” kisvesi altında ceza almaktan kurtulurken George Floyd’un Derek Chauvin adlı polis memurunun dizleri altında boğularak öldürülmesinin açıklaması ne olabilir? Sekiz dakika, 46 saniyelik bir “kaza” mı? Oysa bir ânın içinde ancak bu kadar çok asır barınabilirdi. Kocaman bir kölelik, sömürü ve nefret tarihinin özeti sığmıştı bu sekiz dakika 46 saniyeye, akrep ve yelkovanın suskun tanıklığında. Sahi, herkesin dilinin ucunda olanı yüksek sesle söyleyen şairin dizesindeki gibi, ya kısasa kısas makbul olsaydı?

siyah bir adamı vurdukları her seferinde
biz de bir polis öldürsek
sence kaza oranı da böylece azalmaz mıydı?

Pandemiye, göz açıp kapayıncaya kadar milyonlarca kişiye bulaşan koronavirüse rağmen siz #evdekal’abilir miydiniz? Bir yanda virüs kapan yüz binlerce insan nefessiz kalıp boğularak yaşamlarını yitirirken, diğer yanda ise tam da bu yüzden, George Floyd “nefes alamadığı” için yine yüz binler sokaklara, nefes olmaya döküldü. Ve aralarında tabii ki şairler de vardı. “Geleceği onarmak için dışarıdayız,” diye yazıyordu Citizen (“Yurttaş”) yapıtıyla çağdaş şiirin en önemli temsilcileri arasında gösterilen Claudia Rankine, New York Times Book Review’da, protestoların başlamasının hemen ardından yayımlanan yeni düzyazı şiiri “Hava Durumu”nda. Hayatta muhtelif virüslerle mücadele etmek gerekiyor, malûm. Irkçılık, homofobi, yabancı düşmanlığı, polis şiddeti mesela. Hepsi adeta koronavirüs gibi ciğerlerimizdeki oksijeni tüketirken ne kolonya ne de yüz maskesi fayda ediyor onlara karşı.

“Yüzümüzü örtmek mi? Hayır, evet. Sosyal mesafelenme? Belirli koşullar altında olanlar için toprağın altı. Siyah.”

Afro-Amerikan sanat, özellikle de edebiyat daima kalıp kırıcı ve özgürleştirici oldu. Kalıp kırıcı, çünkü dışlandıkları toplumun ırkçı normları üzerine düşünmenin, başkaldırmanın bir aracı haline geldi zamanla. Kalıpları kırmak, ırkçılığın sistemin bir parçası olduğunu göstermek, onu adlandırmak, şiddeti ters yüz etmek bir zorunluluktu çünkü. Richard Wright’tan Toni Morrison’a, Ralph Ellison’dan Rita Dove’a, James Baldwin’den Colson Whitehead’e beyazların düzenine karşı dert oldu edebiyat. Ama aynı zamanda hemdertti de: Edebiyat ve şiir, beslendikleri gospel (ilahiler), caz ve blues müziğiyle birlikte bir ortak paydayı temsil etti hep. Ve ortak paydaları beyazların yaftaladıkları gibi ilkel, çirkin, değersiz değildi. Hayır. Öyle olmadığının ilanıydı. Toplumda sistematik bir şekilde hor görülmenin sonucunda gitgide büyüyen bir gereksinime cevap veren bir ortak paydaydı bu: Özsaygı ve özsevgi ihtiyacına. Beyazlardan reddettikleri saygıyı, inkâr ettikleri “insanlık” vasfını tanımalarını beklemeden, kendine karşı saygı duymanın yolu açılıyordu edebiyatla, müzikle.

Ten renklerinin güzelliğinin idrakıyla genişlemeye başladı Afro-Amerikan şiir. Langston Hughes’un “Görecekler ne kadar güzel olduğumu,” dizelerindeki o masum veryansın bir bakıma devrimci denemez mi? Siyahların güzel olduğunu o günlere kadar kimseler yazmamış, söylememişken bu minicik dizede milyonlar adına özsaygının temelini atıyordu Hughes. Sonra ekliyordu: “Ve utanacaklar, - / Ben de Amerika’yım.” Hemen ardından Gwendolyn Brooks gettolardaki gündelik hayatı sarahatle şiirlerine taşıyarak güzellik çemberinin sınırlarını kendi yaşam alanlarını da içine alacak şekilde daha da genişletiyordu. Harlem’de, Bronzeville’de kim bir estetik bulurdu? Ne yani, bu şairâne denen şeye illaki şatolarda, beyazların ayrıcalıklı yaşam alanlarında mı rastlanmalıydı?
Bu iki şairin şiir yolculuklarına göz atıyoruz ilk önce:
 

Ekli dosyalar

  • 1605612462632.png
    1605612462632.png
    589.5 KB · Görüntüleme: 0
Langston Hughes: güzelliğin tamtamtam isyanı

"Afro-Amerikan şiirinin kanonun dışında konumlanmasında Langston Hughes’un öncü bir rol oynadığını söylemek herhalde yanlış olmaz. Hughes kendinden sonra gelen tüm Afro-Amerikan yazarları derinden etkileyen bir dönüşümün gerçekleşmesini sağladı: Ten rengini inkâr etmeden, siyahlıktan yola çıkarak kaleme aldı şiirlerini."

Ekli dosyayı görüntüle 21152
Amerika’da Siyah olma duygusunu anlatan başlıca metinlerden James Baldwin’in Yerli bir Çocuğun Notları için hangi sıfatı kullanırdınız? Otobiyografik? Yalın? Kışkırtıcı? Eleştirel? Gerçekçi? Langston Hughes, New York Times’da kaleme aldığı bir eleştiri yazısında Baldwin’in bu denemeleri için daha farklı bir sözcüğe başvuruyor: Şiirsel. “Düşünce şiire dönüşüyor ve şiir düşünceye ışık tutuyor,” diye yazıyor Hughes:

“Nasıl deniz dalgaları kullanıyorsa, Baldwin de kelimeleri öyle kullanıyor, onlarla kıyıya vurup çekiliyor, ilerleyip geri adım atıyor, yükselip selam vererek kayboluyor.”

Form olarak şiire belki de en uzak bir metin için diyor bunu. Çünkü Hughes burada başka bir duyuya öncelik veriyor: Sese. Daha doğrusu sesin, düşünceyle ahengine. Zamanı yaklaşık 70 sene ileriye alıp çağdaş şairlerden Ben Lerner’ın bir söyleşisinden not aldığım şu sözleri anımsatıyor bana:

“Şiir, dilin her bir parçacığının en çok anlamla yüklü olduğu alandır.”

Hughes da bir ses ritmiyle, sözcük seçimiyle erişilen o anlam yoğunluğunda arıyor şiiri.

O dönem adından daha yeni söz ettiren Baldwin’e bir eleştirisi de var. Özellikle ilk romanı Git Onu Dağda Söyle’de bu ahengin yetersiz olduğunu söylüyor. “Benim düşünceme göre Baldwin denemesinde düşünce kışkırtmada, kurmacada duygu uyandırmaktan daha başarılı,” diye yazıyor Hughes. Ardından da şunu öğütlüyor: “Baldwin’in görüşlerinin yarı Amerikalı, yarı Afro-Amerikalı ve daha tam birbirleriyle karışmamış olması önünde bir engel ve bunu aşması gerektiğinin Baldwin’in kendisi de farkında.”

Afro-Amerikan şiirinin kanonun dışında konumlanmasında Langston Hughes’un öncü bir rol oynadığını söylemek herhalde yanlış olmaz. Ondan önce de şiir ve kurmaca eserler kaleme alan Siyah yazarlar vardı, Paul Laurance Dunbar ya da W. E. B. Du Bois gibi. Harlem Renaissance akımının üyelerinden, oyuncu ve müzisyen kimliğiyle tanınan Paul Robeson da etkisi azımsanamayacak bir figür haline geldi (ki ilginç bir anekdot, Robeson’a dair Kürt şair Cegerxwîn’in daha sonra Şivan Perwer tarafından bestelenen “Heval Pol Robson” adlı bir şiiri de vardır). Ne 33 yaşında hayatını kaybeden ve Siyahlara özgü konuşma biçimiyle şiirler kaleme alan Dunbar ne de daha çok kurmaca dışı eseri The Souls of Black Folks (“Siyahların Ruhu”) ile tanınan W.E.B. Dubois, Hughes kadar cüretle Siyahlara özgü bir estetiğin bilinçli olarak benimsenmesini teşvik etti. Hughes kendinden sonra gelen tüm Afro-Amerikan yazarları derinden etkileyen bir dönüşümün gerçekleşmesini sağladı: Ten rengini inkâr etmeden, siyahlıktan yola çıkarak kaleme aldı şiirlerini. Ona göre hiçbir Siyah sanatçı kendi dünyasından, kültüründen, hele hele müziğinden, dansından, neşesinden azade olmaya çalışmamalıydı. “Zenci Sanatçı ve Irksal Dağ“ adlı manifestosunda şöyle diyordu Hughes: “Sanki kendi ırksal dünyası başka herhangi bir dünya kadar ilgi çekici değilmiş gibi ‘Şair olmak istiyorum, Zenci şair değil’ diyen Siyah şair adına utanıyorum. Kendi yüz hatlarındaki beyazlık yoksunluğunun garipliğinden ürktüğü için akademisyenlerin yordamıyla Zenci suratlardan kaçarak günbatımları resmeden Siyah sanatçı adına da utanıyorum. Sanatçılar ne yaptığını seçmekte özgür olmalı, şüphesiz, ama seçtiğini yapmaktan da asla korkmamalı.”

Şiiri belki de Siyahların siyah rengiyle ilk buluşmalarından biri. New York’ta, özellikle 20. yüzyılın başlarından itibaren Siyahlarla özdeşleşen bir getto olan Harlem mahallesini mesken edinmiş Harlem Renaissance akımının arka planında yatan bakış açısı da buydu: Beyazların dayattığı estetik anlayışını hiçe sayarak, Siyahlara özgü bir estetiğin tohumlarını atmak. Bunun için gerekenler ise siyahı utanılan bir renk olmaktan çıkarıp, bir başka deyişle önce kendini kabullenip, bir tutam da özlem duyulan o özgürlüğe göz kırpmaktı. Tıpkı Hughes’un “Dream Variation” (Hayal Çeşitlemesi) şiirindeki gibi:

Kollarımı genişçe açmak
Güneşte bir yere doğru,
Dönmek ve dans etmek
Beyaz gün bitene dek
Sonra dinlenmek serin akşamda
Uzun bir ağacın altında
Gece usulca yaklaşırken
Benim gibi kara, –
İşte budur rüyam!
Kollarımı genişçe açmak,
Güneşin yüzüne doğru,
Dans et! Dön! Dön!
Hızlı gün bitene dek
Dinlenmek soluk akşamda …
Uzun, ince bir ağaç…
Gece yumuşacık yaklaşırken
Benim gibi siyah.

Hughes’un hayatının şiirle kesişmesi en iyi caz kompozisyonlarından mülhem bir doğaçlamanın sihriyle açıklanabilir ancak. Columbia Üniversitesi’ndeki üniversite öğrenimini yarıda bırakıp bir teknede denizci olarak iş bulması ve bu sayede Afrika’nın Batı kıyısındaki liman şehirlerini gezmesi onda kalıcı bir iz bırakmasaydı, belki de “tamtam” sesleri eksik kalacaktı şiirlerinden. İki büyük seyahatinden döndükten iki yıl sonra, 1926’da yayımladığı The Weary Blues (“Yorgun Blues” ya da bir diğer çevirisiyle “Yorgun Ezgiler”) şiirleri de bu dönemde tomurcuklandı. Kendini yeniden keşfetme sürecinin ilk duraklarından, evrelerinden biriydi bu seyahatler. W.E.B. Dubois’nın Siyah İnsanların Ruhları eserinde araladığı kapıyı sonuna kadar açacaktı Hughes: Bundan böyle kocaman bir kıtayla özdeşleşecekti siyahlık. Sonraki yıllarda pan-Afrikalılık akımıyla ve özellikle 1960’lardan itibaren Malcolm X’in o ünlü “Biz Afrikalıyız” sözleriyle bu özdeşlik çok daha politik bir anlama bürünecekti. Şöyle başlıyor The Weary Blues:

Ben Zenciyim:
Siyahım gece siyah olduğu gibi,
Siyahım Afrika’mın derinlikleri gibi.

Tema belliydi artık. Peki ya vezin? Yeni kurulan bu estetiğin sesi, ritmi ne olmalıydı? Hughes, uğradığı gece kulüplerinde çalan müziğe kabartıyordu kulağını. “Caz bana göre Amerika’da Zencilerin yaşamının özünde yatan ifadelerinden biridir,” diye yazıyordu.

“Zenci ruhunun atışının ebedi tamtam sesi –metro vagonlarından, çalışmak, çalışmak ve çalışmaktan ibaret, beyaz bir dünyadaki yorgunluğa karşı isyanın tamtamı; mutluluk ve kahkahanın, bir gülümseme ile yutulan acının tamtamı. (…) Benim görüşüm, genç Zenci sanatçının ödevi– başkalarının ona vereceği bir ödevi kabul ediyorsa eğer –halkının arzularında gizlenen o eski ‘beyaz olmak istiyorum’ fısıltısını sanatının gücüyle ‘Neden beyaz olmak isteyeyim ki? Ben Zenciyim– ve güzelim’ ile değiştirmek olmalı.”

Cazın gülümseten, dans ettiren coşkusu ile blues’un ritmine karışır siyahın güzelliği. The Weary Blues’un son şiiri “Epilog”da adeta bir bütün olurlar bir daha ayrılmamak üzere:

Ben de Amerika’yı söylüyorum.
Koyu kardeşinizim.
Yemeğimi yemeye mutfağa gönderirler beni
Misafirler geldiğinde,
Ama gülerim,
Güzel yerim,
Güçlenirim.
Yarın,
Masada oturacağım
Misafirler geldiğinde.
Kimse cüret edemeyecek
“Git mutfakta ye”
Demeye
O zaman.
Üstelik,
Görecekler ne kadar güzel olduğumu
Ve utanacaklar, –
Ben de Amerika’yım.

Yeri geldiğinde de sahneye çıkıp şiirini müzikle birleştirecekti. Böylece çok önemli bir geleneği de başlatanlardan biri olacaktı.

Siyahların özgürleşmesi önce kimsenin köle ve ikinci sınıf vatandaş olmayı hak etmediğinin idrakiyle mümkün olabilirdi, yani önce beyazların asırlar boyu ürettiği bir söylemin lime lime edilmesi gerekiyordu. Masum gibi görünen bu dizelerin amacı tam da bu: Utancın yükünü Siyahların omuzlarından alıp asıl ait oldukları yere, beyazların sırtına yüklemek. Sadece şiirlerinde değil, öykülerinde (Özellikle de “Beyazların huyları” diye çevrilebilecek The Way of White Folks’ta) ve oyunlarında da bunu yapacaktı. “Bu dönemde üreten biz genç zenci sanatçılar koyu tenli benliğimizi korkmadan veya utanmadan ifade etmek istiyoruz,” diye yazıyordu Hughes ve şu sözlerle bitiriyordu manifestosunu:

“Beyazların hoşuna giderse ne âlâ. Gitmezse, hiçbir önemi yok. Güzel olduğumuzu biliyoruz. Çirkin olduğumuzu da. Tamtam ağlar ve tamtam güler. Siyahların hoşuna giderse ne âlâ. Eğer gitmezse, onların hoşnutsuzluğunun da bir önemi yok. Mabetlerimizi yarınlar için inşa ediyoruz, olabildiğince güçlü, ve duruyoruz dağın tepesinde, kendi içimizde hür.”

İnkâr edilen güzelliğin Hughes’un aynasında hiç sönmemek üzere yansıması, sivil haklar mücadelesini mümkün kılan bilinçlenmenin belki de ilk adımıydı.

Gece ne kadar güzel
Halkımın yüzleri de öyle.
Yıldızlar ne kadar güzel,
Halkımın gözleri de öyle.
Güzel, bir o kadar güneş.
Güzel, bir o kadar halkımın ruhu.

Firaliliğin sembolü olarak Afro-Amerikan edebiyatın çekim merkezi New York’un parya semti Harlem’e taşınıyordu. Bugün bir sanat kolektifi tarafından sahiplenen evinde temeli atılacaktı Harlem Renaissance akımının. Siyah bireyi siyah rengiyle ve şiirle buluşturmuştu Hughes. Yakın şair dostu Gwendolyn Brooks’un tabiriyle bunu yapmayı bir misyon olarak benimsemişti:

“O kendini, halkının gerçek kıymetini bilen biri olarak görüyordu ve Siyahların ‘dünyanın en muhteşem insanları’ olduklarını düşünüyordu. Şiirlerinde, kurmacalarında, denemelerinde ve oyunlarında onların varlığını kutlamak istiyordu. Güçlü yanlarını, direnme güçlerini, cesaretlerini ve mizahlarını kayda geçirmek istiyordu.”

Bireyin ardından bu kez şiir bireylerin yaşadığı mahalleyi sarıp sarmalayacaktı. Bayrağı ise Brooks devralacak, şiirin tılsımını Harlem’den Şikago’nun kenar mahallelerinden Bronzeville’e taşıyacaktı.
 
Gwendolyn Brooks: şiir gettoda

"Her ne kadar en ünlü şiirlerini 1940 ve 1950’li yıllarda kaleme almış ve Afro-Amerikan şiirinin ilk dönemi ile ikinci dönemi arasında bir köprü oluştursa da, Brooks’un 1990’ların sonuna kadar uzanan edebi üretiminde bütün isyanların, mücadelelerin, hak taleplerinin izine rastlamak mümkün."

1605612617539.png
Langston Hughes merceği nihayet Afro-Amerikalılara çevirmiş ve Siyah sanatçılara kendi deneyimlerini yazma çağrısında bulunmuştu. Ama bir şair vardı ki, o deneyime hayatına ve mahallesine dokunan herkesi, sıradan insanları ve onların sıradan gündelik yaşantılarını katacaktı: Gwendolyn Brooks. “Kendi bireysel gerçeğimi gördüğüm gibi anlatmak ilgilendiriyor beni” diyordu Brooks. Annie Allen adında sıradan bir Siyah genç kadının hikâyesini anlattığı şiir kitabı (kitaptaki şiirlerin ana gövdesini destanlara göndermede bulunarak “Anniad” olarak adlandırmıştı) 1950’de Pulitzer Ödülü’ne değer görüldü. Bu aynı zamanda bir Afro-Amerikan yazara verilen ilk Pulitzer Ödülü’ydü. 1945’te yayımlanan Bronzeville’de bir Sokak ise Brooks’un şiirinin tüm öğelerini içinde barındırıyordu: Bir gettonun olağan halleri, emekçilerin, ev kadınlarının, yoksul ailelerin, çocukların hayatlarından kesitler, masum hayaller ve o kadar da masum olmayan gerçekler…

Brooks’un çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği Bronzeville bir nevi Şikago’nun Harlem’i denebilir. Adıyla müsemma, Şikago’da Siyahların çoğunlukta olduğu başlıca gettolardan biri, Upton Sinclair’in başyapıtı Şikago Mezbahaları’nda anlattığı et üretim fabrikalarının bulunduğu “Packingtown” diye anılan bölgenin de hemen bitişiğinde. Toplumdan dışlananların, hor görülenlerin yaşadığı böylesine sefil bir mahalleyi şiire taşımak o kalıp kırıcı hadsizliğin de had safhasıydı bir bakıma. Brooks şiirselliğin genel ahlâkına karşı bu başkaldırıyı duru ama bir o kadar da cüretkâr dizelerle icra ediyordu. Hele hele “Ön bahçede bir şarkı” şiirinde:

Hayatım boyunca hep ön bahçedeydim
Arka bahçeye bir bakasım var
Vahşi ve bakımsız ve aç otların uzadığı
Güllerden bıkar kızlar.
Arka bahçeye gidesim var
Hatta belki sokağın aşağısına,
Orada dilenci çocuklar oynar.
Eğlenesim var bugün.
Harika şeyler yapıyorlar.
Harika vakit geçiriyorlar.
Dokuza çeyrek kala dönmüyorlar evlerine
Annem dudak büküyor, bana hava hoş.
Annem diyor ki bana, Johnnie Mae
Kötü kadın olacak büyüdüğünde.
George er ya da geç boylayacak hapsi
(Geçen kış arka kapımızı sattığı için).
Ama hava hoş bana. Gerçekten, öyle.
Ve ben de isterim kötü kadın olmayı
Ve giymeyi o cesur gece siyahı dantelli çorapları
Ve adımlamayı sokakları yüzüm boyalı.

Brooks gettoyu anlatma hadsizliğini, bir taraftan iyilik ve kötülük arasındaki sınırı flulaştırarak, toplum tarafından ayıplananlara özenerek iyiden iyiye pekiştiriyor. Dilinin sadeliği, gündelik sahnelerin basitliği, imgelerinin oyunbazlığıyla neredeyse hissettirmeden yapıyor bunu. Yakın dostu Hughes’un çizdiği çemberi daha da öteye taşıyor böylece; damgalanan, klişeleşen zenciliği de utançtan arındırıveriyor göz açıp kapayana kadar. 1961’de Studs Terkel ile yaptığı bir söyleşide bu şiirdeki küçük kızın kendisi olduğunu da itiraf edecekti ayrıca…


Brooks’un inşa ettiği “kötü kadın” imgesindeki o muzip gösteriş, bir vaizin sözleri üzerinden Tanrı’yı tatlı tatlı tiye alışıyla kıyaslanınca biraz daha güçleniyor. Makbul olmayan sıradanlık ya da dünyevilik, makbul, hatta ulvi görülen inançtan çok daha gerçek bir hayat deneyimi gibi hissediliyor. Ve bu gerçek olan kıymete biniyor dizelerinde:

Tanrı çok yalnız olmalı diye düşünüyorum.
Kimse sevmez bir efendiyi. Hayır. O
aydınlık şükür duaları, o aydınlık yüce-Tanrımlar, o aydınlık
Pazar kılıklıların kararlı ayin huşusuna rağmen.
Yehova’nın sıralarda yürüyerek geçtiğini düşün
Ciddiyetini, yaratıkların koşa koşa çıkıp
Hizmetkâr-köşelerinden onu karşıladığını, tezahüratlarını
Erdeminin bakışı karşısında.
Ama kim yürür Onunla? – cesaret eder koluna girmeye,
Onun omzuna vurmaya, kulağını bükmeye,
Ona Coca-Cola veya bira ısmarlamaya,
Onun siyasetiyle gırgır geçmeye, Ona şapşal demeye?
Belki de –kim bilir– yoruluyordur aşağıya bakmaktan.
O gözler dikilmez hiç yukarıya. Asla bakmaz öne doğru
Belki de bazen yoruluyordur yüce olmaktan
yalnızlığında. Tutacak bir elden yoksun.

Her ne kadar en ünlü şiirlerini 1940 ve 1950’li yıllarda kaleme almış ve Afro-Amerikan şiirinin ilk dönemi ile ikinci dönemi arasında bir köprü oluştursa da, Brooks’un 1990’ların sonuna kadar uzanan edebi üretiminde bütün isyanların, mücadelelerin, hak taleplerinin izine rastlamak mümkün. Mesela isyanlar üzerine 1970’te kaleme aldığı şiirlerinden bir kesit Brooks’un dizelerindeki o dupduru protest dili gözler önüne seriyor:

Ateş.
Karanlıkta böyle mum yakıyor onlar.
Beyaz bir Filozof der ki
"Karanlığa lanet okumaktansa bir mum yakmak yeğdir.”
Bu mumlar lanet okuyor–
karanlığın diplerini tersine çevirerek.

Benzer bir isyan kıvılcımını içinde barındıran şiirlerinden biri de ilk kez 1991’de yayımlanan şiir derlemesi BLACKS’te yer bulan “Gençlere Söylev”:

Söyle onlara,
söyle aşağıya-çekenlere,
güneşe-vuranlara,
kendini-lekeleyenlere,
ahenk-susturanlara,
“Gün olmasına hazır değilsen bile
Sürmez gece sonsuza dek.”
Haklı olacaksın.
Çünkü budur asıl zor hedef.
Şarkının sonu için değil,
Kazanılan mücadeleler,
Anda yaşa.

Brooks’un iki kuşak arasında köprü olmaktan geri durmaması çok kayda değer. Oysa 1960’lı yılların başında, Pulitzer’in ona tanıdığı meşruiyetle Brooks örnek Siyah sanatçıya dönüşmüştü. 1962’de Başkan John F. Kennedy’nin davetiyle Kongre Kütüphanesi’nde düzenlenen şiir festivalinde şiirlerini okumuş, birkaç yıl içinde de akademide yaratıcı yazarlık dersleri vermeye başlamıştı. Ancak toplumsal uyanışla birlikte o da evrim geçirdi ve Siyah estetiğin protestleşen dilini kendi estetik dünyasında yer vermeye başladı. Bütün bu birikimle tam da bu dönemde, 1967’de kaleme aldığı In The Mecca (Kâbede) en önemli başyapıtlarından biri olarak gösterilir. Şiirinin biçimi çok değişmedi, öfkenin tonu daha çok dilinin yoğunluğunda ele veriyordu kendini. Toni Morrison’un, Gwendolyn Brooks olmasa yaptıklarını asla gerçekleştiremeyeceğini söylediği biliniyor. Lucille Clifton, Wanda Coleman, Jayne Cortez, Rita Dove, Brooks’tan ilham alan kadın şairlerden sadece birkaçı. Hatta büyükannesi ve büyükbabasının hikâyelerini anlattığı Thomas and Beulah eseriyle 1987’de Brooks’tan sonra Pulitzer Ödülü’nü alan ikinci Afro-Amerikan şair olan Dove, şiirleriyle ilk tanıştığı günden itibaren Brooks’un kitaplarını toplamak için bütün kütüphaneleri ve kitapçıları dolaştığını anlatır.

“Gwendolyn Brooks’un şiirleri elimdeki kitabın sayfalarından atlayıp beni yıldırım gibi çarpardı. Bunlar benimle doğrudan, hayatın o çalkantılı merkezinden konuşan kelimelerdi – et gibi besleyen kelimelerdi, buz gibi bırakan kelimeler değil. Evet, o şiirler beni çarpmıştı, güçlü ve canlı şiirlerdi bunlar, dili kullanıp yenilemekten, bükmekten ve ona enerji yüklemekten korkmayan şiirlerdi. Dili titretir, savurur ve üstelerdi”

diye yazıyor Dove Humanities dergisinin 1994’te Brooks’a ithaf edilmiş sayısında. Ve ekliyor:

“Gwendolyn Brooks bana kendi hikâyemde ısrar etme cesaretini veren az sayıda kişiden biri. Ve her ne kadar Pulitzer Ödülü almaya kadar onun ayak izinden gitmeyi asla hayal edemiyor olsaydım da, onun ışıltılı örneği bana ve daha genç sanatçı nesillerine yepyeni olanaklar açtı.”

Ancak sivil haklar için verilen mücadele günlerinde farklı bir şiir anlayışı da ortaya çıkıyordu. Şiir giderek sessizliğe son vermenin ve eyleme geçmenin aracı, hatta bazen bir yolu haline gelir 20. yüzyılın ikinci kuşak Afro-Amerikan şairlerinin kaleminde. Bayrağı devralanlar arasında bunu belki de en iyi kavramsallaştıran Audre Lorde’dir. Lorde şiiri sadece bir estetik arayışı olarak değil, özgürlük mücadelesinin en önemli mecralarından biri olarak görür.

 
Fakat utanmayla gerçek bir toplumsal eşitlik arasındaki yol inişli çıkışlı, kazanımların ardından kökten sosyo-ekonomik değişimlerin gerçekleşmesi ise ağır aksak olunca Afro-Amerikan şiirinin sesi de öfkesini gizleyemez oldu. Gizlemekten de vazgeçti. 1960 ve 1970’li yıllardaki sivil haklar mücadelesinin en hararetli döneminde bir taraftan Amiri Baraka, Marksizmden de ilhamla kışkırtıcı bir üsluba döküyordu tepkisini. Diğer taraftan ise Audre Lorde, feminist ve lezbiyen kimliğinden de beslenerek tüm siyah kadınlara ırkçılığa karşı “öfkelenin!” çağrısında bulunuyordu. Renklerinden sonra artık hislerinden de utanmamalılardı. Şiir de onların dizeleriyle bileniyordu:
Audre Lorde: dize dize özgürleşmek

"Ama şiir de tehlikelidir. Çünkü şiirin hakikate, duyguya erişmenin, onu bedenin içinden küremenin başlıca yollarından biri olduğunu savunur Lorde. Şiir tehlikelidir çünkü aslında hakikat tehlikelidir. Çünkü hakikat iktidara karşı mücadele edenlerin gücünün kaynağıdır bir bakıma."


1605612743390.png

Güzelliği yeniden kazanmak mücadelenin ilk aşamasıysa, siyasi mücadelenin iyiden iyiye yükseldiği, suikastlar ve katliamlarla sekteye uğratıldığı 1960 ve 1970’lerde bunun yeterli olmadığı ayan beyan ortaya çıkıyordu. Şiirin işlevselliğine dair yaşanan fikirsel dönüşümde sivil haklar mücadelesinin de aktif isimlerinden Audre Lorde başı çekenlerdendi. Siyahın güzelliğini ilan etmek artık yeterli değildi. “Siyah güzeldi ama hâlâ şüpheliydi ve tartışma forumlarımız sıklıkla kimin-kimden-daha-Siyah-olduğu veya kim-kimden-daha-yoksul oyunlarının sahnesi haline gelirdi; herhangi kazananın olmadığı oyunlar,” diye yazıyordu Audre Lorde “1960’lardan ders çıkarmak” adlı makalesinde.

Lorde için bu derslerden ikisi “şiirin bir lüks olmadığı” ve siyah kadınların ırkçılığa karşı öfkelerine sırt çevirmeden karşılık vermeleri gerektiğiydi. Karşılarındaki düzene karşı şairler dizelerini bilemeliydi. Hele hele kendini “Siyah, lezbiyen, anne, savaşçı, şair” olarak tanımlayan Lorde birden fazla türde ayrımcılığa uğramanın da etkisiyle hayatta kalmanın, mücadeleyi sürdürmenin yegâne yolunun öfkeden geçtiğini savunuyordu. Öfkenin yıkıcılığına karşı öfkeyi bastırmaktan vazgeçmenin özgürleştirici gücünü öne çıkarıyordu. Ve bu öfke, özellikle siyah kadınlar için güçlenmenin önemli bir kaynağı olacaktı. Şöyle diyordu “Öfkenin Kullanımı: Kadınlar Irkçılığa Cevap Verirken” adlı makalesinde:

“Benim ırkçılığa cevabım öfkedir. Hayatımın büyük bölümünde bu öfkeyle onu inkâr ederek, ondan beslenerek, hayallerimi boşa harcamadan onu kullanmayı öğrenerek yaşadım. Öfkeden duyduğum korku bana hiçbir şey öğretmedi. Bu öfkeden duyduğunuz korku size de hiçbir şey öğretmeyecek. (…) Oysa hayallerimiz ve geleceğimizin hizmetinde ifade edilen ve eyleme dönüştürülen öfke özgürleştirici ve güçlendirici bir berraklaştırma eylemidir, zira ciddi farklılıklarımız olan müttefiklerimizin ve gerçek düşmanlarımızın kim olduğunu bu zorlu tercüme süreci sayesinde belirleriz. Öfke bilgi ve enerjiyle doludur.”

Toplumsal değişim ancak bu bilgi ve enerjinin dışavurumuyla mümkün kılınabilir Lorde’ye göre. Hele ki çifte ayrımcılığa uğrayan Siyah kadınlar için öfkeleriyle barışmak özgürleşme yolunda atılacak en önemli adımlardan biridir. Lorde’nin en meşhur sözlerinden biri de bu satırlarda bulur yerini:

“Eğer tek bir kadın bile özgür değilse ben de özgür değilim, onun zincirleri benimkilerden çok farklı olduğunda bile. Tek bir Siyah zincirli olduğu müddetçe de özgür değilim. Siz de değilsiniz.”

Şiir o isyanın dile geldiği, korkuların eyleme dönüştüğü mecra olarak işlev görür. Yine ünlü “Şiir bir lüks değildir” adlı makalesinde “korkularımız ile daha önce var olmayan bir hal arasında bir köprü” diye nitelediği şiirin bu sayede değişimin zeminin hazırladığını söylüyor Lorde. Bunun en iyi örneklerinden biri de “Hayatta Kalmak için Bir Ayin” şiirinde yer bulur kendine:

Aramızda kıyıda yaşayanlara
kıvrımsız uçurumunda durup kararın
mühim ve yalnız
aramızda izin vermeyenlere
geçip giden seçim yapma hayallerine
girip çıkıp kapı araklarında sevenler
şafaklar arasındaki saatlerde
bir içeri bir dışarı bakarak
aynı anda öncesine ve sonrasına
arayarak geleceğin doğabileceği
bir şimdiyi
çocuklarımızın ağzındaki ekmek gibi
onların hayallerinin yansıtmaması için
bizim hayallerimizin ölümünü;
Aramızda
korkuyla damgalananlara
yüzümüzün ortasında belirsiz bir çizgi gibi
öğrenerek annemizin sütünden korkmayı
çünkü bu silahla
güvende olabileceğimiz illüzyonuyla
ağır ilerleyenler bizi susturmayı umuyordu
Hepimiz için
bu an ve bu zafer
Asla hayatta kalmak için yaratılmadık.
Ve güneş doğduğunda korkarız
durmazsa diye
güneş battığında korkarız
sabah yükselmezse diye
karnımız doyduğunda korkarız
hazmedememekten
karnımız boşken de korkarız
bir daha yemek yiyememekten
korkarız sevildiğimizde
aşk uçup gider diye
korkarız yalnızken yine
ya aşk geri dönmezse
ve konuştuğumuzda korkarız
sözlerimiz duyulmazsa diye
ya da hoş karşılanmazsa
ama sustuğumuzda
hâlâ korkarız
Bu yüzden konuşmak en iyisi
ama şunu hatırlayarak
asla hayatta kalmak için yaratılmadık.

İfade. Lorde’nin savunduğu öfke sözün dönüştürücü gücüyle bütünleşen bir duygu aslında. Aynı zamanda yakın dostu olan şair Adrienne Rich gibi, dayatılan sükûta karşı anlamlandırmak, tanımlamak ve adlandırmak için söze başvurulması gerektiğini düşünüyor Lorde. “Sessizlik sizi koruyamaz” diyerek herkesi, ama özellikle Siyah kadınları teşvik ediyor söz almaya Lorde.

“Konuşmaya başladığında insanlar sana bağıracaklar. Sözünü kesecekler, seni küçümseyecekler ve bunun kişisel olduğunu ima edecekler.”

Bunun kimsenin cesaretini kırmamasını gerektiğini vurguluyor sonra.

“Ve dünya sona ermeyecek. Ve konuşmak giderek daha kolay olacak. (…) Ve sonunda kendi doğrularını söylemekten daha korkutucu tek bir şey olduğunun farkına varacaksın. Ve o şey konuşmak değil.”

1605612772712.png

İktidar, ezenler, sömürenler, gücün sahipleri elbette tehlikeliler. Ama şiir de tehlikelidir. Çünkü şiirin hakikate, duyguya erişmenin, onu bedenin içinden küremenin başlıca yollarından biri olduğunu savunur Lorde. Şiir tehlikelidir çünkü aslında hakikat tehlikelidir. Çünkü hakikat iktidara karşı mücadele edenlerin gücünün kaynağıdır bir bakıma. Hele kimi sözler vardır ki yeryüzünün içinden gelenler için adeta elmas değerindedirler:

Ben
Kapkarayım, söylüyorlar beni
Yeryüzünün içinden.
Açık olmak birçok şekil alır
elmas nasıl alev düğümüne dönüşürse
ses ise kelimeye, ona renk katınca
konuşmak için bedel ödeyen her kimse.
Açıktır bazı kelimeler bir elmas gibidir
güneşin altında şarkılar söyleyerek kırılan
cam bir pencerenin üzerinde
Bazı kelimelerse iddialar gibidir zımbalanmış
koçanlı bir kitapta, –satın al ve imzala ve yırt–
ve yoklasalar da her ihtimali ne olursa olsun
kalır uçları
kötü çekilen bir diş gibi, ucu pürtük pürtük.
Bazı kelimeler boğazımda yaşarlar
zehirli yılanlar gibi çoğalıp. Bazıları ise tanışırlar güneşle
ararlar dilimin üzerinde çingeneler gibi
patlamayı dudaklarımın arasından
kabuklarını kıran küçük serçeler gibi
Bazı kelimeler
azap verirler.
Aşk bir kelime, açık kendine has biçimde.
Nasıl alev düğümüne dönüşüyorsa elmas
siyahım çünkü yeryüzünün içinden geliyorum
şimdi sözümü parlak ışıkta elmas say.

Ama sözler birbirlerine eşdeğer değildir. “Kömür” adlı şiirinde bir taraftan söze hak ettiği değeri (elmas) verirken, beri taraftan da her yerde, her koşulda geçerli olan sözlerin samimiyetsizliğine vurgu yapıyor Lorde. Söylenmedikçe gazabı büyüten sözler, kılı kırk yararak tasasızca ağızdan kaçıp gün ışığına coşku seliyle çıkan serseri sözler ya da inciten, ağırlığından söyleyenin de incindiği, pişmanlık veren, tahripkâr sözler. Ama ne kadar da gerekliler! Feminist şair Rich’in şu dizelerinde dediği üzere:

Ne tür bir yaratık hayatını kelimelere dönüştürür?
Neyin nesidir bu kefaret?
– oysaki bu tarz kelimeleri yazarken, yaşıyorum.

Dahası, ifade bir özsevgi aracıdır Lorde için. Hem bedensel (“Erotiğin Olanakları” makalesi bu anlamda çığır açıcılığını hâlâ korur) hem de zihinsel özsevgi, mücadele edebilmenin ön şartlarını oluştururlar. Lorde’nin "özbakım” diye tanımladığı kendine değer vermek ve kendine iyi bakmak, “kendini şımartmak” anlamına gelmez asla. Bu “kendini korumaktır ve bir siyasi mücadele eylemidir.” Şiir, mücadeleyi mümkün kılar. Hatta Lorde bir adım daha öteye gider: Şiir onun için özgürleşmektir. Beyazların kurduğu düzeni alaşağı etmek demektir. “Beyaz babalar bize dediler ki: Düşünüyorum, öyleyse varım. Her birimizin içindeki Siyah anne ise rüyalarımızda bize şunu fısıldıyor: Hissediyorum, öyleyse özgür olabilirim. Şiir bu devrimci talebi ifade etmek ve kurmak için gerekli dili yaratır, bu özgürlüğü yerine getirir.”

Bu nedenle de şiir, “beyaz babalar”ın cevheri ve siyasetin dili retorikten farklı olmalı. Çünkü şiiri özgürleştirici kılan yanlarının en başında siyasetin yozluğundan azade olması, söylenmek ve söyleyen kişinin duygularını ifade etmek dışında gizli bir ajanda gütmemesi geliyor. Lorde 1978’de yayımlanan öfke dolu bir şiirinde dile getiriyor bu düşüncesini. Ve gelin görün ki, şiirin konusu Eylül ayında yine on binlerin sokağa dökülmesine sebep olan Breonna Taylor’ın katledilmesine ilişkin yargı kararının tıpatıp bir benzeri: 1973’te 10 yaşındaki Clifford Glover’ı katleden Thomas Shea adında bir polisin yargı tarafından beraat ettirilmesi. Shea görevi sırasında cinayet işlemek suçundan yargılanan ilk New York polis teşkilâtı mensubuydu. Ancak cinayetten yaklaşık 14 ay sonra, 12 Haziran 1974’teki bir yargılamada 11 Beyaz ve tek bir Siyah üyeden oluşan bir jüri tarafından “suçsuz” sayılmıştı. Lorde, 1979’da dostu Adrienne Rich ile bir söyleşisinde radyoda Shea’nin aklandığını duyduğu anda hissettiklerini şu sözlerle anlatıyordu: “Öfkeden deliye döndüm ve şehrin öteki tarafına kaza yapmadan gidebilmek için arabayı kenara çekip defterime bir şeyler karalamaya karar verdim. Öylesine tiksinmiştim ve öylesine öfke içindeydim ki… (…) Tek bir Siyah kadın vardı. O ben olabilirdim. (…) Orada bir jüri var, –beyaz erkek gücü, beyaz erkek kurumları– onlara karşı nasıl tavır alınabilir? Nasıl öldürülmeden ya da öldürmeden tehditkâr bir farka erişebilirsiniz? Nasıl inandığınız şeylerle onlar birer teoriymiş, hatta bir duyguymuş gibi değil de, eylem ve değişim ekseninde yaşarsınız? Tüm bunlar şiirin içinde dönüp duruyordu.” Deftere karaladığı en bilinen şiirlerinden biri “Güç”tü. Sormaya cüret ettiği tüm sorular ise bugün Louisville’de, New York’ta, Minneapolis’te, Seattle’da hâlâ yankılanıyor:

Şiir ve retorik arasındaki fark
öldürmeye hazır olmaktır
kendini
çocuklarının yerine.
Açık kurşun yaralarından bir çölde mahsurum
ve ölü bir çocuk taşıyor paramparça siyah
yüzünü uykumun kenarına doğru
delik deşik yanakları ve omuzlarından akan kan
mesafeler boyunca içilecek tek sıvı
ve midem
bulanıyor hayalî tadından dolayı
ağzım kuru dudaklara ayrılırken
vefasız ve ussuz
kanının ıslaklığına susayarak
beyazlığına gömülürken
kaybolduğum çölün
imgesiz ve sihirsiz
çalışarak güç elde etmeye kin ve yıkımdan
çalışarak ölen oğlumu iyileştirmeye öpücüklerle
yalnızca güneş daha hızlı ağartabilir rengini kemiklerinin.
Queens’te 10 yaşında bir çocuğu vuran polis memuru
polis ayakkabıları çocuksu kanla kaplı yanı başında durdu oğlanın
ve bir ses “Öl seni **Spam/Adversiting**nun evladı” dedi ve
bunu ispatlayan kayıtlar var. Davada
polis memuru savunmasında şöyle dedi
“Boyunu veya başka bir şeyi fark etmedim
sadece rengini.” Ve
bunu da ispatlayan ses kayıtları var.
Bugün bu 37 yaşındaki beyaz adam
13 yıldır polislik yapan
serbest bırakıldı
tatmin olduklarını söyleyen 11 erkek tarafından
adalet yerini bulmuştu
ve şunu diyen bir Siyah kadın
“Beni ikna ettiler” yani
sürüklemişler 1,47’lik Siyah kadın figürünü
kızgın kömürlerinin üzerine
dört asırlık beyaz adam onayının
ta ki bırakana kadar elinden
sahip olduğu ilk gerçek gücü
ve betonla doldurana kadar kendi rahmini
bir mezar yapıp çocuklarımıza.
Yıkıma dokunamadım daha
içimdeki.
Ama öğrenemezsem kullanmayı eğer
şiir ve retorik arasındaki farkı
benim gücüm de yozlaşacak zehirli küf gibi
ya da topal ve âtıl kalacak ucu bağlanmamış kablo misali
ve bir gün alacağım ergenleşen fişimi
ve takacağım en yakınımdaki prize
tecavüz ederek 85 yaşında bir beyaz kadına
birisinin annesi olan
ve onu ölesiye döverken ve yatağını ateşe verirken
Yunan koro ¾ zaman ölçüsünde söyleyecek
“Zavallıcık. Kimseye zararı dokunmamıştı. Bunlar canavar.”

Lorde’nin öfkesinin en yalın, en az bastırılmış halde görüldüğü şiir “Güç”. Aynı dönemin şairlerinden Amiri Baraka ise bu şiirde bahsedilen o şiddet arzusunu kâh ironiyle kâh sarkazmla kışkırtıcı bir öğe olarak kullanıp bir adım daha öteye gidiyordu. Lorde’den farklı olarak Baraka şiiri hakikate erişmek için bir yoldan ziyade, yıkım ve yeniden doğuşun bir aracı gibi görüyordu. Baraka’yı diğer şairlerden ayrı kılan sadece şiddete şiddetle karşılık vermekten söz etmeyi benimsemiş olması değil elbette. O aynı zamanda dizelerini ideolojik olarak Marksizmle, melodik olarak ise “funk” tınılarıyla harmanlayarak şiir yazımına yepyeni kapılar açtı.
 
Amiri Baraka: funky başkaldırı

“Baraka’nın 1972 sonrasındaki şiirinde gerçekler ısırıyordu adeta. Sadece beyazlar, siyasetçiler, kapitalistler, peygamberler almıyordu nasibini; Siyahları dua etmeyi bırakıp harekete geçmeye teşvik ediyor, ateşi de tokat gibi çarpan dizeleriyle fitillemenin yolunu arıyordu sanki.”


1605612829397.png

30 Mayıs 2020. Pandemiye rağmen Amerika’nın dört bir yanında sokaklar George Floyd’un katledilişine karşı protesto yürüyüşlerinin sahnesi. Neredeyse her şehirde polis sokaktaki protestoculara gazla, basınçlı suyla saldırıyor. Ama Newark’a nadir görülmüş bir sükûnet hâkim. Oysa New York’a yarım saat mesafedeki Newark tüm ABD’de sosyal eşitsizliğin en belirgin olduğu kentlerden biri. Protesto yürüyüşü belediye binasının önündeki meydandan başlıyor. Merdivenlerin hemen başında kurulan kürsüye konuşmak için çıkan, yüzünde maske, ellerinde eldiven, üzerinde mavi gömlek olan kişi ise belediye başkanının ta kendisi. Adı ise Ras Baraka. Tam 53 sene önce, 1967’de yine Newark’ta günlerce süren gösteriler sırasında polis tarafından dövülen şair Amiri Baraka’nın oğlu. Düzenin adaletsizliği karşısında değişimin kaçınılmazlığının kayda değer sembollerinden biri. İlk kez 2014’te seçilen Ras Baraka’nın en önemli icraatlarından biri de, polisin görevini kötüye kullandığına dair soruşturma ve mahkemeye celp yetkisine sahip sivillerden oluşan bir şikâyet değerlendirme kuruluna ön ayak olması. Her ne kadar Baraka polisin reflekslerini değiştirmekte büyük güçlüklerle karşılaşmış olsa da, Newark’ta gösterilerde polis şiddetinin görece az yaşanmış olmasının en önemli sebebi bunun gibi birtakım somut değişiklikler.

Tabii Ras Baraka sadece bir siyasetçi değil, babasının da son dönemde şiirlerini müzisyenler eşliğinde okuyarak merak sardığı spoken word ya da müzikli anlatı tarzında eserler üreten bir sanatçı da. Son parçası “What We Want” (“İstediğimiz Şey”) ise tam protestolardan sonra yayımlandı. Parçanın lansmanının ardından Rolling Stones’a verdiği demeç ise babasının bütün külliyatı özetliyor: “Şu anda adaletten fazlasına ihtiyacımız var – sistem baştan aşağı gözden geçirilmeli. Bu halklar ve dünya yurttaşları olarak topluluklarımızı etkileyen daha geniş çaptaki sorunları ve maruz kaldığımız adaletsizlikleri kökten değerlendirmek için bir fırsat.” Yani yıkmak ve yeniden inşa etmek.

Amiri Baraka’nın 50 yılı aşkın sanatsal hayatının ilk dönemi Beat Kuşağı’nın etkisi altında geçti. Daha henüz ismini Swahili dilinde “kutsanmış prens” anlamına gelen Amiri Baraka ile değiştirmeden, LeRoi Jones adıyla kaleme aldığı şiirler bir parça soyuttu, hem de “Afrikalı” bir estetik arayışındaydı. 1965’te ise radikal bir değişiklikle Beat döneminin serkeş sanatçılarının meskeni Greenwich Village’den, Siyah sanatın ve tabii yoksulluğun merkezi Harlem’e taşındı. Malcolm X’in de katledilişiyle Pan-Afrikalılık’tan daha da beslendi. Ancak şiirindeki asıl kırılma 1967’de, Newark’ta polis tarafından tartaklanıp gözaltına alınmasından sonra yaşandı. Önce adını, ardından da edebi tarzını değiştirdi. 1969’da yayımlanan Kara Büyü bir dönüm noktasıydı onun için: Hem Soğuk Savaş’a inat ideolojik olarak açıkça Marksizmi savunuyordu şiirleri hem üslubu gitgide bileniyordu. Vezinlerinin sesini de, tıpkı Hughes gibi, estetiğini blues, jazz ve özellikle de o yılların giderek popülerleşen müziği funk’ta arıyordu. “Funk Dünyasında” şiirinde yazacağı üzere, “Eğer Elvis Presley / Kralsa” o halde James Brown kimdi? “Tanrı?” Şiirinin mabedi bundan sonra funk olacaktı.

Asıl başyapıtını ise 1972’de yayımlayacaktı: Hard Facts, “Somut Olgular” ya da mecazi anlamıyla, “Acı Gerçekler”. Lorde bir şiirinde “Hayaller ısırır” demişti. Baraka’nın 1972 sonrasındaki şiirinde ise gerçekler ısırıyordu adeta. Sadece beyazlar, siyasetçiler, kapitalistler, peygamberler almıyordu nasibini (şiirleri bazen Müslüman yazarlar tarafından da benimsendiğinden, Allah’ın da Baraka’nın sivri dilinden kurtulamadığını vurgulamak gerek). Siyahları dua etmeyi bırakıp harekete geçmeye teşvik ediyor, ateşi de tokat gibi çarpan dizeleriyle fitillemenin yolunu arıyordu sanki. Bunun belki de en çarpıcı örneği “İsa’ya ne zaman taparız” şiirinde İsa’ya gönderdiği uyarıydı: Önce düşmanlarımıza zarar ver, o zaman bakarız sana tapıp tapmayacağımıza…

tapacağız isa’ya
isa bişeyler
yaptığında
isa uçurduğunda havaya
beyaz saray’ı
ya da bombaladığında nixon’ı
isa kongreyi azlettiğinde
ya da general motors’u batırıp
kuş motors’a çevirdiğinde
isa, tapacağız isa’ya
isa yeryüzüne inip
dışarı çıkıp sarı lincoln’ünden
gömme haçlı vitraydan
penceresi & içinde siyah insanların
düşmanları olan kutuyla tapacağız isa’ya
en azından birilerini korkutacak kadar
baş belası olduğu zaman – polisler korkmuyor
isa’dan
zorbalar korkmuyor
isa’dan, kapitalistler, ırkçılar
emperyalistler korkmuyor
isa’dan hay lanet üstüne para yapıyorlar
isa’dan
tapacağız isa’ya mao
taptığında toure taptığında
haçın yerini aldığında nkrumah’ın
yıldızı
isa biraz zarar vermeli bizim
düşmanlarımıza, o zaman bakarız
ona, bütün bu bağırışlar çağırışlar
& haykırışlar ve çığlıklar hep
isa, isa hakkında konuşmalar, kırmızı
ekose kadife sarmaşıklar + 8 inç topuklarla
isa serçe parmağı
kaz yumurtası rubisi olmuş
ve gerçekten kanıyor
isa apollo’da
bacak açıyor ve yardım ediyor
nixon’a zencileri kandırmak için
isa’nın tek gözlü özbenliği
johnny carson’ı yalayıp öpüyor
arkasından
isa’yı yaka paça yakalamalı
isa’yı yere serip kırbaçlamalı
daha iyi şeyler olana kadar
isa bizim için bir şeycik yapmadı
bizi göğe bakadururken bırakmak
dışında (o ve ahbabı allah’ın
da bir ifadesini
almalı!)
tapacağız isa’ya
gelirse ak-47 ile dolu bir gemiyle
ve biraz da dinamit
ve uçurduğunda abernathy robotlarken
uçurumu
isa yaka paça yakalanmalı
biz kimseciklere tapmayacağız
ayağa kalkan zenciler dışında
yerden kalkıp
tapmayacağız isa’ya
eğer değilse kılık değiştirmiş
bir zenci kendi ırkının dışından
seçilmiş biri değilse
tapmalıyız kendimize
çünkü sen isa’ya tapıyorsun
isa yaka paça yakalanmalı (+ ifadesi
alınmalı ürkünç kardeşi
allah’ın hazır değmişken
elin)
çünkü biz tapmayacağız isa’ya

Şiirin bu ilk bölümü caz müziğindeki “jam session”ları andırıyor biraz. Farklı tellerden çalan, birbiriyle ilgisiz parçaların yan yana gelmesine benzeyen ama her yeni dizede biraz daha ahenk bulunan, melodiye bürünen farklı seslerin karışımı gibi. Baraka’nın asıl ustalığı ise şiirin ikinci bölümünde ortaya çıkıyor: John Coltrane’in en deneysel parçaları misali farklı sesler birbirleriyle bütünleşiveriyorlar ve şiir neredeyse hissettirmeden bir marşa, “halkın afyonu” dini alaşağı eden, her mısraından harekete geçme çağrısı taşan bir manifestoya dönüşüveriyor:

biz tapmayacağız
isa’ya
biz tapmayacağız
isa’ya
ta ki bir şeyler yapana
bize yardım edene kadar
dünya değişene kadar
ve o, isa, değiştiremez dünyayı
biz değiştirebiliriz
biz gericilik güçlerine karşı mücadele edebilir, biz
dünyayı değiştirebiliriz
biz mücadele edebiliriz kendimize, yavaşlığımıza karşı,
bağlarımıza karşı
zulmeden ile, bizi düşmanlarımıza bağlayan kültürel saldırının
ta kendisiyle
onların kölesi olarak.
biz değiştirebiliriz dünyayı
ve tapmayacağız isa’ya çünkü isa gerçek değil
şarkılar ve hikâyeler dışında ritüeller ve danslar dışında,
varoşlarla lekelenmiş
gözyaşları ya da tarihe uzanan trilyon dolarlık zenginlik dışında, insan
zihninin zulmü tarihi
bizler taparız sahip olduğumuz güce
bizler taparız kendimize
bizler taparız içimizdeki ışığa
bizler taparız içimizdeki sıcaklığa
bizler taparız dünyaya
bizler taparız içimizdeki sevgiye
bizler taparız kendimize
bizler taparız doğaya
bizler taparız bize
bizler taparız içimizdeki yaşama, ve bilime, ve bilgiye, ve
dönüşüme
görünen dünyanın
ama asla tapmayacağız isa’ya
meşrulaştırmayacağız cadıları ve şeytanları ve öcüleri
ve cinleri
iktidardakilerin şehvetli sözlerini bizi fanteziye ve illüzyona
zincirli tutan
hayat üzerine şarkı söyle, isa üzerine değil
devrim üzerine söyle, isa üzerine değil
isa üzerine şarkı söylemeyi bırak
yaratmak, bizim yarattıklarımız, dünyadaki hayat ve
muhteşem
tabiat onu dönüştürmek için nasıl zorlandığımız üzerine söyle, ama bizi
mağdur gibi gösterme
çarpıtarak dünyayı
isa üzerine sayıklamayı bırak, isa için terlemeyi ve ağlamayı ve hoplayıp zıplamayı
ve ölmeyi
eğer değilse adı bu inşa ettiğimiz ordunun zorlamak için
toprağın nihayet
el değiştirmesini. Ve isa demeyelim buna, derhal
uzlaşalım üzerinde,
şu siyah ateşten kasları adlandırmayalım sakın
zindandaki görünmez bir medyum
kibar görüşlü bir deli gömleklinin ardından, halkın ordusu diyelim ona ya da
wapendtizi ya da
simba
wachanga, ama isa diye adlandırmayacağız onu ne de tapacağız
isa’ya, çıkar
isa’yı aklından. yeni dünyayı inşa et gerçeklerden ve yeni
vizyonu
dünyada neler olduğunu görmeye
bu dünyada neler olduğunu anlamaya geldik!
canlandırmaya değişimi gözümüzde, ısrar etmeye değişim için.
biz devrime tapıyoruz

“İsa’ya ne zaman taparız” hem Baraka’nın edebi yolculuğunda önemli bir dönüşümü hem de üslubundaki coşkuyu, cüretkârlığı, tavizsizliği ve okurun kendini kaptırmaktan kendini alıkoyamadığı ritmik ahengi gösteren bir şiir. Bununla birlikte bir yanılgıyı da ortadan kaldırıyor: Baraka’nın “Müslüman bir şair” olduğuna dair inancı. Örneğin eğer Lacivert Dergi okuruysanız, Baraka’yı Amerikan şiirinin Muhammed Ali’si ya da –Amerikalı değil, Britanyalı olduğunu es geçmeden– Yusuf İslam’ı sanabilirsiniz. Bu yanılgı sadece Lacivert Dergi’ye mahsus değil, ABD basınında da bir hayli yaygın, bu yüzden kısmen anlaşılır. Sebebi de Baraka’nın ismini hangi gerekçelerle seçtiğinin tam anlamıyla idrak edilememesi.

Baraka 1968’e kadar tarz olarak Beat Kuşağı’nın, ideolojik açıdan ise Pan-Afrikalılığın ve Kara Panterler’in doktrinine de yansıyan bir nevi siyah kültürel milliyetçiliğin etkisindeydi. O dönemde pek çok Siyah Amerikalı, Afrika’daki bağımsızlık hareketlerinin yarattığı özgürleşme dalgalarından da esinlenerek köleliğin mirası olarak gördükleri isimlerini, Afrikalılıklarını öne çıkaran isimlerle değiştirmeyi âdet edinmişlerdi. İslam dinine geçenler ise kendilerine Müslüman isimleri seçiyorlardı. Örneğin Malcolm X, önce soyadı yerine “kaybolan kabilesine” atıfla “X” harfini kullanmış, katledilmeden bir sene önce, Hac dönüşünde ise Hajj Malik el-Shabazz adını almıştı. Baraka’nın da birçok biyografisinde LeRoi Jones adıyla tanınırken Müslüman olup “Imamu Amiri Baraka” adını aldığı belirtilir (daha sonra Imamu, yani “imam” ismini adından çıkarır). Oysa bu adı seçen kendisi değildi. Birçok söyleşisinde izah ettiği üzere, Baraka bu adı Malcolm X’i defneden Müslüman imamdan almıştı. 1967’de Newark’taki gösterilerde tartaklandıktan sonra Malcolm X’in imamı onu görmeye gelmiş ve “Bu Amerikan ismini taşımaya ihtiyacın yok “demişti. NPR radyosunda 1986 yılında yayımlanan söyleşisinde isim değişikliğinin nasıl geliştiğini şöyle anlatıyordu Baraka: “O dönem söylediklerinin etkisi altında kaldım, çünkü kim bilir, belki de ölesiye kırbaçla dövüldüğüm içindir. Bana Arapça Amir Barakat ismini verdi. Ama Arapça bir isim istemiyordum, bu yüzden onu Swahili ve Bantuya dönüştürüp Amir’den Amiri ve Barakat’tan ise Baraka yaptım, tıpkı Tanzanya, Uganda ya da Kenya’da duyabileceğiniz isimler gibi.” İsim değişikliği tam da Baraka’nın, Swahili dilinde “Gelenek” anlamına gelen “Kawaida” doktrini benimsediği döneme geliyordu. Malcolm X, Muhammed Ali gibi figürlerin din değiştirmesi sebebiyle de İslam ile kültürel milliyetçilik iç içeydi. Baraka’nın yaşadığı Newark’ta yine 1960’ların sonunda kurulan kültür merkezi ve sadece üç plak çıkaracağı free jazz müzik şirketi de “Cihat” adını taşıyordu. Dolayısıyla Baraka’nın sadece biyografisini okursanız, Müslüman olduğuna inanmanız işten bile değil. Ancak dindar olmadığını sezmek için şiirlerini biraz olsun bilmeniz yeterli. 2008’de bir söyleşide yine karşısına çıkan, Müslüman olup olmadığına dair bir soruyu şöyle yanıtlıyordu Baraka, nezaket ve doğallıkla: “İsmim bana önemli bir imam olduğunu düşündüğüm biri tarafından verilmişti, dolayısıyla bu öğretinin çok uzağında değildim ama asla dine karşı bir ilgim olmadı. Dindar değilim, komünistim.” 1970’lerden itibaren de şiirlerinde baskın ideoloji Marksizm, din niyetine hayatına hükmeden akım funk, önlerinde saygıyla eğildiği ikonlarsa John Coltrane, James Brown, Sarah Vaughan ya da Duke Ellington olacaktı. Biyografisi kafa karıştırıcı olabilir, kabul, ama Baraka’nın “Müslüman şair” olduğunu iddia edenlerin özrü yine de kabahatlerinden büyük. Bu Baraka’nın şiirlerini okumadıklarını veya okuyup anlamadıklarını söylüyor bize. Yani şu dizeleri görünce insan en azından biraz olsun şüphe duyardı, değil mi ama?

Sadece Sosyalizm kurtaracak
Siyah Ulusu
Sadece Sosyalizm
kurtaracak Siyah Ulusu
Sadece Sosyalizm kurtaracak
Amerika’yı
Sadece Sosyalizm kurtaracak
dünyayı!

Şimdi de biraz geriye gidelim ve Baraka’nın Newark’ta polis tarafından dövülerek gözaltına alındıktan sonra yayımladığı, Pan-Afrikalılık ile Marksist dönemleri arasında bir köprü oluşturan Kara Büyü kitabından politik doğruculuk sınırlarını defalarca ihlal ettiği manifestovari “Siyah Sanat” şiirinden kesitlerde şiire bakış açısını görelim. Baraka maruz kaldığı polis şiddetine misliyle cevap veriyor Frantz Fanon’un hayaletinin gezindiği şiirinde, gerçek şiddetin karşısına temsili şiddeti çıkararak. Bu şiddete bir açık çağrı değil elbette, bir çıkış ve başkaldırı yolu olarak kısasa kısasın şiir meydanında verilmesi için bir sesleniş.

(…) Şiirleri siktir et
işe yararlardı, ateş etseler
sana gelip, seni olduğun gibi sevseler
güreşçiler gibi nefes alsalar, veya ürperseler
garip şekilde işedikten sonra. (…)
“Öldüren şiirler” istiyoruz biz.
Katil şiirler. Ateş eden şiirler
silahla. Polislerle ara sokaklarda güreşen
silahlarını alıp onları ölü halde bırakan
dillerini kesip İrlanda’ya gönderen şiirler.
(…) Uçak şiirleri, rrrrrrrrrrrrrr
rrrrrrrrrrrrrr … tatatatatatatatatatatata
… rrrrrrrrrrrrrrr … beyazcıkların kıçını
ateşe ve ölüme veren. (…)
Yazılmasın aşk şiirleri
ta ki aşk var olana kadar özgürce
ve temiz bir biçimde. Siyah İnsanlar anlasınlar ki
savaşçıların ve savaşçıların oğullarının
sevgilileri ve sevgililerinin oğulları olduklarını.
şiir & şair &
dünyadaki tüm güzellikler olduklarını
Biz siyah bir şiir istiyoruz. Ve
Siyah bir Dünya.
Dünya Siyah bir Şiir olsun
Ve Tüm Siyah İnsanlar Söylesin Bu Şiiri
Sessizce,
ya da YÜKSEK SESLE

Küçük bir parantez, Lorde ile Baraka arasındaki en büyük fark şiirin işlevselliğindeki önem. Lorde için şiir hayati bir araç, çünkü duyguları ifade etmenin çok ama çok önemli bir yolu. Şiir, sessizliğe mahkûm edilenler için olmazsa olmaz. Baraka’ya göre ise şiirin ancak ve ancak bir silah gibi kullanıldığında bir kıymeti var. Yukarıdaki şiiri şunun da farkına varmamızı sağlıyor ayrıca: Cinayetlerden tutun da, sömürgelerde uçaklarla toplulukların bombalanmasına kadar Siyahlara yıllarca reva görülen ve cezasız bırakılan şiddet sarmalının, kelimelere döküldüğü anda ne kadar da sarsıcı ve tiksindirici olduğunun… Oysa Baraka’nın geri yansıttığı şiddet, Siyahların tarih boyunca maruz kaldıklarının yanında bir kum tanesi. Bu anlamda, Baraka şiire Siyahların barışçıl aktivizminden Kara Panterler’in şiddeti benimseyen örgütsel eylemlerine kadar geniş bir yelpaze içinde bir mücadele aracı rolü biçiyor. Obama dönemine ilişkin bir parantez açarsak da, Baraka önce Obama’yı eleştirmeme kararı alırken, sonra perhizini bozup Obama’nın etkisiz kaldığını ve sistemin ortadan kalkmadığını savunacaktı.

Son döneminde ise Baraka şiirlerini hep müzikle, sesli bir şekilde tasarladı. Yine en politik şiirlerinden biri olan “Birileri Amerika’yı Havaya Uçurdu” şiirine mesela bir çeşit nakarata dönüşen “who” yani “kim” sözünün tekrarıyla şekil veriyordu.

Diyorlar ki teröristin tekiydi,
barbar bir
A Rap,
Afganistan’da,
Bizim Amerikan teröristler değildi,
Klan ya da Dazlak neo-naziler
ne de zenciyi havaya uçuranlar
Kiliseler, ya da bizi reenkarne eden Ölüm Hücrelerinde
Değildi Trent Lott
Ne de David Duke ya da Giuliani
Ne de Schundler, emekliye ayrılan Helms
Değildi kılık değiştirmiş belsoğukluğu
Beyaz örtülerin hastalıkları
Siyahları katleden
Mantığı ve aklıselimi terörize eden
İnsanlığın çoğunluğunu, diledikleri gibi

diye başlıyor şiir ve upuzun bir listeyi saymaya başlıyor. Herkes de nasibini alıyor. Herkes, hepimiz.

(…) Kim zengin oldu Ermeni soykırımından
Kimdi en büyük terörist
Kim en fazla kişi öldürdü
Kim yaptı en çok kötülüğü
Kim umursamıyor hayatta kalmayı
Kim sahip kolonilere
Kim çaldı en fazla toprağı
Kim hükmediyor dünyaya
Kim iyi olduğunu söyleyip kötülük yapıyor
Kim en büyük cellat
Kim? Kim? Kim?
Kim sahip petrole
Kim istiyor daha fazla petrol
Kim sonra yalan olduğunu anladığını şeyi düşünmenizi söyleyen
Kim? Kim? Kim? (…)

Susan Sontag, Başkalarının Acılarına Bakmak adlı denemesinde toplumsal belleğin esasen bir yanılgıdan ibaret olduğunu savunur. Hatırlamak olsa olsa kişiseldir Sontag’a göre, hafıza çoğuldur, kişilerle birlikte yaşar ve ölür. “Kolektif hafıza” denen ise hatırlamaktan ziyade neyin önemli olduğunu ve olup bitenlerin nasıl yaşandığını “beyan etmek” eylemidir. Gerek Lorde’nin daha bireysel duygulardan yola çıkan metinlerinde gerekse Baraka’nın toplumu ve tarihi merkezine alan yaylım ateşlerinde geçmişte ya da o günlerde yaşananları tanımlama, adını koyma gayesini görebiliyoruz. Bu bir bakıma Siyahlara dayatılan kolektif hafızayı yıkıp yerine yenisini inşa etme çabası olarak da yorumlanabilir. Baraka’nın bitmek bilmeyen “kim?” diye isyanları kolektif hafızanın yapaylığının ipliğini pazara çıkaran bir mantraya dönüşüyor müzikli dinletisinde…

Beyazlardan bağımsız alternatif bir kolektif hafıza oluşturma gayesi de ikinci ve üçüncü kuşak Siyah şairler arasındaki en önemli bağlardan biri. Sontag, Washington’da başka topraklarda gerçekleşen insanlık suçlarına ilişkin Holokost ve Ermeni Soykırımı’nı anma müzeleri varken, köleliğe dair bir müze olmamasını vurguluyordu (2003’te kapılarını açan Ulusal Afrika-Amerikan Tarihi ve Kültürü Müzesi daimi binasına ancak 2016’da kavuşabildi, ABD’nin kölelik tarihini ele alan ilk müzesi ise New Orleans yakınlarında, Whitney Çiftliği’nde 2015’te açıldı). Yani hâlâ toplumun ortak belleğini oluşturanlar Siyahların geçmişini yok sayıyor, ırkçılığı, katliamları, adaletsizliği, Siyahların içinde yer almadığı bir Amerikan miti ile örtbas ediyorlardı. Siyahların geçmişini de dikte ederek… Bir başka deyişle Claudia Rankine’ın dediği gibi: “Haksızlıkların en büyüğü kendine ait olmadığını hissetmektir.”

 
Black Lives Matter günlerinin Afro-Amerikan şiirinde ise öfkenin gitgide katmerlendiğini görüyoruz. Claudia Rankine’ın 2014’te yayımlanan ve birçok ödüle değer görülen düzyazı eseri Citizen adeta usanca meyleden dupduru bir yalınlıkla aktarıyor siyahların gündelik deneyimini. Tıpkı Terrance Hayes gibi. Hayes’in kendine özgü mizahı ve ironik üslubu Siyahların öldürülmesine dair son kitabında yerini kendini daha başlıkta ele veren bıkkınlıkla dolu sipsivri bir açıksözlülüğe bırakıyor: Geçmişteki ve Müstakbel Katilim için Amerikan Soneleri. Hughes’un caz melodileriyle dağıtmaya çalıştığı usanmışlık, bu kez asla bitmeyecek bir cinayetler silsilesinin faillerine ithafen keskin bir dürüstlükle yeniden dile geliyor sanki... Toplumda kabul görmek artık tali bir mesele hâline gelirken, eşit yurttaşlığın, sistemik ayrımcılığın yarattığı adaletsizliğin üzerinden bir dil kurmak, kâh ironiyle, kâh gerçek olaylardan yola çıkan anlatılarla toplumun ikiyüzlülüğünü ortaya koymak, içini dökmek öne çıkıyor. Bu iki isim de çağdaş Afro-Amerikan şiirinin en güçlü örneklerini sunuyor bizlere:
 
Claudia Rankine: eşit yurttaşlık hayali
"Yurttaş’ı özel kılan da bu. Siyah bir yazardan Beyazların toplumunda Siyah olarak yaşama deneyimini, aslında herkesin yıllardır konuştuğu, tartıştığı, yorumladığı, insanları isyan ettiren, sokaklara döktüren bir gerçeği dupduru bir sarahatle dile getirmesi. Beyazları utandırma davetiyesini neredeyse geri çevirerek toplumsal yaraların hâlâ ne denli açık ve derin olduğunu gözler önüne sermesi."



Claudia-Rankine


Donald Trump’ın “Yeniden Büyük Amerika” düsturunda o eski, sözümona “altın çağa” geri dönme özlemi aslında kolay kolay göz yumulacak bir vaat değildi. Çünkü o altın çağ –ya da daha doğru bir ifadeyle Amerika’nın fabrika ayarları– Siyahların sömürülmesi üzerine kurulu bir sistemi de ima ediyordu. Ve bu sloganın ardında yatanı sadece Afro-Amerikan seçmenler değil, beyaz üstünlüğü fikrinin yaygınlaştığı aşırı sağcı şoven seçmenler de gayet iyi anlıyorlardı. Şair Claudia Rankine’a göre Amerika’yı zaten Amerika yapan “Siyahları hedef alan ırkçılıktı”: “Bire birde iyi ilişkileriniz olabilir ve makul bir hayat sürdürebilirsiniz ama son tahlilde siz hâlâ gemilerle geldiğiniz günkü yok hükmündeki kişisiniz” diyordu. Trump seçilmeden iki sene önce, Siyah Amerikalıların yaşadığı gündelik ve sıradanlaşan ırkçılığı anlattığında belki kimileri “artık o günler geride kaldı, Afro-Amerikan bir Başkan bile seçildi” diye düşünebilirdi elbet. Ama aradan iki sene geçmeden ABD belki de yakın tarihinin en komplekssiz ırkçı yönetimini gözünü kırpmadan ülkenin başına getirdi. Ve eğer bugün Trump yönetimi son bulduysa, bu büyük ölçüde Detroit, Philadelphia, Milwaukee, Atlanta ve Pittsburgh gibi kilit kentlerde Afro-Amerikan seçmenlerin oyları sayesinde gerçekleşti.

2014’te yayımlanan Yurttaş adlı anlatı ve düzyazı şiir kitabı çoksatanlar listesinden aylarca düşmeyen Rankine, ABD’nin en etkili yazarlarından biri olarak görülüyor. Rankine’ın yeni kitabı ise Amerika’da geçen ay çıktı: Just Us, yani “Sadece Biz”. Rankine bu kitabında yine kendine has yalın anlatısıyla “sadece biz” olma halinin ses benzerliğiyle gönderme yaptığı bir başka kelime, “Justice” yani adaletle olan o gerginliğini irdeliyor. Başlık aslında komedyen Richard Pryor’ın adliyelere dair “Oraya adalet aramaya gidersin ama bulduğun sadece bizdir” sözlerine bir atıf, ancak Pryor’ın “biz” ile yargılanan Siyahları kastettiği yerde Rankine ötekileştirmeyi mercek altına alıyor. Yale Üniversitesi’nde “Beyazlığın İnşası” adlı bir ders veren Rankine, “biz”in beyazlığın payına düşen kısmıyla, Beyazların tahayyül ettikleriyle (ve edemedikleriyle) de hayli ilgili. Dolayısıyla yaklaşımı Baraka ve Lorde’den bir hayli farklı; üslubu da… Adaletsizliklere ve ırkçılığa karşı kızgın ateşte harladıkları zehir zemberek dilleri Rankine’da önce biraz demini alıyor. Keskinliği gitse de yoğunlaşıyor, meramı daha bir belirginleşiyor. “Beni ilgilendiren utandırmak değil, hesap verilebilirlik” diyor Rankine geçen ay Guardian’a verdiği bir röportajda. “Beyazlar, beyazların ayrıcalıklarından bahsettiğimde ekonomik ayrıcalıklardan söz ettiğimi sanıyorlar, oysa ben beyaz olarak yaşamaktan bahsediyorum. Hayatta kalabilme kabiliyetinden.”

1605199114375-claudia-rankine-citizen.jpg


Yurttaş’ı özel kılan da bu. Siyah bir yazardan Beyazların toplumunda Siyah olarak yaşama deneyimini, aslında herkesin yıllardır konuştuğu, tartıştığı, yorumladığı, insanları isyan ettiren, sokaklara döktüren bir gerçeği dupduru bir sarahatle dile getirmesi. Beyazları utandırma davetiyesini neredeyse geri çevirerek toplumsal yaraların hâlâ ne denli açık ve derin olduğunu gözler önüne sermesi. Hesap sormaya yeltenmeden sorulmamış hesabı iyice görülür hale getirmesi. Sineye çekilenlerin saymakla bitmediği yerde, aslında konforlu bir kayıtsızlığı gizleyen yapay duyarlılığa ışık tutması. Sineye çekilenlerin saymakla bitmediği yerde, listenin her geçen gün uzadığını hatırlatması. Ve toplumun sessiz kanununun sizden tek beklentisinin de bu olduğunu: Sineye çekmeye devam edin. Lütfen alışın buna. İtirazda bulunmayın. Ama hani ne güzel sineye çekiyordunuz, oldu mu şimdi?

"Bir arkadaşınız size mırıldanmanın hisleri uyuşturan etkisi üzerine yazar, içinizi çektiğiniz sırada hatırlarsınız bunu. Sesi neredeyse duyulmuyordur artık. Alışmışsınızdır. Kimileri buna yaşlanmak der – sıradan acıları bulanıklaştıran, içselleştirilmiş sıvı duman.

Tam da bu sabah bir tane daha, neydi o söylediği?

Haydi gel, arabaya dön. Partneriniz bir ağızla yüz yüze olmak istiyor ve kim bilir diğer arabada elde taşınan ne tür nesneler bulunuyor.

Treyvon Martin’in adı arabanın radyosunda saatte on kez duyuluyor. Sevgilini yeniden arabanın koltuğuna doğru çekiyorsun çünkü her ne kadar kimse seni izlemiyor gibi görünse de adalet sisteminin başka planları var.

Evet ve işte böyle yurttaş oluyorsun: Haydi gel. Boş ver. Hayatına devam et.

Klimaya rağmen düğmeyi geriye doğru çekiyorsun ve cam yan kapı perdesinde aşağı doğru iniyor. Yanağında hafif bir esinti hissediyorsun. Olması gerektiği gibi."

Haydi gel. Boşver. Hayatına devam et. Gündelik ırkçılığın en önemli özelliklerinden biri yöneldiği insanların bunu kabullenmesi, gündelik yaşam deneyimlerinin bir parçası haline getirmesi. Belki de acıda olduğu gibi, bir eşiği aşmadığı sürece bu duyguları samanaltı edebilmeleri. Tabii o eşiğin de her geçen gün yükselmesi, kimilerinde hissizliğe varana kadar… “Anlattığım bazı şeyler karşısındaki şaşkınlığım karşısında şaşırmıştım. Dikkat etmeye başladığınız zaman tek bir günde, haftada ya da ayda ne kadar çok şey olduğunu hayretle fark ediyorsunuz. Ama bir şekilde bir adım geri atarak boş vermeniz gerekiyor…” diyor Rankine bazı arkadaşlarından duyarak kitabında aktardığı sıradanlaşmış ırkçılık deneyimleriyle ilgili.

“Günlük yaşantında bazı şeyleri varsayıyorsun – mesela başka insanların sizi bir birey olarak gördüklerini. Bu çok temel bir şey. Sonra gün içinde bu tarz olaylar yaşadığında, sıradan şeyler gibi, sarsıcı ve rahatsızlık verici oluyor. Verdiği rahatsızlık da çok derin, çünkü bu ülkede ırkçılığın kökenine kadar gidiyor.”

Rankine’ın bahsettiği sıradanlaşmanın uyuşturucu etkisi de toplumsal bir fay hattı yaratıyor aslında. Çünkü bu Beyazların fark edebileceği, algılayabileceği, anlayabileceği bir his değil. Tıpkı bu topraklarda bazı temel ötekileştirme söylemlerini yalnızca Kürtlerin, Ermenilerin, Rumların, Alevilerin anlayabilmesi gibi – toplumsal cinsiyet ve cinsel kimlik eksenindeki diğer fay hatlarına değinmezsek. Evet, isyan etmek, öfkelenmek, hesap sormak, sessiz kalmamak, harekete geçmek, bunların hepsi çok kıymetli. Çok gerekli de… Daha fazla insanın sizinle hemhal olması büyük bir kazanım. Ama sızısı olan bilir, inatla hayattan geri kalmamak da gerek (Rankine 2004’teki Don’t Let Me Be Lonely adlı düzyazı şiirinde ırkçı şiddetle anti-depresanlar arasındaki ilişkiyi de irdeliyordu). Yeri geldiğinde o sızıyı duymayarak, içinize gömerek, ortadan kaldırarak yaşamaktan başka bir çare bırakmıyor toplum size çünkü. Sineye çekmek aslında kadim bir savunma ya da direnme mekanizması.

"Bir duygudan daha fazla hissedilen nedir? Kaçırdığın bir şey olmasından korkuyorsun, apaçık bir şey. Duyguların, birisinin önemsizliğinin sizde yarattığı hisse işaret ettiklerinde önemsiz olabilecekleri hissi.

Duygular eğer duygusuzluğa sebep olduklarında barındırdıkları duyguları kaybederler mi? Duygular birer tehlike, ikaz işareti, rahatsızlık, tiksinti ya da utanç olabilirler mi? Yanılıyormuşsun gibi hissetme. Aşırı hassas ya da yanlış anladığından değil bu (değil mi?).

Duyguların dengelerini bozduğunu bilirsin çünkü sorduğun herkes o arayı-kapayan kahkahayla gülüyordur: bölünmeyen görüşler isteyen bütün o ha-halar. Saçmalama. Diğer hiçbir siyah dostun öyle hissetmiyor ve senin hissettiğin sana ait bir şeydir, algıladıkların olup bitenden bağımsız olsalar dahi…

Olup biten ne?

Ve böyle devam eder, ta ki duygunun vücuda geri çekilmesi resme dahil olana kadar, duygularına hayat veren o vücut ki topluluğun içinde eğreti duruyor.

Dünyaya aptalca gülümsüyorsun çünkü hâlâ keşke o duygu bilinseydi diye hissediyorsun ve o an bunu arzuladığını fark ediyorsun."

Rankine’ın serzenişleri korkunç adaletsizliklerden ziyade, bunların bütün bireylerde sebep olduğu o ikircikli alanlar. Mütemadi yutkunma hali. Mesela kitaptaki en çarpıcı tasvirlerinden biri Beyaz bir kadının tren vagonunda Siyah bir erkeğin yanındaki son boş yere oturmak yerine ayakta durmayı tercih etmesi. Kendi deyimiyle,

“Beyazların tahayyülü bu alanda yaşıyor. Bu saniyelerde ya da bu boş koltukta bütün bir Beyaz üstünlüğü tarihi inşa oluyor. Ölü bir bedenle kendinizi çizginin diğer tarafında buluyorsunuz. Ya da hisleri ölmüş bir bedenle: Beyazlık tahayyülü içinde kendini tamamen bir başkası olarak algılayarak hissizleşmiş, tamamiyle kriminalize edilmiş, şeytanlaştırılmış.”

Bir yurttaşlık sunuluyor size, evet, ama şartlarını kendin belirlemediğin, kendini temsil etmediğin, deneyimlerinin ve yaşam tahayyülünün bir yeri olmadığı bir yurttaşlık. Buna eşit yurttaşlık denebilir mi?

Rankine, Just Us kitabında ise Fred Moten’ın Siyahlık tanımına değiniyor. Giriş bölümünde bahsetmiştik, Moten’ın kavramsallaştırdığı Siyahlığın merkezinde firarilik yatıyor. Ama burada Rankine’ın vurguladığı bir öğe daha var: Hiçlik. Hayatta kalmanın bedeli olarak hiçlik. Şöyle tanımlıyor hiçliği Moten:

“Bir anlığına kendimizi gözümüzün önüne getirdiğimizde bir ürperme hissederiz. Çünkü paramparça olmuşuzdur. Hayatta kalan hiçbir şey yoktur. Paylaştığımız bu hiçlik gerçek olan tek şey.”

Bedenen ve ruhen her an katledilme ihtimaliyle yaşamak. Amerika’da Siyah olma halinin özünde bu yatıyor. Lorde’nin, Rankine’ın, Moten’ın hayatta kalmak diye kastettikleri cansız bir bedene, soluk bir ruha dönüşmemek için verilen amansız mücadele. Burada bir yurttaşlık, hele hele eşit bir yurttaşlıktan bahsetmek bile zûl. Terrance Hayes de bunun yerine, Siyahların geçmiş ve müstakbel katillerine sitemkâr soneler yazmayı tercih ediyor. Sineye çekmekten muzipçe bir vazgeçiş belki de bu yaptığı. Yurttaşlığın maskesini düşürüp haklar, özgürlükler ve vatanseverlik söyleminin ardında gizlenenlere adıyla hitap etme cüreti. Çünkü bu toplumda şayet öldürülen değilsen, nefes alabiliyor, hayatta kalmanın ne anlama geldiğini bilmiyorsan, katilin safındasın. Ya da sen de katilsin.

 
Terrance Hayes: düşmanına ilan-ı aşk
"Trump’ın başkanlığı son bulsa da Trump şov devam edecek gibi görünüyor. Trump ve komplekslerinden arındırdığı bütün ırkçılar, aşırı sağcılar, bağnazlar, silah sevdalıları; Trump ve bütün katiller, politika sahnesinden kolay kolay çekilmeyecekler. Afro-Amerikan şiirinin nefesi de enselerinde olacak."



Terrance-Hayes


Eşit yurttaşlıktan söz ederken, bunun yolu eğer eşitlemekten geçseydi işin içinden çıkmak hayli imkânsızlaşırdı. June Jordan’ın sorusunu hatırlayalım: Kısasa kısas ya makbul olsaydı? O zaman belki de soruyu Terrance Hayes ile yeniden sorabiliriz: “Bir **Spam/Adversiting**nun evladını hem öldürmek isteyip hem sevebilir miyiz?”

Çünkü Rankine’ın bahsettiği duyguların getirdiği yıkıcı nokta bu aslında. Bu duygular ister istemez büyük bir birikimin beslediği düşmanca duygular. O konforlu vurdumduymazlığın hâkim olduğu karşı cephede nobranlığın arttığı dönemde de taşıması giderek güç hale geliyorlar. Mesela 2016’da Donald Trump seçildiğindeki gibi. “Duygular ve sezgiler benim için tek önemli şeyler. Mantık vasıtasıyla insanlara düşündüklerinin yanlış olduğunu belki ispatlayabilirsiniz. Ama bir **Spam/Adversiting**nun evladına açlarsa aç olmadıklarını anlatamazsın. Dünyada hiçbir kelime bunu yapamaz” diyor Hayes. Geçmişteki ve Müstakbel Katilim için Amerikan Soneleri’ni yazmaya Donald Trump seçildikten iki-üç gün sonra başladığını söylüyor. “Her sabah kalkıp bütün gün Trump hakkında düşünemezdim. Eğer bunu yapacaksam, en azından şiirin hizmetinde yapmam gerekti, yoksa beni bloke ederdi.”

Hayes kolları sıvamış ve başlamış yazmaya. Bir başka önemli Siyah şair Wanda Collins’in zaman zaman başvurduğu deneysel sone formundan esinlenmeye karar vermiş (bu arada Collins’in bu yılın ortasında çıkan antolojisinin editörlüğünü de Hayes’in yaptığını belirtelim). Ama aldanmayın, bu yazdıkları mektup değil. Halis muhlis beyazların öpüp başlarına koydukları bir şiir formu. Neden mi? Bu soruyu şöyle yanıtlıyor Hayes: “Sonelerin içinde aşk vardır, bu yüzden soneler sizi öldürmeye çalışan birisi üzerine yazmak için harika bir formdur.” Projesinin böylece onu “düşmanına aşk şiirleri” yazmaya zorladığını belirtiyor.

Sonelerin ayrıca –kitabın başlığından aslında pek de anlaşılmayacağı gibi– tema, izlenim veya fikir akışında bir “dönüş” veya bir “volta” içermesi gerektiğinden, bu biçimsel zorunluluğun kendisini biraz “frenlediğini” söylüyor Hayes. Kitaptaki tüm şiirler aynı başlığı taşıyor, “Geçmişteki ve Müstakbel Katilim için Amerikan Soneleri”. Bahsettiği “volta” ise her zaman düşmanın yararına olmuyor. Mesela on üçüncü soneye bir bakalım:

Zenci gözlerimin toprağı katledilmiş,
Zenci boğazımın derin kuyusu katledilmiş,
Zenci testislerimin hassas çanları yok artık.
Saçmalıklarımız & mutluluklarımızın sesini katlediyorsun.
Bedenin hareketlerini yöneten kemiklerin üzeri örtülü
ta ki zenci derimi katledene kadar. Derimin yerinde
ateşten bir örtü. Bazen de bir ırmak ya da yağmur suyu
örter kemikleri. Bazen yolun kenarına uzanırız
ağaç kökü, çiçek & diken yığınları arasında bedenimiz
bulunana kadar. Nefesimin kokusunu katlediyorsun, yayan etrafa
duman, süt, günbatımı ve kendini. Dilimi katlediyorsun
zırh niyetine kafatasımı giymiş kaplumbağa kafasına benzeyen.
Güzel bacaklarımı & sikimin kaslı kıvrımını katlediyorsun.
Âlâ, ölüler adına konuşuyorum. Hayaletlerimi katledemezsin.

Burada Hayes Siyahların bedeninin nasıl katledildiğini listelerken aniden meydan okuyor. Peki kime? Kısmen okura ama kısmen okurun da ister istemez parçası olduğu kültüre. Katil saldırganlardan ibaret değil. Hayes somut olduğu kadar soyut bir katil portresi çiziyor. Ancak bazen de katilleri isimleriyle anıyor Hayes, geçmişteki ve şimdiki katilleri.

Size bir parça zehir döküyorum
James Earl Ray Dylann Roof bir parça da sidik
Size George Zimmerman John Wilkes Booth
Robert Chambliss Thomas Edwin Blanton Jr
Bobby Frank Cherry Herman Frank Cash isimleriniz
Başka bir kapıya açılan birer kapı bir parça da
tehlike döküyorum hepinize bir dizi yumruk döküyorum
Irmağınıza merhametsiz panik döküyorum sizi lanetliyorum
Tersiyle Duanın Byron De La Beckwith
Roy Bryant J. W. Milam Edgar Ray Killen Katiller
Aşk alt eder iktidarı ya da kan alt edecek iktidarı
Güzellik alt eder iktidarı ya da kan alt edecek iktidarı
Adalet alt eder iktidarı ya da kan alt edecek iktidarı
Sağ ya da mezarda, isimler tıpatıp aynı

Son dört mısrayı bir de İngilizce olarak okuyalım:

Love trumps power or blood to trump power
Beauty trumps power or blood to trump power
Justice trumps power or blood to trump power
The names alive are like the names in the grave

Hayes bu şiirinde de Trump’a çok açık bir şekilde meydan okuyor, ismini hem katil beyazlarla yan yana koyarak hem de “alt etmek” anlamında kullanarak. Aslında tüm şiir bir savcı mütalaası gibi. Bir yandan adalet sisteminin yapamadığını yapıyor ve bütün katilleri cezalandırıyor, iktidara da Barakavari bir gözdağı veriyor. Beri taraftan da Trump iktidarını bu katilleri temsil eden bir yönetim olarak tasvir ediyor.

Peki, Trump Afro-Amerikan seçmenlere karşı kaybettiği gibi şiire karşı da kaybediyor mu?

“Evet ama şiir, Trump'ın dilin amacı hakkındaki düşüncesinden çok daha sessiz ve daha samimi bir biçimde galip geliyor. (…) Şiir kazanır. Çünkü zihin ve içgüdünüzün toplamına güvenmenizi ister sizden. Zihninize, bedeninize ve ruhunuza. Şiir kazanır ama Trump’ın dili kullandığı o şatafatlı, bombastik ve son kertede şiddetli bir biçimde değildir galibiyeti.”

Trump’ın başkanlığı son bulsa da Trump şov devam edecek gibi görünüyor. Trump ve komplekslerinden arındırdığı bütün ırkçılar, aşırı sağcılar, bağnazlar, silah sevdalıları; Trump ve bütün katiller, politika sahnesinden kolay kolay çekilmeyecekler. Afro-Amerikan şiirinin nefesi de enselerinde olacak:

“Sana karanlıktan bir kutu yapacağım, kalbinde bir kuş olan.
Akustikten, içgüdüden ve metafordan voltalar. Yeterli değil
seni sevmek. Yeterli değil yok olmanı istemek.”

Tüm şiirler ironik ya da saldırgan siyasi sitemlerden ibaret değil. Ama hepsinin üzerinde ölümün gölgesi hissediyorsunuz. Tıpkı muhtemelen Amerika’da yaşayan her Siyah gibi. Mesela şu sonesi zarif ve kederli bir ağıtı andırıyor:

Bazı zamanlar babası bakarken oğluna
Ne kadar yakışıklı olacağını görüyor eğer yarısı
Kendi yüzünün sevdiği kadından olsaydı.
Oğlunun yüzünde neredeyse bir açıklık görüyor
kabuk bağlamadan önceki bir yara gibi, kim olduğunu
adı yitmeden uzun zaman önce, izini
yeryüzündeki geleceğinin, varmadan uzun zaman önce.
Ölü & sağ olmak aynı zamanda.
Oğlu babasını yakışıklı buluyor çünkü
Neredeyse görüyor kendisinin nasıl
Muhteşem olabileceğini yaranın üzerindeki kabuk gibi.
Ve çünkü oğlan kim olduğunu görebildiği için
bir adı olmadan uzun zaman önce, izini
yeryüzündeki geleceğinin, varmadan uzun zaman önce

Yitirmekten duyduğu usanmayı anlatıyor Hayes sonelerinde. Sağ olanların da aslında ölenlerden farksız olduğunu söylüyor, her an öldürülebileceklerini. Biraz da ölü olduklarını.

"Hayat
Hayatın içinde bir delik yakan, hayat boyu yara izi bırakan,
Başka bir hayat için ağlatan.
Hayatı tanımla."

Bir yanda daima sevdiklerini yitiren yurttaşlık, bir yanda da yitirme duygusunu tahayyül edemeyen yurttaşlık. Bir yanda ölmenin sıradanlığı, bir yanda sağ olmanın vurdumduymazlığı. Bir yanda nefes alamayanlar, bir yanda nefes aldırmayanlar. Black Lives Matter vs. All Lives Matter. Siyasi mücadelenin zemini ve şiirin izleği.

 
Üç farklı dönemden bu altı şair bir anlamda Siyahların sivil haklar mücadelesinin izdüşümünü de sunuyor. Önce güzelliğin idrakı, ardından da özgürleşme adına verilen mücadelenin sesine ses katıyor dizeleri. Black Lives Matter hareketiyle kamusal sembolik jestlerin arttığı günlerde talep edilenin aslında ne denli basit olduğu da yine şiirlerde berraklaşıyor: Eşit yurttaşlık ve yaşama hakkı.

Geçtiğimiz hafta Amerikan seçimlerini takip ederken, pandemi nedeniyle mektupla gönderilen oy pusulalarının bazı eyaletlerde sonradan sayılmasının da tuz biber olduğu dört gün süren sancılı oy sayım sürecinin ardından Donald Trump’ın resmen kaybetmesiyle CNN yorumcusu Van Jones’un kendini tutamayıp gözyaşlarına boğulmasını izledim. Onun hıçkıra hıçkıra söylediklerini dinlerken tüylerim diken diken oldu. Yorumlarında daima nazik, hassas ve ölçülü olmaya özen gösteren Jones’un içinde biriktirmiş olduğu, günlük hayatın bütün o incitici deneyimleriyle perçinlenen aşağılanma hissini ele veriyordu gözyaşları ve titreyen sesi. Bir anda yaşadığı duygu boşalması, Hughes’un “Ben de Amerika’yım” sözlerinin hâlâ ne kadar geçerli olduğunu anımsattı bana. “Irkçılığını göstermekten çekinenler size karşı giderek daha kötü davranıyordu. Çocuklarınızın ya da kız kardeşinizin Walmart’a gidip birileri onlara sataşmadan arabalarına geri dönememesinden endişeleniyordunuz. Paramparça olmamak o kadar çok hayat enerjinizi alıyordu ki,” diyordu Jones. Aslında Trump’ın başkanlığının özet tarifi tam da bu: “Siz Amerika değilsiniz” diyordu Trump, beyaz olmayan herkese. Öfke ve ötekileştirme ekip, korku ile hınç biçiyordu. Onun başkanlığıyla birlikte “Siz Amerika değilsiniz” diyen bütün ırkçıların yeniden yükselişiydi son bulan (en azından son bulması ümit edilen). Toni Morrison’ın tabiriyle “ait olduğun yerde sürgünde yaşama” duygusunu mütemadiyen sürdürmek isteyenlere bir cesaret, bir cüretkârlık gelmişti Trump döneminde. Ne tesadüftür, Türkiye’de bugün Trump’ın yanında hizalanan ya da ona sempati besleyenlerin çoğu da bu ülkede farklı kimlikleri olanlara “siz Türkiye değilsiniz” diyenler. Beri taraftan, Amerika’daki sivil haklar hareketinin tüm dünyadaki azınlıklara ilham olması da şaşırtıcı değil. Bir özsaygı, Audre Lorde’nin yazılarında kavramsallaştırdığı "özbakım" (self-care) ve özsevgi öğretisi bu çünkü.

Tüm sarsıcılığına rağmen, Trump yönetiminin dört sene boyunca sergilediği hırçın ve bedhah ayrımcılık, kompleksten yoksunluğu dışında bir yenilik taşımıyordu. Afro-Amerikan yazarların yıllardır ışık tuttukları ve kendi yazın dünyalarına yansıttıkları pek çok özelliğe dayanıyordu bunlar. Morrison, 1992’de yayımladığı Karanlıkta Oynamak: Beyazlık ve Edebi Tahayyül adlı deneme kitabının “Kara Madde” ve “Siyah Önemli” anlamları üzerinden bir kelime oyunu yaptığı “Black Matter(s)” başlıklı bölümünde (bu 30 yıllık başlık sizce de bugünün Black Lives Matter sloganını anımsatmıyor mu?) başta Amerikan anayasası olmak üzere, Amerikan edebiyatının ve kültürünün a’dan z’ye Afro-Amerikan varlığının karşısında hizalanarak kurulduğunu savunuyordu: “Amerikan edebiyatının en büyük, en çok kabul gören temalarının –ferdiyetçilik, erkeklik, toplumsal sorumluluk ile tarihsel izolasyonizm, keskin ve ikircikli ahlakî sorunsallar, masumiyetin ölüm ve cehennemi tasvir eden figürlerle yan yana konması– acaba Afrikalıların kara, kalıcı, damga vurucu varlığına bir cevap olup olmadığını düşünmeye başladım. Yeni kurulan ulusun, kalbinde yatan ırksal samimiyetsizliğini ve ahlakî zaafını ele almak için kullandığı şifreli dil ve bilinçli kısıtlayıcılık edebiyatta da, 20. yüzyılda bile, muhafaza edildi. Afrikalılığın gerçek ya da inşa edilmiş varlığı, yazarların Amerikalılık duygularında merkezî bir yer tutuyor.” Başyapıtı Sevilen ile ilgili bir yazısında da anlatısını kanon tarafından inkâr edilen, üzeri örtülen bu “ayıp” tarihin üzerine kurduğunu açıklıyordu. “Bana erişilir kılınan yazılı tarihten silinenlerin, içinde yok sayılanların ve sessizliklerin çok iyi farkındaydım. Tarih bunlardan ibaret gibiydi,” diye yazıyordu. “Şayet ben veya beni temsil eden birisine kurmacada değiniliyorsa, bu genellikle keşke okumayıp atlasaydım dediğim bir şey olurdu (…) Bu uygulanan ya da tercih edilen sessizlik, tarihin yazılış biçimi, ulusa dair tüm söylemlere hükmediyor ve onları şekillendiriyor gibi geliyordu bana.” Amerikan rüyasının, Yeni Dünya’nın kurulduğu bu kanonda Siyahlar örtbas ediliyorlar, “önemsiz” kılınıyorlar. Olsa olsa “bazen alegorilerle, bazen metaforlarla ama hep boğuk” bir biçimde temsil ediliyor toplumdaki varlıkları. Bu da toplumdaki konumunun bilinciyle bir anlatı kuran Afro-Amerikan yazarı doğrudan kanon-dışı bir alanda edebiyat yapmaya itiyor. Yani dışlanmanın getirdiği kanona aykırılıktı aslında Afro-Amerikan edebiyatını ve şiirini bu denli öncü kılan. Morrison’ın tanımladığı Amerikan edebiyatının kurucu estetik normları, bir bakıma Trump’ın temsil ettiği Amerika’nın kemikleşmiş köktenci bağnazlığını da işaretliyor. Siyahların aykırı ya da ayrıksı estetiği tam da bu püriten Amerika’yla çakışıyor, gündüz ve gece gibi. Bu yüzden Afro-Amerikan yazınının özünde –mizojin, homofobik yaklaşımlara meyleden bazı örnekler hariç– söylenmeyen hakikati dile getiren ve beyazların üstünlüğünü tersine çeviren dönüştürücü bir güç yatıyor. “Siyahlar vardır ve önemlilerdir” düsturu en başta Afro-Amerikan sanatçıların, yazarların, şairlerin eserlerinde, anlatılarında ve dizelerinde tomurcuklanıyor böylece: “Siyahlığın ve köleliğin bu inşasında sadece özgür-olmayanın değil, ben-olmayanın da bir yansıması vardı. Sonuç, hayal gücü için bir oyun bahçesiydi. İç korkuları ve dışarıda uygulanan sömürüyü hafifletmek gibi kolektif ihtiyaçlardan karalık, ötekilik, kaygı ve arzunun harmanlandığı Amerika’ya özgü bir Afrikalılık doğdu.”

Şair, düşünür ve sanat eleştirmeni Fred Moten bu aykırılığı “radikal gelenek” olarak tanımlıyor, yani bir bakıma kanon karşıtı radikal anlayışın Siyahların sanat estetiğinde benimsendiğini, içselleştirildiğini ve en nihayetinde bir gelenek oluşturduğunu savunuyor. Moten’a göre Siyahlığın en önemli özelliklerinin başında “firarilik” geliyor. Firarilik, bir başka deyişle kanonun dışında durmak, bu konumu benimsemenin verdiği özgürlükle kanona meydan okumayı sağlıyor Siyah sanatçılara. “Firarilik, kurallara uygun olanı ve önerileni ihlal etme ve bunlardan kaçma arzusu ve niyeti; dışarıda olma veya oynama arzusu,” diye yazıyor Moten Stolen Life’ta. Bu nedenle Siyah sanatçıların ortaya koyduklarını bir “ses”ten ziyade, sahne sanatlarında rol oyuncularının diyaloglarını bölen, hikâye örgüsünün dışından konuşan koro gibi dış seslerden mülhem “meta-ses” olarak tanımlıyor. Bir başka deyişle, paryanın sesi. Zira Afro-Amerikan sanatçıların üstlendikleri rol, kanonun anlatısını sürekli ihlal ediyor ve bozuyor. Ve yine bu yüzden, özellikle ikinci ve üçüncü kuşak Afro-Amerikan şairler dili, vezni, İngilizcenin semantik geleneklerini sürekli kırma yolunu seçiyorlar. Caz müzisyenleri nasıl notalarla doğaçlama ezgiler üretiyorlarsa edebiyatçılar da daha deneysel semantik ve sentaktik bir ahengin arayışına düşüyorlar… Moten’ın “firarilik” diye tasvir ettiği bu düzendışılık, paryalık, hadsizlik, kurulu düzene meydan okumadaki ısrar Afro-Amerikan edebiyatını, özellikle de şiirini daima siyasi kıldı. Daima diri tuttu.

Langston Hughes’dan bu yana Afro-Amerikalı şairlerin şiirleri ile siyasi mücadele hep birbirini besledi, yan yana, kol kola, omuz omuza yürüdü. Sadece yavan ve sığ politik bir gerçeklikten ibaret şiirler değildi bunlar, dayatılan gerçeklik dünyasını, koşulları, tarihi ve duygu bütünlüğünü yeniden tanımlayan, oyunun kurallarını değiştiren, bir söz söylediği kadar da kulak veren, sessizliğe mahkûm edilmiş bir topluluğu dinleyen şiirlerdi de.

Bir başka büyük çağdaş Afro-Amerikalı şair, Rita Dove ise şiiri “Yıllarca şiiri kulak misafiri olunan bir fısıltı olarak gördüm, duyulan bir arya gibi değil” sözleriyle tasvir ediyor. Düzen bozuculuğunun yanında içten, samimi duyguların, düşüncelerin kusurlu halleriyle dışavurumu olarak görüyor Afro-Amerikan şiiri. Beyazların senfonik haşmetine karşı cazın doğaçlamadan doğan o canlı ahengi gibi. Kalıp kırıcı ve özgürleştirici. Dert ve hemdert. Velhasıl, elzem. Hele hele defalarca yıkılıp yıkılıp yeniden ayağa kalkmak söz konusuyken. Küllerinden doğmanın marşıdır belki Maya Angelou’nun Ayağa Kalkıyorum (Still I Rise) şiiri. Faris Kuseyri’nin aşağıdaki harika çevirisindeki dizelerde ve Angelou’nun zarafetle, muziplikle okuduğu videoda yatan belki de bütün bir şiirsel yolculuğun özeti:

Beni tarihe kaydedebilirsiniz
Acı sözlerinizle, yalanlarınızla,
Beni yerin dibine, çirkefe batırabilirsiniz
Ama uçuşan toz gibi
Ben yine ayağa kalkacağım.
Hırçın özgüvenim üzüyor mu sizi?
Hangi sıkıntıyla kaçıyor rahatınız?
Biliyorum, çünkü oturma odamda keşfettiğim
Petrolü çıkarır gibi yürüyorum.
Aylar gibi ve güneşler
Mutlaklığı gibi medcezirin
Göveren umutlar gibi
Ben yine ayağa kalkacağım.
Mahvolduğumu görmek mi istemiştiniz?
Boynum eğik ve gözlerim yerde?
İç burkan feryatların dermansız bıraktığı
Gözyaşları gibi düşen omuzlarımla?
Böyle gururlu duruşum incitiyor mu sizi?
Neden kederleniyorsunuz bu kadar?
Biliyorum, çünkü arka bahçemdeki altın madenini
Kazıyormuş gibi gülüyorum.
Beni sözlerinizle vurabilirsiniz,
Gözlerinizle yaralayabilirsiniz beni,
Nefretinizle beni öldürebilirsiniz
Ama hava gibi, su gibi
Ben yine ayağa kalkacağım.
Cazibem dert mi oluyor içinize?
Baldırlarımın birleştiği yerde
Elmaslar varmış gibi dans etmem mi
Şaşırtıyor sizi?
Kulübesinden çıkarak utanan tarihin
Ayağa kalkıyorum
Acıda kök salmış bir geçmişten gelerek
Ayağa kalkıyorum
Yükselen ve uçsuz bucaksız bir kara ummanım ben
Kaynayıp kabarıyorum, dayanıyorum cezirde medde
Korku ve dehşet gecelerini bırakarak geride
Ayağa kalkıyorum
Harikulade aydınlıktaki şafaklara doğru
Ayağa kalkıyorum
Beraberimde atalarımdan yadigâr armağanlar
Umudu ve hayaliyim ben kölelerin.
Ayağa kalkıyorum
Ayağa kalkıyorum
Ayağa kalkıyorum.

(Maya Angelou – “Still I Rise”)

EDİTÖRÜN NOTU:
Aksi belirtilmedikçe dosyadaki bütün şiir çevirileri Özgün Özçer’e aittir ve ilk kez yayımlanmaktadır.

ALINTI...
 
Geri