8. Ev

P
  • Kullanıcı Phoibos
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Üye Günlüğü
Türkiye caza benzer. Bir sonraki notanın ne olduğunu tahmin edemezsiniz. Ve bu yüzden dinlemeye devam edersiniz.
 
Didem on üç yaşına geldiğinde henüz otuz sekiz yaşında olan annesini bir hastalıktan dolayı kaybeder. Işıl: "Bize bir şekilde duyurmadılar annemin öldüğünü. Ablam, sonradan anlattı bana: 'Koridorda giderken dizlerimin üstüne düştüm Işıl.' dedi. Annemin öldüğü anlarmış aslında. Yani o saatlere karşılık geliyormuş, düştüğü an. Hep öyle anlatırdı. Anneler gününe iki gün vardı. Ablamla hediyelerimizi önceden hazırlamıştık. Birimiz cüzdan, birimiz ruj almıştık. Hediyelerimiz elimizde kaldı..."


9 Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesine başlar. Üvey anne ve babasıyla yaşadığı evden kurtulabilmek için birinci sınıfta okurken tanıştığı bir gençle gizlice evlenir ve evden kaçar. Bir süre sonra da okulu bırakır.


Ardımda kırık bir ayna
Üvey anneleri hayatımın.
Batsın diye güneşe tempo tutan o kız çocuğu...
Evden kaçışımın pembe spor ayakkabıları vardı.
Hüzün neydi sanki o zaman
Artık kullanılmayan dikiş makinesi annemden kalma.
Ölüm neydi sanki o zaman
Bir önseziden başka.
Evden kaçabilirsin çocuk,
Ama kaderden asla!


Yaralı kalbi annesinin acısıyla dolu olan Madak tıpkı on yaşında babasını kaybeden ve "Bir daha Tanrıyla konuşmayacağım" diyen Sylvia Plath gibi küskündür. Ve yine Plath gibi şiirlerinde isyancı bir kadın ruhunun itiraflarını dile getirir.
 
Ey İnönü, ey Sakarya, ey İstiklal Erleri
Milli Misak alıngança toktalmasdan ilgeri!

Bilemez kim, cennet kebi tupragınız yavlarının
Gödeklerni yastaguçı ayakları atsıda!
Bilemez kim, tavuşınız, haksız çıkan davlarnın
İnsafsızça şavkınlarının, hurûşlarının pestide!

Bilemez kim, "medeniyet beşigi"nde olturgan
Cellâdlarının bütün tema ve hırsları sizlerde;
Bilemez kim, âzâldık dep şavkın kılgan, bakırgan
Börilernin aç közleri altun tola yeryerde
 
Havanın henüz yakıcı derecede ısınmadığı ılık bir yaz sabahı, verandasında oturduğu kulübede yumuşak bir esintinin tatlı dokunuşlarla ve arsızca yüzünü yalamasını duyumsayan, elindeki fincanda buğulanan aromalı kahvenin kokusunu içine çekerken bir yandan da tembel ama keyifli bir edayla gerinen bir kadının bütün vücuduna sinen sükunetli hali düşün.
 
Ya da kıyıya yanaştırdığı eski, bordasındaki boyaları dökülmüş ve belli ki uzun yıllar hırçın dalgaların tasallutuna maruz kalmış küçük teknesinden telaşsız ama kararlı adımlarla inen, elinde tuttuğu dolgun balık demeti yıpranmış çizmelerine kadar uzanan adamın, yüzündeki birkaç günlük kirli sakalının arasından bile seçilen ışıltılı tebessümünü düşün.
 
Ya da üzerinde aylarca çalıştığı, gecenin geç vakitlerine kadar titrek ışıklar altında her bir kelimesini bir nakkaş titizliğiyle yeniden ve yeniden okuduğu romanını bitirmek için gayret gösteren, yorgunluktan elini kıpırdatamayacak gibi hissettiği halde romanın son cümlesini yazmak için kalan son enerjisini de sarf eden yazarın, sandalyesinin arkasına yaslandığında yüzüne yerleşen zafer ifadesini düşün.
 
İşte insanın bu türden bir mutlak dinginlik haline sahip olmasının adıdır huzur. Kendini bulma, bir şeyi başarma, sahip olduğuyla doygunluk duyma ve daha fazlasını arzulamama hissidir. Daha belki başka birçok şeydir, ama en çok, mutluluğun yansıdığı ve daima çoğaltılmak istenen bir "inertia" halidir.
 
Maalesef değildir. Değildir, çünkü zaten çok az şey kalıcıdır. Huzur insana dair bir haldir ve her hal gibi belli şartlara bağlıdır. "Hal" dediğimiz şey, hayatın her anına teşmil edilebildiğinde artık "makam"a dönüşmekte, kalıcılaşmaktadır. Oysa huzur halinin makama dönüşmesi pek zordur, insanın ancak kendisine galebe çalmasıyla ve bu galibiyeti mutlak kılmasıyla mümkündür. Coelho "Huzur sanatı yenilmez" derken bunu kastetmektedir: "yenilmez, çünkü kimse bir başkasıyla mücadele etmez. herkesin savaşı kendisiyledir. Kendini yendiğinde dünyayı da alt edersin. Ama pek yaman bir savaştır bu, belki de insanın yenmekte zorlanacağı en büyük düşmanı, muarızı, rakibi kendisi olduğundan...
Meselenin bir de arayış ve sorgulayış boyutu var. "Ruhunda sükunete kavuşmak ve mutlu olmak isteyenler inanmalı ve iman etmelidirler; ama hakikatin peşindeki insanlar iç huzurundan feragat edip yaşamlarını bu sorgulamaya adamak zorundadır" diyen Yalom ne kadar haklı. Hele ki görüyorsan, başkalarının görmediği şeyler senin gözüne gözüne batıyorsa, bir de gördüklerine bigane kalmıyorsan, nasıl huzur bulabilirsin ki?
 
Ahlaki eylemin amacı mutluluk değil ödev olmalıdır. Ödev, iyiyi istemedir. Bunun gerçekleşmesi ya da gerçekleşmemesi önemli değildir. Bir eylemin gerisindeki ilke, eylemin kendisinden ve sonucundan daha önemlidir.
 
Tillich'e göre, "Her insanın gerçek Tanrısı, onun söz ve iddialarındaki Tanrı değil, son ve bağlayıcı realite olarak seçtiği değerdir." Bir insanın gerçek tanrısı, Tillich'in tezine göre, o insanın hayatındaki olmazsa olmazı ve amacı haline getirdiği değer veya kişidir. Eveleyip gevelemeksizin açıkça söylemek gerekirse, gündelik yaşantımızdaki gayretlerimizin temel amacı para ise bizim ilahımız paradır. Kural tanımazcasına kadın peşinde koşuyorsak bunun adı çapkınlık olmanın ötesindedir ve ilahımızın kadın olduğu apaçık meydandadır. Fazlasıyla hırslı bir işadamı kendisinin gelip geçici ömrünü işe vakfettiyse artık onun ilahı paradan ziyade iştir ve başarıdır. Siyasetçiler için de durum aynıdır ve millete hizmet kisvesi altında iktidar düşkünlüğü bizzat siyasetçinin kendisini ilahlaştırmaya kadar evrilebilmektedir.
 
İlliyet açısından önce olan ortadan kalkabilir. Malul ise onun yerine geçen diğer bir illetle var olmaya devam eder.
 
Hepimiz postmodern durumun içindeyiz. Ben içindeyim, sahanda yumurtalar içinde, bütün itlikler o.os..luklar içinde, siz de içindesiniz.
 
Ziya Nur Aksun'un, Dündar Taşer'den naklettiği bir anekdottur bahsettiğim. Altı ila sekiz bin kişilik bir kuvvet ile Kanije'yi savunan Tiryaki Paşa'ya dairdir. Şöyle anlatır Tiryaki Paşa'nın o yüksek devlet şuurunu ve o hayran olunası ruhi terbiyesini:
"80 bin kişilik Nemçe ordusunu türlü desiselerle yeniyor. Büyük bir başarı... Kendisini takdir eden padişah, ona hatt-ı hümayunla vezirlik veriyor. Adam bu teveccüh karşısında hüngür hüngür ağlıyor. Bunun da sebebi, an'anede böyle bir iş için hatt-ı hümayuu ile vezirlik verildiğinin görülmemiş olması. 'Bizim yaptığımız nedir? Haçlı donanmasını yenen Piyale Paşa'ya, hatt-ı hümayunla vezirlik verilmedi. Biz ne oluyoruz ki böyle bir rütbeye layık olalım? İslam halifesinin hatt-ı hümayunu pek küçük hizmetlere ödül olarak verilmeye başladı. Buna yanmayayım da neye yanayım? Devlet bu kadar düştü mü?' diyor. Adamın üzülmesi ve ağlaması, devleti, dünyadaki her şeyden daha aziz görmesi yüzünden. Nitekim, Faizi Efendi, 'Merhumun saltanatın şanına o derece saygısı var idi ki, devletin rütbe ve nişanlarını kendi nefsinden bile kıskanırdı' diyor."
Ve sonra devam ediyor:
"Hegel'in devlet tasavvuru ve devlet anlayışı bile, bunların fiilen ulaştıkları yüksekliğin yanında fazla bir anlam ifade etmez."
 
,-7lFQZ4OAkGeJIv6vpMenw.jpg
 
Geri