Vahdettin Dosyası 6 ; İngiliz Ajanı Gibi Çalışan Bir Padişah

Konu sahibi son olarak 2588 gün önce görüldü
Başlığı okuyup, "abarttığımı" zannetmeyin lütfen; zira İngiliz arşivlerinde tespit edilen ve Salahi Sonyel'in yayınladığı tek vesika, Padişah Vahdettin'in İngiliz ajanı gibi çalıştığını gözler önüne sermektedir.
Atatürk, Batı kamuoyunu Türk Ulusal Maçı ile ilgili aydınlatmak için Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey başkanlığındaki tek heyeti Londra'ya göndermeye hüküm vermiştir.
Yusuf Kemal Bey Londra'ya gitmeden evvel İstanbul'a uğrayıp Padişahla da görüşecektir.
23 Şubat 1922'de Padişah Vahdettin'in huzuruna çıkan Yusuf Kemal Bey'in anlattıklarını dinleyen padişah, ona mukabil dahi vermemiş, söylediklerini öneme almamıştır.
Padişah, Ahmet İzzet Paşa ve Tevfik Paşa'nın başkanlığındaki kendisi heyetini Londra'ya göndermeye hüküm vermiştir.
İngilizlere yalvarıp yakaran Padişah Vahdettin, ajanlarını harekete geçirerek Yusuf Kemal Bey'in katibi Kemâl'in evinde tespit edilen valizi, katibin yokluğunda açtırarak içindeki saklı belgelerin resimlerini çektirmiş ve tek mabeyincisiyle suretle İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold'a iletmistir.
Padişah Vahdettin'in, ajanına çaledecek olan Yusuf Kemal Bey'e verilen saklı talimatlar bulunmaktadır.
Söz hususu belgelerinin en önemlileri, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'nın Yusuf Kemal Bey'e gönderdiği tek mektup, Yusuf Kemal Bey kuruluna kılavuz olması için hazırlanmış yönergeler ve Asya'daki İslam devletleriyle yapılmış olan antlaşmalardır.
İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold, Vahdettin'in kendine verilen bu belgeleri, 7 Mart 1922'de İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na iletmistir.
Belgeler, İngiltere Dışişleri Bakanlığı'nı defa sevindirmiş, Bakanlık yetkililerinden Francis Osborne bu dokümanlarla alakalı olarak 14 Mart'ta şu notu yazmıştır:
"Padişah, Yusuf Kemal'in valizinden çalınan belgelerin suretlerini kendimize göndermekle (İstanbul'la Ankara arasındaki ilişkilerin durumunu) en iyi biçimde işaret ediyor.."
Salahi Sonyel'in dediği gibi,"Son Osmanlı Padişahı Vahdettin, bunları harbiden çaldırarak Türkiye'yi işgalinde tutan düşman tek ulusun diplomatik temsilcisine gönderdiyse, milli akıma ve yurdu kurtarma çalışmalarına hıyanet etmekle suçlanabilir."
İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold ve İngiliz Dışişleri Bakanlığı yetkililerinden Francis Osborne, mevzubahis belgeleri Padişah Vahdettin'in, Yusuf Kemal Bey'in çantasından çaldırtıp kendilerine verildiğini söylediklerine ve bu belgeleri açıkladıklarına göre, her şey defa net tek şeklinde ortada değil midir?
Türkiye'nin, varını yoğunu meydana koyarak Atatürk'ün önderliğinde düşmanı vatandan atmanın hesaplarını yaptığı zamanlarda, Padişah Vahdettin'in, Atatürk'ün Londra'ya gönderdiği Türk heyetindeki "ulusal sırlar içeren" saklı belgeleri çaldırıp işgalci düşman İngilizlere vermesinin manası, pek kelimeyle, "hainliktir".
İşte size Necip Fazıl'ın deyimiyle, "büyük yurt arkadaşı Vahdettin!.."
Bir ulus var koyun sürüsü
Vahdettin'e işgal senelerinde çoğu kere bağımsızlık için harekete geçmesi istikametinde teklifler yapılmıştır; fakat o bu teklifleri hep reddetmiştir.
Örneğin, 16 Mart 1920'de İstanbul'un işgalinden ardından Celalettin Arif, Rauf Orbay, Balıkesirli Müderris Abdülaziz Mecdi Efendi ve Yalvaçlı Ömer Vehbi Hoca'dan meydana gelen tek kurul, Vahdettin'i ziyaret ederek ülkenin içerisinde yer aldığı vaziyet ile ilgili padişahı uyarmak istemişlerdir.
Bu müzakere esnasında Padişah Vahdettin'le kurul azaları arasında defa enteresan tek diyalog geçmiştir:
Vahdettin:"Ecnebiler, tümşeyleri yapabilecek vaziyettedirler.
Meclisi Mebusan müzakerelerinde sözlerinize fazlaca ilgi etmelisiniz."
Vehbi Hoca,"Şevketmeab! Ulus azimlidir; vatanını da sizi de kurtaracaktır."
Vahdettin,"Hoca, Hoca! Sözlerinize ilgi ediniz! Fiili olaylar meydandadır.
Akıl için yol birdir.
Bu adamlar isterlerse yarın Ankara'ya girerler."
Abdülaziz Mecdi,"(Sarayın penceresinden gözüken düşman donanmasını göstererek) Bu kafirlerin kudreti şu denizdeki topların menzili içindedir.
Millet demir gibidir! Onu yıkamayacaklardır.
Padişahım, müsterih olunuz! Ulus bitimine kadar maç edecektir."
Rauf Bey:"Hoca Efendiler, Zat-ı şahanelerine hakikati arz ediyorlar, Padişahım! Ulus hudutları içerisinde bağımsızlığını ve makamınız kurtarmaya azmetti! Ulus sizden tek anlaşmaya imza koymamanızı istirham ediyor! Diğer türlü sonuç defa tehlikeli gözüküyor.
Siz sakınca halde olduğunuz için imza etmeye mecburiyetiniz de yoktur."
Bu sözlere sinirlenen Vahdettin, ansızın ayağa kalkarak soğuk tek ses tonuyla şu şekilde demiştir:
"Bir ulus var koyun sürüsü...
Bir çoban gerekli, o da benim!"
Bunlar Vahdettin'in kurula söylediği nihai sözlerdir.
Heyet saraydan çıkarken Vehbi Hoca arkadaşlarına şunları söylemiştir:
"Bu erkek nefsini ıslah etmezse akıbeti fenadır! Tanrı büyüktür! Bu ulus kurtarıcısını bulacaktır! Milleti koyun sürüsü olarak adlandırmak Allah'ın rızasına aykırıdır.
Yaşarsak defa şeyler göreceğiz."
Halkı "koyun sürüsü" olarak gören tek padişahın, o halka inanıp, o halkla beraber vatanın bağımsızlığı için maç etmesi beklenebilir mi?
Vahdettin'in Ulusal Hareket karşıtı beyannamesi
Milli harekete takviye olmak şu şekilde dursun bu hareketi yok etmek için her yolu tecrübe edinin Padişah Vahdettin, 20 Eylül 1919 tarihinde yayınladığı tek beyannameyle açıkça Ulusal harekete karşı olduğunu göstermiş; savaşarak değil, teslim olarak kurtuluşa ulaşılabileceğini belirtmiştir.
Vahdettin'in, Atatürk'ün Samsun'a çıkmasından dört ay ardından yayınladığı tek beyanname,"Vahdettin, Atatürk'ü, Kurtuluş Savaşı'nı başlatsın diye Anadolu'ya gönderdi!"diyenlerin o "büyük yalanını" da gözler önüne sermektedir.
Çünkü beyanname ilgiyle okunduğunda Padişah Vahdettin'in "düşmana karşı direnişten" değil, defa yumuşak tek üslupla "düşman karşısında suskun kalmaktan" soz ettiği görülmektedir.
İşgallere üzüldüğünü, devlet ve milletin haklarını savunmak için gayret harcamanın tabii olduğunu bildiren açıkgöz Vahdettin, sözü döndürüp dolaştırıp, Ulusal hareketin gereksizliğine getirmiş; Avrupa kamuoyunun lehimize döndüğünü, Mebusan parlamentosu seçimlerinin saatinde uygulanabilmesi ve sulh konferansından pozitif tek netice alınabilmesi için"Milletin her ferdinden bu günkü vaziyetin nezaketini takdir ederek suskunluk ve soğukkanlılığını korumasını, kanunların hükümlerine ve hükümetin emirlerine uymasını, tertip ve asayişi bozacak hareketlerden sakınmasını"istemiştir.
Padişah Vahdettin'in beyannamesinin sonundaki şu tümce onun siyasetini özetlemektedir:"Büyük devletlerin adalet ve vicdan hisleri ile gerçekleri giderek anlayan Avrupa ve Amerika kamuoyunun yumuşaması da bu umudumu belgelendirmektedir."
Görüldüğü gibi Padişah Vahdettin'in umudu, halkın suskunluk içerisinde devasa devletlerin "adalet" ve "insaf" duygularına güvenmesidir.
Vahdettin'in Ulusal hareket karşıtı bu beyannamesinin halkı negatif etkilememesi için harekete geride bıraktığımız Atatürk, kimi tedbirler almıştır.
Fakat Atatürk'ün tüm tedbirlerine rağmen padişahın beyannamesi kimi yerlere ulaşmıştır.
Karabekir'in hatası
Milli harekete devasa zararlar verebilecek bu beyannamenin yayılmasında Kazım Karabekir Paşa'nın da devasa gayretleri meydana gelmiştir.
Atatürk'le beraber ulusal direniş için yola çıkan Karabekir Paşa'nın yanlızca dört ay ileri bu değişimini kavramak imkansızdır doğrusu! Atatürk, Nutuk'ta, Ulusal hareket karşıtı bu beyannamenin yurda yayılmasına önayak olan Kazım Karabekir Paşa'yı ağır tek şeklinde eleştirmiştir.
Karabekir Paşa, 21 Eylül 1919'da Trabzon Mevki Komutanı'na gönderdiği uzun tek telgrafta Padişah Vahdettin'in Ulusal hareket karşıtı beyannamesini öve öve bitirememiştir.
İşte Atatürk'ün Nutuk'ta yer verilen o ibretlik belge:
"Trabzon Mevki Komutanı'na, Şevketli Padişahımız Hazretlerinin ulusuna karşı yayımladıkları mübarek bildirilerin derhal görevlilere ve halka ulaştırılması gerekmektedir.
Böylece şimdiki hain hükümetin melek suratlı Padişahımız efendimizi ne kadar küstahça ve gözü peklikle aldatmakta olduklarını anlayamayanlar kaldıysa hepsi anlasınlar.
Ulusu ve ülkesi için mübarek yüreğinin ne kadar devasa tek sevgi ve esirgeyicilikle dolu olduğunu gösteren bu bildiride en açık olarak göze çarpan şey, hükümetin haince gidişi üstüne ulusun halifelik katına sunmuş olduğu yakınma yazılarının henüz Padişaha bildirilmemiş olmasıdır.
Çünkü ulusa ve yurda karşı çektikleri hainlik hançerini bilmiş olsalardı, bu hainleri tek dakika dahi bölgelerinde tutmayacaklarına, mübarek bildirideki yürekten gelen anlatım en devasa tanıktır.
Bu hainler bu gerçeği bildikleri için halife efendimizi direk doğruya ulusla karşı karşıya getirmiyorlar.
Bunun için ulusa düşen ödev, şanlı Padişaha ebedi sevgi ve bağlılığını durmadan göstermek ve sunmakla beraber, tüm ulusun ve ordunun birlik olarak Padişahın soz götürmez haklarını, ulusun ve ülkenin varlığını kurtarmaya çalıştıkları, fakat bu hain hükümetin yasal ve gönülden bağlılığı anlatan bu davranışı Padişahımız efendimizden gizledikleri, üstelik büsbütün aksi tek biçimde gösterdikleri gerçeğini bir gün önce hüküm verildiği emeliyle halifelik katına aracısız bildirmektir.
Kolordu Komutanı Kazım Karabekir"
Kazım Karabekir Paşa'nın Ulusal harekete karşı açıkça cephe alınan bu bildiriyi "kutlu bildiri" olarak adlandırması ve bu bildirideki sözüm ona "yürekten anlatımı", Güvey Ferit'in, Padişahı aldattığına delil olarak göstermesi "inanılacak" değerlendirmeler değildir.
Eğer Karabekir Paşa'yı bir miktar olsun tanımasak,"şaka yapıyor!", "dalga geçiyor!"denilecek türeden açıklamalardır şunlar.
Vahdettin'in Ulusal hareketi yok etmeye yönelik bu beyannamesine övgüler yağdırıp, tek de üzerine üstlük yurda yayılmasını gerçekleştiren Karabekir Paşa'nın kafasının o zamanlarda defa karışık bulunduğu anlaşılmaktadır.
Karabekir Paşa'nın o günlerdeki baş karışıklığını kanıtlayan farklı ilerlemeler de bulunmaktadır.
Örneğin, Karabekir, o zamanlarda Delegasyon Heyeti'nin Sivas'ın batısına geçmemesini ve Kuvayı Milliye'nin dağıtılmasını istemiştir.
Maalesef Karabekir Paşa da Atatürk'ün başka silah kankaları gibi Ulusal hareket esnasında bazı durumlarda "yalpalamış", "zikzaklar çizmiştir".
Onun bu "Padişah severliği" devrimler sürecinde de nüksedecektir.
Örneğin cumhuriyetin ilanını erken bulmuş, halifeliğin kaldırılmasına ve Latin harflerinin kabulüne karşı çıkmıştır.
Kazım Karabekir Paşa, Vahdettin'e övgüler yağdırdığı telgrafını şu şekilde tek eklemeyle Atatürk'e de göndermiştir:
"Bu hususta düşünceleriniz var mı? Bu mübarek deklârasyon, ulusun padişahına gerçeği bildirmesine yine elverişli tek vaziyet yaratmıştır ki, Erzurum halkı hükümetin tüm cinayetlerini sayarak, yine padişaha dileklerini bildirecektir.
Bunun örneğini ya çekilmek emeliyle veyahut malumat için sayın kurulunuza sunacağım"
Atatürk'e göre bu beyanname İstanbul Hükümeti'nin vaziyetini güçlendirdiği gibi halk üstünde milliyetçilere karşı negatif tek tesir yaratabilirdi.
İşte bu tesiri en aza indirmek isteyen Atatürk, Padişah Vahdettin'e tek telgraf çekerek, onu tek kere henüz Ulusal hareket ile ilgili aydınlatmıştır.
Atatürk mevzubahis telgrafında ısrarla, hala o hain Güvey Ferit'in sebep görevden alınmadığını sormuştur Vahdettin'e:
Atatürk,"Tarihte şuana kadar işlenmiş olan ihanetlerin hiçbirisiyle kıyaslanmayacak tek ihanetle halkı birbirinin aleyhinde kışkırtan ve milleti yabancıların ihtiraslarına feda eden bu kabinenin, milletin istememesine karşın hala yerinde kalması devasa felaketleri çağrı etmektedir...
Onun için derhal Ferit Paşa kabinesi adına halkın güvenine layık tek hükümetin kurulmasını tüm ulus yerine padişahımızdan niyaz ve istirham ederiz."demiştir.
Ancak Padişah Vahdettin kısa bir müddet hariç, nerdeyse bütün Kurtuluş Muhabereyi süresince hain Güvey Ferit'i başbakanlıkta tutmuştur.
Vahdettin'in silahlı gücü etkisizleştirme çabaları
Padişah Vahdettin, "İngilizleri hoşnut etme" siyaseti gereği, Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan derhal ardından, 5 Kasım 1918'de ordunun onda dokuzunun terhis edilerek, erlerin memleketlerine gönderilmesine yönelik kararnameyi hiç tereddüt etmeden imza atmıştır.
Ayrıca İngilizlerin, Ali İhsan Paşa ve Yakup Şevki Paşa gibi etkin komutanları tutuklayarak Malta'ya sürgün etmesine ses çıkarmamıştır.
İngilizlerin talebi tarafında silahlı gücü güçsüzleştirme siyaseti uygulayan Vahdettin, ardından da Kuvayı Milliye'ye yardımcı olan Cemal Paşa ve Cevat Paşa gibi komutanların görevden alınmalarına da göz yummuştur.
Vahdettin, ordudaki ulusalcı subayları Süleyman Şefik Paşa vasıtasıyla tasfiye etmiştir.
Vahdettin, tek taraftan aktif silahlı güçleri dağıtırken ve ulusalcı subayları etkisizleştirirken, diğer yandan İngiliz isteklerine karşı çıkmayacak, padişah ve hükümetin muhafızlığını gerçekleştirecek ordular kurmuştur.
Örneğin, İstanbul Muhafızlığı ve 25.
Kolordu Komutanlığı böyle tek ordudur.
Bütün umudu, İngilizlere ve Paris Sulh Konferansı'na bağlayan bu silahlı güç, asla Atatürk'ten ve Delegasyon Heyeti'nden buyruk almamıştır.
Bu muhafızlığın ve ordunun vazifiyeti, İstanbul'da asayişin sağlanması, Padişahın savunması, İttihatçıların ve ulusalcıların tutuklanmasıdır.
Bu tür suni ordulardan bir tanesi de Askeri Nigehban Cemiyeti'dir.
Milli harekete karşı olan bu örgüt, İzmir'in işgali ardından Ege'de meydana gelen direniş cemiyetlerini ve subayların bunlara takviye olmasını ağır tek şeklinde eleştirerek, ordunun ve subayların çete savaşlarına katılmasının makul olmadığını bildirmiştir.
Güdümlü orduların en ehemmiyetlisi, Ulusal hareketi yok etmek için kurulan Kuvayı İnzibatiye (Halifelik Ordusu)' dir.
Bu tür "ihanet" silahlı güçlerinin sonuncusu Kuvayı Seferiye isimli ordudur.
Vahdettin, silahlı gücü etkisizleştirmek için elinden gelen tümşeyleri yapmıştır.
Örneğin, Vahdettin'in şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi, İzmir'in işgalinden 15 gün ardından duyurduğu tek demeçte,"Ordunun vazifiyeti oruç tutmaktır!"demiştir.
Ali Kemal de yazılarında sıkça,"Artık savaş ve darp ile yapılacak bişi yoktur"demiştir.
Şeyhülislamın,"Ordunun vazifiyeti oruç tutmaktır!"şeklindeki demecinden üç ay ardından, Alemdar'da yayımlanan tek yazıda, "Ordunun beş zaman namazda Padişah'a duadan gayri bişi bilememesi lazımdır" denilmiştir.
İstanbul Müftüsü Dürrizade ise, 11 Nisan 1920'de yayınladığı tek fetvada ulusalcı paşaların öldürülmelerinin dinen "caiz" olduğunu ve Kuvayı Milliye'ye karşı maç eder iken can verenlerin şehit, kalanların gazi olacağını bildirmiştir.
Ulusalcı subayların rütbeleri indirilmiş, hem de Atatürk'ün nişan ve madalyaları dahi geri alınmıştır.
Ordu müfettişlikleri kaldırılmış, Kuvayı Milliyeci subayların telgraf hizmetlerinden yararlanması yasaklanmıştır.
İçişleri Bakanı Ali Kemal, 26 Haziran 1919'da yayınladığı tek genelgeyle, valilerin, komutanların verdikleri emirlere uymamasını, uyanların şiddetle cezalandırılacağını bildirmiştir.
Anadolu'daki ulusalcı subaylar türlü vadelerle İstanbul'a çağrılmış, Mustafa Kemal'in "zorla asker topladığı" dedikoduları yayılarak derli toplu ordunun kurulması engellenmek istenmiştir.
Anadolu'ya gönderilen "inceleme kurullarıyla" silahlı güç kontrol altına alınmaya uğraş verilmiştir.
28 Şubat sürecinden ardından Türkiye'de, Türk silahlı kuvvetlerini kontrol altına alıp etkisizleştirmek isteyenlerle, Kurtuluş Muhabereyi senelerinde milli silahlı gücü kontrol altına alıp etkisizleştirmek isteyenlerin benzerliği defa ilgi çekicidir.
O zamanlarda "din, ibadet, hilafet" diyerek emperyalizmle kol kola giren işbirlikçiler, bugünlerde de yeniden "din, ibadet, hilafet" diyerek emperyalizmle kol kola girmiştir.
Hıyanet ordusu: Kuvayı İnzibatiye (Halifelik Ordusu)
Padişah Vahdettin ve Sadrazam Güvey Ferit'e göre Atatürk'ün önderliğindeki Ulusal hareket (Kuvayı Milliye) tek "isyan" hareketidir ve tek lâhza evvel bastırılması gerekmektedir! İşte bu gaye ile 18 Nisan 1920'de Kuvayı İnzibatiye (Halifelik Ordusu) isimli tek silahlı güç kurularak Anadolu'da düşmanla maç eden milliyetçilerin üstüne gönderilmiştir.
Sina Aksin bu silahlı gücü,"Ulusal hareketi boğmak emeliyle Padişahın kurduğu resmi tek ordu"olarak tanımlamıştır.
Mondros Ateşkes Antlaşması'na tamamiyle marjinal tek şeklinde bu tür tek ordunun kurulması ve silahlandırılması, bu silahlı gücü kuranların (Padişahın ve Başbakanın) İngilizlerden takviye aldıklarını göstermiştir.
Çünkü o sırada İstanbul'daki bütün silah depoları İngilizlerin kontrolündedir.
Anadolu'da kardeşin kardeşi öldürmesi anl***** gelen Kuvayı İnzibatiye projesi, böl ve yönet ilkesi tarafında hareket eden İngiltere'nin emperyalist çıkarlarına tamamiyle uygundur.
Nitekim,"Kuvayı İnzibatiye birliklerinin silahlandırılması için özellikle Güvey Ferit, İstanbul'da İngiliz kontrolündeki Maçka silahhanesinden içerlemek emeliyle 600 tüfek, 30.000 piyade fişeği ve 800.000 makineli tüfek cephanesi verilmesi için İngiliz Başkomutanlığı'ndan tek vesika almıştır.
Bundan farklı, Kuvayı İnzibatiye, Sapanca istikametinde, 14 Haziran 1920 günü taarruza hazırlanırken bozulup geri atılınca İzmit bölgesindeki 242.
İngiliz tugayının tel örgüler ve siperler ile tahkim edilmiş mevzisinden faydalanmıştır."18 Nisan 1920 tarihli kararnameyle, Kuvayı İnzibatiye'nin nitelikleri, tesis emeli ve askerlere verilecek maaşlar saptanmıştır.
Buna göre emel Kuvayı Milliye'yi yok etmektir! Devletin silahlı kuvveti olarak tariflenen Kuvayı İnzibatiye, Harbiye ve Dahiliye Nezaretlerine bağlı olacaktı.
Bazı emekli subayların da katıldığı bu silahlı güç, gönüllülük esasına göre oluşturulmuştu.
Tümen olarak kurulan Kuvayı İnzibatiye, üç piyade alayı ve tek topçu taburundan oluşmaktadır.
Toplam mevcudu 12.000 şahıs olarak düşünülmüştür.
Kuvayı İnzibatiye'ye gönüllü olarak yazılan subay ve askerlere defa iyi tek aylık verileceği duyurulmuştur.
Erlere 30, çavuşlara 35, başçavuşlara 40, teğmenlere 60, üsteğmenlere 70, yüzbaşılara 80, kıdemli yüzbaşılara 90, tabur komutanlarına 100, kortej komutanlarına 150 lira maaş verilecektir.
Fakir halk, yüksek maaşlarla bu orduya katılmaya teşvik edilmiştir.
Türk ulusu yokluk ve fakirlik içerisinde, yurt ve namus maçı vermeye çalışırken, İstanbul Hükümeti kaynaklarını bu İngiliz takviyeli derme çatma ordunun haince askeri amaçlarına harcamıştır.
Bu kuvvet için 1.250.850 lira ödenek ayrılmıştır.
Kuvayı İnzibatiye'nin en ehemmiyetli eksikliği "gönüllülük" esasına dayalı "maaşlı" tek silahlı güç olmasıdır.
Yani, bu orduya katılanların öncelikli emeli paradır.
Durum bu tür olunca tek lâhza evvel görevlerini yapıp sağ alim geri dönmek arzu etmektedir.
Ayrıca kafaları da fena durumda karışıktır; zira İstanbul İngiliz işgali altındayken onlar kendisi kardeşlerine mermi sıkmak için Anadolu'ya gitmektedirler! Şeyhülislam Dürrizade'nin, Anadolu'daki ulusalcı liderlerin ve Kuvayı Milliyecilerin öldürülmelerinin dinen caiz olduğunu ve onlara karşı savaşırken can verenlerin şehit, kalanların gazi olacağını duyuran fetvası bu orduya katılması artıran en ehemmiyetli etkenlerden bir tanesidir.
Kuvayı İnzibatiye'nin başına Atatürk'ü "isyancı" olarak adlandıran Süleyman Şefik Paşa, Kurmay Başkanlığı'na da Erkânıharp Miralayı Refik (Yaltkaya) getirilmiştir.
Süleyman Şefik Paşa, İstanbul Hükümeti'nin Anadolu'daki silahlı güçleri etkisizleştirmek için meydaan getirdiği kurullardan birinin başkanı olarak 5 Ağustos 1919'da Konya'ya gitmiş, sonrası gün İstanbul'a gönderdiği telgrafta, Anadolu'daki Ulusal Hareketin zannedildiği kadar kuvvetli olmadığını şayet kendi Harbiye Nezareti'ne getirilirse Ulusal hareketi hızlıca bitireceğini belirtmiştir.
Bunun üstüne Süleyman Şefik Paşa, 14 Ağustos 1919'da da Harbiye Nazırı yapılmıştır.
[30] Harbiye Nezareti'ndeki kimi kişilerin Kuvayı Milliye'yi el altından destek verdiği yolundaki dedikoduların desturu süren Süleyman Şefik Paşa, derhal tavsiye hareketine başlamış; İstanbul Muhafızlığı, Genelkurmay İkinci Balkanlığı ve Harbiye Nezareti Müsteşarlığında farklılıklar yapmıştır.
Önce, Ulusal harekete sıcak bakan Cevat Paşa'yı görevden alarak Hadi Paşa'yı atamıştır.
Daha ardından da Ulusal hareketin genelkurmaydaki gözü kulağı durumundaki İsmet Paşa'yı genelkurmaydaki tüm görevlerinden almıştır.
Süleyman Şefik Paşa böylelikle Anadolu'daki komutanları ve Ulusal hareketi güçsüzleştireceğini düşünmüştür.
Göreve geldiği 14 Ağustos 1919'da askeri birliklere,"güvenliği bozanlara karşı mülki makamların istedikleri yardımın derhal yapılmasını"emretmiş ve silahlı güç müfettişlerinin idarecilere talimat verme yetkisini kaldırmıştır.
Süleyman Şefik Paşa'nın tüm bu icraatlarını Padişah Vahdettin, 19 Ağustos 1919'da onaylamıştır.
Süleyman Şefik Paşa, askerlere yayınladığı tek beyannamede kanunlara uymalarını ve hiçbir derneğe veyahut partiye yaklaşmamalarını bildirmiştir.
Bu sırada ambardan çıkartılarak mevziye yerleştirilen tek makineli tüfeğin başına Ali Fuat Paşa'nın yaveri İdris Çora geçmiş ve asilerin istasyona girmesini yarım saat geciktirmiştir.
İki saatten çok devam eden bu direniş nihayetinde tek taraftan atlı bölüğü, diğer yandan surat kişilik Yüzbaşı Mesut Bey Müfrezesi ve Demirci Efe'nin süvari zeybekleri yetişmiş ve Anzavur'un kontrolündeki Kuvayı İnzibatiye birlikleri geri püskürtülmüştür.
20 Mayıs'ta, Anzavur'u "kutlamak" için İzmit'e gelen Güvey Ferit devasa tek hüsrana uğramıştır.
23 Mayıs'ta harekete geride bıraktığımız Ali Fuat Paşa'nın kuvvetleri, Kuvayı İnzibatiye'nin artıklarını dağıtarak Adapazarı ve Sakarya'yı geri almış, ayrı olarak 4 top ve 4 makineli tüfek ele geçirmiştir.
Bu mağlubiyetin sonrasında Anzavur'un İstanbul'a dönmesi, askerlerin moral sorunu, kimi askerlerin saf değiştirerek ulusalcıların yönüne geçmesi gibi ilerlemeler ve bu sırada uygulanan başka saldırılardan da netice alınamaması üstüne 25 Haziran 1920'de Kuvayı İnzibatiye Ordusu'na adeta nihai verilmiştir.
Ali Fuat Paşa, anılarında Kuvai İnzibatiye'yle uygulanan çatışmaları tüm detaylarıyla anlatmıştır.
Bu hatıralar okunduğunda bu ihanet silahlı gücünün sebep zorlukla durdurulabildiği, defa henüz iyi anlaşılacaktır.
Kuvayı İnzibatiye'nin en devasa "cinayetlerinden" biri, Atatürk'ün buyruğunda Ulusal harekete takviye olan Yahya Kaptan'ın katledilmesi meydana gelmiştir.
Yahya Kaptan'ı pusuya düşürerek tutuklayan Kuvayı İnzibatiyeciler, Yahya Pilot, elleri arkadan bağlı durumda su içerken, Kuvayı İnzibatiye silahlı gücünün üsteğmenlerinden Abdurrahman Efendi doğrulusunda kalleşçe arkadan vurulmuştur (8 Ocak 1920).
Bu sırada nihai tek gayretle kafasını kaldıran Yahya Kaptan'ın nihai sözü,"Kalleşler!.."olmuştur.



..
 
Son düzenleme:
Geri