1001 Osmanlı Hikayesi

Konu sahibi son olarak 3462 gün önce görüldü
1-Bir kâse yoğurt
Osmanlı Devleti döneminde her paşa ve padişah için, memleketinde herkesin istifadesine açık bir hayır kurumu yapıp ahirete öyle gitme, en büyük ideal idi. Bu sebeple, fethedilen yerlerde her biri bir cami, bir külliye veya bir hastane yapıp gitti. Ecdâdımız, kendi devirlerinin kültürünün gerektirdiği müesseseleri kurdular. İnsan nerde neyi tahsil ederse etsin ama Rabbiyle her zaman irtibatlı olsun diye camisiz yer bırakmadılar.

İşte bu düşünce Kanunî’ye de Süleymaniye Camiini yaptırdı. Ancak o, yaptıracağı eserin yalnız kendi defterine kaydolmasını arzu ediyor ve Rabbi’ne böyle bir armağan takdim etmek istiyordu. Onun için, ustalara sıkı sıkıya tenbihatta bulunuyor ve "Kimseden yardım kabul etmeyin" diyordu.

Cami duvarları her gün yükseledursun, karşıdan bu camii mahzun mahzun seyreden bir nine vardı. İnekleriyle başbaşa, onların sütüyle geçinen bu yaşlı kadın, inkisar içinde kendi kendine, "Ey Allah’ım, Kanunî’ye servet verdin, malk-mülk verdin, Senin uğrunda bir cami yaptırıyor. Bu fakir kuluna bir şey vermedin; ne yapayım da, ben de Senin rızanı kazanayım. Benim elimden böyle işler gelmez. Elimden gelen, ustalara bir tas yoğurt ikram etmektir." der ve ustalara müracaat eder.

Onlar, padişahın izni olmadığını söylerlerse de, kadının ısrarına dayanamayıp, yoğurdu alıp yerler. Büyük hükümdar, o gece rüyada, yaptığı işin mizanda tartıldığını görür. Terazinin bir kefesine Süleymaniye Camii, diğerine ise bir tas yoğurt konulmuş ve yoğurt, camiden ağır basmıştır. Sabah olur; Kanunî, ayakları titreye titreye ustaların yanına gelir: "Ne yaptınız, kimden ne aldınız?" diye sorar. "Yaşlı bir nine geldi; çok ısrar etti; yalvarıp yakarmalarına dayanamadık ve bir tas yoğurt aldık." derler. İşte, Süleymaniye’ye ağır basan yaşlı kadının o bir tas yoğurdudur. Kanunî, gördüğü rüyayı oradakilere nakleder.
KAYNAK:VEHBİ TÜLEK
 
2-HERKES YEDİĞİNİ GÖNDERİR
Yavuz Sultan Selim zamanında, İran şahı kıymetli mücevherlerle süslü bir sandık hediye gönderiyor Sultan Selim’e.

Sandık açılıyor. İçinden çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşlar çıkıyor. Fakat bir de pis bir koku yayılıyor.
Dehşet bir koku, herkes burnunu tıkıyor.
Neyse en alttaki bohçadan insan pisliği çıkıyor.
Yani Osmanlıya acayip bir hakaret!

Cihan padişahı emir veriyor,
“Herkes düşünsün, buna ince bir şekilde cevap vermeliyiz”
Ve cihan padişahı yine çözümü kendisi buluyor.

Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatıyor.
İçine o zamanın Osmanlı İstanbul’unda imal edilen gül kokulu en nadide lokumlardan bir kutu hazırlatıyor, en altına da küçük bir pusula ve bir satır yazı gönderiyor.

Şah sandığı açıyor. Açtıkça güzel bir koku ve en altta bir kutu lokum.
Anlam veremiyorlar tabii. Bizim elçi yiyor önce, sonra oradakilere ikram ediyor.
Kutunun içindeki pusulayı Şah okuyor:

“Herkes yediğinden ikram eder” !
 
3-Yavuz'un kuvveti
YAVUZ SULTAN SELİM, TRABZON VALİLİĞİ DÖNEMİNDE BİR GÜN KONAĞININ BALKONUNDAN ETRAFI SEYREDİYORDU. SAHİLDEN BALIKÇILARIN ŞEN GÜRÜLTÜSÜ GELİYORDU. BU GÜRÜLTÜYÜ DİNLEMEYE BAYILIRDI; DERTLERİNDEN KURTULUR, İÇİ NEŞEYLE DOLARDI. BİRDEN GÜRÜLTÜ ACILAŞTI. ÇIĞLIKLAR KOPTU. NE OLDUĞUNU ANLAMAK İÇİN KULAK KABARTTI; FAKAT ANLAYAMADI. UZUN UZUN BAKTI AMAKALABALIK KÜMELEŞTİĞİNDEN OLANI BİTENİ GÖREMEDİ. HEMEN ATINA ATLADIĞI GİBİ ATINI SAHİLE SÜRDÜ. KALABALIĞI BİRKAÇ OMUZ DARBESİYLE YARDI:

“ NE OLUYOR BRE?”
AYNI ANDA NE OLDUĞUNU GÖRDÜ: GEMİCİLERDEN BİRİ MAÇULAYA SIKIŞMIŞTI, HEM DE İKİ BACAĞI BİRDEN…YÜZÜ SAPSARIYDI.BACAKLARI NEREDEYSE KOPACAKTI. O MAÇULAYA, KOCA GEMİNİN AĞIRLIĞI ASILIYDI.
“ AÇSANIZA MAÇULAYI!” DİYE GÜRLEDİ. YAŞLI BİR GEMİ REİSİ SAYGIYLA ŞEHZADE SELÎM’E YAKLAŞTI:
“ DEVLETLÜ ŞEHZADEM! MAÇULAYI AÇAMAYIZ. BUNA İNSAN GÜCÜ YETMEZ. AÇSAK BİLE GEMİ KIZAKTAN ATIP DEVRİLİR, MAHVOLUR. BUNU DA O İSTEMEZ.” DİYE KONUŞTU.
ZAVALLI ADAM KONUŞANLARI DUYMUŞ, ŞEHZADE SELÎM’İ TANIMIŞTI; BİTKİN SESLE:
“ İSTEMEM! BİR CAN İÇİN BİR GEMİ MAHVOLMAMALI.” DİYE İNLEDİ. ŞEHZADE’NİN GÖZLERİNE YAŞLAR HÜCUM ETTİ. KENDİSİNİ TUTMASA HERKESİN İÇİNDE AĞLAMAYA BAŞLAYACAKTI. DİŞLERİNİ SIKTI:
“ BENİM NAZARIMDA CAN KIYMETLİDİR ASLANIM!ALLAH’IN YARDIMIYLA SENİ KURTARACAĞIM!” DEDİ.
HERKESİN HAYRET DOLU BAKIŞLARI ARASINDA MAÇULANIN ALTINA GİRDİ. KALIN GÖVDESİNİ YERE ÇAKILI DEMİR KAZIĞA DAYADI,KASILDI. ARKADAŞLARINDAN MALKOÇLU ALİ BEY, ŞEHZADE’NİN NE YAPMAK İSTEDİĞİNİ ANLAMIŞTI: KOCA GEMİNİN AĞIRLIĞINI ÇEKEN MAÇULAYI TEK BAŞINA AÇMAYA ÇALIŞACAKTI; FAKAT OLUR İŞ DEĞİLDİ. İNSAN GÜCÜ BUNA YETMEZDİ. YETSE BİLE ŞEHZADE’NİN CANI TEHLİKEYE GİRERDİ. ATILDI:
“ İZİN VERİN, BİZ HALLEDELİM ŞEHZADEM!” ŞEHZADE SELÎM, ATEŞ SAÇAN GÖZLERİNİ MALKOÇOĞLU’NA DİKTİ:
“ GERİ DUR! ETRAFI BOŞALTIN! GEMİ DEVRİLİRSE KİMSE ZARAR GÖRMESİN.”
“ FAKAT ŞEVKETLÜ ŞEHZADEM?” ŞEHZADE SELÎM ASLAN GİBİ KÜKREDİ:
“ ETRAFI BOŞALTIN DEDİK! DUYMAZ MISINIZ?” EMRE UYUP ETRAFI BOŞALTTILAR. AMA BAŞTA MALKOÇOĞLU OLMAK ÜZERE BİRKAÇ ARKADAŞI GELİP ŞEHZADE’NİN YANIBAŞINA ÇÖMELDİLER. ONA BİR ŞEY OLURSA KENDİLERİ YAŞAMAK İSTEMİYORLARDI. ŞEHZADE, BU KADARINA SES ÇIKARMADI. SİTEMLİ GÖZLERLE BAKMAKLA YETİNDİ. KALABALIK DALGALANIP DURUYOR, SESLER DUYULUYORDU:
“ BİR GEMİCİNİN CANI İÇİN KENDİ CANINI TEHLİKEYE ATIYOR BRE!”
“ BÖYLE BİR KUMANDANIN ARDINDA ÖLÜME GİTMEK BİLE ZEVK!”
“ MAÇULAYA BEN SIKIŞMAK İSTERDİM!”…
ŞEHZADE SELÎM, VAR GÜCÜYLE MAÇULANIN KASNAĞINI İTMEYE KOYULDU. HAKİKATEN ÇOK GÜÇLÜYDÜ. TEK YUMRUKTA BİR BOĞAYI YERE SERİYORDU. FAKAT BU İŞİ BAŞARABİLECEK MİYDİ?
“ YÂ ALLAH,BİSMİLLAH!” DİYEREK ABANDI. BİRDEN HALATLAR GEVŞEDİ, MAÇULA BOŞALDI, SIKIŞAN GEMİCİ KURTULDU. GEMİ GÜRÜLTÜYLE DEVRİLDİ. ŞEHZADE SELÎM, AĞIR AĞIR GERİ ÇEKİLDİ. YARALI GEMİCİNİN BAŞINI DİZİNE KOYUP SAÇLARINI OKŞADI.MERHAMET VE SEVGİ DOLU SESLE:
“ İYİLEŞECEKSİN ASLANIM! ALLAH’IN İZNİYLE İYİLEŞECEKSİN!” DEDİ.
GEMİCİ, ŞEHZADE’YE SARILMIŞ, HIÇKIRA HIÇKIRA AĞLIYORDU. FAKAT ACISINDAN DEĞİL, SEVİNCİNDEN AĞLIYORDU. ŞEHZADE’NİN DAVRANIŞI KARŞISINDA KENDİ ACISINI UNUTUP GİTMİŞTİ.
“ SENİN YOLUNDA ÖLÜM NE Kİ ŞEHZADEM, ÖLÜM NE Kİ?” DİYE FISILDADI. ŞEHZADE, AĞIR AĞIR DOĞRULDU:
“ BENİM YOLUMDA DEĞİL, ALLAH YOLUNDA, KUR’AN YOLUNDA, PEYGAMBER YOLUNDA ÖLÜM NE Kİ?”
GEMİCİYİ ÖZEL DOKTORUNA EMANET EDİP DÜŞÜNE DÜŞÜNE KONAĞINA DÖNDÜ. BU İNSANLAR KENDİSİYLE OLDUKLARI MÜDDETÇE DÜNYAYI FETHETMEK BİLE FAZLA ZOR GÖRÜNMÜYORDU ONA…
 
4-Elçiye Lüzum Yok
YAVUZ SULTAN SELİM,1515 yılında Dulkadiroğlu Alâüddevle’yi mağlup etmişti. Mısır Sultanı, Anadolu’daki bu fethi protesto için Yavuz’a bir elçi gönderdi. Elçi Yavuz’a:

“-Hutbelerde sultanımızın adı okunan memleketleri iade ediniz.” dedi.

Yavuz haşin edasıyla cevap verdi:

“-Var sultanına söyle, hutbede ve sikkede ( paralara vurulan damgada ) adının muhafazasını Anadolu’da değil, Mısır’da düşünsün!

Elçi başını eğip, alçak sesle yalvardı:

“-Ben bunları sultanıma nasıl söylerim, siz bir elçi gönderseniz de o söylese…

”Yavuz gürler:

“-Elçiye lüzum yok, Mısır’a ben geliyorum!”

Ve çok geçmeden dediğini yapar. Bir zaman sonra Mısır’ın fethini gerçekleştirir Yavuz Padişah’ım…
 
5-Topal Koyun
İran'a açtığı seferde Sivas'a doğru yol almakta iken, yaşlı bir çoban koşarak Yavuz'un huzuruna geldi ve:
- Sulağımıza hoş geldin Sultanım! Görüyorum ki yorgunsun, açsın. Bu fakire misafir olursan gönül alırsın, dedi

Yavuz Sultan Selim Han:
- Ben tek başıma değilim çoban baba. Ardımda koca bir ordu var, buyurunca, çoban tevekkülle boynunu büktü ve:
-Allah Teâlâ kerimdir. Hele sen bir mola ver. Misafir kısmetiyle gelir, dedi.
Sultan Selim Han:
"Bunda bir hikmet olsa gerektir" diyerek ordusuna mola emri verdi. Çadırlar kuruldu. Çoban sürüden dört koyun seçerek yüzüp temizledi ve kazana koydu. Sonra Sultan Selim Han'a:
-Sultanım, askerler eti yerken kemikleri kırmasınlar, diyerek tenbihde bulundu.
Kazanlarda etler pişirildi ve gaziler davet edilerek kemiklerin kırılmaması bir daha tenbihlendi. Nöbet nöbet sofralara oturuldu. Bütün ordu doyuncaya kadar koyunlardan yemelerine rağmen bu dört koyunun etlerini bitiremediler. Sonra çoban, kemikleri bir araya getirerek dua etti. Askerler "Âmin" dediler. Koyunlar Allah Tela'nın izniyle dirildiler ve sürüye tekrar katıldılar. Sadece koyunlardan biri topallıyordu. Olanlara herkes şaşırmıştı. Yavuz Sultan Selim Han, çobana:
- Bu niçin topallıyor? diye sorunca çoban:
- Bir kemiği noksan olduğu için, dedi.
Bunun üzerine Sultan Selim Han, sakladığı aşık kemiğini çıkardı ve:
-Baba! Sizi denemek istemiştim. Kamil bir veli olduğunuz anlaşıldı. Kusurumuz afola. Bizi dualarınızdan eksik etme, diye rica etti.
Çoban da:
- Allah Teala'nın yardımı senin üzerindedir. Alemlere rahmet olarak gönderilen sevgili ve şerefli Peygamber Efendimiz ve sahabeleri senin yanındadırlar. Merak etme, zafer senin olacak, muzaffer olarak döneceksin, dedi.


--
Vehbi Tülek
Cuma, 14 Eylül 2007
 
YAVUZ'UN ÇALDIRAN SAVAŞINDA Kİ KAHRAMANLIĞI (!)


12.000 tüfekli yeniçeri Padişahımız Yavuz'un önünde Ayas Ağanın komutasında yerlerini almışlardı. Kahramanımız Yavuz selim birşeylerin eksik olduğunu hissedip bacaklarındaki titremelere dayanamayıp adeta gök gürültüsünü andırır bir sesle , ''Arabalar ve develeri tez etrafıma yerleştirin '' diyor, yeniçeriler ve azaplıların yüreklerini hoplatıyordu. .
Yeniçeriler daha önce de emre itaatsiz davranmalarının cezasını Yavuzun kılıcıyla kopan kelleleriyle ödediklerinden olsa gerek alel acele arabaları ve develeri sultanımızın etrafına 15 dakika bile geçmeden dizerlerken kahramanımız Yavuz selim'in bacaklarındaki titreme biraz olsun hafiflemiş ama hala vücudundaki kasılma devam ededursun göz ucuyla Sağında 10.000 solunda 8.000 olan anadolu ve rumeli azaplılarının düzenlerini gözden geçiriyor, bir şey eksik kaldı mı diyerek 360 derecelik bir açıyla volta atarken tesbihinin taneleri adeta şak şak şakkk ötüp bülbül gibi şakırdıyordu.
Her volta atışında bir babasından yadigar beng'i tüttürüyor bacaklarındaki titreme biraz daha kaybolup beng'in verdiği rahatlatıcı ortam padişahımıza daha da bir cesaret kazandırıyor ve birbirlerine zincirlerle bağlı 1 mildeki hedefi yok eden 500 topun başındakiş uzmanlaşmış topçulara dönüp,''zincirlerin kilitlerini iyi kontrol edin, sakın sıyırp birbirlerinden ayrılmasınlar'' demeyi de ihmal etmiyordu.

Usta topçular bu işi yıllardır yaptıklarından olsa gerek sanki gözleri kapalı bir şekilde yarım saat içersine 500 topu padişahımızın etrafına diziyorlar ve gururla, ''padişahım çok yaşa'' diyerek sultanımızın göğsunu kabartıyorlardı.

Artık Yavuz Selim padişahımızın etrafı adeta makineli tüfekler ve i 106 mm lik geri tepmesiz toplar gibi bir koruma altındaydı bir tek uçaksavarlar eksikti. O zamanlar uçak her orduda olmadığından padişahımız, ' Trabzondaki yahudi kayınçolarım, 'ne olur ne olmaz belki bunların teyyareleri olabilir siz en iyisi bu uçaksavarları da alın demelerine rağmen, gerek yok benim varlığım şah ismail'e yeter deyip istemedim'' diyerek adeta Beng ile Badeye nasıl meydan okunurun dersini Şah İsmail'e veriyordu.
garibim Şah İsmail nereden bilsin bu Bizans usulü savaş taktiklerini. Kılıcıyla kalkanıyla bu o zamanların en modern ordusunu dize getirteceğini sanıyordu.
Sonucu anlatmama gerek yoktur sanırım. Kahramanımız Yavuz bu okçular, top ve tüfek yığınının tam ortasındaDon Kişot'a nazire yaparcasına arslanlar gibi savaşıp göğsünü Safevi kılıçlarına siper ederek Osmanlının şan ve şerefinin timsali oluyordu. ''Türk islam mücahidi'' nasıl olunuru tüm dünyaya duyuruyordu...
 
6- ABDESTSİZ NÖBET TUTMAM
Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanında, Sarayda gece gündüz nöbet tutan hassa askerleri vardı. Bu nöbetçilerin geleneksel olarak geceleyin bir seslenişleri yankılanırdı etrafta:
- Kimdir o?
- Kim var orda?..

Hiç kimse yoktur ama onlar sanki birilerini görüyormuş gibi, belli aralıklarla hep seslenirlermiş... Böylece devamlı uyanık durduklarını ve vazife başında olduklarını duyururlarmış. Ayrıca bu askerler her saat başı nöbeti başka arkadaşlarına devrederlermiş. Bir gece, yine nöbet yerinden sesler duyar Padişah:
- Kimdir o?
- Kim var orda?..
Aradan 1 saat geçmesine rağmen, yine aynı ses bağırır:
- Kimdir o?
- Kimdir var orda?..
Padişah'ın dikkatini çeker. Bu ses, bir saat geçtiği halde değişmemiştir. Halbuki her saat başı nöbetçi değişmelidir. Bir müddet bekler ve tekrar sese dikkat kesilir. Hayret, ses önceki sestir. Nöbetçi niçin değişmemiştir? Sultan Abdülhamid Han, hemen ilgilileri çağırtır ve durumu öğrenmek istediğini söyler. Çünkü kendisine karşı düzenlenmiş müthiş bir bombalı suikasttan kıl payı kurtulmuştur. Ve bu olay daha çok yenidir. Acaba yine bir Ermeni oyunu mu tezgâhlanıyor?
Biraz sonra saatinde değişmeyen nöbetçi, Padişah'ın huzurundadır. Heyecan ve korku ile yüzü yerde beklemektedir. Padişah sorar:
- Sen kaç saattir nöbettesin?
- Bir buçuk saate yaklaştı, Hünkârım.
- Niçin saat başında vazifeni devretmedin?
- Hünkârım, benden sonraki arkadaş rica etti, onun yerine de nöbet tutuyorum.
- Niçin? Neden usulü çiğniyorsun?
O yiğit Mehmetçik utançla indirir mübarek başını. Ürkekliği iyice artar, söylemek istemez. Fakat Padişah'ın ısrarı üzerine şöyle konuşur:
- Padişah'ım, benden sonraki nöbetçi ihtilâm olmuş. "Ben bu halde iken Halife-i Müslimîn'in korunmasında vazife alamam. N'olur, sen benim yerime de nöbet tut, sonra da ben senin yerine tutarım" dedi. Ben de kabûl ettim.
Mehmetçiğin bu inceliği Sultan Abdülhamid Han'ın çok hoşuna gider. Sabahleyin hemen gusülsüz nöbet tutmayan askeri huzuruna getirtir. Geceki davranışından duyduğu memnuniyetini ifade eder
 
7-Bayezîd Han ve “Yiğitbaşı”...
Sahte tarîkatler türediğini duyan İkinci Bayezîd Han, bir meclis kurdurdu. Bu mecliste şeyhlerin imtihana tâbi tutulmasını istedi. Kim hak yolda kim batıl yolda, bu düğümün çözülmesi için Ahmed Şemseddîn (Marmaravî) hazretlerini Manisa’dan İstanbul’a dâvet etti.
Ahmed Şemseddîn hazretleri derhal bu ulvî görevi kabûl edip İstanbul’da Sultan Bâyezîd-i Velî hazretlerinin huzûruna çıktı ve Osmanlı Sultânının da hazır bulunduğu imtihan heyetine reislik etti.

Hakikat süzgeci...
O gün Ahmed Şemseddîn hazretlerinin tuttuğu süzgeçten hak ve doğru yolda bulunan rehberler rahatlıkla geçerken sahteleri tutuldu. Bunlar mahcup ve perişan oldular. Tekkeleri kapatıldı ve yaptıkları işten men edildiler.
Ahmed Şemseddîn hazretlerine, imtihan sırasında gösterdiği kemâl, dirâyet ve olgunluk sebebiyle “Yiğitbaşı” lakabı verildi. Pâdişâh çok hoşnut kaldığı ve takdir ettiği bu büyük velîyi hediyelerle taltîf etti. O ise bu hediyelerin tamamını fakirlere dağıttı. İstanbul’da kalması tekliflerine rağmen, tekrar Manisa’ya döndü.

Manisa’ya akın ettiler...
Bu hâdise dilden dile, şehirden şehire yayıldı ve o mübareğin ilminden istifade etmek isteyenler Manisa’ya akın ettiler...
Ahmed Şemseddîn hazretleri arkasında yüzlerce talebe ve sekiz cilt eser bırakarak 1504 yılında sonsuzluk âlemine göçtü. Türbesi Manisa’da Seyyid Hoca Mahallesindedir. Zamanla yıkılan ve kaybolmak üzere bulunan dergahının yerine Yiğitbaşı vakfı tarafından adına bir mescid inşâ ettirilmiştir...
 
8-Padişahın gezinti teklifi!
Birinci Dünyâ Savaşı’nda İngilizler, İslâm dünyâsını parçalayıp yutmak için çok kesif bir câsusluk ve propaganda faâliyetlerine girişmişlerdi. Bu çalışmalar sonucunda Hint Müslümanlarının aşırı dostluk ve bağlılıklarına mukâbil Arap dünyâsında bâzı çözülmeler başlamıştı. Birçok Arap liderlerine Osmanlı Devletinin yıkılmasıyla kurulacak devletlerden taçlar vadedilerek ayrılık telkin edilmekteydi...

Birliğin tesisi için...
Sultan Reşâd Han sarsılan İslâm birliğini “Hilâfeti hâiz olan Türkler” etrâfında yeniden tesis ve takviye için Şeyh Senûsî hazretlerini huzûruna kabûl etti. Ondan Müslüman Âlemini dolaşarak Hilâfet etrafında bozulan birliği yeniden kurmasını ricâ etti. Gerçekten de o devirde Müslümanların en fazla sözünü dinleyecekleri şahsiyet gâyet haklı bir şöhrete mâlik olan Şeyh Senûsî hazretleri idi. Şeyh hazretleri derhâl muvâfakat ederek Sultana, Türk milletine hizmete hazır bulunduğunu bildirdi. Ancak tam İslâm Dünyâsını dolaşmaya çıkacağı sırada kendisini dâvet eden Sultan Reşâd Han vefât etti. Evet, kaderde olanlar başa gelecekti...

Hâlâ faaliyetteler mi?!.
İslam ülkeleri içinde ve dışında Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında çatışma ve kargaşa çıkartmak veya Müslüman fırkaları arasındaki İslam birliğini zayıflatmak, her asırda İngilizlerin vazgeçmediği hedeflerdir. Böylece Müslümanların gelişme ve ilerlemeleri engellenecek aralarında sürekli ihtilaf ve geçimsizlik oluşturarak esas meselelerle ilgilenmelerini önlenecek ve mevcut birlik ortadan kaldırılacak. Müslümanların fikrî güçlerini, millî servet ve mâlî hazinelerini boşa harcatarak, gençlerin vatana millete şevkle hizmet etmelerini önlemek için “yerli işbirlikçileri” ile çalışan “İngiliz casusları”nın hâlâ faaliyette oldukları anlaşılmıyor mu? Ne dersiniz?!.
 
Geri