Mephistophelés
Bronz Üye
-
- Katılım
- Eylül 10, 2012
-
- Mesajlar
- 3,744
-
- Tepkime puanı
- 2
-
- Puanları
- 293
-
- Yaş
- 48
Orhan Gâzî devrinde başlanmış olan Yeniçerilik herhalde esasa şimdi kavuşuyor. Yahut rivayetlerde tekrar var. Türkiye'de genel kabul gören Yeniçeri Ocağı'nın kuruluşu Orhan Gâzî tarafından kurulduğu, Murad Han tarafından bu, Pencik meselesiyle beraber yeni bir hüviyete kavuştuğu yönündedir.
Âşıkpaşaoğlu Tarihi'nde bu husus şöyle anlatılıyor:
Fetihlerin devam ettiği, esir ve ganimetin bir hayli arttığı günlerdi. Karamanlı olduğu bilinen Kara Rüstem adlı bir bilge kişi Murad Han diyarına gelmiş, esirleri ve ganimeti görmüş, onlarla ilgili gerekli işlemlerin yapılmadığını da fark etmiş. İşte bundan sonrası:
Kara Rüstem Çandarlı Halil Paşa'yla görüşüp ona dedi ki:
- Bu hanlık mallan niye ziyan edersiniz?
Kadı bunun ne olduğunu sorunca, Kara Rüstem esirleri gösterir ve:
- Bunları gaziler alırlar, Tanrı buyruğunda bunların beşte biri hanındır. Niçin almazsınız" der.
Kazasker bunu Han'a arzedince: Sultan Murad’dan "Tanrı buyruğu neyse yap" emrini alır. Kara Rüstem ile Çandarlı Halil'in gayretleriyle her esirden 25 akçe alınır."
"Gâzî Evrenos'a da haber gönderip, elde edilen esirlerin beşte birini al, dediler. Beş esiri olmayanın her esirinden 25 akçe al, dediler. Bu tertip üzerine Evrenos da bir kadı tayin etti. Hayli oğlanlar topladı. Han'a dedi ki, "bunları Türklere verelim. Türkçe öğrensinler. Bunları da çeri yapalım." Öyle nice yıllar bunları hizmette kullandılar. Sonra devlet kapısına getirdiler. Adları eskiden beri çeri iken yeniçeri koydular. Yeniçeri bunun zamanında çıktı."
Bir yabancı yazar kitabında Yeniçeriliğin kurucusu olarak Birinci Murad'ı, tarih olarak da 1365'i kabul ediyor ve diyor ki: "I. Murad Yeniçeri birliklerini kurduğunda, ailesini şaşılacak biçimde genişletti. Osman ile Orhan, Kur'ân'ın hükümdara izin verdiği biçimde toprak ve altın şeklindeki ganimetlerden beşte birini alırlardı. Murad, esirlerin beşte birini de almaya başladı."
Kim ne söylerse söylesin o vakit Osmanlı Devleti'nin en iyi buluşlarından biri Yeniçeri Ocağı'nın kuruluşuydu. Hıristiyan yazarlar haklı olarak bu konuyu öfkeyle anıyorlar. Onlara göre, Türkler Hıristiyan’ı Hıristiyan’a kırdırmıştı.
Sultan Murad asker sıkıntısını böyle gidermişti. Çoğalan cephelere çoğalan askerle yetişebilirdi; çaresini de bulmuştu. Türk evlerinde dili, dini, töreyi öğrenip iyi bir Müslüman olan ve Türkleşen Hıristiyan çocuklan yeni girdikleri din için kılıç sallayacaklardı.
Gerçi, Orhan Gâzî zamanında Hıristiyan çocuklar toplanmaya başlanmıştı. O zamanda bu toplanan çocuklar Türk evlerine yerleştiriliyor, hem dinî eğitim, hem de gelenek, görenek yönünden yetiştiriliyorlar, sonra da askeri eğitim görerek orduya iştirak ettiriliyorlardı. Sultan Murat’ın yaptığı, bu işi resmileştirmekten ibaretti.
Cihan Nümâ'da yeniçeriliğe atılan ilk adım şöyle anlatılır:
" …hayli oğlanlar cem idüb Murad Han Gâzî'ye getürdiler. Çandarlı Hayrüd-din Paşa eytdi. "Bunları Türke virelüm. Hem Müslüman olsunlar, hem Türkçe öğrensinler. Sonra getürelüm, yeniçeri olsunlar" didi. Pes öyle idib ye-men fe yevmen yiniçeri ziyâde oldı. Evvel Türke virüb bir nice yıl kallanur, hem Türkî öğrenüb, hem müslüman olur. Andan kapuya getürüb ak-börk giyürüb adım yiniçeri kodılar. Pes yiniçeri ve solaklar Murad Han zamanında ihdas oldı..."
"Türk'e vermek" sözünü biraz açmak lâzım. Yönetici sınıf kendisini başka bir adla tarife başlamış olacak ki, evinde barkında, çiftinde çubuğunda bulunan insanlara Türk diyorlar. Belki de, hiçbir şeye karışmamış, bozulma emaresi taşımayan, Orta Asya'dan gelindiği gibi Türk kalan bu köylü sınıfı idi. Saf Türkçe'yi onlar konuşuyor, bozulmadık töre onlardaydı. Dinin ve dilin öğretilmesi hızlandırılmış bir kurs biçiminde değil de, normal yaşayış içinde öğretiliyordu. Hıristiyan çocukları, aynen Türk çocukları gibi büyürken her şeyi öğreniyor, çoğu eski dinini bile unutuyordu.
Osmanlı tarihinin ileri safhalarında Türk sözü karşımıza yine çıkacak. O zaman, bu kelimenin mânâsını şehirli olmayan, idâri kademelerden birinde bulunmayan, biraz da dağ adamı gibi anlayacağız. Hatta şöyle de diyebiliriz; hâlâ hiçbir karışıklığa uğramamış, Osmanlı kavramının biraz dışında kalmış.
Profesyonel askerlik başlayınca Sultan Murad'ın sevinci artacaktır. Çünkü o, çiftçi tarlasını eksin, biçsin. Bağcı üzümünü yetiştirsin, nalbant atım nallasın... Asker de asker olsun. Askerliği, işi bilsin. Mesleği bilsin. Ekmek kapısı bilsin. "Barındıralım, doyuralım, silahlandıralım, cebine harçlığım verelim ve bizim için savaşsın" diyordu.
Murad Han, Gâzî Çandarlı Halil Paşa, Molla Rüstem Evrenos Gâzî ve Lala Şahin Paşa'yla bir toplantı yaptı. Yukarıdaki söylemi orada söyledi. Yeniçeri Ocağı'nın yanısıra Kapıkulu ve Yerlikulu diye bir ordunun temeli de bu toplantıda atıldı.
Âşıkpaşaoğlu Tarihi'nde bu husus şöyle anlatılıyor:
Fetihlerin devam ettiği, esir ve ganimetin bir hayli arttığı günlerdi. Karamanlı olduğu bilinen Kara Rüstem adlı bir bilge kişi Murad Han diyarına gelmiş, esirleri ve ganimeti görmüş, onlarla ilgili gerekli işlemlerin yapılmadığını da fark etmiş. İşte bundan sonrası:
Kara Rüstem Çandarlı Halil Paşa'yla görüşüp ona dedi ki:
- Bu hanlık mallan niye ziyan edersiniz?
Kadı bunun ne olduğunu sorunca, Kara Rüstem esirleri gösterir ve:
- Bunları gaziler alırlar, Tanrı buyruğunda bunların beşte biri hanındır. Niçin almazsınız" der.
Kazasker bunu Han'a arzedince: Sultan Murad’dan "Tanrı buyruğu neyse yap" emrini alır. Kara Rüstem ile Çandarlı Halil'in gayretleriyle her esirden 25 akçe alınır."
"Gâzî Evrenos'a da haber gönderip, elde edilen esirlerin beşte birini al, dediler. Beş esiri olmayanın her esirinden 25 akçe al, dediler. Bu tertip üzerine Evrenos da bir kadı tayin etti. Hayli oğlanlar topladı. Han'a dedi ki, "bunları Türklere verelim. Türkçe öğrensinler. Bunları da çeri yapalım." Öyle nice yıllar bunları hizmette kullandılar. Sonra devlet kapısına getirdiler. Adları eskiden beri çeri iken yeniçeri koydular. Yeniçeri bunun zamanında çıktı."
Bir yabancı yazar kitabında Yeniçeriliğin kurucusu olarak Birinci Murad'ı, tarih olarak da 1365'i kabul ediyor ve diyor ki: "I. Murad Yeniçeri birliklerini kurduğunda, ailesini şaşılacak biçimde genişletti. Osman ile Orhan, Kur'ân'ın hükümdara izin verdiği biçimde toprak ve altın şeklindeki ganimetlerden beşte birini alırlardı. Murad, esirlerin beşte birini de almaya başladı."
Kim ne söylerse söylesin o vakit Osmanlı Devleti'nin en iyi buluşlarından biri Yeniçeri Ocağı'nın kuruluşuydu. Hıristiyan yazarlar haklı olarak bu konuyu öfkeyle anıyorlar. Onlara göre, Türkler Hıristiyan’ı Hıristiyan’a kırdırmıştı.
Sultan Murad asker sıkıntısını böyle gidermişti. Çoğalan cephelere çoğalan askerle yetişebilirdi; çaresini de bulmuştu. Türk evlerinde dili, dini, töreyi öğrenip iyi bir Müslüman olan ve Türkleşen Hıristiyan çocuklan yeni girdikleri din için kılıç sallayacaklardı.
Gerçi, Orhan Gâzî zamanında Hıristiyan çocuklar toplanmaya başlanmıştı. O zamanda bu toplanan çocuklar Türk evlerine yerleştiriliyor, hem dinî eğitim, hem de gelenek, görenek yönünden yetiştiriliyorlar, sonra da askeri eğitim görerek orduya iştirak ettiriliyorlardı. Sultan Murat’ın yaptığı, bu işi resmileştirmekten ibaretti.
Cihan Nümâ'da yeniçeriliğe atılan ilk adım şöyle anlatılır:
" …hayli oğlanlar cem idüb Murad Han Gâzî'ye getürdiler. Çandarlı Hayrüd-din Paşa eytdi. "Bunları Türke virelüm. Hem Müslüman olsunlar, hem Türkçe öğrensinler. Sonra getürelüm, yeniçeri olsunlar" didi. Pes öyle idib ye-men fe yevmen yiniçeri ziyâde oldı. Evvel Türke virüb bir nice yıl kallanur, hem Türkî öğrenüb, hem müslüman olur. Andan kapuya getürüb ak-börk giyürüb adım yiniçeri kodılar. Pes yiniçeri ve solaklar Murad Han zamanında ihdas oldı..."
"Türk'e vermek" sözünü biraz açmak lâzım. Yönetici sınıf kendisini başka bir adla tarife başlamış olacak ki, evinde barkında, çiftinde çubuğunda bulunan insanlara Türk diyorlar. Belki de, hiçbir şeye karışmamış, bozulma emaresi taşımayan, Orta Asya'dan gelindiği gibi Türk kalan bu köylü sınıfı idi. Saf Türkçe'yi onlar konuşuyor, bozulmadık töre onlardaydı. Dinin ve dilin öğretilmesi hızlandırılmış bir kurs biçiminde değil de, normal yaşayış içinde öğretiliyordu. Hıristiyan çocukları, aynen Türk çocukları gibi büyürken her şeyi öğreniyor, çoğu eski dinini bile unutuyordu.
Osmanlı tarihinin ileri safhalarında Türk sözü karşımıza yine çıkacak. O zaman, bu kelimenin mânâsını şehirli olmayan, idâri kademelerden birinde bulunmayan, biraz da dağ adamı gibi anlayacağız. Hatta şöyle de diyebiliriz; hâlâ hiçbir karışıklığa uğramamış, Osmanlı kavramının biraz dışında kalmış.
Profesyonel askerlik başlayınca Sultan Murad'ın sevinci artacaktır. Çünkü o, çiftçi tarlasını eksin, biçsin. Bağcı üzümünü yetiştirsin, nalbant atım nallasın... Asker de asker olsun. Askerliği, işi bilsin. Mesleği bilsin. Ekmek kapısı bilsin. "Barındıralım, doyuralım, silahlandıralım, cebine harçlığım verelim ve bizim için savaşsın" diyordu.
Murad Han, Gâzî Çandarlı Halil Paşa, Molla Rüstem Evrenos Gâzî ve Lala Şahin Paşa'yla bir toplantı yaptı. Yukarıdaki söylemi orada söyledi. Yeniçeri Ocağı'nın yanısıra Kapıkulu ve Yerlikulu diye bir ordunun temeli de bu toplantıda atıldı.