8. Ev

P
  • Kullanıcı Phoibos
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Üye Günlüğü
Uyanışlar (1990)
Awakenings



Yönetmen Penny Marshall
Yapım 1990 / Amerika / 121 Dakika
Oyuncular Robert De Niro, Robin Williams, Julie Kavner
Tür Biyografi Drama


Dr. Malcolm Sayer, insan ilişkileri çok zayıf olan ve hayatı boyunca labaratuvarlarda bilimsel araştırmalar yapan bir doktordur. Personel yetersizliği yaşayan bir hastane, başka başvuru olmadığı için Sayer'ı işe almak zorunda kalır. Dr. Sayer, tamamı çok uzun yıllardır bilincini kaybetmiş ve hareketsiz görünen hastaları tedavi etmek ister.
Bir konferansta başka bir hastalık için geliştirilen L-Dopa adlı ilacın kendi hastalarına da derman olabileceğini düşünen Sayer, şansını denemek ister. İlacı Leonard Lowe üzerinde denemek için izin alan doktor, ilk başta başarılı olur ancak zamanla ilacın yan etkileri ortaya çıkmaya başlar.


l-awakenings-5caed4f7.jpg



l-awakenings-5cb014f9.jpg


l-awakenings-5cb0ef17.jpg
 
[YOUTUBE]uop3PGYbqXk[/YOUTUBE]​


Haklı yani. Bence de haklı.

Bundan sonra Justin dinlemicem.
 
İnançlı (2001)
The Believer


1sa. 42dk. - Dram - ABD
Yönetmen: Henry Bean
Senaristler: Henry Bean, Mark Jacobson


12 yaşında iken Danny Balint erken gelişmiş entelektüel, Yeshiva’da hahamlarla çeşitli konularda tartışmalara katılabilen ve sokaklardaki Yahudi karşıtı saldırganlıklardan uzak duran bir gençtir.

20'li yaşlarında ise dazlak, yalnız yaşayan, web sitelerinin milis hareketleri ile ilgili sayfalarında dolaşan ve anormalden öte fevri Yahudi karşıtı fikirler geliştiren bir genç olmuştur.



l-the-believer-50c3efd7.jpg




l-the-believer-51e5b47d.jpg



l-the-believer-5273dc9d.jpg



l-the-believer-55e24aeb.jpg
 
Orada Olmayan Adam (2001)
The Man Who Wasn't There

1sa. 56dk. - Polisiye, Dram - İngiltere, ABD
Yönetmenler: Joel Coen, Ethan Coen
Senaristler: Joel Coen, Ethan Coen


Joel Coen'in, kardeşi Ethan'ın yardımıyla çektiği, birlikte yazdıkları 2001 yapımı "The Man Who Wasn't There", Coen tarzı bir traji-komik/ drama filmi. Oscar Ödüllü Amerikan aktör Billy Bob Thornton'un başrolünde yer aldığı yapımda Scarlett Johansson, Frances McDormand, Michael Badalucco, James Gandolfini, Jon Polito, Tony Shalhoub, Richard Jenkins gibi isimler de rol almakta.

Ed Crane, bir berberdir. Saç kesen, düzelten, çok konuşan bir ortağa sahip olan bir berber ve sıradan bir adamdır. Karısı Doris ile ilginç bir ilişkiye sahip olan Ed'in aşırı sakin ve içine kapanık/ dışa dönük enteresan bir kişiliği/ hali vardır.

Bir akşamüstü, dükkanı kapamak üzereyken, aniden içeri giren orta yaşlı bir adam, ısrarla saçlarını kestirmek ister ve bunun üzerine Ed, işe koyulur.
Adamın peruğu dışında pek saçı yoktur ve zaten adı Creighton Tolliver olan bu adam, saçları için gelmemiştir.

Sermayesi olan bir ortağa ihtiyacı olan bu garip adam, Ed'e iş teklifinde bulunur. Ed'in teklifi kabul etmesi üzerine, geriye sadece parayı bulma işi kalmıştır.

Lakin Ed Crane, her şeyi önceden ayarlamıştır; kendisini aldattığını bildiği karısı Doris'in yasak ilişki yaşadığı sevgilisini, kimliği gizli bir şekilde tehdir eden Ed, ortaklık parasını bu şekilde denkleştirmiştir.
Paranın karşılığında sadece küçük bir kağıt alan Ed, dolandırıldığını düşünse de, esasında pek de umrunda değildir.

Öte yandan, karısının sevgilisi (ki bu kişi Ed'in de arkadaşı olmaktadır), kendisini tehdit ederek para isteyen bu adamı araştırmaya başlayınca, işler içinden çıkılmaz bir hal alacaktır.



l-the-man-who-wasnt-there-27366850.jpg


l-the-man-who-wasnt-there-27a01ab2.jpg


l-the-man-who-wasnt-there-27ddabcd.jpg


l-the-man-who-wasnt-there-28178d00.jpg


l-the-man-who-wasnt-there-28513b4f.jpg


l-the-man-who-wasnt-there-2886a170.jpg


l-the-man-who-wasnt-there-1d9db697.jpg


l-the-man-who-wasnt-there-1f892e60.jpg
 
Britanya'da duaların yerini Queen şarkılarının aldığı 'ateist kilisesi', 200 kişilik cemaatini aydan aya arttırırken eleştiri oklarının da hedefi oldu.
'Daha çok yardımlaşma, daha iyi bir yaşam ve daha fazla merak' sloganıyla yola çıkan 'Sunday Assembly' (Pazar Toplantısı) kilisesinde dua etmek yerine Queen ve Stevie Wonder şarkıları söyleniyor, vaaz dinlemek yerine hayat üzerine fikir alışverişleri yapılıyor.

Dünya ‘İlklerin Papası’ Francis’i ve hayat hikâyesini tartışadursun, Britanya tarihten gelen ‘mezhep sabıkasına’ bir yenisini daha ekledi. VIII. Henry döneminde kendi kilisesini kurarak Anglikan mezhebini yayan Londra ’da üç ay önce ‘ateist kilisesi’ kapılarını açtı.

rs_1364554014.jpg



Kilisenin kurucuları olan komedyen Pippa Evans ve Sanderson Jones ise Britanya’da böyle bir girişim için geç bile kalındığını düşünüyor: “Bu ülkede koskoca bir gün sokakta tek kelime edecek birini bile bulamazsınız. Bu yüzden insanlar hiç para ödemeden oturup konuşabilecekleri bir mekân arıyorlar.”

İlk gününde bu amacı haklı çıkaran 200 ‘müridin’ çoğu, buranın bir kiliseden daha fazlası olduğu görüşünde. “Bu bir kilise değil, Tanrı’ya inanmayan insanların bir araya gelme mekânı” diyor içlerinden biri. Fotoğrafçı Jess Bonham ise bir toplumda birlik ve beraberlik duygusunun gelişmesi için dine illa da ihtiyaç olmadığını düşünüyor. Diğer biri de insanların çok yalnız olduklarını, bu yüzden artık bir yere ait olmak ve bir şeylerin parçası olmak istediklerini savunuyor. Tabii Tanrı’nın yardımı olmadan… Uluslararası araştırma şirketi WIN- Gallup’un önceki yıl düzenlendiği ankete göre, ülkede inananların sayısı azalırken ateistlik oldukça ‘revaçta’. Britanya’da her 4 kişiden biri Tanrı’ya inanmadığını söylüyor. 2011’den bu yana ateistlerin sayısı 6 milyon artarak 14.1 milyona ulaştı. Bu da Britanya’yı Avrupa’nın en ‘dinsiz’ ülkelerinden biri yapıyor.


rs_1364553746.jpg



Ne vaaz var ne papaz

Alice Harikalar Diyarında’dan bölümlerin okunduğu ve ‘karşı madde kuramının’ tartışıldığı ilk toplantı, yeni başlangıçlar üzerine kuruluydu. Yoğunluktan dolayı pek çok kişi kapıda kalırken, ‘cemaattekiler’, geçmişi geçmişte bırakmanın önemine değinip zihnin kurduğu ‘bubi tuzaklarından’ nasıl sıyrılabileceklerini tartıştı. Vaaz veren kişiyse elbette ki papaz değil çocuk kitapları kaleme alan bir yazardı. Hayatta başarılı olma yolları üzerinde de biraz kafa yorduktan sonra gözlerini kapatıp başarısızlık korkuları üzerine odaklanmaya çalışan grup, avuç açıp yakarmak yerine konuya uygun şarkılar söylemeye başladı. İlk günün kapanış konuşmasını yapan Jones, annesi öldükten sonra içine girdiği psikolojik durumdan örnek verip “Hayat kısa ve ölümden sonra yaşam yok” diyerek aslında herkesin aklındaki anafikri dile getirmiş oldu. Her ayın ilk pazarı buluşmayı kararlaştıran kilise ahalisi, her toplantıda farklı bir konuyu açıklığa kavuşturmayı akıllarına koymuş gibi görünüyor.

Ateistliği yozlaştırıyorlar

Her toplantıda katılımcı sayıları artsa da eleştiriler de az değil. Çoğu insan kilise ve ateist kelimelerinin aynı cümlede bile kullanılamayacağı fikrinde. Bazıları da Evans ve Jones’u ateistliği yozlaştırmak ve Tanrı’ya yeterince sırt çevirmemekle suçluyor. Kendine özgü bir söylemle insanları bir araya toplayan ve yine kural bozan ‘ibadet’ yöntemleri uygulayan bu ‘kilisenin’ geleceği ne olur bilinmez. Zaten Evans ve Jones da, geleceği pek kafaya takmıyor; yalnızca başarılarının ‘anlık meyvelerini’ toplamaya çalışıyorlar. Yine de ‘Ateistler bunu da açıklasın’ sorusu için fazla beklemeyecekler gibi duruyor.
 
fft78_mf1452969.jpeg



O, zaman makinesiyle günümüze ışınlanmış gibi… Pelin Batu’yla tarihten edebiyata ve inanç meselelerine geniş bir yelpazede sohbet ettik. İlgilendiği konuların yanında, karanlık erkek dünyasının içinde ‘Alice Harikalar Diyarı’ndan gelmiş renkli bir çizgi film kahramanı gibi çıktı karşıma. Kesinlikle bu dünyadan ve hatta bu zamandan değil. Yaşam ritmi genelden farklı. Zaman makinesi ile günümüze ışınlanmış gibi. Ben de onunla zaman kavramı olmaksızın cinsellik, kendisine yöneltilen eleştiriler, ateistlik üzerine ile rahat bir söyleşi yaptım. Tüm çıplaklığıyla sorularımı yanıtladı.

Dışarıdan bakılınca mesleğinle ilgili bir kavram kargaşası var. Tarihçi, sonra oyuncu, yazar, programcı… Sence bu kavram kargaşası neden kaynaklanıyor?

Birkaç yıldır üniversitelerde ders veriyorum. Ve jenerasyonlar üzerine konuşuyorum. Sosyolog değilim. Eksperlik alanım değil bu. Ancak şunu fark ettim gerçekten de X’ten sonraki tam arada kalan jenerasyonlar için eskiden olan meslekler, o kategoriler yok. Çünkü dünya öyle bir yer değil. Her şey çok kaygan ve kaypak. Her an her şey değişebilir. Ve ona göre insanlar da haliyle ayak uydurmak durumunda kalıyor. Ben kendimi çok şanslı hissediyorum. Çoğu insanın hayal ettiği şeyleri yapıyorum. Aslında hala bir üniversite öğrencisi gibi yaşıyorum ve bu şekilde yaşamak için de uğraş veriyorum. Bütün kazancımı gezilerime yatırıyorum ki bu bana güzel bir kitap, sergi ya da ilham kaynağı olarak geri dönsün. Ama bu durum bana “bu kızın işi ne” şeklinde geri dönüyor. Oysa eminim ki bir sürü insanın şansı olsaydı böyle yaşamayı tercih edebilirdi.

Birçok filmde oynadın. Okuduğum eleştiriler yazarlığın, hatta fikirlerin üzerine değil, oyunculuğun üzerine. Bu eleştirileri haklı buluyor musun?

Hiç şaşırmıyorum. Çünkü gördüm ki dünyanın en güzel şiir kitabını yazarsan yaz, körler sağırlar birbirini ağırlar durumu oluyor. Şairlerin bile şiir okumadığı bir dünyada yaşıyoruz. Dolayısıyla ne yazık ki bir mastürbasyon gibi oluyor. Eleştirilerde şöyle haklı bir yön var. Ben de kendi filmlerimi izleyince eleştirilecek çok fazla yön buluyorum. Senaryo kâğıdın üzerinde durduğu gibi durmuyorum. Ana fikri çok güzel olan filmler var ancak realiteye geldiğinde iyi bir sonuç vermeyebiliyor. Sinema filmlerimden tepki çekmem beni hiç şaşırtmıyor. Ben de tepki duyuyorum. Hatta filmlerimi gala gecelerinin dışında izlememişimdir.

Kendini eleştirilere hep cevap vermek zorunda hissediyor musun?

Hayır. Şunu fark ettim ki ben agresyondan çok korkan bir insanım. Çocukluğumda hiç bağıran çağıran, tokat atan insanlar olmadığı için bende bir yabancılaşma oluşturuyor. Bu televizyon programı, internet mücahitlerinin laf çakmaları, politikacıların bağırmaları karşısında tüylerim hep diken diken oluyor. Cevap vermek demek o kavgaya devam etmek demek. Sinir siniri doğurur. Ben kavga edersem reyting getirir ve onların istedikleri de bu. Efendiliğimi her zaman korumaya çalıştım. Ama bir süre sonra içine atmaya başlıyorsun. Tortu oluşturuyor. Ve sana yol su elektrik olarak geri dönüyor. İçime ata ata öyle hale gelmiştim ki TV programlarından sonra eve gidip yastık yumruklamak geliyordu içimden.

Şimdi söylemiş olduğun şeylerden bir derleme yaptım. Bunların cevaplarını kesinlikle merak ediyorum: “Ateistim, kendisine tapılmasını isteyen bir tanrıya inanmıyorum!”

Ben bir insanın dininin konuşulmasını mahrem bölgeye tecavüz olarak algılıyorum. Ben kimin neye inandığını, ne kadar dindar olduğunu merak etmem. Ve buna burnumu sokmak istemem. Bu cümle neden çıktı? Bir programda reklam arasında kendi aramızda konuştuktan sonra yayında “Pelin sen de ateist olduğunu söylüyorsun. Öyle mi ?” diye sorulunca yalancı davranmamak için beyan ettiğim bir şey. Yoksa ben ateist bayrağı açtım, iktidara tepki koyuyorum durumu değildi bu.

“Hz. İbrahim döneminde mi yaşıyoruz. Kurban yasaklansın! Bu konularda insanlar kendisiyle Tanrı arasına sen giriyormuşsun gibi hissediyorlar”…

Evet. Bunlar cımbızla çekilip provokatif bir cümle olarak sunulunca provokatör bir ajan, kara koyun ve sinir bozucu bir karakter oluyorsun. Provokatör bir ajan gibi anılmaktan hoşlanmıyorum. Ben fetva veren ve bu dinde reformasyon olması gerekiyor diyecek bir insan değilim. Haddim değil. Benim oradaki serzenişim şunun üzerindeydi: Dinin politik nedenlerle kullanılması beni rahatsız ediyor. Görgüsüzce dinin özüyle hiçbir alakası olmadan dinin şatafatı yapılıyor. Mesela havaalanı açılışı yapılırken develer kesiliyor ve binlerce hayvan katlediliyor. Ben iddia ediyorum, ateist olmama rağmen pek çok insandan daha dindar olduğumu düşünüyorum. Çünkü din neden vardır? İnsanlara doğruyu göstermek için, çevreye zarar vermemeleri için, insanlara hakkını vermek ya da insanların bir şeylere arsızca sahip olmamaları, kaosun olmaması için…

Peki, bir kuvvetin varlığına inanmıyor musun?

Bir kuvvete inanıyorum. Ama ben buna bir ad takmıyorum. Ben hepimizin bir enerji olduğuna ve bu enerjinin de tarif edilemez olduğuna inanıyorum. Ve dinin bu anlamda da dünyadaki en büyük güç olduğuna inanıyorum.

“Fatih için gay diyorlar” dediğinde?

“Fatih eşcinseldi” lafını ben söylemiyorum. Dönemin Bizans tarihçileri Dukas, Kritovulos bunları yazmış. Fatih’in o dönemde kendi tarihçileri yok. Öldükten 100 sene sonra Âşık Paşazade yazmış onu. Bizans tarihçileri de tabii ki Fatih için çok tozpembe bir portre çizecek değiller. Fatih’e karşı duruş sergilemeleri olası. Benim o programda tek söylediğim şey şuydu: Vakti zamanında bunlar Fatih için yazılmıştır ve büyük ihtimalle bir karalama kampanyasıdır.

Eşcinsellik konusunda ne düşünüyorsun? Bu sence belli dönemlerde artan ya da azalan bir dalgalanma mı?

Çok dini bir cevap vereceğim: İnsana bakarım… Ben tabular, toplumun baskısı, aileden, dinden, konudan komşudan gelen tepkilerden dolayı pek çok şeyin bastırıldığını görüyorum. Özellikle ikiyüzlüler eşcinsellik konusunda bağırıp çağırıyor ve çirkeflik yapıyorlar. Bazı insanların heteroseksüel doğduğunu biliyoruz. Ama insan hayatında öyle bir şey olur ve karşısına öyle nurlu bir insan çıkar ki onun kadın ya da erkek olduğuna bakmazsın. Bütün kutucuklar, ayrımlar yok olur. Bende daha önce hiç olmadı, ama hayatta ne olacağı belli olmaz ki.

Bu konuya dokunduğunu, sana teğet geçtiğini hissettin mi hiç?

Bazen keşke biseksüel olsaydım diye düşündüğüm çok oldu. Belki hayatım kolaylaşırdı en azından. Ama heyhat kadınları çok daha akıllı, estetik ve cezbedici bulmakla birlikte onları seksüel bir obje olarak asla göremiyorum.

Evlilik fikri hiç aklından geçmiyor mu? Bir röportajında kaçış sendromu olduğunu söylemişsin. Bu durum bağlanmaktan korkmakla da ilgili olabilir mi?

Ailede iki kardeşiz. Kardeşim evlenip, çocuk sahibi olduktan sonra “Bana yüklenmeyecekler” diye düşündüm, tam tersi oldu. Annem “Evlenmene gerek yok bir çocuk yapsan ben bakarım” demeye başladı.

Hayatım boyunca dünyayı birlikte gezip, aynı heyecanı yaşayacak, yazdığım yazıyı göstereceğim, birlikte Buenos Aires’e yerleşebileceğim insanı arıyorum. Ama heyhat olmuyor.

Ama senin hayatında birileri mutlaka vardır? Ya da yoksa neden yok?

Ben hep hastalıklı tipleri buluyorum. Bir şeyler yaratırken onu paylaşacak insanlarla olup, birbirimizi doyuralım istiyorum. Bu hastalıklı düşünce nereden kanıma girdi bilmiyorum ama Virginia Woolf – Leonard, Henry Miller – Anais Nin, Kafka – Elena gibi birbirine ilham veren çift örnekleri çok egosantrik oluyorlar. Aslında hayat çok basit: Birlikte zeytinyağına ekmek bandırıp yıldızları izlemek.

Babanla kardeşin sevgililerine lakap takıyorlarmış? Birkaç lakap söylemeni istesek?

Ben ayrıldıktan sonra öğreniyorum genellikle bunları. Babam ve kardeşim bazen aralarında konuşuyorlar tabii, duyuyorum. Zombi, Toulouse Lautrec, Damat Ferit.

“Evde çırılçıplak yürürüm. Arda da öyle, hiç utancımız yoktur. Türk normlarında belki garip geliyor ama bizim kadar yakın bir aile ve kardeşlik görmedim”… Çıplaklık konusunda ne düşünüyorsun?

Gerçekten öyle bir cümle kurmadım. Bu soruyu sorduğun için çok müteşekkirim. Beni bir tarafa bırak bu konuda en çok Arda’yı üzdüğü için çok üzgünüm. Birbirimize karşı çıplak davranabiliyoruz. O kadar açık ve yakınız ki dedim. Ama bu o cümle olarak çıktı ve kaldı. Gazetede mikroskobik boyutta bir tekzip yayımlandı, kimsenin ruhu duymadı.

Tan Sağtürk
 
Sosyalist için dertli mümin şen şakrak ateistten daha müttefiktir

fft64_mf1453708.jpeg


Felsefeci-yazar Şükrü Argın’la ‘ateizm, solculuk ve sahici dindarlığı’ konuştuk: “Sosyalizm dünyanın bu haline itiraz olarak ateisttir. Sosyalist, müminin kalbindeki Tanrı’ya itiraz etmez. Onun derdi başka tanrılarladır. Bu bakımdan sosyalist duruşun her halükârda dindar bir yanı vardır.”

NEDEN
Birkaç gün önce Birikim Yayınları’ndan ‘Sol İlahiyat–Dini Soldan Okumak’ başlıklı müthiş bir makaleler derlemesi piyasaya çıktı. Kazım Özdoğan ve Derviş Aydın Akkoç tarafından yayına hazırlandı. Bu devri, bu devrin siyasetini ve biraz da kendini anlamak, başka bir yerden bakarak, felsefeye, teolojiye, ateolojiye, mantığa yaslanarak anlamak isteyenler için ilaç niyetine. Özellikle felsefeci-yazar Şükrü Argın’ın ‘Babasız Kardeşlik: Pankapitalizm çağında radikal solculuk ve sahici dindarlık’ makalesi şiddetli bir zihin açma başlatıyor. Argın’la sosyalizm-ateizm ilişkisini, solun dine yaklaşımını, kime sahici dindar denir, kime denmez, konuştuk. Çerez gibi tükettiğimiz bu gündemde bir nefes ferahlık, bir lokma akıl niyetine.

‘Sosyalistler dinsiz olur’ fikrinin yaygın olmasının sebebi ve fikrin mesneti nedir?

Doğrudur; burada, bu memlekette solculuğun, sosyalistliğin, anarşistliğin ‘komünistlik’ olduğu ve bunun da ‘eşyanın tabiatı gereği’ bir tür ‘dinsizlik’ olduğu şeklinde yaygın bir kanaat vardır. Özellikle altı çizilmeli ki bu bir ‘fikir’ değil ‘kanaat’tir. Dolayısıyla mesnetinden değil, olsa olsa sebebinden söz edilebilir. Temel sebep ‘dinsizlik’ denilen şeyin bir eleştiri değil de bir suçlama olarak; bir hareketin, bir fikrin, bir şahsın varlığını gayrimeşru kılmanın asli aracı olarak kullanılmasıdır. Şimdi böyle bir suçlamanın mesneti, dayanağı olabilir mi? Sanmıyorum. Zira Türkiye’de sosyalistler de dine dair fikirlerini pek açık etmiş değillerdir. Daha doğrusu, bu konuda fikir yürütmeyi, üretmeyi alenen hayata geçirmiş değillerdir pek.

Niye?

Halkının yüzde 99’unun Müslüman olduğu ha bire tekrarlanılıp durulan bir ülkede, bir tür ‘çoğunluk tiranlığı’, sosyalistleri bu konuda baskılamış olabilir. Sivas’ta Aziz Nesin’in ve yanındaki diğer insanların başına gelenler bu baskının ne kadar şiddetli hale gelebileceğinin açık göstergesi. Sadece böyle bir felaketin yaşandığı bir toplumda değil, asıl böyle bir felaketle birlikte yaşayabilen, böyle bir felakete rağmen yaşamını aksatmadan sürdürebilen bir toplumda düşünmek, hele de din üzerine düşünmek ve bunların sonuçlarını alenen ortaya koymak, dahası tartışmak son derece güç. Ancak sosyalistlerin bu konudaki ‘umumi suskunluğu’nu sadece bu baskı kültürüne bağlamak da yeterli değil elbette. Türkiye’de sol genel olarak, içinde yaşadığı kültürün bazı vasıflarını neredeyse aynen devralmıştır ve fikirden, teoriden, özellikle de bunların üretiminden uzak durma, hatta neredeyse hiç hazzetmeme; hazır kanaatlerle yetinme bunların başında gelir.

Yani?

Yani sosyalistlerin dinsiz olduğu kanaati, onların dinsiz olduğu gerçeğinden kaynaklanmış olamaz. Zira söylemiş olduğumuz gibi, sosyalistlerin bu konudaki genel tavrı umumi ketumluktur. Sivas’ta yakılanların tümü ‘dinsiz’ miydi? Solcu, sosyalist Aleviler ‘dinsiz’ mi?

Öyleyse ateizmle sosyalizmin ilişkisini nasıl tarif ediyoruz?

Ateizm, Tanrı’nın varlığına, dolayısıyla öte dünya fikrine itiraz eden bir düşünce tarzıdır. Sosyalizm ise bu dünyaya yönelik bir itirazın adıdır. Sosyalizm bu dünyanın düzenine, yeryüzü tanrılarına başkaldırır. Dünyanın bu haline yönelik bir itiraz olarak sosyalizm şu anlamda ateisttir: Seküler tanrılara, örneğin paraya, piyasaya ve de Tanrı’nın herhangi bir ‘bu dünyaya bulaştırılmış’ haline, örneğin kendini yeryüzündeki adaletsizliği meşrulaştırmaya vakfetmiş herhangi bir kiliseye, havraya ya da camiye tam bir inançsızlık ve başkaldırı. Kısacası, sosyalist, müminin kalbindeki Tanrı’ya itiraz etmez. Onun derdi başka tanrılarladır. Dolayısıyla, bu bakımdan sosyalist duruşun her halükârda dindar bir yanı vardır, diyebiliriz.

O nasıl oluyor?

Bir bakıma dindar çünkü aslında Tanrı’ya şirk koşmaya, yani dünyevi şeylere ilahi haleler atfetmeye ve aynı zamanda Tanrı’ya dünyevi haller yüklemeye karşı çıkar. Bu sebeple şu söylenebilir sanıyorum: Nasıl bir ateistin sosyalist olma mecburiyeti yoksa, bir sosyalistin de ateist olma mecburiyeti yoktur, diyebiliriz. Bir sosyalist için, bu dünyadaki sosyal adaletsizliğe katlanamayan, tahammül edemeyen, dahası itiraz etmeden duramayan dertli bir mümin, dünyanın bu halinden memnun, hali vakti yerinde ‘şenşakrak’ bir ateistten çok daha yakın bir müttefiktir.

Solun dinle ilişkisini anlamak neden önemli?

Tam da bu sebeple önemli. Sol, derdinin din ile değil, kapitalizm ile olduğunun farkına varmak zorunda. Sol, sınıfsal eşitsizliğin her türlü kültürel inşayı dikine kestiğine dair iddiasını bizatihi ciddiye almak zorunda. Örneğin din söz konusu olduğunda Marx’ın şu ünlü sözünü birazcık bozarak şunu söyleyebiliriz sanırım: Bir kulübede, saraydakinden farklı dua edilir. Sol, kulübedeki duanın farkını anlamak durumunda. Bu konuda şimdilik bunu söyleyebilirim. Zira yoksulun duasını duyabilecek tek kulak sosyalistlerin kulağıdır ve bir kulak ancak bu duayı duyabiliyorsa ‘sosyalist’tir.

Birikim Yayınları’ndan çıkan ‘Din ve Sosyalizm’ kitabındaki makalenizde radikal solculuk ve sahici dindarlık gibi iki kavramdan söz ediyorsunuz. Sahici dindarlığı nasıl ölçüp biçiyoruz?

Bu makaleyi yazarken en çok duraksadığım, en güç karar verdiğim ifade ‘sahici’ nitelemesydi. Sahicilik denen şeyin günümüzde giderek marazi bir nostaljik ilginin odağı olmaya başladığını görüyordum. Daha da önemlisi, böyle yaygın bir sahtekârlık durumunda kimin kendinde sahicilikten bahsetme cesareti ve cüreti bulabileceği sorusuna verebileceğim herhangi bir makbul ve makul yanıt yoktu. Bütün bunlara rağmen bu sıfatı kullandım. Zira kullanıla kullanıla ‘kirlenmemiş’, kullandığımda beni de kirletmeyecek, daha doğrusu benim kirimi de örtmeyecek ‘sahici’ bir sözcük bulmayı başaramadım. Affınıza sığınarak söylüyorum, çalıştığınız gazetenin adı bile ‘radikal’ sözcüğü de dahil olmak üzere günümüzde hiçbir sözcüğün temiz kalamadığının bir göstergesidir. Dolayısıyla bulanık sıfatları mecburen kullandım, diyebilirim.

İyi ama tam olarak neyi kastettiniz sahici dindarlık derken?

Çağımızın ideolojisi olan ‘sinizm’e bulaşmamış bir dindarlık… Bir fıkra ile anlatayım: Dindar bir tüccar bir gün küçük bir taşra kasabasına gitmiş ve orada cuma namazı kılmak için camiye girmiş. Hocanın hutbesini ve kıldırdığı namaz esnasında okuduğu duaları işitince şoka girmiş. Zira hoca denen adam bir sahtekârmış ve ha bire Arapça taklidi boş laflar edip kel alaka türküler okuyormuş. Tüccar saf köylüleri aldattığı için bu sahte hocaya epeyce içerlemiş. Namazdan sonra kahveye gidip köylüleri uyarmak istemiş. Kahvede en aklı başında gördüğü köylünün yanına yaklaşıp münasip bir şekilde durumu anlatmış. Köylü tüccarı sakin bir biçimde dinlemiş ve “Hocanın ‘hoca’ olmadığını, tek kelime Arapça bilmediğini, dua yerine türkü çığırdığını biliyoruz. Biliyoruz ama işimize geliyor, biz de abdest almadan geliyoruz” yanıtını vermiş. Sinizm özetle budur işte: ‘Aptessiz namaz kılma!’ Ve siz bu sözü isterseniz düz isterseniz mecazi anlamıyla alınız, fark etmez. Zira ikisi de aynı kapıya çıkar ve bu her iki haliyle, aşağı yukarı hepimizin hayatını özetler. Ben ‘sahici dindarlık’ ile ‘aptessiz namaz kılmama’ halini anlıyorum ve kastediyorum. ‘Radikal solculuk’ ile kastetmek istediğim şey de hemen hemen aynı ama elbette mecazi anlamda. İnancı hayatına sirayet etmeyen ancak nedense o inançta ısrar eden kişi ilkinin örneği ise fikri hayatına sirayet etmeyen ancak nedense o fikirde ısrar eden kişi de ikincisinin örneğidir.

Solcunun sahici olmayanı nasıl olur?

Solun sahici olmayanı bugün bence kendini bir tür ‘kültürel solculuk’ olarak gösteriyor. Sosyalistiz; evet ama siyasal olarak değil kültürel olarak. ‘Radikal’ sıfatını tam anlamıyla bu solculuk halinin ötesindeki bir şeye işaret etmek için kullandım. Solculuğu, bu dünyaya katlanmak için kullanılan bir tür ‘yaşam stili’ olarak değil, tam tersine bu dünyayı değiştirmeye vakfedilmiş siyasal bir duruş olarak anlamayı kastediyorum.

Bu devir sahici dindarlar ve radikal solcular için bir cehennem diyorsunuz. Sebebi neoliberalizm mi?

Jürgen Habermas’ın dile getirmiş olduğu şu saptama üzerinde durmamız gerektiğini düşünüyorum: Neo-liberal küresel kapitalizm, tek ülkede ‘sosyal demokrat’ bir kapitalizmi imkânsız hale getirmiştir. Benim düşüncem Habermas’ınkinden cüretkâr: Neo-liberal küresel kapitalizm, esasen sosyalist tahayyülün ürünü olan ‘dünya devrimi’ fikrini çalıp el çabukluğu marifetiyle hayata geçirmiş ve böylece, sadece sosyalizmi tek bir ülkede imkânsız hale getirmekle kalmayıp kapitalizmi dahi tek bir ülkede uygulanabilir bir sistem olmaktan çıkarmıştır. Cehennemden kastım budur. Sosyalizmin teklif ettiği ‘başka bir dünya’ fikrinin ve de dinlerin teklif ettiği bir ‘öte dünya’ tahayyülünün markajından kurtulmuş tek, mecburi ve zaruri dünya.

Cennet inşa edememenin yenilgisi midir sahici dindarlarla radikal solcuları birleştiren?

‘Cenneti bu dünyada inşa edememe’ evet bir bakıma radikal solcuların bu dünyadaki temel meselesidir, diyebiliriz. Ancak ‘sahici dindarlar’ın böyle bir soruna kafayı takacaklarını, takmaları gerektiğini hiç sanmıyorum. Zira bu dünyanın kötü bir yer olduğu fikri, sahici dindarlarda radikal solculara nispeten çok daha güçlü; ancak tuhaftır, çok daha katlanılır bir şeydir. Ben onları birleştiren, daha doğrusu birleştirmesi gereken şeyin, bir cennet arzusu değil, buradaki cehennem hakkındaki fikirleri olduğunu düşünüyorum. Bize başka bir dünya tahayyül etmemizi ve bu dünyayı o tahayyüle göre yargılamamızı yasaklayan totaliter âlem, radikal solcu ile sahici dindarı bir araya getirebilir. Elbette, aynı zamanda solcunun ‘sahiciliği’, dindarın da ‘radikalliği’yle ilgili bir şeydir bu.

Bugün Türkiye’nin yönetici ve gücü elinde bulunduran sınıfının kapitalizmle ilişkisi nasıl? Bu kimseler sahici dindarlar mı?

Sorunuz, bugün vurgusuyla sanki Türkiye’nin ‘yönetici ve gücü elinde bulunduran sınıfının’ değiştiği izlenimine sebep oluyor. Sanki bir ‘devrim’ gerçekleşmiş gibi. Bazıları sessiz, bazıları yumuşak, bazıları daha da ileri gidip reformist bir devrim mi gerçekleşti Türkiye’de? Hayır! Sadece tek bir darbe gerçekleşti. 1980’de. Bu darbenin nasıl ve niçin gerçekleştirilmiş bir darbe olduğu hakkında herhangi bir tartışmaya ihtiyacımız var mı? Türkiye’de o andan itibaren, bu darbenin mümkün kıldığından başka bir iktidar ortaya çıkabildi mi? O halde sorunuzun ikinci kısmını rahatlıkla yanıtlayabiliriz: ‘Bugün Türkiye’nin yönetici ve gücü elinde bulunduran sınıfının’ kapitalizmle ilişkisi hiçbir suretle değişmemiştir. Zira bu sınıfı mümkün kılan zaten onun ‘kapitalizmle ilişkisi’dir. Bu sınıfın ‘din’le ilişkisine gelince, söylenebilecek tek şey, böyle bir ilişkinin o sınıf için de o din için de hayırlı bir şey olmayacağıdır.

Ezgi Başaran
 
Geri