Vahdettin Dosyası 9 ; Vahdettin'in Kaçışı, Yurtdışındaki İhanetleri

Konu sahibi son olarak 2592 gün önce görüldü
İstanbul İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harrington, Padişah'ın yaveri Fahri Engin'le görüşerek Vahdettin'e şu iletisi göndermiştir:"Vaziyet Türkiye'de giderek fena tek biçim alıyor, Padişah isterse, kendini Malaya gemimizle, Malta'ya nakledebiliriz.
Durum düzelince memleketine dönerler.."
Fahri Engin, Harrington'un bu iletinini Vahdettin'e iletirken Fddişahı şu şekilde gözlemlemiştir:"Padişah beni iç mabeyn dairesinde kabul etti.
Arkasında ropdöşambr vardı, suratı tıraşlı, üzgün.
Teklifi dinledi.
Sonunda hiçbir şey söylemedi, yanlızca 'gidebilirsiniz' diye konuştu.
Benimle ikinci tek ilişki olmadı.
Fakat Padişah'ın eşlerinden birinin erkek kardeşi olan Yarbay Zeki'nin, bu işler ile ilgili Harrington'la ilişkide olduğunu öğrendim."
Tahtını ve tacını istemeyerek bırakmak mecburiyetinde kalan Vahdettin, 16 Kasım 1922'de İstanbul İşgal Silahlı güçleri Komutanı General Harrington'a,"İstanbul'da yaşamımı tehlikede gördüğümden İngiltere devletine sığınır ve tek lâhza evvel farklı tek yere götürülmemi talep ederim efendim.
Müslümanların Halifesi Mehmet Vahdettin."diye kısa tek mektup aratarak, İngilizlerden iltica talep etmiştir.
Vahdettin, 17 Kasım 1922 Cuma sabahı, erkek çocuğu Ertuğrul, beş eşi, hekimi, müzik hocası, baş mabeyincisi ve iki sekreteriyle beraber Yıldız Sarayı'nın yan kapısından saklıca çıkarılarak,bir ambulans aracı ile rıhtıma getirilmiş ve oradan İngiliz Malaya Muhabere gemisine alınarak Malta'ya götürülmüştür.
Vahdettin Malta'da Krallık Topçu Subay Mahfili lojmanlarında misafir edilmiştir.
Bu konukluğun İngilizlere haftalık fiyatı 100 sterlindir.
O zamanlarda İngiliz parlamentosunda tek milletvekili, külüstür sultanın can verene kadar İngilizler doğrulusunda mı besleneceğini sormuştur.
Vahdettin'in Türkiye'den kaçarken, lüzum Harrington'a yazdığı mektubu"Müslümanların halifesi Mehmet Vahdettin"olarak imzalaması ve lüzum halifelik makamından istifa etmediğini izahı, onun "halifeliği" kullanmak istediğini göstermiştir.
Kurnaz Padişah, İngilizlerin kendini, "halifelik" sıfatı hasebiyle koruduklarını iyi bildiğinden bu sıfata sıkıca sarılmışa benzemektedir.
Nitekim henüz sonra"Kral Hüseyin'in kendini çağrı ettiğini"söyleyerek Malta'dan Mekke'ye gitmesi, oradan da yeniden Müslümanların yaşadığı Mısır, Ürdün ya da Kıbrıs'a geçmek istemesi, onun halifeliğin gücünü kullanarak ayakta kalmaya çalıştığını göstermiştir.
Turgut Özakman'ın dediği gibi,"Düşmana sığınan, başka bir deyişle resmi esareti kabul eden tek halifenin halifeliği devam eder mi? Kesinlikle ki etmez!"Ama "Büyük yurt arkadaşı Sultan Vahdettin Han (!)" onursuzca vatanını terk eder iken,"Ben hâlâ halifeyim!"diyerek, kendisi canını savunma pahasına onu kullanmak isteyen İngilizlere devasa tek koz vermiştir.
Vahdettin, halifelik zırhına sıkıca sarılırken döneme giren Atatürk ve Türkiye büyük millet meclisi, 18 Kasım 1922'de Vahdettin'in halifelik sıfatını kaldırıp onun adına Abdülmecit Efendi'yi halife olarak seçmiştir.
Vahdettin'in halifelikten uzaklaştırıldığına ait fetvayı Seriye Vekili Vehbi Hoca yazmıştır:
"Müslümanların padişahı ve halifesi olan şahıs, düşmanın tüm Müslümanlar aleyhinde mahva neden olan ağır önerilerini hiçbir zorunluluğu yokken kabul ile, Müslümanların haklarını müdafaadan aczini meydana koyarak ve Müslümanların mücahitçe savaşlarında düşman yönüne muvafakat ederek Müslümanların çözülme ve yenik olmasını hazırlayan hareketlere fiilen girişim ve böyle yıkıcı hareketlere devam ve ısrar ve ardından da yabancı himayesine sığınma ederek hilafet makamını terk ve hilafetten bilfiil feragat etmekle makamından şer'en indirilmiş gerçekleşir mu? Olur!"
Böylece halifelik zırhını da kaybeden Vahdettin korunmasız, çırçıplak sanki ortada kalmıştır.
Hainliğinin farkında olan Vahdettin, yaptıklarının hesabını veremeyeceğini düşünerek, ülkeden kaçmıştır.
"Müslümanların halifesi" sıfatını taşıyan Vahdettin, İngilizlere sığınırken hain Mustafa Sabri'ye yazdırıp duyurduğu "Beyannamesinde" vatanını terk edip İngilizlere sığınmasını, bu onursuz davranışını, hiç utanıp sıkılmadan Hz.
Muhammed'in "hicreti" ile özdeşleştirebilmiştir:
"Müvekkil-i Zişan olduğum peygamberin hicret sünnetini izledim"diyen Vahdettin beyannamesinin tek yerinde de,"Beni haksız yere ihanetle suçlayanlar, saltanatla hilafeti ayırarak saltanatı Muhammediye'yi yıkmış, yanlızca vatanlarına değil, İslama da hıyanet etmişlerdir!"demiştir.
Vahdettin'in bu beyannamesini araştıran İlahiyatçı Prof Yaşar Nuri Öztürk şu değerlendirmeyi yapmıştır:
"Dikkat edilirse Vahdettin, Hz.
Peygamber'in sıfatının başına tek Hz dahi eklemezken, kendisinden 'zişan' (şanlı, şerefli) diye soz ediyor.
Hem de Cenab-ı Peygamber'in isminin tam yanısıra.
Halbuki İslam terbiye ve ananesi, o ifadede 'zişan' sıfatının Hz.
Peygamber'e verilmesini gerektirir."
Gözleri kör olmuş, kalpleri mühürlenmiş Vahdettinci yazarlar da Vahdettin'in Türkiye'den kaçıp İngilizlere sığınmasını, hiç utanmadan, "hicret" olarak açıklama aymazlığını göstermişlerdir.
Vahdettin'in bu korkakça ve onursuzca davranışını Hz.
Muhammed'in hicretiyle tek tutmak, her şeyden evvel Hz.
Muhammed'e yapılmış devasa tek saygısızlıktır.
Vahdettin Kaçarken Hazineyi Soymadı İddiası
Vahdettinciler, Padişahı aklamak için defalarca kez,"Vahdettin'in, Türkiye'den kaçarken hazineyi soymadığını"dile getirmişlerdir.
Öncelikle "hainlikle", "hırsızlığın" aynısı şeyler olmadığını hatırlatarak bu Cumhuriyet tarihi yalanını deşifre edelim.
Vahdettin'in"hazineyi soymadığını"iddia edenler, bu iddialarını ispatlamak için padişahın paraya pula düşkün olmadığını ileri sürmüşlerdir.
Ancak II.
Abdülhamit'in kızı Şadiye Osmanoğlu, babasından kalan içi mücevher dolu tek çantanın Vahdettin'in defa alakasını çektiğini ve Vahdettin'in o çantayı vermemek için "birtakım itirazlar buluş ettiğini" belirtmiştir.
Lütfi Simavi de anılarında, "Vahdettin Efendi'nin Paraya Karşı Olan Aşırı Sevgisi" başlığı altında onun paraya defa düşkün olduğunu; ağabeyi Sultan Reşat'tan kalan paraları yasal mirasçılarına vermeyip "kendi keyfince harcadığını", bu parayla kimi saray eşyası ve sofra takımları yaptırdığını"büyük tek şaşkınlık içerisinde öğrendim"diyerek ifade etmiştir.
Öncelikle, evet! Vahdettin isteseydi, hazinenin tümünü değil ama"yükte hafifi pahada ağır kimi şeyleri pekala götürebilirdi".
Ancak Özakman'ın da belirttiği gibi,"Vahdettin, anlaşılan aile içi para ilişkilerinde zayıf fakat töreye karşı dikkatli" olmasından, tarihi dikkate sahip kıymetli parçaları sarayda bırakmıştır.
Örneğin Kaşıkçı elmasını cebine atmadan gitmişti.
Eğer bunları çalsaydı Vahdettin'e "hırsız"[ dememiz gerekirdi.
Ancak Vahdettin'in hırsız olmaması, hain bulunmadığı anl***** gelmez; zira her hırsız hain bulunmadığı gibi, her hain de hırsız değildir! Nedim Çakmak'ın dediği gibi, "Vahdettin haindi, fakat hırsız değildi!"
Bu gerçeğin altını çizdikten ardından şimdi gelelim, "Vahdettin'in hazineyi soymadığı" ve "parasız pulsuz" Türkiye'den kaçtığı iddiasına!
Öncelikle, Osmanlıda iki tür hazine bulunmaktadır.
Bunlardan biri devlet hazinesi olan Hazine-i Birun, başka bir deyişle dış hazine, öteki ise, Hazine-i Enderun, başka bir deyişle iç hazine.
İç hazinedeki giriş çıkışlar Padişahın buyruğuyla ve bilgisi ışığıında uygulanmaktadır.
Tarihçi Ubucini,"Bu hazine kayıtsız koşulsuz milletin malıdır.
Hüküm süren sultan bu hazinenin yanlızca koruyucusudur"demiştir.
İç hazinenin Ceyb-i Humayun olarak bilinen bölümü ise padişahın gündelik masrafları için heyetmiştir.
Gelirleri arasında Mısır irsaliyesi, darphane faizleri, armağanlar, müsadereler vb tespit edilen bu hazineden padişaha her ay belirlenmiş tek oran aylık ödenmektedir.
Tanzimat'tan ardından padişahların tüm hazineyi istedikleri gibi kullanmalarının önüne geçilmiş ve padişahlara belirlenmiş tek oran aylık ödenmesine başlanmıştır.
Eğer Vahdettin, Tanzimat'tan evvel yaşamış tek padişah olsaydı, Refi Cevat Ulunay, İsmail Hami Danişment, K.
Mısıroğlu ve N.
Fazıl Kısa-kürek gibi yazarların"Vahdettin makbuz karşılığında isteseydi tüm hazineyi götürebilirdi"iddiasına hak verilebilirdi, fakat 1922 seneninde tek padişahın elini kolunu sallayarak hazineyi götürmesine olanak yoktur.
Ayrı olarak, Devasa Taarruz kazanılıp İzmir kurtarıldıktan derhal ardından Refet Paşa TBMM'yi temsilen İstanbul'a gelerek Tevfik Paşa'dan idaresi devralmıştır.
Padişah Vahdettin'le de görüşen Refet Paşa, İstanbul'daki tüm idare merkezleriyle beraber aralarında Yıldız ve Topkapı saraylarının da bulunduğu tarihi yerleri muayene altına almıştır.
Bu nedenle gerçekte Vahdettin, istese de Osmanlı hazinesini götürecek halde değildir.
Ayrıca Vahdettin'in hazineyi soymasına da hiç lüzum yoktu; zira esasen defa zengindi.
Ağabeyi Sultan Reşat'ın ödeneği 20.000 altındı.
Ayrıca saltanat mülklerinden gelen gelirleri
de vardı.
Ayrıca senelik 50.000 lira ziyafet ve yolcu ödeneği almaktaydı.
Vahdettin'in maaş ödeneği (1995 itibariyle) 80 milyar lira tutmaktadır.
1918 temmuz'undan 1922 Kasım'ına kadar 51 ay tahtta kaldığına göre devletten toplam 1.020.000 altın (yaklaşık 4 trilyon lira) ödenek almıştır.
Peki, Vahdettin Türkiye'den ayrılırken yanına ne kadar para almıştır? Gerçekte bu hususta net tek vesika yoktur.
Değişik kaynaklarda bu para, 3000 lira ile, 50.000 lira ve 23.000 altın arasında değişiklik göstermektedir.
Vahdettin Avrupa'da kendisi el yazısıyla,"Önce İstanbul'daki Ulusal Banka'da (National Bank) olup kısa bir müddet ardından British Corparation'a nakledilen 20.000 sterlin tutarındaki kişisel servetim ile on yaşında olan erkek çocuğum Ertuğrul Efendi yerine Ulusal Banka'ya yatırılan birkaç bin sterlin bu kurumlarda kalsın.
İngiliz Dışişleri'ne bildirdiğim vakit hizmetime sunulsun"demiştir.
Tütüncübaşı Şükrü Bey'in verilen istihparata göre Vahdettin'in yanısıra ve hesabında 23.000 altın bulunmaktadır.
Bu (1995 itibariyle) 92 milyar lira etmektedir.
Vahdettin, Avrupa'da elindeki kimi mücevherleri satmış ve defa değerli tek safir taşını da İngiltere'ye rehin vermiştir.
25 Kasım 1922 tarihli Chronicle Ajansı'nın verilerine göre,"Sultan Vahdettin Osmanlı Bankası'na 75.000 lira yatırmış, bankadaki mücevherlerine mukabil da 50.000 lira almış".
Bu paralara Mediha Sultan İle Kral Hüseyin'in kimi yardımları da eklenince Padişah Vahdettin'in gurbet parası 140 milyarı geçmiştir.
Kaçak Padişahın Sefaletine Üzülmek
Şimdi gelin, "Kaçak Padişahın sefaleti" öyküsünü şu şekilde tek inceleyelim:
Vahdettin, Malta'dan Avrupa'ya geçmiş ve İtalya'da San Remo'da normal boy tek villaya yerleşmiştir.
Daha ardından, İstanbul'da bıraktığı eşleri ve eşlerinin yardımcıları da gelince Magnoli (Manolya) villası isimli devasa tek köşkte yaşamaya başlamıştır.
Köşkün yıllığı 600 İngiliz lirasıdır.
Tarık Mümtaz Göztepe, Vahdettin'in bu köşkteki hayatını şu şekilde anlatmaktadır:
"Nefis tek saray yavrusu olan villa 40 odası, 15 dönümden geniş tek portakal, limon korusu ve bahçesi tespit edilen, beyaz renkli yükümlü tek kasırdı...
İstanbul'dan gelen harem erkânı...
kadınefendileriyle, hazinedar us-talarıyla yükümlü tek harem yaşamı ortaya gelmiş, musahipler, yaverler ve esvapçıbaşından, ibriktarbaşına kadar tüm beyler kadrosu kuruluvermiş ve ünlü Mabeyni Hümayun tam düzen canlanmıştı...
Osmanlı İmparatorluğu'nun tüm teşrifat ve tören usulleri olanca titizliğiyle korunuyordu...
Yaver Zeki bu ufak kasırda kalıyordu.
Burası dominyonlarda misyonlu varlıklı ve hakim-i salt İngiliz sömürgecilerine parmak ısırtacak tek refah ve konfor bolluğu içerisinde yüzüyordu..."
Vahdettin'in sefaletine bakar mısınız?
Göztepe'yi dinlemeye devam edelim:"Sultan Vahdettin adamlarına, Padişahlığı sırasında aldıkları maaşları, gurbette de epey ve derli toplu olarak veriyordu.
Bu bol aylıklı kapı yoldaşlarına gün doğmuştu.
Hepsi de İstanbul'daki ikbal günlerinde aldıkları maaşlardan yüksek maaş alıyor.
Ayrıca da Yıldız Sarayı'nın ünlü mutfağını aratmayacak yükümlü ve varlıklı tek mutfak, sofra sofra yemekler yetiştiriyordu.
Öğle ve akşam yemeklerine, burada tek de yükümlü sabah ve ikindi kahvaltıları ek edilmişti.
Yıldız Sarayı'nın o varlıklı ve ünlü mutfağı, tür ve nefasetinden defa şey kaybetmeden San Remo'da da devam ediyor idi."
Görüldüğü gibi Padişah Vahdettin, San Remo'da sanki tek eli yağda tek eli balda "zevk-ü sefa" içerisinde yaşamaktadır.
Buna rağmen "Cumhuriyet tarihini en fazla çarpıtan" yazarlardan Abdurrahman Dilipak, hiç çekinmeden,"Vahdettin, aç yaşadı, fakat onurlu öldü!"diye yazabilmiştir.
Hangi açlık ve hangi onur?
Peki fakat bu bolluk, bu şatafatlı hayat sebep sona ermiş de Vahdettin bedava pulsuz kalmıştır?
Öncelikle Vahdettin, San Remo'da kaldığı köşkte -eski alışkanlıkla- elindeki paranın tek gün biteceğini bilmeden ikincisi de yanısıra barındırdığı birileri "hovardaca", Vahdettin'in servetini göz açıp kapayıncaya kadar eritmişlerdir.
Yine Tarık Mümtaz Göztepe'ye kulak verelim:"Yaver Zeki'den farklı, iki alkol düşkünü ve zevk ehli henüz vardı.
Bunlardan biri İkinci Musahip Mazhar Ağa, öteki de Tütüncübaşı Şükrü Bey.
Bunlar sakızlı mastika ve düz rakının sanki küplüsü olmuşlardı.
Şükrü, San Remo'ya gelince işi güzelce ayyaşlığa dökmüş ve postu San Remo meyhanelerine ve pavyonlarına kurmuştu.
Mazhar Ağa da akşam olup da alkol süreyi gelince kafayı iyice tütsüleyip körkütük oluyordu...
Üçüncü Musahip Hayrettin Ağa da kentin gezip tozma yerlerini beğeni ve safa köşelerini karış karış biliyordu...
Yaverler, mabeynciler, ağalar ve beyler, mirasyediler gibi tek tatil ve hava farklılığı yaşamı sürüyorlardı."
Özakman'ın dediği gibi,"Bu lüzumsuz, özenti, abiye yaşama, bu hesapsızlığa ve savurganlığa para mı dayanır?"
Vahdettin'in servetini tüketen farklı tek faktör de Padişahın, kimi maceracıların aklına tenkit etden Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk'e karşı kimi projelere paraca takviye olmasıdır.
Bu maceracılar San Remo'da kaldıkları müddetçe onların tüm masraflarını da Vahdettin karşılamıştır.
San Ramo'ya gelerek Vahdettin'i ziyaret eden Vehip Paşa, Gümülcineli İsmail, külüstür İç İşleri Bakanlarından Mehmet Ali Bey "Atatürk'ün hakkından gelmek için" Vahdettin'den para istemişler, Vahdettin de bu hainlere 2000 İngiliz lirası vermiştir.
Ayrıca, tek Yunan albayıyla beraber Vahdettin'i ziyaret etmeye gelen "Atatürk düşmanı" Mevlanzade Rıfat, Yunanistan'la beraber Ankara'ya karşı tek uyuşma inşa etmek istediğini bildirerek Vahdettin'den para sızdırmıştır.
Hatta San Remo'da Vahdettin'e bağlı Türkiye karşıtı Tarikat-ı Selahiye isimli tek teşkilat heyetmiştir.
Bu örgütün, Vahdettin'le vatan dışına gitmekten pişman olan ve Türkiye'ye dönmek isteyen Dr.
Reşat Paşa'yı öldürdüğü iddia edilmiştir.
Yılmaz Çetiner, Vahdettin'in, erkek çocuğu Ertuğrul Efendi'nin öğrenimi için ayırdığı 5000 lirayı dahi Türkiye Cumhuriyeti'ne ve Atatürk'e karşı "teşkilat" inşa etmek için geldiklerini ifade eden bu şahıslara verildiğini belirtmiştir.
Atilla İlhan, Vahdettin'in vatan dışındayken, Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı tertiplerin içerisinde yer aldığını şu şekilde ifade etmiştir.
"Sevr Antlaşması'nı imzalayan Rıza Tevfik o kadarla kalsa iyi, Vahdettin'i Hilafet ve saltanat tahtına iade etmek emeliyle...
faaliyet gösteren Hilafet-i Kübra Cemiyeti'nin de gözdesiydi.
Bu cemiyetin icra komitesi Romanya'da...
bir toplantı yapıyor, aldığı hüküm, Başkan Mehmet Ali Bey'in San Remo'da tespit edilen Zat-ı Şahane'ye müstakbel tek bakanlar kurulu önerilme-sidir ki, azalar arasında ismi geride bıraktığımız Dahiliye Nazırı olarak gösterilmiş, Vahdettin'in onayı alınmıştı.
Ne demek bu? Ulusal Maç etkin olmuş, ülkede yeni tek tertip heyetmiş, onlar hala tek karşı inkılap tertibi içindedirler.
Yani ırmak Ankara'ya aksi akıyor.
Şeyh Sait İsyanı'nda bu kanadın, başkaldırının beyni kabul edilen Şeyh Seyit Abdülkadir'le bağlantısı ortaya çıkıyor.
İddiaya bakılırsa Şeyh Sait'in iki oğlundan birisi, vatan dışında Zat-ı Mükemmel ile, öbürü vatan içerisinde Şeyh Abdülkadir'le ilişki halindeymiş! Başkaldırının gerekçesine gelince, onu o sırada asilerin halka dağıttıkları tek beyannameden okuyalım: '...Halife sizi bekliyor.
Halifesiz Müslümanlık olmaz.
Hiçbir halife memleketten çıkartılamaz.
Şeriatımız dindir.
Şeriat isteyiniz.
Şimdiki hükümet durmadan dinsizlik yaymaktadır.
Kadınlar çıplaktır.
Mekteplerde dinsizlik ilerliyor.'
Vahdettin, bir miktar da çevresini saran Türkiye ve Atatürk düşmanlarının tesiriyle, vatan dışındayken de "ihanette" hudut tanımamıştır.
Öyle ki, Cumhuriyet Türkiye'sini ABD'ye şikayet ederek ABD'den dahi takviye istemiştir.
Vahdettin'in ABD Başkanı'na Yazdığı Mektup
Vahdettin, San-Remo'da yer aldığı zamanlarda ABD Başkanı'na tek mektup yazmıştır.
Bu mektup, Halis Reşat Bey doğrulusunda Paris'te tespit edilen Amerikan elçiliğine teslim edilmiştir.
Elçilik de bu mektubun orijinalini ve İngilizce çevirisini I5 Nisan 1924 tarihli yazısıyla Washington'a iletmistir.
Vahdettin'in mektubu Amerika Entegre Devletleri Milli Arşivi'nde 86700/1788 numarada kayıtlıdır.
İşte o ibretlik, tarihi mektup:
"Amerika Cemahir-i Müttefikiye Reisi Mösyo Coolidge Cenahlarına Politik olayların ve gelişmelerin bütün iç yüzünü, hangi nedenlerden kaynaklı Saltanat merkezimi geçici bir müddet için terk etmek mecburiyetinde kaldığımı biliyorsunuz.
Bu hususta detaylı malumat sunmayı lüzumsuz görüyorum.
Bu müddetsiz uzaklaşmanın, bahadan kalma sahip olduğum Saltanat ve Hilafet makamından vazgeçtiğim anl***** gelmeyeceği açıktır.
Ankara parlamentosu gibi tek başkaldırıcı fitnenin hu hususta alacağı bütün kararların geçersiz olacağını bildiririm.
Şöyle ki;
İslam Hilafetinin Osmanlı Saltanatı'ndan soyutlanması ve bölünmesi ve Hilafetin tümüyle kaldırılması dini, kavmiyeti, vatanı belirsiz ve karışık askerlerden ve diğeri sınıflardan meydana gelen ufak tek şer zümresinin kısmen zorla ve kısmen bilgisizlik ve gafletle yönlendirdiği beş-altı milyonluk Türk kavminin yetki kısmı içerisinde değildir.
Bu fakat bütün İslam dünyasınca atanan eksper şahıslardan meydana gelen tek meclisin toplanması ve bütün din bilginlerinin ortak hükmü ile çözümlenecek devasa tek üniversal sorundur.
İslam bilginlerinin bildiği emeliyle şeriata marjinal kararlar rastgele makamdan olursa olsun sonuçsuz kalmaya mahkumdur.
Bundan farklı bu vaziyetin, içerisinde bulunulan koşullarda İslam dünyasında neticeleri tek vahim olabilecek devasa tek coşkuya neden olacaktır.
Ayrıca ilerlemiş ülkelerin iç güvenliklerine de devasa tek tesir yapacaktır.
Hanedanımın ileri gelenleri aleyhinde Ankara parlamentosu doğrulusunda sayılan sürgün ve kovma, emlakine ve ferdi mallarına el koyma gibi haksız kararları hanedanım bireylerini, insan ve kişilik haklarından soyutlar mahiyettedir.
Bu hususta ulu kişiliğiniz ve cumhuriyet hükümetiniz doğrulusunda imkanlar değerinde uygulanabilecek yardımları tek kıymetli sayacağımı bildirime lüzum yoktur.
Bu vesile ile sıhhatli olmanızı ulu haktan niyaz eylerim.
13 Mart 1924.
Mehmed Vahideddin"
Vahdettin'in 1924 seneninde ABD Başkanı'na yazdığı bu mektup, Vahdettin'i aklayıp "Büyük yurt dostu!" yapmaya çalışanların fena durumda yanıldıklarını gözler önüne sermektedir.
Bu vesika, Vahdettin'in Kurtuluş Muhabereyi sırasındaki hıyanetleri tek yana, esas devasa "hıyanetini" San Remo'daki sürgün günlerinde yaptığını göstermiştir.
Vahdettin'in ABD Başkanı'na yazdığı mektuptaki kimi ifadeleri"hıyanetin"yazıya dökülüş, belgelenmiş halidir.
Bakın ne diyor Vahdettin:
• "Saltanat merkezini geçici bir müddet terk etmek mecburiyetinde kaldım!"
• "Saltanat ve Hilafet makamından vazgeçmiş değilim!"
• "Ankara Parlamentosu, tek başkaldırıcı fitnedir ve alacağı tüm kararlar geçersizdir!"
• "Türkiye Devasa Ulus Parlamentosu dini, ırkı, vatanı belirsiz ve karışık askerlerden ve diğeri sınıflardan meydana gelen ufak tek şer zümresidir."
• "Saltanatla Hilafetin birbirinden ayrılıp kaldırılması, bu şer zümresinin kısmen zorla ve kısmen bilgisizlik ve gafletle yönlendirdiği beş-altı milyonluk Türk milletinin yetki kısmı içerisinde değildir."
• "Saltanatın ve Hilafetin kaldırılması şeriata aykırıdır! İslam bilginlerinin bildiği emeliyle şeriata marjinal kararlar rastgele makamdan olursa olsun sonuçsuz kalmaya mahkumdur."
• "Hilafetin kaldırılması ilerlemiş ülkelerin iç güvenliklerine devasa tesir yapacaktır!"
• "Hanedanımın ileri gelenleri aleyhinde Ankara parlamentosu doğrulusunda sayılan sürgün ve kovma, emlakine ve ferdi mallarına el koyma gibi haksız kararları insan haklarına aykırıdır."
• "Bu hususta ABD Başkanının gerçekleştireceği yardımları tek kıymetli sayarım!"
İşte, vatan dışında yer aldığı sırada Türkiye ve Atatürk aleyhine hiçbir negatif işe girişmediği söylenen Vahdettin'in Türkiye karşıtı kimi marifetleri! Ayrı olarak İngiliz arşivlerinde ele geçirilen kimi belgeler, Vahdettin'in Avrupa'dayken İngiliz yetkililerine yazdığı kimi mektuplarda Atatürk için, "küfre varan derecede ağır ifadeler" kullandığı görülmüştür."Vahdettin, Atatürk'e tek bakıma düşman, zira Atatürk onu tahtından indirdi, saltanatına nihai verdi..."
Vahdettin'in paralarının suyunu çekmesini gerçekleştiren nihai faktör, yaveri Zeki'nin San Remo'daki rezillikleridir."Ele geçirdiği serveti, vur patlasın çal oynasın, har vurup harman savurmuş, delice tek hırsla giyime ve alkole harcamış, nihayetinde kumarda bitirmiştir."
Memleketin Parası Vahdettin'e Verilemez
Vahdettin'in bedava kaldığı o zamanlarda tek Osmanlı generali Atatürk'ten takviye istemiştir.
Hasan Rıza Soyak'a göre Vahdettin'in para sıkıntısını anlatan generalin mektubunu alan Atatürk, üzülmüş ve hem de gözleri yaşararak şunları söylemiştir:"Gördün mü dünyanın durumunu çocuk? Nerde o görkem, nerede o ululuk, nerede o saltanat! Şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor.
Bu alemde hiçbir şeye güvenilmez! Sebep takviye edilebilir? Benim şahsi servetim yok ki, devlet hazinesi ise fakir! Hem varlıklı dahi olsa oradan yardıma hiç hakkımız yok.
Memleketin en bayındır yerleri, bilhassa nihai ölüm kalım mücadelemizde yıkıntıya uğradı.
Söz hususu olan bireyin de yanılgıları sebebinden yurt hak ve korunması için boğuşma mecburiyetinde kalarak şehit olan ülke fertleri, arkalarında surat binlerce babasız ve kimsesiz insan bırakmış yer alıyor.
Devlet gelirlerini fakat memleketin bayındırlığına ve bu zavallıları yaşatmaya harcayabiliriz.
Onun için bu konuyu bırakalım çocuk.
Yalnız mektubu tek vesika olarak bilhassa gizle."
Vahdettin, 15/16 Mayıs 1926 gecesi, kalp krizinden ölmüştür.
Vahdettin'in Atatürk'ü "Kurtuluş Savaşı'nı başlatması için değil de, tam tersine başlayarak olan mahalli direnişleri sonlandırması, Mondros Ateşkes Antlaşması'na makul olarak dağıtılmamış silahlı güçleri dağıtması, silahları toplaması için" Anadolu'ya göndermesi (Bunu Vahdettin'den 21 Nisan 1919 tarihli tek notayla İngilizler istemiştir,o da İngilizlerin bu isteğini adına getirmiştir.) Vahdettin'in kurtuluştan anladığı İNGİLİZLERİN MERHAMETİNE SIĞINMAKTIR.
Bu nedenle Samsun'a hareket etmeden evvel Atatürk'e "Paşa Paşa devleti kuratarabilirsin" derken aslında"İNGİLİZLERİN DEDİKLERİNİ YAPARSAN, ONLARI Hoşnut EDERSEN devleti kurtarısın" demek istemiştir.
Bunu ileri ilerlemeler doğrulamıştır.
Atatürk, Anadolu'ya geçip Vahdettin'in kendine verilen görevin tam tersine Kurtuluş Savaşı'nı başlatır başlatmaz Vahdettin'in Atatürk'ü İstanbul'a geri çağırması, Atatürk gelmeyince onu görevden alması (Bu yüzden Atatürk askerlikten istifa edip sine-i millete dönmüştür).
Anadolu'daki asker, sivil yöneticilere Atatürk'ün tutuklanması talimatını verenlere ses çıkarmaması.
Kurtuluş Muhabereyi esnasında ülkenin tüm idaresi fiili olarak İngilizlere bırakması, İngilizlerin işini kolaylaştırması, İngilizlerle yaptığı müzakerelerde Atatürk'e hakaretler ederek Atatürk'ün ortadan kaldırılmasını istemesi, Kurtuluş Muhabereyi yazışmalarını çaldırıp İngilizlere teslim etmesi, İngilizlerin talebi tarafında Atatürk'ü Türkiye büyük millet meclisi içerisinde yapılacak tek darbeyle devirmek için Atatürk'ün Kazım Karabekir, Rauf Orbay gibi yakın silah arkadaşlarıyla ilişki kurup, onları Atatürk'e karşı kışkırtması, Devasa Taarruz'dan tek hafta evvel dahi İngilizlerle görüşerek Anadolu'daki ulusal harekete karşı, Atatürk'e karşı İngilizlerin desteğini istemesi, İngilizleri milliyetçilere saldırtmaya çalışması, İngiliz kuklası hain Güvey Ferit'i beş kez sadrazam yapılması, Türkiye'yi parçalayan SEVR ANTLAŞMASI'nı imzalatması, Anadolu'da Haçlı emperyalizmine karşı maç eden Kuvayı Milliye'ye karşı Haçlı emperyalizmine takviye olmak için paralı KUVAYI İNZİBATİYE (HALİFELİK ORDUSU)'nu kurması, ayrı olarak hain Güvey Ferit Hükümeti eşliğinde Atatürk'ü ve silah arkadaşlarını "dinsiz-zındık" ilan eden fetvanın yayınlanmasına ses çıkarmamış olması, Atatürk'ün idam fermanını ımzalamış olması, Atatürk'ün rütbelerini-nişanlarını söktürmesi, Güvey Ferit'le beraber Anadolu halkını kışkırtıp Anadolu'da "İÇ SAVAŞ" başlatması (isyanlar vs.), dahası Kurtuluş Savaşı'ndan ardından HALİFELİK sıfatıya İngilizlere sığınarak kaçması ve böylelikle İngilizlerin Halifeliği kullanmalarına imkan yaratması,ülke dışında bulunduğu zaman daimi Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk düşmanlarıyla ilişki kurarak Atatürk'e ve Türkiye'ye yönelik haince tasarılar içerisinde olması, Vahdettin'in HAİNİN DİBİ olduğunun işaretidir.
Vahdettin'in bu ihanetleri hasebiyle Türkiye büyük millet meclisi henüz 1920 seneninde yaptığı tek saklı oturumda Vahdettin'e "HAİN" damgasını yapıştırmıştır.
Vahdettin'e defa sonraları Kemalistler "hain" dememiş, henüz 1920'de Türkiye büyük millet meclisi "HAİN" demiştir.
Atatürk de 1920'de TBMM'de saklı oturumlardaki konuşmalarında "HANİN VAHDETTİN" ifadesini kullanmış, 1927'de kaleme aldığı NUTUK'ta ise Vahdettin'e hem "HAİN" hatta "SOYSUZLAŞMIŞ YARATIK" demiştir.

 
Son düzenleme:
Geri