93 harbinin muhacirleri
1877-78 bozgunu sonrasında, Balkanlar’dan İstanbul’a ve Doğu’dan da Anadolu’nun iç bölgelerine, milyonlarla hesaplanan bir göç dalgası başlar... Avrupa’da, özellikle Fransız basınında yürütülen kampanyalar, Müslüman Türkleri bu göçe zorlamada, etkili olmuştur.Balkanlar'dan Anadolu'ya toplu göçün, aniden milyonları aşan bir düzeye erişmesinde, ‘93 Harbi’ diye de anılan ünlü 1877-78 Rus Savaşı etkili olmuştur.
Aslında Türkleri göçe zorlamada,Avrupa kamuoylarını basın kampanyaları ile tahrik etme oyunu, çok başarılı bir şekilde kullanılmıştır.
Olaylar 1875’te Sırpların ayaklandırılmasıyla başlar; arkasından 1876’da Bulgarlar -kendi tarihçilerinin de kabul ettikleri gibi- Rusların hemen yardıma gelecekleri vadine kanarak, Türk’lere yönelik toplu bir kıyıma girişirler.
29 Temmuz 1876 tarihli L'Illustration'a kapak olmuş:Sırbistan sınırındaki bir kasabada,'başıbozuklar',Sırp köylülerini öldürüp hayvan hırsızlığı yapıyorlar.
'93 Harbi' muhacirlerini,İstanbul'da görüntüleyen temsili bir illüstrasyon
1900'lerin başında Anadolu'ya göç etmiş Çerkezleri gösteren ender fotoğraflardan biri.
Ölüm ve Sürgün’ adlı çalışmasında, Amerikalı tarihçi Prof. Justin McCarthy, Rusların, Kırım ve Kafkas halklarını nasıl Anadolu'ya göçe zorladıklarını anlatır.Balkanlardaki Çerkezler de, Bulgarlardan intikam alma peşindedirler:
22 Temmuz 1876 tarihli L'Illustration'daki gravür Çerkezlerin esir alıp idama götürdükleri Bulgarları temsil eder.(üstte)Aynı tarihli L'Illustration'dan bir başka çizim, Çerkezlerin işgali altındaki bir Bulgar köyünü resmeder.(altta)
1829’da Edirne’yi almışken Avrupa devletleri tarafın dan İstanbul’a girmesi engellenen, 1854-56’da İstanbul ve Kudüs’e el koyma hırslırı yine Avrupa devletlerince Kırım Savaşı ile önlenen Çarlık Rusyası, bu kez oyununu ters yönden yürütmeyi deniyordu.Osmanlı ordularından önce,yakınları öldürülen Türkler,dpğal bir tepkiyle karşı saldırıya geçip intikamlarını almaya yöneldiler.Özellikle Ruslar ve Ermeniler tarafından Kafkaslar’dan kovulup Osmanlı hükümetince bir kısmı Balkanlara yerleştirilmiş olan Çerkezler bu konumdaydılar.
Sırplar da, Osmanlı ordusuna yenilip Avrupa devletlerinden yardım istemeye giriştiler. Ruslar ise, Bulgarlara yardım etmek yerine, kıtadaki propaganda mekanizmalarını çalıştırıp Türkler Hıristiyanları kesiyor’ kampanyasına hız verdiler:
Bulgarların yaptıklarından hiç bahsedilmeyecek; muhtemelen de 1.000 civarındaki ölü sayısı, ilk anda 15.000’e çıkarılacak ve Avrupa basınında, bu rakam sürekli olarak artırılacaktı.
Bu taktiğin sonucu olarak,Hristiyanları ölümden kurtarılması arzusuyla, Rusya’nın Osmanlı devletine savaş ilan etmesi hoş karşılandı.
24 Nisan 1877'de başlayan savaş, Osmanlı ordularının bozgunu sonucu, 10 ay içinde, İstanbul’un Rus ordularınca işgaline yol açtı. Doğu Anadolu'da da Erzurum'a kadar uzanan bölgeye, Ruslar hâkim oldular. Her iki taraftan da Anadolu’ya milyonla¬la hesaplanan bir göç dalgası başladı... Daha işin başlangıcında, nasıl bir bozgun psikolojisi içine düştüklerini, olayları yaşamış olan Tuna bölgesinden Zağra’lı Necini Raci şöyle şiirleştirmiştir:
“Çekerek Rus Bulgar’ı pişe (önüne) / Başladı ehl-i dini teftişe / Bağtaten (ansızın) kıldı evleri şebhun (baskın) ( Neler etti o melunun/ Pir ü berna (yaşlı ve genç edilmeyip tefrik / Bâb-ı dare (darağacında) edildiler ta’lik (asıldılar)/Dayımın bend edip i bağlayıp) de ellerini / Kıldılar lime lime her yerini ) Kimini gömdüler yere canlı, / Demeyip ihtiyar, delikanlı / Kiminin kestiler edep yerini, / Verdiler ağza canlı etlerini! / Kimine giydirildi kızgın saç. / Zulmü gör bundan eyle istintac (anlamak) (Ne fenalıklar etti bizlere ah, / Yere gir yere o ruy-ı siyah! (kara yüz)."
Böylesine bir vahşet karşısında ailesinin yüzyıllardır yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalan halkın ‘yeni bir vatan" bulunmazsa ölümü tercih edecek duruma geldiğini de, yine Zagra'lı Necmi Raci anlatacaktır bize.
Necmi Raci’nin yakınmalarına, “Yerlerin yırtılmış Kur’anı Kerim yapraklarıyla dolu olması ve ayak basacak yer bulunamaması..." durumunu da eklersek, üzüntünün kişisel ölçüyü aşmış, bir inanç gerginliği haline dönüşmüş olduğunu fark ederiz.
Bu tercih sebebiyledir ki Avrupa basını, en büyük kıyıma uğrayan ve bütün varlığından mahrum edilen Türklerin durumu ile hiç ilgilenmemiş; aksine, hep öncelikle kendisini savunmak için mücadele eden Çerkezleri ve ‘başıbozuk’ deyimiyle andıkları bölgenin yerli Müslümanlarını eleştiri konusu yapmışlardır.
Her yenik düşenin yakınması, karşı tarafı suçlu göstermeye çalışması, doğaldır. Ancak Türklerin 500 yıldır yaşadıkları toprakları bırakıp, göç edecek yeni bir ‘vatan’ aramalarının da normal olmadığını kabul etmek gerekir!
Ruslar ise, 1829’da İngiliz Mr. Fox’un başlattığı “Türkler Avrupa’dan kovulmak; geldikleri yere, Asya'ya gönderilmelidir” kampanyasını doruğa ulaştırıp, tam bir ‘temizlik’ uygulamada kararlıydılar.
Özellikle Osmanlı topraklarında, olayların içinde yaşayan Avrupalı konsolosların raporları, bu davranış konusunda kesin bilgiler içerir: Edirne’deki İngiliz Konsolosu Calvert. 1878 Eylül’ündeki raporunda ‘Rus-Bulgar Koalisyonunun ‘aşırı derecede şiddet’ kavramını bile aşan ve toplu kınına yönelen tutumunu şöyle açıklar:
“Türklerin gerek ulusal ruhlarında ve gerekse birey olarak davranışlarında bulunan, yabancılara dostça tutum gösterme davranışı, atasözü konusu olmuştur.”
“Şimdi ise, üstünlük kazanmış duruma geçince, Bulgarların başta gelen amacı - kırsal kesimdeki bir kısım Rumların da katkısıyla- Türk'ü tümüyle yıkıma uğratmak ve Avrupa toprağındaki yerinden yurdundan fırlatıp atmaktır.”
Türkler de, önce Anadolu, sonra Rumeli’ye askeri güçleriyle yerleşmişlerdir; ama onlar, hiçbir zaman buraların yerli halklarını tasfiyeyi düşünmemişler, aksine, barış içinde bir arada yaşamayı sağlayacak her türlü inanç, kültür ve ekonomi önlemini almışlardı.
Buna karşılık Ruslar daha önce Kırım ve Kafkas halklarını göçe zorlama taktiğini Balkanlara da getirmişlerdi...
Konu hakkında 'Ölüm ve Sürgün’ başlıklı çok ayrıntılı bir çalışması bulunan Amerikalı tarihçi Prof. Justin McCarthy, bu durumu şöyle açıklar:
“Gerekli olan, cinayetlerin ve dehşet saçmanın bir karışımının kullanılması
idi; bu sayede Müslümanlar ya hemen öldürülecek ya da öldürülme korkusu ile yurdundan kaçırılacaktı."
Avrupa basınının Balkanlar kampanyası Başta Fransızların ünlü L'Illustration'u olmak üzere, Avrupa basını 1876'da Balkanlar için yoğun bir Osmanlı aleyhtarı kampanya yürütür. Yayın organlarında önce, Osmanlı'nın Vidin'de astırdığı Bulgar isyancılara yer verilir [solda); sonra Bulgar komitacıların Balkan dağlarında nasıl örgütlendikleri anlatılır (ortada); sonra da Vidin'e Mısır'dan gönderilen birliklerin kente girişleri anlatılır (sağda]. Avrupa kamuoylarını basın kampanyaları ile tahrik etme oyunu, başarıyla sürdürülmüştür.
“Bunu becermek için, Rus ordusundaki en uygun güç ’Kirli savaşlar yapmanın ustası’ Kazaklar idi ve yöntemleri, Kafkasya Savaşları sırasında gelişiminin en üst düzeyine ulaştırılmıştı.”
Niş kenti
Niş kentinde Türklerin Bulgarların kafalarını nasıl kestiklerini görüntületen hayali bir L'Illustration deseni.
Dobruca'da köylerini terketmek zorunda kalan Tatar ve Çerkez aileler.
1890'ların Kars'ını temsil eden bir gravür.
Bulgar isyanı sırasında asileri zincirleyerek götüren bir Osmanlı birliği.
“Köyleri yakıp yıkmağa, sığıntıları kesmeye başlamalarından az sonra ‘Kazak’ adını Türk köylüler korkarak ağızlarına alır oldular. Onların yaklaştığı söylentisinin çıkması, tam onların tasarladığı gibi, Türk sığınmacıların yollara dökülmesine yetiyordu (...) Kazaklar kimse kaçmasın diye, köyleri kuşatmaya alıyor, sonra Bulgarlar köye dalıp talana ve kıyımdan geçirmeye girişiyorlardı.”
Bu nokrada akla gelen önemli bir soruyu da Jusrin McCarthy şöyle yanıtlıyor: “Terkedilmiş köylerin kasten yakılması ne askeri ne de ekonomik açıdan mantığa uymaz; ama köy halkının geri dönmemesini sağlamak açısından, anlamı vardır. Evler ve tümüyle köyler,Ruslarla Bulgarlar tarafından yakılıp yıkıldı, sığırlar ve bütün taşınır mallar gasp edildi. Türk varlığı gerçek anlamda silindi.”
Bulgaristan’ın bağımsızlığı kabul edilince, bürün Avrupa’nın onayıyla krallığa getirilecek olan ve Alman, İngiliz, Rus soylularıyla aile bağı bulunan Prens Alexander von Banenberg’in Edirne’de açıkça, “Türkler kötü ise Bulgarlar bin beterdir” dediği kayıtlara geçmiştir.
Konsolos raporları, kaçmayan ya da kaçamayan Türklerin ahırlara tıkadıklarını, kızgın demirlerle dağlanarak kurşuna dizildiklerini kaydediyordu.İngiltere’nin Edirne Konsolosu aynı raporda,şu satırlara yer veriyordu:
“Türklerin Hıristiyan kadınlara tecavüzü son derece seyrek görülmüş bir şeydi... Rus işgalinden ben, kırsal kesimde, Bulgarların istedikleri gibi, Türk kadın ve kızlarına karşı, beşer onar, topluca saldırıda bulunduğunu söylemek hiç de abartılı olmaz..."
Edirne Konsolosu aynı raporda,üstlerindeki elbiseler yırtılarak sokakta çırılçıplak bırakılan Müslüman kadınlardan da bahsedilir.
1877’de Edirne ve Tuna vilayetleri bölgesinde 1,5 milyon Müslüman Türk bulunduğu saptanmıştır.
Uygulanan göçe zorlama taktiği sonucunda, bu insanların bir milyondan azının Kosova, Manastır ve Selanik bölgelerinde yerleştikleri; çoğunluğunun ise, İstanbul ve Tekirdağ üzerinden Anadolu'ya yöneldiği bilinir.
Tren taşımacılığının Osmanlı ülkesinde henüz ilkel düzeyde olduğu bir dönemde, yürüyerek hayatlarını kurtarmak isteyenlerin cesetleri yol kenarlarını doldurur.
Bir ara İstanbul’da 200- 300 bin kadar göçmen toplanır ve başta Ayasofya ile Sultanahmet camileri olmak üzere, şehrin her tarafında, muhacirler için geçici barınaklar kurulur.
Bulgarlar tarafından doğrudan öldürülenlerin sayısının ise, 261 bini bulduğu hesaplanmıştır. Buna karşılık, çok kötü şartlarda kaçmak durumunda kalan kitlenin en az bir o kadarının da açlık, körü hava şartları ve salgın hastalıklar yüzünden yollarda can vermiş olduklarını anımsatmak gerekir.
Örneğin Edirne'de bulunan 45 bin sığınmacıdan 16 bininin tifüse yakalandığı ve yaşamlarını yitirdikleri bilinmektedir.
Balkanlarda Bulgarlarla birlikte yürüttüğü taktiği Rusya, Kafkas cephesinde de Ermenilerle uygulamıştır.
Aradaki fark, Bulgarlarla ilk kez fiili işbirliğine girişmesine karşılık, Ermenilerle daha önceden de ilişkilerin var olmasındadır. Daha 1854'de başlayan Rus yardımı, Çarlık Rusya’sı Kalkaslar’a yerleşmeye çalıştıkça, kendisine direnen, çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu Çerkez, Çeçen, -----, ve Dağıstanlılara karşı, Hıristiyan yardımcı olarak Erivan bölgesindeki Ermeni cemaati ile Ermeni Kilisesi’ni ve Ermeni Taşnak Partisi’ni kullanmıştır.
Ancak Doğu Anadolu'daki nüfus oranları, Balkanlar'dakinin tam tersiydi... Bulgarlar Balkan nüfusun yüzde 60’ını oluştururken, Ermeniler Doğu Anadolu’da sadece yüzde 17 oranında idiler.
Buna rağmen, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, Erzurum'a kadar uzanan bölge işgal edilirken, yönlendiricilikte, Ermeni güçleri büyük rol oynadılar...
Bu arada, savaşmadan teslim olan Ardahan'da, 300 asker ve çok daha fazla sivilin, kuralların aksine, topluca öldürülmeleri, aynı şeyin Kars’ta tekrarı, sindirme ve göç ettirme politikasının tasarlandığını gösterir.
Nitekim Çerkez, Çeçen, Dağıstanlı ve -----lar, denizden Trabzon ve Samsun’a, karadan da Çorum hatta Sivas tarafına doğru göç etmişlerdir.
Kafkaslar’dan çıkan 1.2 milyon göçmenin 800 bininin Osmanlı ülkesine geldikleri hesaplanmaktadır.
Özellikle Çerkezlerin daha önce Anadolu’ya, Suriye’ye ve Balkanlar’a yerleştirildikleri bilinmektedir.
Türklere nazaran daha az yerleşik ve Rus düşmanlığı daha katı olan Çerkezlerin intikam arayışlarında daha şiddetli davranmaları, olayların başlangıcında, Avrupa basınının Türk aleyhtarı kampanyasının yoğunlaşmasında baş rolü oynamıştır.
Bu arada, Avrupa basınının önyargılı propaganda kampanyası da, Türklerin Asya’ya geri gönderilmeleri tezini, eskisinden de daha yoğun ve uydurma bilgilerle devam ettirecekti.
İngiliz subayı Frederick Burnaby de, bu ortamda gazetelerde, 'Türkler tarafından kazığa oturtulmuş Hıristiyanlara’ ilişkin mektupları okuyunca, olayları yerinde izlemek arzusuyla 1876 sonbaharında bir Anadolu gezisine çıkar.
Gezi dönüşü. “Küçük Asya’da At Sırtında" isimli kitabında, bütün Doğu Anadolu’yu kapsayan izlenimlerini aktaracaktır.
Her gittiği yerde, Burnaby’nin Hıristiyanlara (Rum ve Ermeni) ilk sorusu, “Sizlere işkence yapılıyor mu, içinizden kazığa oturtulmuş kimse var mı?" şeklinde olacaktır. Yazar, aldığı yanıtın da daima 'Hayır’ olduğunu söyleyecektir.
Genellikle şikâyet, ‘’Yasaların hem Türkler hem de Hıristiyanlar için yetersiz. olduğu" yönündedir. Yıllarca önce gelip Sivas’a yerleşmiş olan Amerikalı misyonerler de, işkence iddialarını reddeder ve eklerler:
“Türkler bazı kimselerin bizi inandırmak istedikleri kadar kötü değiller...”
Bu misyonerler, ‘tek kusur’ olarak da, “Türklerin çok inatçı olduklarım” belirteceklerdir.
Burnaby bunun sebebini, misyonerlerin birçok Ermeni’yi Protestanlığa kazandırmalarına karşılık, tek bir Müslüman’ı din değiştirmeye ikna edememeleri, ile izah eder.
Hatta Ermeniler arasında, Çarlık yönetiminin ‘Ruslaştırma’ politikasına karşı çıkıp Osmanlı yönetimini tercih edenlerin bulunduğunu da kaydeder.