AKP'nin 20 yıllık hikayesi

B
  • Kullanıcı BuYuCu
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Toplum ve Gündem
Hak etmek ayrı kural dışı yazmak ayrı. Ben aranıza girmem, sadece seni düşünüyorum, kovulmayasın diye.
Ya sen beni ayilara teslim ederken sorun yok ben şunu dedim diye denediğini bırakmadın sevdin herhalde pamuğu
 
Makinaci tek siz misiniz _ hemen alınıyor isim verdim mi ? Nereden biliyorsun bu forum uyeleri hakkinda yazdığımı
 
Ya sen beni ayilara teslim ederken sorun yok ben şunu dedim diye denediğini bırakmadın sevdin herhalde pamuğu
Yani yalan söylediğini kabul ediyorsun?
Ben seni düşündüğüm için uyardım iba, ceza almayasın diye.
 
Hani korona tehlikeli bir hastalıktı_ adam bilgisayar başında laf sokuyor _ yatmıyor iş yapıyor
 
20 yıl geriye gidince ne kadar küçükmüşüm... ilk geldikleri gün evdeki sövmeleri hatırlıyorum da hiç anlamıyordum. 20 yılda sövmelerden bir gram eksilmemesi ve nesilden nesile aktarılması, şu an benim o zamanki yaşımda olan çocukların bir kısmının birçok şeyi anlıyor olması ne üzücü. asgari ücretin anlamını bilmediğimiz o çağdaki yaşlardan, asgari ücret zammını tartışan aynı yaştaki çocukların çağına. tek sevinebildiğim biz çocukluğumuzu çocuk gibi yaşayabilmişiz ama şimdi güllük gülistanlık birkaç çocuk görünce sanıyoruz ki hepsi mutlu. ilkokuldan itibaren çileli bir yarış, bir dışlanış.
 
Chp bunu yapmıyor gördüğüm en iyi muhalefet
Erkan Bas ve Baris Atay disinize gore muhalefet yapiyorlar merak etme zaten.

Baris Atay bi aralar HDP partisindeydi diye tepki cekti. Hatta hâlâ oyle bilenler var. Adam Turkiye İsci Partisi genel baskan yardimcisi. Gerci bunun aciklamasini yapti. Abi ben seviyorum bu iki adamin konusmalarini. Meclisi inletiyorlar resmen.

Defalarca dinledigim konusmalarini tekrar tekrar dinliyorum.
 
İhaleye fesat karıştırma, ülkenin fabrikalarını özelleştirme adı altında değerinin çok altında satma, devletin arazisini ucuza alıp tekrar devlete fahiş fiyattan satma, yalan, dolan, iftira
 

MİT krizinde ilk kez cemaat ile AKP açık bir biçimde birbirleriyle mücadeleye başlamışlardı. İkisi de birbirlerinin gücünün farkında değildi ve bunu öğrenmek istiyorlardı.​


Demokrasiye dayanan siyasal sistemlerin en temel özelliği güçler ayrılığıdır. Yargı, yasama ve yürütme birbirinden ayrı olarak muhtelif meselelerde karar alabilmeli ve irade ortaya koyabilmelidir. Bu, birbirlerini hukuk içinde denetleyebilmeleri için de koşuldur. Türkiye’de de tarif edilen demokrasi budur. Yakın siyasi tarihimizde parlamentonun, TBMM’de azınlığa düşen hükümetleri bitirdiği deneyimi de vardır. Hatta tek parti döneminde de DP’nin ilk iktidar yıllarında da hükümetlere, hatta kendi hükümetlerine direnen parlamento çoğunluklarına tanıklık yaptık. Mevcut güçler ayrılığı olarak adlandırılan sistemdeki yaşadığımız sıkıntı kronikti aslında ama görülmezden gelindi. Hükümet kurup güvenoyu alabilmeniz için TBMM’de çoğunluğunuzun bulunması gerekiyor. Yani burada hemen yürütme ile yasama bir araya geliyor, ilk güçler ayrılığı burada bitiyor. Siyasi Partiler Yasası ve parti içi işleyişler, milletvekilleri listelerinin oluşumu, olmayan parti içi demokrasi nedeniyle burada kurulan yasama-yürütme birlikteliği sürekli, hatta bağımlı hale geliyor. Yargı, içinde yer aldığı bürokratik hiyerarşiye karşın yürütmeye çok güçlü olmasa da direnme yeteneğine sahipti. Yürütme ve yasamaya mutlak hâkim olan AKP gözünü, Ergenekon pratiğinin de verdiği cesaretle yargıya dikti. Ona rehberlik yapan ve yargı içinde kısmî de olsa kadrolaşma yolunda aşama kaydetmiş cemaat bulunuyordu. Ve düğmeye basıldı.


İçeriğini bile gölgede bırakarak “yetmez ama evet” savunucuları ile hatırlanan ve hep de eleştirmek için hatırlatılan Anayasa değişiklikleri, güçler ayrımına dayanan, eksik de olsa yürüme imkânı bulunan yargı sistemini tamamen felç etti. Hedef Anayasa Mahkemesi (AYM) ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üye yapısını, sayılarını ve seçilme yöntemlerini arttırarak değiştirmek ve kendi kontrollerine almaktı. Bu niyeti gizlemek için 12 Eylül darbecilerine yargı dokunulmazlığı getiren geçici 15. maddenin iptali, AYM’ye bireysel başvuru hakkı ve Ombudsmanlık kurulması gibi maddeler de eklenmişti. MHP’nin şiddetle karşı çıktığı anayasa değişiklikleri HDP’nin boykot kararıyla birlikte referandumda yüzde 57’lik bir oyla geçti.


Referandumdan geriye kalan önemli bir not da Devlet Bahçeli’nin, Fetullah Gülen’in “İmkân olsa mezardakileri bile kaldırarak referandumda evet oyu kullandırmak lazım” açıklamasına “ABD’den gelerek sen oy kullan” çıkışıydı. Değişiklik sonrasında dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin, hükümet adına hazırlanan liste ile Başbakan Erdoğan’ın yanına gitti ve listedeki isimlerin hepsinin “Fetullah Gülen” cemaatinden olduğunu söyledi. Erdoğan ise artık bir klasik olan nitelendirme ile “alınları secdeye değen” insanlarla birlikte olacaklarını söyledi. Daha sonraki atamalarda da Ergin ile Erdoğan sık sık karşı karşıya geldi. Cemaatin artık devlet içindeki gücü zirveye yaklaşmıştı. Emniyetin ardından yargıda da istediklerini elde etmişler, bütün kilit noktalara yerleşmişlerdi. Ergenekon sürecinde ordu içinde gerçekleştirdikleri tasfiyeler ile orası da kendi örgütlenmeleri için risk oluşturmuyordu. Artık seçilmiş bir iktidara ihtiyaçları var mıydı? Bunu tartışmaya başlamışlardı. Çünkü iktidar içinde yolsuzluk iddiaları ayyuka çıkmıştı.


Bu anayasa değişikliği öncesinde Erdoğan’ın kendisine bir politik kimlik inşa etmek için yaptığı girişime tanıklık yaptı tüm dünya. Dünyayı özellikle kullandım. Siyasal İslamcı hareketin en önemli hareket noktası ümmet kavramıdır. Erdoğan da hep oradan beslendiği için, AB üyelik sürecini yürütürken gözü hep Ortadoğu’daydı. O nedenle içeriğinden bile haberdar olunmayan “Büyük Ortadoğu Projesi” eş başkanlığının üzerine atlanmıştı. Hep oralarda da bir şeyler olabilme hayali vardı. Ve bunun için planlar hazırlandı. 29 Ocak 2009’da Davos zirvesinin son konuşmasına İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ile birlikte katıldı Erdoğan. Anında gelişmiş gibi gösterilse de üzerinde planlı bir şekilde çalışıldığı daha sonra ortaya çıkan bu “one minute” çıkışı bir anda tüm İslam coğrafyasında insanları sokağa, Türk bayrakları ve Erdoğan posterleriyle dökmüştü. Erdoğan daha sonra çıkışının yanlış anlaşıldığını, Peres’e karşı olmadığını anlatmaya çalıştı ama kimseyi ikna edemedi. Ama amaç hasıl olmuş, AKP’nin propaganda işlerini yapan ve 15 Temmuz’da öldürülen Erol Olçok’n organizasyonuyla Erdoğan posterleri birkaç günlüğüne de olsa Arapların ellerinde meydan meydan dalgalanmıştı.


İsrail ile ilişkilerin en gergin olduğu dönemde 31 Mayıs 2010'da Mavi Marmara katliamı yaşandı. İktidarın yola çıkana kadar desteklediği gemiye İsrail askerleri baskın yaptı ve 10 aktivist öldürüldü. Erdoğan gidenleri “bana mı sordular giderken” diye eleştirirken, olaydan 3 yıl sonra yerine ne kadar ulaştığı belli olmayan bir biçimsel özür gelmişti İsrail’den tazminat ile birlikte. İslamcılığın iktidar hallerine çok iyi bir örnektir Mavi Marmara meselesi.


Ardından AKP’nin “Arap baharı” sınavı başladı ve hepsi gibi ilk sorular çalışmadığı, hazırlıklı olmadığı yerden geldi. Örneğin; Libya’da olaylar başlayınca NATO’nun hava operasyonu yapmasına ilişkin olarak ilk gün “NATO’nun ne işi var orada” derken, hemen ertesi gün “NATO uçakları İzmir’i kullansın” diye operasyona yeşil ışık yaktı. AKP iktidarının direksiyonundaki Türkiye için bu yaklaşım artık resmi dış politika haline gelmişti. Bunun daha kalınını büyük maliyet ödeyerek Suriye’de de yaşadık.


15 Mart 2011'de, Cuma namazı çıkışı Şam ve Dera'da protesto gösterileri düzenlendi. Suriye Devlet Başkanı Esad bunu sert bir biçimde bastırdı, onlarca insan öldü. 30 Temmuz'da, çoğu ordudan ayrılan subaylardan oluşan Özgür Suriye Ordusu'nun (ÖSO) kurulduğu duyuruldu. Türkiye ile Körfez ülkelerinin de bu oluşuma katkısı oldu. 9 Ağustos 2011’de son dönem ortak bakanlar kurulu toplayacak, tatil yapacak kadar iyi ilişkiler kurulan Esad ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 8 saat süren bir görüşme yaptı. Türkiye o dönem İhvan hareketinin önünü açmaya çalışan bir görüntü içindeydi. Katar ve Arabistan’ın doğalgaz ile petrolünü Suriye üzerinden boru hatlarıyla Türkiye’ye getirmek, oradan da Avrupa’ya pazarlamak da bir proje olarak ortada duruyordu. Bunun için Avrupa’nın en önemli tedarikçisi Rusya’ya bağlı olan Esad rejimin yıkılması gerekiyordu. Politik ve ekonomik bu iki plana da Esad ile birlikte Rusya ve İran doğal olarak direnecekti. Bakanlar kurulunda konu hakkında Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, BAAS rejimi üzerinden inşa edilen Arap ulus devleti olarak Suriye’nin yıkılmayacağından ve Türkiye’nin elini buraya sokmasının sakıncalarından söz edince, Başbakan Erdoğan’ın “birkaç aya kadar Esad orada kalmayacak” sözlerini Davutoğlu “birkaç hafta” diye düzeltmişti. Daha sonra meseleye dahil olan ABD ile “eğit donat” projesiyle Esad karşıtlarına her türlü destek sağlanmasına aracılık eden Türkiye, bunun karşılığında sınırları içinde 6 milyon göçmen ile ne zaman ortaya çıkacakları bilinmeyen cihatçı teröristlere ev sahipliği yapmaya başladı. Başka ülkelerin "terörist" olarak nitelediği kişilere "özgürlük savaşçısı" iddiasıyla destek veren Türkiye, kendisinin "terörist" olarak nitelediklerine "özgürlük savaşçısı" denmesinin yolunu açtı.


Türkiye’nin Mısır diplomasisi, o ünlü Rabia işareti ile ifade edilen fiyaskoyla sonuçlandı. Körfez ülkelerinden sadece -ekonomik nedenlerle- Katar’la dost kalındı. Türk turistlerini büyük coşkuyla karşılayan Ortadoğu ülkelerine Dışişleri Bakanlığı, var olan tehditler nedeniyle turist olarak gidilmemesi çağrısı yaptı. Arabistan Türk hacı adayı kabul etmedi, Türk ürünlerine boykot uyguladı. Siyasal İslamcı refleks ve tarihsel bağlar kurularak uygulanmak istenilen akademik fanteziler Türkiye’ye çok büyük fatura çıkardı. Cumhuriyetin, Osmanlı deneyimlerini veri kabul ederek oluşturduğu, güvene dayalı Ortadoğu politikası yok sayıldı ve komşularla sıfır sorun sloganı ile çıkılan yolda tüm komşularla sorunlu hale gelindi.


MİT’in PKK’ya yönelik büyük bir operasyon planının masaya yatırıldığı 28 Ocak 2011 tarihinde Roboski’de savaş uçaklarının bombalarıyla 38 köylü öldürüldü. Mesele tam boyutlarıyla tartışılmadan cemaat savcıları, iktidarın kadrolaşmasına izin vermedikleri kurum MİT’e operasyon başlattı. Dönemin İstanbul Cumhuriyet Savcısı Sadrettin Sarıkaya tarafından MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın da aralarında bulunduğu istihbarat görevlilerinin 7 Şubat 2012'de ifadeye çağrılmasıyla başlayan krizde, siyasi iktidarın olaya müdahalesiyle yapılan yasa değişikliğiyle, MİT görevlilerinin soruşturulması izni Başbakanlığa bırakıldı. MİT krizinde ilk kez cemaat ile AKP açık bir biçimde birbirleriyle mücadeleye başlamışlardı. İkisi de birbirlerinin gücünün farkında değildi ve bunu öğrenmek istiyorlardı. Hükümet hemen dershaneler yasasıyla hamle yaptı, kilit noktalardaki cemaat kadrolarını teker teker etkisizleştirmeye başladı. Bu arada da AKP ile cemaatin arasını bulmak, aralarında bir sorun olmadığını göstermek için pek çok isim seferber olmuştu.


İleride faturası kısmen cemaate kesilecek Gezi direnişi 23 Mayıs 2013’te başladı. Cemaat medyası ile iktidar Gezi'ye şiddetle karşıydı. Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Yardımcısı ve Erdoğan yurt dışında olduğu için başbakana kısa bir dönem vekalet eden Arınç, eylemcilerin dinlenmesi ve diyalogla meselenin çözülmesini savundular. Medyasına karşı biraz zaman geçtikten sonra Fetullah Gülen’den de yapıcı açıklamalar geldi ve böylece saflar belirginleşti. Uzlaşma yanlısı dönemin valisi ile emniyet müdürü de FETÖ davalarından üzerlerine düşeni yaşadılar ve yargılanıp biri mahkûm oldu, birisi beraat etti. Erdoğan, Arap Baharı olaylarında tanık olduğu için sokak hareketlerinden hep çekindi ve onu kendi kitlesini konsolide etmek için kriminalize ederek kullandı. Gezi’de milyonlarca insanın kendiliklerinden Türkiye’nin bütün kentlerinde -Bayburt hariç- sokağa çıkarak eylem yapmasını Erdoğan hiç dikkate almadı. Bu nitelikli gösterileri hep değersiz göstermeye çalıştı. Gezi direnişine yaklaşımı Erdoğan'ın politik kimliğini nasıl inşa etmek istediğini de Türkiye ile birlikte tüm batı ülkelerine gösterdi. Demokratik ve hukuk devletinden ayrılmak isteyen Erdoğan için Gezi iyi bir yol ayrımı idi. Ve bunu kullandı.
 

AKP 5’inci Olağan Kongresi 12 Eylül 2015’te toplandı. Davutoğlu kongre sabahı Erdoğan’ın listesi ile salona geldi ve kısa süreceği her halinden belli olan genel başkanlık koltuğuna oturdu.​


Kurucu kadrolar anayasa hazırlarken hep en yüksek makama liderlerinin oturacağı kesin kabulü ile işe başlarlar. Bu nedenle ya bazen abartırlar ya da pratikte ortaya çıkabilecek meselelerin halledileceğini varsayarak eksik bırakırlar. Türkiye’deki anayasalarda da bunu görüyoruz. 12 Eylül anayasası dahil. Cumhurbaşkanlığı koltuğunda Atatürk veya İsmet İnönü oturduğu zaman, tek parti iktidarının da doğal sonucu olarak yetki, görev ve sorumluluk alanları da seçilmeleri de tartışma konusu olmadı. Celal Bayar, Atatürk’ün yakın arkadaşı olmasının yanı sıra ilk sivil cumhurbaşkanı olarak çok partili hayata geçmesiyle seçildi. Sorun yaşanmadı. Sorun ondan sonra başladı.

AKP döneminde Gül ismi üzerinden tartışmalar, parlamentoda cumhurbaşkanı seçildikten sonra, yapılan anayasa değişikliğiyle tekrar seçilip seçilemeyeceğini netleştiren düzenleme ile bitti. Tekrar seçilmeyi isteyecek miydi, şimdi bu sorunun yanıtı aranıyordu. Erdoğan aday olmaya niyetliydi. Bu nedenle Gül’ün kapısını tekrar aday olması için ilk o çalmadı, MHP lideri Devlet Bahçeli çaldı ve CHP ile ortak adaylarının olmasını istedi. Gül bu teklifi Erdoğan’dan bekliyordu aslında. Cumhurbaşkanlığına çıktıktan sonra tüm karar alma mekanizmalarının dışına yavaş yavaş bilinçli bir biçimde itildiğinin de farkındaydı. Erdoğan ile yola çıktıkları birliktelikleri ve birbirlerine güvenleri aşınmıştı ve bunun pek çok sebebi vardı. Gül, Bahçeli’nin teklifini çok nazik bir biçimde reddetti. Ardından Erdoğan geldi, Gül’e ve aday olup olmak istemediğini sordu. Soru çok açıktı. Gül soruya soru ile karşılık verdi, “Asıl sen istiyor musun?” Erdoğan ‘evet’ yanıtı verince, Gül “Tarihteki kardeş kavgalarının neye mâl olduğunu bilirim. Bu makam senin hakkın. Karşına aday olarak çıkmam. Putin-Medvedev değişimi de bize yakışmaz. Bu saatten sonra siyasete de dönmek bana ve bıraktığım makama yakışmaz. Ama parti önemli, bunun geleceğini beraber kurgulayıp planlayalım’ dedi. Bu talebe olumlu yanıt veren Erdoğan, partinin geleceğine ilişkin konuyu bir daha hiç açmadı. Adaylığını açıkladı ve devletin gereği olan görüşmeler dışında Gül’ün kapısını çalmadı. Sadece 16 Nisan 2017 referandumuna kadar. Burada Gül “parlamenter sistemden yana” olduğunu söyledi ve meseleyi kapadı. Bunun üzerine dönemin TBMM Başkanı İsmail Kahraman Gül’ü aradı ve en azından Kayseri’de bir program yapmasını istedi. Gül sert bir biçimde bu öneriyi de reddetti. Erdoğan, CHP ile MHP’nin
ortak adayı Ekmeleddin İhsanoğlu ile yarıştı ve sonuçta halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanı oldu.

Gül’ün görevden ayrılacağının bir gün öncesinde, 27 Ağustos 2014’te toplanan AKP Olağanüstü Kongresi, Gül’ün bürokrasi ve siyasete taşıdığı Ahmet Davutoğlu’nu Erdoğan’ın tercihi olarak genel başkan seçti. Bunu Gül de herkes gibi çıkan haberlerden öğrendi. Çünkü başta ABD’deki gizli Pensilvanya ziyareti ve Suriye meselesi olmak üzere, Dışişleri Bakanı olarak o dönem görev yapan Davutoğlu ile araları soğuktu. Buna rağmen Erdoğan, Gül ile konuşsaydı ve “Genel başkan kim olsun diye?” sorsaydı Erdoğan’ın alacağı yanıt kesinlikle Ahmet Davutoğlu olurdu. AKP’nin ilk olağanüstü kongresinde yaşanan tablo da içinde pek çok ilk barındırıyordu. Anayasanın açık hükmüne rağmen cumhurbaşkanı seçildikten sonra Erdoğan parti genel başkanı ve başbakan sıfatlarını bırakmamıştı. Bu kongreye de seçilmiş cumhurbaşkanı, başbakan ve AKP Genel Başkanı olarak katılmıştı. 28 Ağustos 2014’de Gül görevini Çankaya Köşkü’nde düzenlenen tören ile Erdoğan’a devretti ve aynı gece Ankara’yı terk ederek İstanbul’a gitti.

Fazilet Partisi’ndeki yenilikçi-gelenekçi mücadelesinde, İstanbul kongresinde yenilikçilerin karşısına aday olarak çıkan ve kazanan Numan Kurtulmuş’a Erdoğan sıcak bakmıyordu. Gül’ün, Kurtulmuş’u partiye davet etme teklifine de karşı çıkmıştı. Ama 12 Temmuz 2012’de Saadet Partisi genel başkanlığından ayrıldıktan sonra HAS Parti’yi kuran Kurtulmuş -adı başka türlü ifade edilse de- partisiyle Erdoğan’ın daveti üzerine AKP’ye katıldı. Erdoğan böylece partiyi gelecekte Millî Görüş kökenlilerle birlikte yönetme niyetini ortaya koymuştu. Belki parti içi dengeler için Kurtulmuş ve ekibine ihtiyaç duyuyordu.

Davutoğlu genel başkan seçildikten sonra hükümeti kurma görevini Erdoğan’dan aldı, 29 Ağustos’ta hükümet üyelerini açıkladı. Gezi sonrasında politikasını güvenlikçi hata oturtmaya başlayan Erdoğan bu ısrarını sürdürüyordu. İç Güvenlik Yasası ile polisin yetkileri arttırıldı. AKP 7 Haziran 2015 seçimlerine Davutoğlu başkanlığında gitti. AKP birinci parti oldu ama Meclis'teki çoğunluğunu kaybetti. Erdoğan direksiyona geçerek süreci yönetmeye başladı. Davutoğlu samimi bir biçimde CHP ile koalisyon görüşmeleri sürdürürken Erdoğan, koalisyon kurulmaması ve ülkenin tekrar seçime gitmesini kurguluyordu. Ülke, çözüm sürecinin hemen ardından yaşanan olaylarla terörize olmuştu. Ankara, Diyarbakır ve Suruç’ta patlayan canlı bombalarla onlarca insan yaşamını kaybetmişti. PKK’nın seçim sonuçlarından hoşlanmadığı sonucu çıkarılan hendek eylemleriyle de onlarca insan hayatını kaybetmişti. Koalisyon görüşmeleri olumsuz sonuçlandı, Erdoğan seçim hükümeti kurdurarak tekrar seçim kararı aldı. Bu arada da parti yönetimine tek başına iktidar olacakları garantisi verdi. Öyle de oldu, 1 Kasım seçimlerinde oyunu yüzde 9 arttıran AKP yüzde 49 oy oranı ile tek başına iktidar oldu. Seçim hükümetine bakan olarak giren MHP’li Tuğrul Türkeş parti disiplinine verildi ve partiden ayrılıp AKP’ye geçerek uzun dönem Başbakan Yardımcısı olarak görev yaptı.

Bu arada Erdoğan Davutoğlu’na parti yönetiminde ya da kabinede kendi ekibini kurmasına izin vermiyor, paralel bir hükümet ve parti yönetimi oluşturarak her şeye hâkim olmaya çalışıyordu. Alınan bazı kararlardan bile başbakan ve genel başkan olarak Davutoğlu sonradan haberdar oluyordu. Erdoğan, Davutoğlu’nun ısrarlarına karşın milletvekili bile olmasına karşı çıktığı Ali Babacan’ın kabineye girmesine onay vermemişti. Kabine ya da parti yönetimi toplantılarında konuşulan mevzularda bir sorun çıktığında belli isimler hemen telefon ile Erdoğan’ı arayıp soruyor ve yanıtı karar gibi toplantıya aktarıyorlardı.

AKP 5’inci Olağan Kongresi 12 Eylül 2015’te toplandı. Davutoğlu bu kongrede kendi listesi ile parti yönetimini oluşturmak istedi ve listeyi Erdoğan’a sundu. Erdoğan itiraz etti ama Davutoğlu başta direndi. Durum bir anda ciddileşmişti. Kendi iradesi ile çok sayıda teşkilat operasyonu yapan Davutoğlu için ‘Erdoğan’a rağmen genel başkan olabilir mi?’ sorusu ciddiyet kazanmıştı. O dönem Erdoğan’ın, Davutoğlu’nun kazanması halinde yeni bir parti kuracağı bile ileri sürülüyordu. Davutoğlu çok sıkışmıştı. Uzun zamandır görüşmediği Gül bile Davutoğlu’na dolaylı olarak kendi listesi ile aday olması için destek iletmişti. Arınç, Davutoğlu’nun yanındaydı. Davutoğlu kongre sabahı Erdoğan’ın listesi ile salona geldi ve kısa süreceği her halinden belli olan genel başkanlık koltuğuna oturdu…
 
Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimleri hep sorunlu olmuştur. İlk 3 cumhurbaşkanı ile Erdoğan bu genel değerlendirmenin dışındadır. Erdoğan çok ciddi bir saha temizliği sonrasında o koltuğa oturdu. Hamlelerinden ve aldığı kararlardan, tek başına başkanlık sistemini getirerek ülkeyi yönetmeyi yola çıkarken hedeflediği kolaylıkla anlaşılıyor. Örneğin, başbakanlık binası olarak temeli atılan saray, tam da kafasına uygun olan başkanlık binasıydı ve seçilir seçilmez orayı başbakanlık değil kendisine saray yaptı. Başkanlık sistemini ilk Turgut Özal dillendirdi. Taraftar bulamadı. Parti kurup bunu savunmaya karar verdi, ömrü izin vermedi. Süleyman Demirel de yarı başkanlık sistemini dilendirdi. Çok ısrarcı olmadı. Bu iki siyasetçi de cumhurbaşkanı olunca ilk olarak partilerini kaybettiler. Sıkıntı da buydu. Erdoğan bu iki pratiği çok iyi incelemişti ve dersini iyi çalışmıştı. Partisi de uzaktan yönetmeye olanak sağlayacak bir itaat kültürü ile kurgulanmıştı. Ama bu yetmedi.

Davutoğlu istemediği isimlerden oluşan bakanlar kuruluna başbakanlık, istemediği isimlerden oluşan parti yönetimine de genel başkanlık yapıyordu ve gergindi. 17/25 Aralık meselesi nedeniyle Erdoğan ile güven sorunu yaşarken Davutoğlu, gündeme “kamuda şeffaflık paketi” adında bir düzenleme getirdi. Kendisine danışılmadan bu düzenlemenin getirilmesine Erdoğan çok kızdı ve kapalı toplantılarda Davutoğlu’na “Bu düzenleme olursa il, ilçe başkanı bulamazsınız” dedi. Erdoğan’ın tepkisi üzerine paket geri çekildi. Erdoğan bu dönem, olağanüstü durumlarda anayasal yetkisini kullanarak toplaması gereken bakanlar kurulunu sarayda toplayarak başkanlık yaptı, olağanüstü bir durum da yoktu. 2015 yılının Ocak ayında gerçekleşen ilk toplantıdan yansıyan karede Davutoğlu’nun yüzündeki kızgınlık hemen anlaşılıyordu. Ve bu toplantılar daha sonra da devam etti. Bu toplantılar, Davutoğlu karşıtları tarafından, Davutoğlu’na “patronun kim olduğunu” hatırlatma toplantıları olduğu yorumu yapıldı. Davutoğlu-Erdoğan arasında en büyük sıkıntılardan birisini de MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın istifa ederek milletvekilliği başvurusunda bulunması oluşturdu. Fidan bu kararı Davutoğlu ile görüşerek almıştı ve Erdoğan kendisine danışılmamasına çok kızmıştı. Fidan’ın adaylığını doğru bulmadığını söyledi. Bu açıklama sonrası Fidan adaylık başvurusunu ve istifasını geri aldı.

İkili arasında gerginlik artınca ve Davutoğlu teşkilatlarda yavaş yavaş kabul görmeye başlayınca sert bir hamle ile karşılaştı. Son olarak 15 il başkanı ve 65 ilçe başkanını Erdoğan’a sormadan değiştirmesi kriz yarattı, partinin yetkili organı MKYK teşkilatlara il, ilçe başkanı atama yetkisini genel başkanın elinden aldı. Bu ciddi bir darbeydi. Ardından ünlü “Pelikan Bildirisi” geldi. Bildiride Erdoğan ile Davutoğlu arasında yaşanan ve somut olan 27 gerilim noktasına işaret ediliyordu. İçeriğine bakılınca, Erdoğan’ın bilgisi dahilinde yapılmamış olması imkânsız hale geliyordu. Bir genel başkanı koltuğundan etmesi nedeniyle ilk olan bildiri Erdoğan’ın damadının kontrolünde olan bir kaynaktan çıkmış ve o grubun medyasında da büyük yer bulmuştu. Bu hamleye karşı sert çıkan Davutoğlu yalnız bırakıldığını kısa sürede anladı. Tartışmalar sürünce Davutoğlu saraya giderek Erdoğan ile 1 saat 40 dakika görüştü. Ertesi gün, seçimlerin üzerinden henüz 6 ay geçtiğini hatırlattıktan sonra istifa kararını zaruriyet neticesinde aldığını bildirdi ve 22 Mayıs 2016’da olağanüstü kongre toplanacağını ve aday olmayacağını açıkladı.

Davutoğlu kongre salonuna girdiğinde dakikalarca ayakta alkışlandı. Genel başkan adayı Binali Yıldırım da kongre salonuna girince dakikalarca ayakta alkışlandı. Divan Başkanlığına, Davutoğlu’nu istifaya zorlayan ekipten Bekir Bozdağ getirildi. Erdoğan’ın mesajını okurken ayağa kalktı, o ayağa kalkınca herkes ayağa kalktı ve bir ilk olarak mesaj ayakta dinlendi. Bu tablo pek çok yoruma da malzeme oldu. Kongre sonunda Binali Yıldırım genel başkan oldu. Erdoğan’ın istediği “güçlü genel başkan zayıf başbakan” modeli uygulamaya geçildi. Yıldırım son başbakan olarak tarihe geçmek istiyordu ve bunun için çaba harcadı.

Yıldırım, Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildikten sonra TBMM Başkanı seçildi. İstifa edip İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı oldu. Daha önce de İzmir’de aday olmuş ve kaybetmişti. O nedenle İstanbul adayı olmak istemiyordu. Ama Erdoğan’a direnemedi. İstanbul adaylığı sürecinde de Berat Albayrak ve Süleyman Soylu ekipleriyle hep gerginlik yaşadı. Bu gerginliklerin birinde Albayrak, Yıldırım’ın bürokraside tüm kadrolarını görevden aldı. İstanbul seçimlerinin tekrarlanmasına karşı çıktı ama Albayrak ekibini aşamadı. Daha sonra tek başına Cumhurbaşkanı yardımcısı olmayı bekledi ama Erdoğan atamadı. Bunun üzerine kırgınlığı belli ederek uzun süre ortalıkta gözükmedi

Erdoğan gönlünü almak için AKP Genel Başkanvekilliği kontenjanını son kongrede 2’ye çıkarak Yıldırım’ı o göreve atadı. Binali Yıldırım çocuklarının işi ve var olduğu söylenen milyarlarca dolarlık servetiyle hep tartışma konusu oldu.

Bilindiğinin aksine Binali Yıldırım’ı ilk bakan yapan Abdullah Gül’dü. Ama o hep Erdoğan’ın ekibinde yer aldı. Efkan Ala’dan boşalan İçişleri Bakanlığına Soylu’nun gelmesini istemedi ama engelleyemedi de. Çünkü AKP çizgisi güvenlikçi politikalarla MHP ile yakınlaşmaya başlamıştı. Berat Albayrak da Yıldırım kabinesinde Enerji Bakanı olarak yer aldı. Ama Yıldırım bundan da hiç hoşlanmadı. 17/25 Aralık’ta direnilmesi ve karşı atak yapılmasını ilk dile getiren isim de Yıldırım’dı.

15 Temmuz darbe girişi sırasında İstanbul’daydı ve Ankara'ya geçmesi söylenmişti. Ankara güvenli değildi ve yolda Ilgaz dağına gidilmesini Yıldırım’a rağmen korumaları karar vermişti. O gece konvoyundaki araç taranmıştı. Darbe girişimi atlatıldıktan sonra gece boyunca arayıp ulaşamadığı MİT Müsteşarına çok kızmıştı. O gecenin kendisi için ciddi riskler barındırdığını anlayınca MİT Müsteşarının görevden alınması için yurtdışı gezisindeyken kararname hazırlattı. Uçağı havaalanına indiğinde onu bir sürpriz bekliyordu, MİT Müsteşarı bir kararname ile Başbakanlık’tan alınıp Cumhurbaşkanına bağlanmıştı. Hakan Fidan ve dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Ahmet Davutoğlu ile çok yakındılar. Her üçünün hem siyasette hem de bürokraside önünü Abdullah Gül açmıştı. Fidan, Erdoğan için de çok önemliydi.

Araştırılması, konuşulması istenmeyen ve “Allah’ın lütfu” haline dönüşen 15 Temmuz darbe girişimi Erdoğan’ın hayallerini yıllardır süsleyen sisteme geçmek için de çok iyi bir zemin oluşturdu. MHP lideri Bahçeli ilginç bir biçimde, bugüne kadarki bütün politik ve hukuki gerekçeleri sil baştan yaptıracak bir gerekçeyle adına cumhurbaşkanlığı sistemi denilen sisteme geçilmesini önerdi. Bahçeli’nin gerekçesi, “fiilî durumu anayasal sınırlara” çekmek değil “anayasayı fiilî duruma uygun hale” getirmekti. Yani ortada bir anayasa ihlali vardı. MHP ile AKP ortak bir Türk tipi başkanlık sistemi oluşturdu ve bu sistem 16 Nisan 2017 tarihinde referanduma götürüldü.

Oyların sayımı sırasında AKP’li YSK üyesinin talebi üzerine, yasaya aykırı olmasına karşın mühürsüz oy zarfları da geçerli kabul edildi ve referandumdaki ‘evet’ oyları çok az bir farkla “hayır” oylarını geçti. Referandum sonuçlarına gölge düşüren bu tartışmaların önünü kesmek için Erdoğan, “Atı alan Üsküdar’ı geçti” dedi. YSK kararları hukuki bir denetime tâbi olmadığı için tartışma devam etti ama mesele bitti. AB raporlarında OHAL şartlarında yapıldığı için adil olmadığı vurgulanan referandum sonrasında Erdoğan bu yetkilere sahip olmak için ancak bir yıl bekleyebildi.
 
Geri