Türkiye Bu Günlere Nasıl Geldi
Türkiye bu günlere kendiliğinden gelmedi…
Muhalefetin de yardım ve desteğinde AKP, Cumhuriyet rejimini yıktı.
1950’de Demokrat Parti’nin tek başına iktidar olması, ticaret burjuvazisinin gelişip serpilmesi; 1960’larda, yükselen sola karşı Milli Türk Talebe Birliği, Komünizmle Mücadele Dernekleri türünden CIA yapımı teşkilatların yayılması; 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 faşist darbeleri, ithal ikamecilikten ihracata dönük kalkınma modeline kayma; 1980’lerde Özal’ın iktidar yılları, İmam Hatipler üzerinden Türkiye’nin dinselleştirilmesi; en nihayetinde 2000’lerin başında ABD’nin yol verdiği AKP eliyle Cumhuriyetin yıkılması ve İslamo faşist bir rejime adım adım geçiş.
AKP işçi sınıfını sömürüye ikna edebilmek için dini siyasallaştırmış; kolay yoldan semirebilmek için devlet kaynaklarını sonuna kadar yağmalamış; sosyalizme karşı arkasını sağlama alabilmek için onursuzlaşmış, emperyalizmin işbirlikçiliğini üstlenmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün büyük çabalar sarf ederek son verdiği şeriatçı, tarikatçı yapıya yeniden dönülmüştür.
Ve yabancı, yerli basının belirlediğine göre referandumda yüzde 57’lere ulaşan “HAYIR” oylarını da tüm dünyanın şaşkın bakışları arasında düzenleyerek, “Başkanlık Sistemi”ne geçtmiştir.
Yani atı alan Üsküdar'ı geçmiş, Hatta daha uzağına gitmiştir…
Muhalefet ise sevgili vatanımızın bu hallere düşmesini 15 yıldır sadece seyretmiş… Bazen de destek ve omuz vermiştir…
Çıkar, koltuk sevdası, makam – mevkii düşkünlüğü, hepsinin önüne geçti… Ve bu günlere geldik.
15 yıllık AKP iktidarında “yeşil sermaye” sömürdükçe semirdi, semirdikçe sömürdü… Her geçen gün biraz daha büyüdü… “Yedikleri yoksul eti, içtikleri kan oldu…” İnsanlarımız telef oldu…
Tüm cumhuriyet kurumlarını kendi ideolojileri ve istekleri doğrultusunda düzenlediler, yeni bir yapıya kavuşturdular… Yargıyı, adaleti, eğitimi, emniyeti teslim aldılar…
Her yanı eşkıyalar sardı. Giderek daha da çoğalıyorlar. Diledikleri gibi at koşturuyorlar.
Yolsuzluk, haksızlık, vurgun, soygun, talan almış başını gidiyor. Tertiplerle, düzmece senaryolarla dilediklerini içeriye atıyorlar, dilediklerini 24 saat dinliyorlar. Çöreklendikleri talan düzenini, ele geçirdikleri koltukları kimselere kaptırmak niyetinde değiller…
Ama, sözün tam burasında, şunu açık ve net olarak belirtelim: Suçlu sadece halk değildir. Suçlu sadece insanlarımız değildir. Suçlu aynı zamanda partilerdir. Suçlu, gereği gibi halka öncülük yapamayan politik kadrolardır. Suçlu, halkı afyonlayan Amerikan ve İsrail uşağı medyadır.
Kılıçdaroğluların, Baykalların, Bahçelilerin, Perinçeklerin
geldiği noktayı görüyor musunuz? Daha şimdiden Baykal, 2 yıl sonrası, başkanlık seçimi için, Abdullah Gül’ün kapısını çaldı. “HAYIR” cephesinin adayı olur musunuz?” dedi.
Daha önce de Kılıçdaroğlu, sanki “Adam köküne kıran girmiş” gibi, Ekmeleddin’in kapısını çalmıştı ve şimdi de “Asla Cumhurbaşkanı adayı” olmayacağını tüm dünyaya sudan sebeplere dayanarak ilan etti.
Bu açık seçik, bir kişilik bunalımı ve Atatürk’ün partisine duyulan “güvensizlik” belirtisidir…
Oysa Mustafa Kemal’in elinde silah, para, ordu, maddi güç yokken o, emperyalist devletler karşısında kararlılığını ve direncini “GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER” ünlü sözü ile tüm dünyaya duyurmuştu…
Kılıçdaroğlu ise partinin başına geçince, kendisine bağlanan tüm ümitleri ve güveni yerle bir edip, Atatürkçü kadroları partiden atarak işe başladı. Altı Oku rafa kaldırdı. Daha doğrusu, milliyetçilik, cumhuriyetçilik, devletçilik, halkçılık, devrimcilik, laiklik oklarını birer birer kırıp, paramparça ederek, çöp kutusuna attı…
“Türban meselesini en iyi ben çözerim” dedi, tüm kurumları türbanlılarla doldurdu, tarikatların tekkelerin önünü açtı… Tarikatları ve tarikat liderlerini zararsız dindarlar olarak tanımladı…
“Bizi hâlâ 1930’ların CHP’si gibi görmeyin. Dünya değişiyor, biz de değişiyoruz. Yeni şeyler söylüyoruz. Demokrasi ve özgürlüğü savunuyoruz…” Dedi. Partiyi, Atatürk düşmanları, yeni liberaller, Kürtçüler, Fethullahçılar ile “Aşure Partisi”ne dönüştürdü…
Partiyi, “Ben CHP’li değilim CHP milletvekiliyim” diyen ve açıkça Said Nursi propagandası yapan Faik Tünaylar, “Ben Atatürk ilkelerinin bekçisi değilim” diyebilecek kadar pervasızlaşan Sena Kalelerle doldurdu. Partiye, “Gölge CIA” Stratfor’un “TR 705” kod adı verdiği PKK avukatı Sezgin Tanrıkullarını, Atatürk’e “Kefere Kemal” diyen Mehmet Bekaroğlularını kabul etti…
Zaten Devlet Bahçeli’nin icraatları ortada… Onun lafını bile yapmaya değmez…
Son zamanlarda politik çizgisini değiştiren Perinçek’e gelince… O da şöyle diyor:
“Türkiye’nin önünde bir ulusal mesele, bir bağımsızlık meselesi, bir vatan meselesi varsa devrimci burada mevzilenmek zorunda. Yani mesela Türkiye İstiklal Savaşı yaparken siz gidip de bir toprak meselesinde mevzilenemezsiniz. Bugün Türkiye’nin önünde ne var? Vatan meselesi var. Türkiye bölünmek isteniyor Amerika ve İsrail tarafından…”
Doğru bir karar ve yorum.
Ama sormak gerekmez mi şimdi ona? “Peki, sen bu meseleyi Receplerle, Binalilerle mi çözeceksin? Onlar tam bağımsızlıktan yana mı? Onlar Başkanlık sistemini getirerek, üniter devlete, ulus devlete son verip, Türkiye’yi bölmek istemiyorlar mı? Onlar ABD dostları ve ortakları değil midir?”
Oyun oymayı bırakalım artık…
Yol yakınken ve vatanımızın bir Afganistan, bir Arabistan, bir Katar ülkesine dönüşmesini beklemeden, yeniden, Atatürk Türkiye’sine dönmesini istiyorsak eğer, vatanımıza sahip çıkalım.