Tasavvuf Ve Tarikatın Hakikati

Konu sahibi son olarak 2620 gün önce görüldü
Tasavvuf Terbiyesinde İlk Temel Niyet

Hak yolu kalple başlar. Kalp, karar merkezidir. Kalbin kesin kararına niyet denir. Niyet işin evvelidir. Niyet, amelden hayırlıdır. Niyet, samimiyettir. Samimiyet, bütün hayırların anahtarıdır. Yüce Allah her işimizde kalbe ve kalpteki niyete bakar. Niyeti güzel olan güzel sonuç alır; kötü olan, yolda kalır. Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v), bu konuda şöyle buyurmuştur.

“Hiç şüphesiz ameller ancak niyetlere göre değerlendirilir ve karşılık bulur.

Herkese niyet ettiği şey verilir.

Kim, hicretini Allah ve Resûlü için yapmışsa, onun hicreti Allah ve Resûlü için olmuştur.

Kim de hicretini elde edeceği bir dünyalık ve evlenmek istediği bir kadın için yaparsa, onun hicreti de niyet ettiği bu şeylere olmuştur. ”

Bu hadis-i şerif, mükellef olan bir kulun yaptığı bütün ibadet ve işleri içine almaktadır. Bu hadisin beyan edilmesine sebep olan olay da konumuz için ibretlik bir olaydır. Rivayet şöyledir:

Mekke-i Mükerreme’de adamın birisi bir kadına talip olup onunla evlenmek istedi. Kadının ismi Ümmü Kays idi. Kadın adama Medine’ye hicret etmeyi şart koştu. Adam da hicretin fazilet ve sevabına ulaşmak için değil, sırf kadına kavuşmak için Mekke-i Mükerreme’den kalkıp Medine-i Münevvere’ye hicret etti. Görünüşte bu adam da diğer Müslümanlar gibi vatanını terk etti. Fakat diğer Müslümanlar bu hicreti sırf Allah ve Resûlü için yaptılar. Adamın durumu Resûlullah (s.a.v) Efendimize sorulunca, bu hadisi beyan buyurdular. Arkadaşları ona, Allah için değil de kadın için Medine’ye göç ettiği için: “Ümmü Kays’ın muhâciri” diyorlardı.

Herkes, amelden önce niyetine bakmalıdır. Niyet Allah rızası olmayınca, ne yapılsa boştur; sahibine faydası yoktur. Ta ki niyetini düzeltene kadar.

Hadis-i şerifte niyetin önemi şöyle belirtilmiştir:

“Müminin niyeti amelinden hayırlıdır. Mümin (Allah için) bir amel yaptığı zaman kalbinde bir nur yayılır.”

Bütün arifler, bu konu üzerinde çok durmuşlardır. Öyle ki, terbiye yolunda ilerlemenin veya geri kalmanın temelde niyete bağlı olduğunu söylemişlerdir.

Büyük veli Cüneyd-i Bağdâdî (k.s), bu mühim konuya şöyle dikkat çekmiştir:

“Manevi terbiyeye giren kimseyi hak yolunda gerileten, manevi yükselmesini engelleyen ve yolunu tıkayan şeylerin çoğu, başlangıç hâlinin ve niyetinin bozukluğundan kaynaklanır.”

Gavs-ı Sâni Hz.leri de bu konu üzerinde çok durmakta ve sık sık şu uyarıyı yapmaktadır: “Sizler niyetinizi Allah için güzel yapın, her işiniz güzel olur, güzel sonuç verir. Kulun güzel niyetini Allah bilsin yeter.”

Yine Gavsımız (k.s), niyet konusunda şöyle buyurdular:

“Bir insan sabah kalkınca, güzelce abdestini alsa, evinden işine giderken: “Ya Rabbi, sen Rezzâk-ı mutlaksın/bütün yaratıkların rızkını verensin. Biz çalışsak da çalışmasak da sen bizim rızkımızı verirsin. Lakin rızık için çalışmayı bize sen emrettin. Biz senin emrine uyup rızkımızı aramaya, kazanmaya gidiyoruz.” diyerek niyet etse ve bu niyetle işe başlasa, bütün gün boyunca başını secdeden kaldırmayıp nafile namaz kılan kimse gibi sevap kazanır. İnsan için bunu yapmak çok kolaydır. Bu sevabı kazanmak için güzel niyet etmek yeterlidir.”

Güzel niyetin güzel sonuç vermesi, amelin salih olmasına bağlıdır. Kötü amelde iyi niyet olmaz. Haram bir iş, iyi niyetle helal olmaz, yapana fayda vermez.

Münafık kimse, görünüşte güzel işler yapabilir; namaz kılar, hacca gider, sadaka verir, zikir çeker, fakat niyeti Allah rızası olmadığı için bunların bir faydasını göremez. Hatta bütün yaptıkları azap sebebi olur. Bu, münafıklığın cezasıdır.

Bir mümin, kötü bir işe niyetlense, fakat kötü işi yapmadan düşünse ve yapmaktan vazgeçse, bu davranışı kendisine bir sevap kazandırır. Günahı yaparsa, bir günah olarak yazılır. Günaha samimi olarak tövbe eden kimsenin ise, bütün günahları affedilir. Bütün bunlar, imanın kerameti ve faziletidir.

Mümin, iyi bir işe niyetlense de yapmasa, bir sevap kazanır. İyiliği yapınca, en az on sevap kazanır; bu sevap ihlasına göre yüz, yedi yüz ve daha fazlasına kadar devam eder.

Bütün ibadetlerin özü, Yüce Allah’a karşı samimiyet ve ihlastır. İhlassız amel, ruhsuz insan gibi ölüdür, faydasızdır.

Allah rızasını hedefe almayan hiçbir terbiye sistemi kulu Allah’a ve ebedi saadete ulaştıramaz.

Tasavvuf terbiyesinin hedefi, kulu ihlasa ve rıza makamına ulaştırmaktır. İhlas her işini Yüce Allah’ın istediği şekilde O’nun rızası için yapmaktır. Rıza da, Yüce Allah’ın her emrine ve tecellisine teslim olmaktır.

Bu yola Allah için girmeyen kimse, niyetini düzeltmeden bir fayda göremez. Niyeti güzel ve düzgün olan kimse, ameli az olsa bile fayda görür.

Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Allah’ın zikri ve Allah için olan şeyler hâriç, dünya ve içindekiler lanetlenmiştir.”

Baştan sona zikir ve edeb için kurulan tasavvuf terbiyesini, nefsinin kötü arzularına ve dünya menfaatine alet edenlerin hesabını Allah görür. Bütün peygamberler ve arifler ondan davacı olur.

Bu yol, hak yoludur. Bu yol cennet yoludur. Bu yol, terbiye yoludur. Bu yol, Yüce Allah’ın yoludur. Bu yol, nazik ve kıymetli bir emanettir. Ona ihanet edenin sonu felakettir.

 
Terbiye Yolunun Temel Tabirleri

Tasavvuf, Kur’an ve sünnet çerçevesinde terbiye veren kudsî, nuranî, insanî eğitimin genel adıdır. Hedefi, insan-ı kamil yetiştirmektir. (0)

Tasavvuf, insan terbiyesini hedefe alan ve insanı gündemde tutan bir sistemdir. Dünyada insan bulunduğu sürece, insan da güzel ahlakla mükellef olduğu müddetçe –ki bu, kulluğun bir gereğidir- tasavvuf var olacaktır.

Tasavvufun Kaynağı Kur’an ve Sünnettir.

Hedefi Allah rızası olan bir hareketin, ilahi ölçülere uyması şarttır. İlahi ölçüler, Kur’an ve Sünnet ile belirlenmiştir. Kur’an ve sünnetin ortaya koyduğu ölçülerin tamamına İslam denir.

Allahu Teala İslam’dan başka bir din, yol, felsefe ve hareketi kabul etmeyeceğini açıkça bildirmiştir.[1] Peygamber olarak gönderilen resulü Muhammed Mustafa (s.a.v) ise, dini hayatımızda kendisinin konumunu şöyle belirlemiştir:

“Kim, hakkında bizim (açık veya işaret yollu) emrimiz (ve müsaademiz) olmayan bir iş yaparsa o, (kişi ve işi Allah katında) reddedilir.”[2]

Bütün hak mezhepler ve meşrepler, asla bir din değildir. Ancak dinin tefsirinden ve yaşanmasından ibarettir. Hiçbirisi dini tahrif ve tahrip etmez. Aksine dine hizmet eder. Her iki ekol de İslam’ın sukut ettiği ve içtihat yapılmasına imkan verdiği konularda, din adına sözcülük yapmış, mühim vazifeler görmüştür.

Tasavvuf yeni bir din değildir, dini yeni bir anlayışla takdim şeklidir. Bu takdim her devre göre az-çok değişse bile, değişmeyen şey onun temel usulü ve hedefidir.

Tasavvuf terbiyesi, Allah ve Rasulünün (s.a.v) öğrettiği edep üzere kurulmuş manevi bir ahlak eğitim sistemidir. Bu sistemin hedefi, takva ve edeple Allahu Teala’nın rızasına ulaşmış olgun insan yetiştirmektir.

Tasavvuf terbiyesinin merkezinde olgun bir mümin (mürşidi kamil) bulunur. Bu kişiye mürşit denir. Mürşit insanları terbiye yetkisini halktan değil, Cenab-ı Hak’tan alır. İnsanları terbiye etme işi, ilim ve irfan ister. Gerçek anlamda terbiye görmeyen kişi, bir başkasını terbiye edemez.

Bu anlamda büyük mürşit, Ebu Hafs Haddad (k.s) tasavvufun ne olduğunu kısaca şöyle tarif etmiştir:

“Tasavvuf bütünüyle edepten ibarettir. İnsanın yaşadığı her anın, her halin ve her makamın kendine göre bir edebi vardır. Bu edebe her zaman riayet eden kimse, Allah dostu olur.

Edebi korumayan kimse, her ne kadar kendisini güzel bir halde zannetse bile, esasen onun Allah katında yeri ve bir değeri yoktur. Bu kimse kendisinin ilahî huzurda kabul gördüğünü düşünse de, aslında oradan çok uzaktadır.” [3]

Tasavvuf yolunun büyüklerinden Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerinin şu sözü ne kadar anlamlıdır!..

“Biz tasavvufu ondan bundan nakil ve kuru laf ile elde etmedik. Ona Allah için açlık çekerek, dünyalık isteklere rağbeti terk ederek ve sevip alıştığımız şeylerden uzaklaşarak sahip olduk.”[4]

İnsanın terbiye edilip eğitildiği bu okula, samimiyetle girilir. Sabredip bu eğitime devam edenler Allah’ın izniyle hedefe ulaşır, ilahi dostluk diplomasını alır. Nihayet bu okuldan edeple mezun olur.

Tasavvuf güzel ahlaktan ibarettir. Güzel ahlak, Allahu Teala’nın edebi ile edeplenmektir. Bu, içi ve dışıyla Allah adamı olmak demektir. Bu güzelliği elde etmenin yolu, samimiyetle Allah’ın Sevgilisi Hz. Muhammed ’e (s.a.v) uymaktır.

Ona uyan Yüce Allah’a dost olur. Allah’a dost olan kimse, dünya ve ahiretin şerefini bulur, ebediyyen kurtulur. Bu sonuç her insan için en büyük hedeftir. (1)

Tasavvuf, bir mürşidin etrafında Allah için Allah yolunda cemaat olmaktır. Tasavvuf, başında mürşidi, yanında mümin kardeşleri olduğu halde topluca Allah’a gitmektir. (7)

Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) Hz. Leri Tasavvufu şöyle tarif etmiştir:

Tasavvuf, on şeyi içerisine alan bir isimdir.

Birincisi, dünyâdan (lâzım olan) az bir miktârı edinmek.

İkincisi, kalbin Allahû Teâlâ’ya güvenip dayanması.

Üçüncüsü, Allahû Teâlâ’nın beğendiği şeylere rağbet.

Dördüncü, helâl lokma yemek.

Beşincisi, kalbin Allahû Teâlâ ile meşgul olması.

Altıncısı, Gizlide ve gizli Allahû Teâlâ’yı hatırlamak.

Yedincisi, İhlâs sahibi olmak.

Sekizincisi, şek ve şüpheden kât-i imâna sâhib olmak.

Dokuzuncusu, Allahû Teâlâ’ya tam teslimiyet

Onuncusu, ihtiyaçları başkasından istememek, şikayette bulunmamak.

İbn-i Hafîf (k.s.) Hz.leri: “Tasavvuf, Allahû Teâlâ’ya giden yolu bulmaktır.” Demiştir.

Şiblî (k.s.) Hz.leri: “Tasavvuf; tam olarak beş duyu organını günahlardan korumak, her nefes alış verişinde günah işlememeye dikkat etmektir.” Diye belirtmiştir.

Şirvânî es-Sagir (k.s.) Hz.leri: “Tasavvuf yolunda bulunmak; gönül, kalb hâlidir. Dil ile bâzı şeyleri söylemek kâfi değildir.” Demiştir.

Seyyid Şerif Cürcani (k.s.) Hz.leri tasavvufu: “Tasavvuf; şeriatın zahirini ve batınını, ahkâmını ve adabını bilip, onunla amel etmektir.“ Şeklinde tarif etmiştir.

Sehl b. Abdullah Et Tüsterî (k.s.) Hz.leri tasavvuf ehlinin esaslarını şöyle sıralamıştır:“Bizim (Tasavvuf ehlinin) esasları şu altı prensiptir: Allahû Teâlâ (c.c.)’ın kitabına sımsıkı sarılmak, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in sünnetine asla muhalefet etmemek, helâl yemek, insanlara ezâ ve cefâ etmekten kaçınmak, günahlardan sakınmak, tevbe etmek ve insanların haklarına riayet etmektir.“

Kuşeyrî (k.s.) Hz.leri Tasavvufu:
“ Tasavvuf yolunun temeli ve esası; şeriatın âdâb ve erkanına riayet etmekten, eli harama veya mübah olduğu şüpheli olana uzatmaktan, iç ve dış organları haram olan şeylerden korumaktan, Allahû Teâlâ ile nefes zamanlarını gaflet saymamaktan, genişlik ve rahat zamanı şöyle dursun, zaruret zamanlarında bile mübah olduğu şüpheli olan bir susam tanesini dahi helal saymamaktan ibarettir.“ Diye tarif etmiştir.

Ma’rûf el-Kerhî (k.s.) Hz.leri Tasavvuf hakkında:“ Tasavvuf, hakikatlere sarılmak ve mahlûkâtın elindekilerden yüz çevirmektir.“ Demiştir.

Ebû Hafs el-Haddâd (k.s.) Hz.leri tasavvuf hakkında: ”Tasavvuf, edebten ibârettir. Her bir vaktin edebi vardır. Her bir makâmın edebi vardır. Her bir hâlin edebi vardır. Vaktin âdâbına dikkat eden, kâmil insanların mertebesine ulaşır. Edebe dikkat etmeyen ise, kurbiyet mertebesinde olduğunu zannetse de uzak,makbûl olduğuna inansa da merdûddur.” Demiştir.

Amr b. Osman el Mekkî (r.a.) Hz.leri tasavvufu: “Tasavvuf, kulun her vaktinde, olabileceği en hayırlı işle meşgul olmasıdır.” Şeklinde tarif etmiştir.

Ebu’l-Kâsım el-Cüneyd (k.s.) Hz.leri:“Tasavvuf, kula verilen bir hâldir.“ Demiştir.

Ebû Muhammed el-Cerîrî (k.s.) Hz.leri: “Tasavvuf, ahlâktır.“ Şeklinde tarif etmiştir.

Câfer el-Huldî (r.a.) Hz.leri: “Tasavvuf, nefsi kulluğa zorlamak, beşeriyetten çıkararak külliyen Hakk’a yönelmektir.“ Demiştir.

Abdullah b. Muhammed Mürteiş (k.s.) Hz.leri: ”Tasavvuf güzel ahlâktır. Bu da üç kısımdır: Birincisi, Hakk ile beraber olmak yâni Allahû teâlâ’nın emirlerine uymak ve bu hususta gösterişten uzak durmaktır.

İkincisi, halk ile beraber olmak. Bu da büyüklere karşı saygı ve edeb, küçüklere karşı şefkat, emsallere ise insaflı ve âdil davranmakla olur.

Üçüncüsü, nefse sâhib olmak. Bu ise nefsin boş isteklerine, hevâ, heves ve şeytana uymamakla olur. Kim bu üç hûsusu nefsinde doğru bir şekilde tatbik ederse güzel huylulardan olur.” Şeklinde açıklamıştır.

Abdülkâdir Sühreverdî (k.s.) Hz.leri: “Tasavvufun başı ilim, ortası amel, sonu mevhibe yâni Allahû Teâlâ’nın lutf ve ihsânı olan mânevî ilimdir. İlim, murâdı, maksadı açar. Amel, istemeye yardımcı olur
 
Tasavvufun Üç Meyvesi

Tasavvuf, nefsin terbiye edilip kalbin Allah’tan gayrısından temizlenmesi için Kitap ve Sünnet dairesinde gayret etmek, çalışmaktır.

Burada nefsin terbiyesinin, kalbin temizliğinin önemi yanında, bu işin İslâm’ın temiz akidesi, emir ve yasakları çerçevesinde yapılmasının önemini öncelikli olarak vurgulamak gerekir.

Çünkü Allah Tealâ’nın İslâm’dan başka bir dini yoktur ve bu dinin dışındaki başka bir inançla nefse muhalefet etmek kişiyi hakikate ulaştırmaz.

‘İstidraç’ denilen birtakım garipliklerle kişi doğruya ulaştım zannederken, iyice yanlışa saplanıp kalır.

İslâmî ölçülerle kontrol edilmeyen nefs terbiyesi tasavvuf değil; şeyhi şeytan, akıbeti cehennem olan bir sapık yol olur.

Bu sapıklıkla elde edilecek bazı olağandışı hallerin insanların gözünü boyamaktan öte hiçbir kıymeti yoktur.

Bütün mesele kalbi Allah Tealâ’nın razı olduğu ahlâk ile selim bir hale kavuşturmak ve İslâm olarak yaşatmaktır.

İmam Rabbanî k.s. hazretlerine göre tasavvuf üç şeyin temini içindir: Önce kalbi manevi hastalıklarından temizler.

Kalp, emir alemindendir ve aslen yüzü Allah’a dönüktür.

Fakat dünya hayatına saplanarak kirlenmiş, ahlâkı bozularak ilâhi olan cevheri zarar görmüştür.

Bize şah damarımızdan yakın olan Allah Tealâ’yı unutup uzaklaşmış, birer hastalık olan kötü huylar edinmiştir.

Tasavvuf, kalbi Allah Tealâ’ya karşı cahilleştiren, onu karanlıkta bırakan bu durumdan kurtarmak için yapılacak olanın yolunu göstermiş, Ehl-i Sünnet sınırları içinde yöntemi belirlemiştir.

Usulünce çalışılınca tasavvufun sağladığı ilk kazanç kalbin bütün hastalık ve dünyanın gereksiz ağırlıklarından kurtulması, kendi gerçek haline dönmesidir.

İkinci olarak, kalp aslına dönünce şüphe ve vesveselerden arınmış sağlam bir imanla kişi Allah Tealâ’nın rızasını kazanmayı can u gönülden ister ve itikad, ibadet ve muamelâtıyla dinine dört elle sarılır, emirleri yerine getirip, yasaklardan sakınır.

Üçüncü olarak, tasavvuf terbiyesi altında yetişmiş müslüman için Peygamber Efendimiz s.a.v.’in sünnetini ihya etmek büyük önem kazanır. Çünkü doğru yolun, dinin, dolayısıyla tasavvufun habercisi O’dur.

İnsanları kurtuluşa götürecek olan yaşayış şeklini, hal ve davranışları yine O göstermiş, nasıl yapmamız gerektiği konusunda örnek olmuştur.

O’nun elinden tutmadan, O’nun yolunu takip etmeden, O’nun duası ve şefaati olmadan tasavvuf terbiyesi mümkün değildir. O bütün mürşitlerin mürşidi, yol göstericilerin yol göstericisidir.

Tasavvuf,kişiyi Peygamberine bağlı, O’nun bildirdiklerine sadık bir müslüman yapmaya çalışırken,nefs, şeytan ve kötü insanlar da düşmanlıklarından geri kalmayacaklardır.

Fakat tasavvuf terbiyesi zaten bu düşmanları alt ederek ilerlemeyi sağlamak içindir.

En önemli düşman da kişinin kendi nefsidir.

Nefs aşırı isteklerle dünyaya önelir, Allah Tealâ’nın emir ve yasaklarına karşı lâkayt ve tembel davranıp sadece kendi zevklerinin tatminini ister.

Kalbi de aşağı çekmeye çalışır. Çünkü kalp melekleşmeye meyilli olduğundan nefsin istediği hayatla tamamen zıt hareket edip onu engeller.

Kalp nefse teslim olmadığı sürece nefsin yapabileceği bir şey yoktur. Çünkü kalp insan varlığında en önemli yere sahiptir ve padişah hükmündedir.

Bu padişahın hastalanıp yataklara düşmüş, kimseye söz geçiremeyip çevresine oyuncak olmuş hali içler acısıdır. Fakat insanın aklı kalbin yardımcısıdır.

Eğer akıl insafla hareket eder, geçici dünyaya bağlanmanın, gerçek ve sonsuz hayat olan ahirete sırt dönmenin saçmalığını itiraf ederse, kalbe yardım etmiş olur.

Semerkand Dergisi
 
İmam Gazali ve Tasavvuf

Bütün gayretimle tasavvuf yolunu incelemeye koyuldum.

Tasavvuf ehlinin tuttuğu yolun, ancak ilim ve amel ile tamamlanabileceğini anladım.


Tasavvuftaki amellerin özü; nefisten kaynaklanan engelleri aşmak, nefsin kötü ahlâkından ve çirkin sıfatlarından temizlenmektir.

Böylece kalp, Allah Teâlâ'nın dışındaki şeylerden temizlenip boşaltılır ve Allah'ın zikri ile süslenmiş olur.


Benim için ilim amelden daha kolay olduğu için, tasavvuf konusundaki bilgileri toplamakla işe başladım.

Bu maksatla Ebû Tâlib el-Mekkînin (rah) Kûtü'l-Kulûb'ünü, Haris el-Muhâsibî'nin (k.s) kitaplarını; Cüneyd-i Bağdadî (rah), Şiblî (rah), Bâyezîd-i Bistâmî (rah) ve bunlara benzer büyük sûfîlerden bize ulaşan tasavvufa dair külliyatı inceledim.


Böylece tasavvuf ehlinin ilmî maksatlarının özünü kavradım.

Gerek okumak ve gerekse dinlemek suretiyle tasavvuf yolu hakkında öğrenilmesi mümkün olan her şeyi öğrendim.


Tasavvuf Nasıl Bir Yoldur?

Tasavvuf hakkında elde ettiğim bu bilgiler sonucunda, onların en önemli özelliklerini anlamış oldum.

Yani onların yolunun öğrenme yolu ile değil; ancak tadarak, hal ile ve (kötü) sıfatları (iyi sıfatlarla) değiştirmek suretiyle elde edilebileceğini öğrendim.


Oysa, sağlıklı olmak ile tok olmanın sınırları, sebep ve şartlarını bilmek ile, bizzat sağlıklı ve tok olmak halleri arasında ne kadar fark vardır!...

Yine, sarhoşluğun tarifini bilmek ile doğrudan sarhoş olmak arasında ne kadar fark vardır!...

Yani sarhoşluğun, mideden yükselen buharların (alkolün) düşünce merkezini kaplamaktan ibaret olduğunu bilmek ile sarhoş olup o hali yaşamak farklı şeylerdir.


Daha açık olarak söylemek gerekirse, sarhoş olan kimse sarhoşluğun tarifi ve sarhoşluk hakkında hiçbir şey bilmediği halde sarhoştur.

Fakat ayık olan kimse sarhoşluğun tarifini ve nasıl meydana geldiğini bildiği halde, sarhoşluk hali ile onun hiçbir ilgisi yoktur.

Hastalığa yakalanmış olan bir doktor ise, sağlığın tarifi, sebepleri ve tedavi yollarını bilmekle birlikte sağlını kaybetmiştir.


İşte, zühd hayatının hakikatini, şartlarını ve sebeplerini bilmek ile, nefsi dünya zevklerinden vazgeçirerek zühd hayatını yaşayan bir hal üzere olmak arasındaki fark da böyledir.

Bundan sonra kesin olarak şunu anladım: Sûfîler laf cambazları değil hal ehli kimselerdir.

Ayrıca tasavvuf hakkında ilim yoluyla elde edilmesi gerekenleri tam olarak elde ettiğimi; geriye sadece dinleme ve öğrenme yoluyla elde edilemeyen, ancak tadarak ve sülük yolu ile elde edilebilecek kısmının kaldığını aynı kesinlikte anladım.


Gerçi o güne kadar elde ettiğim ilimler, tuttuğum yollar; dinî ve aklî ilimleri araştırmada izlediğim metotlar benim için Allah Teâlâ'ya, Peygamberi'ne ve âhiret gününe kesin bir iman ile inanmamı sağlamıştı.

Bu üç iman esasının köklü bir şekilde kalbimde yerleşmesi, tek bir delile bağlı olarak oluşmamış; bilakis, şu anda ayrıntılı biçimde sayılamayacak kadar pek çok sebep, karine, tecrübe vb. sonucunda elde edilmişti.

Hakikate Giden Yol

İmam Gazâlî
 

Tasavvuf Aşk'ın Dem Hali

Bir insanın gönlü nereye meyl ederse ayakları orada iz yapar...

"Âşıkların gönüllerinin yanışıyla gözyaşları akmasaydı,dünyada su da olmazdı ateş de..."

Aşkın yaktığı gönülleri,dostun bir gülümsemesi,maşukun bir selamı söndürür...

Çoraklanmış sineleri gönülden gelen bir içlenme,içlenmenin terennümü olan bir damla gözyaşı yeşertir.

Sevgiliye giden yol çile yoludur,o yolda çekilen her kahır pişirir aşığı.

Hamlık sığından,pişme kıvamına gelen aşık yanarak çoğalır,çoğaldıkça yayılır, yayıldıkça yok olur.

Yokluk varlığın başlangıcıdır,varlık hakkın bir kapısıdır.

O kapıya gönül tek başına gidemez,ona o yolu bilen gönül yoldaşı,haldaşı gerekir...

Masivadan masivaya götürecek,emmare çöplüğünden,levvame ve mütmaine makamlarına çıkarıp,perişan gönülü sultan eyleyecek o haldaştır .

"İnsanın toprağı aşk şebnemi ile yoğruldu,ruhun damarına aşkın neşteri vuruldu.Ondan akan damlaya gönül dediler..."

Gönülde maksat muhabbettir,muhabbet Hz.Muhammed’e giden yoldur.

Hz.Muhammed’in yolu aşk yoludur.

O yola çıkan yolcu çok hazırlıklı olmalıdır.

O yola çıkan insan bu dünyada ki en büyük sırdır.

İnsanın var oluş sırrını aşikar etmek için aşk ateşine ihtiyaç vardır.

İnsan tabiatının gizliliklerini ortaya çıkarmak için derin muhabbet ve yoğun özlem gerek,yani hayatın sırrını açıklamak için aşk gerek...

Aşkın hikayesini,durmaksızın feryad eden bülbüle değil,sessiz sedasız can veren pervanelere sormak gerek...diye haykırır aşkın asumanında kanatsız uçan gönül sahipleri...

Aşık olmak için ölümün bir diriliş olduğunu,ölmeden evvel ölmenin gerektiğini bilmek gerek...

Aşk, sevgili uğruna meşakkat çekmek,o uğura baş koymaktır.

Tıpkı Şems’i Tebriz’in Hz.Mevlana aşkına başını vermesi gibi.

Aşk ızdıraptan lezzet alabilmektir,ateş üstünde Habbab olmaktır...

Aşk,kızgın kumlarda sevdiği uğruna çile çeken Bilâl olmaktır.

Aşk, sevgilinin uğruna delikteki yılana parmağını koymaktır.

Sevgili ne derse doğru diyebilmektir aşk...

Aşk, malının mülkünün tamamını sevgili uğruna verebilmektir...

Aşk, Hz.Ebubekir olmaktır.Aşk, onulmaz yarada sabır,merhamette umman,edepte Hz.Osman olmaktır...

Sevgilinin yolunda hiç bir sapma göstermeden hakkı tutup kaldırmak,adaleti sağlamaktır.

Öldürmeye gittiğin yolda dirilmektir aşk...

O yolda Hz.Ömer olmaktır.

Mücadele,fedakarlık ve ilim sahibi olmaktır aşk...

Aşk, Allah’ın aslanı olmaktır tıpkı Hz.Ali gibi.

Görünüşlere takılmak,zahiri aşamamak aşkı öldürür.Ne diyor Hz Mevlana;

"Yandık,yakıldık ama hüzünden yana asla yakınmadık Ne de olsa biz,mahzun bir Peygamberin ümmeti değilmiyiz?Hüzün taze tutar aşk yarasını.Yaramdan da hoşum,yârimden de..."

Aşk,onu doğurmak,onu hamur gibi yoğurmaktır.

Aşk,gönlü mahpusluktan kurtarıp,azat etmektir...

Aşk,sevgili kalk gidelim dediğinde nereye dememektir.

Aşk onu her halinden dem haline getirebilmektir...
 

Tasavvufa Sığmayan İbtilalar

Birçok mürid hayatları boyunca Fenâfişşeyh’te kalır.

Nasibi varsa Fenâfirrasul’e de Fenâfillâh’a da geçer.

Fenâfişşeyh’te tâlim ve terbiye görüp nefsini tezkiye edecek ki, varlığını ifnâ edebilsin.

Fenâfişşeyh oluncaya kadar sülûk yolunda bir mürid birçok terakkiler seyreder.

Allah-u Teâlâ her terakki yolunun üzerine bir ibtilâ engeli koymuştur.

O engeli aşabilen, oradaki mükâfata nâil olur.

Bu ibtilâlar bazen canla, bazen de malla olur.

Akla-hayale gelmeyecek ibtilâlar gelebilir.

Bu ibtilâyı, bu engeli aşamazsa terakkî edemez.

Anlatılamayacak kadar, tasavvura sığmayan ibtilâ dalgalarını ancak mürşidine karşı göstereceği teslimiyet, sevgi, saygı, hürmet sebebi ile aşabilir.

Bir müridde bu haller olacak ki mürşid ona himmet etsin.

Başka türlü himmete nâil olamaz.

Mürşidin himmetiyle, müridin de azim ve gayretiyle, ihlâsı ve ubudiyeti ile hem en ağır ibtilâları geçer, hem de tecelliyât-ı ilâhî’ye nâil olur.

Anlatılmayacak kadar ibtilâ, anlatılmayacak kadar tasavvurun haricinde gizli tecelliyât başlar.

Öyle esrarlar bildirirler ki, meselâ karınca bir havuza düştüğü zaman bir deryaya düştüğünü zannettiği gibi, mürid de bu tecelliyâtların içine girdiği zaman, mânen deryada yüzdüğünü zanneder.

Herşeyi bildiğini, melekler âleminin sırlarına vâkıf olduğunu sanır.

Bu tecelliyâtlar o kadar devam eder ki, mektebin her sınıfının dersi ve tecelliyâtı ayrı ayrıdır.

Bir sınıf bitince ikinci tecelliyâtı koyarlar ve dersi değişmiş olur.

Artık onun ibtilâsı değişir, zikri değişir.

Bu hâller Fenâfişşeyh’e erinceye kadar devam eder.

Fenâfişşeyh’e vardığında fâni olur.

Daha önce kendisinin bir fazilet sahibi olduğunu, birşeyler bildiğini, birşeyler gördüğünü sandığı gibi, perde aralanınca aslını görür.

Meğer bir damla kerih sudan ibaret imiş, bildikleri zandan ibaret imiş.

*

Fakir der ki:

“Tasavvuf nedir?

Bir ilim-irfan mektebidir, alınmakla girilir.

Hülâsâ mânâsı nedir?

Koca bir adam olarak girdim, zerre hakir olduğumu bildim.”

Seyr-ü sülûke çıkanlar ancak ve ancak imtihandan sonra mahviyete inerler ve sülûke devam ederler.

Bu hakikat, Fenâfişşeyh’te yok olduğu zaman, Râbıta sayesinde bilinir.

Fenâfirrasul’de murakabalar sayesinde yokluğunu yok eder.

Fenâfillah’ta ise gerçekten hiç olduğunu anlar.

O hiçlikten sonra ikinci bir varlığın husule gelmesi mümkün değildir.

Bir tohum yer altında bulunarak büyüyüp kemâl bulduğu, yavaş yavaş bitki olduğu gibi; bir derviş de ayak altında yavaş yavaş tekâmül eder.

Çünkü derviş demek, kapı eşiği demektir.

Boynunu eğmiş, başını top etmiş, her ibtilâya tahammül ediyor.

Hiç şüphe yok ki tekâmüliyet pişmekle kaimdir.

Bunu da pişirecek şey ibtilâdır.

Onun içindir ki sabırla, sükut ile, ihlâs adımlarını yavaş yavaş atarak onu merdivenden çıkarırlar.

Allah-u Teâlâ lütfunu ibtilânın içine koyuyor.

O ibtilâyı hazmedersen, o lütfa mazhar olursun.

Bir arkadaşın var, elindeki bir şeyle sana vursa kızar mısın?

“Kızarım.” Amma dese ki: “Bunun içinde altın var, senin olsun!” derse ne yaparsın?

“Sevinirim.” İşte ibtilâ budur.

Allah-u Teâlâ sana vurur, verir.

Amma mükâfatı ile beraber verir.

İbtilâsız hiçbir şey verilmez.

Merdiveni çıkmak isteyen ibtilâlara hazır olsun, kendisini gelecek ibtilâlara hazırlasın.

Tarikat-ı aliye’de ibtilâ gıda gibidir.
 
Tasavvuf Ve Tarikatin Hakîkati....

Bu yazımı size Mekke-i Mükerreme'den el-Mescidül-Haram'dan seher vaktinde yazıyorum. Allah-u Teâlâ'nın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun! Rabbim cümlemizi her türlü zulümden, şerden, zarardan, fitne ve fesattan korusun! Hiç şüphe yok ki fitnelerin en kötüsü insanın dinine, imanına, ahiretine zarar verenidir.

Bu Ramazan-ı şerifin ibtilâ ve imtihanı bir hayli tehlikeli boyutlara ulaştı. Bazı kimseler halkın temiz ve hâlis inancı ile oynamağa giriştiler. Bilen bilmeyen her kafadan bir ses çıkıyor, Ehl-i Sünnet akàidi zedelenmeğe çalışılıyor.

Herkes tereddütsüz bilsin ki tasavvuf, en önemli, en değerli İslâmî ilimlerden biridir; çünkü Allah'ı bilmeyi, O'na ermeyi, rızasını kazanmayı öğretir; evliyâ olma yoludur, sonuç olarak cehennemden kurtulup cennete girmeyi sağlar.

Bu ulvî gàyeye ulaşmak için neler yapılması gerektiği, Kur'an-ı Kerim'de, Sünnet-i seniyye-i nebeviyye'de, Şeriat-ı garrâ-yı Ahmediyye'de açıkça bildirilmiştir; tasavvuf bunları bilir ve uygulatır. Şeriat'ın, Kur'an'ın, Sünnet'in dışında tasavvuf olmaz, zındıklık, zıpırlık, sapıklık olur. Çünkü Allah CC Hazretleri'nin sevgisi ve rızası, O'na isyan ederek, günah işleyerek kazanılamaz. Efendimiz, rehberimiz, serverimiz, nümûne-i imtisâlimiz Hazret-i Muhammed AS Allah'ın en sevgili kulu ve en yüce peygamberi olduğundan, bizim de Allah'ın sevgilisi olabilmek için O'na, o mübarek Resûl'e, en güzel şekilde ittibâ ve iktidâ etmemiz, yegâne salâh ve felâh yoludur, başka çıkar yol yoktur.

O çok zâhidâne, çok Dervişâne bir hayat sürmüştür, çok fazla ibadet ve tâat kılmıştır, çok takvâlı hareket etmiştir, çok müeddeb ve çok mükemmeldir, çok yüksek ahlâk sahibidir. Ümmeti onu örnek aldığı için mutasavvıf olmuştur. Çünkü o, dervişlerin şâhı, müttakîlerin önderi, zâhidlerin serveri, edeb ve ahlâk menbâı, âriflerin sultanı, âşıkların cânânıdır. Tarîkatlar, onun Tarîkat-ı Muhammediyye'sinin devamı ve dallarıdır. Şeyhler ve mürşid-i kâmiller, onun baktığı gülzârın gülleridir. Ulemâ-i muhakkıkîn o yüce Peygamber'in mânevî vârisleridir. Meşâyih-ı vâsılîn, onun irşad makàmının memurlarıdır.

Nefsi tezkiye ve terbiye, zikr-i kesîr ve halvet, güzel ahlâka teşvik, ulül'emre (ulemâya) itaat, dini tâlim ve taallüm, âlime hürmet, takvâ, ihlâs, ibadet ve tâat, zühd ü kanaat vs. gibi nice tasavvufî hususlar, Kur'an'da, sünnette, asr-ı saâdette, ashâb-ı kirâm'da ve sâlih selefte varken, tarîkat ve tasavvufa çatmak, kerameti inkâr etmek; akla, mantığa, dine, imana, ahlâka, vicdana, basîret ve ferâsete, hiç mi hiç uymaz.

Kul Resûlüllah'a uydu, kullukta ilerledi mi, Mevlâ onu keramete erdirir; onun gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı olur; ona yardım eder, duasını kabul buyurur, işini rast getirir, türlü türlü maddî, mânevî nimetlere, ikramlara, makamlara erdirir. Ondan acâib, hârikulâde haller zuhura gelir, cümle halk bu işlere şaşar kalır. O mübarek şahıs, o asırda zamanın evliyâsı, kutbu, gavsı olur. Resûlüllah SAS'in vâris-i hakîkîsi ve halife-i mânevîsi, ümmetin önderi, mü'minlerin serveri ve rehberi olur. Halkın ona ittibâsı ve itaati lâzım gelir, ittibâ etmeyen câhiliye ölümü ile ölür; bu cihana a'mâ gelip a'mâ gider.

Mânevî terbiyeyi almak, ma'rifetullaha ermek nefsi islah eylemek, kötü huylardan kurtulup ahlâk-ı haseneye sahib olmak için o mürşid-i kâmile teslim olmak, hürriyetlerini yitirmek, şahsiyetini kaybetmek değildir; bil-akis hakîkî hürriyete kavuşmak, nefse esir olmak ve şeytana kulluk etmekten kurtulmak, muazzam ve muhteşem bir şahsiyet kazanmak demektir. Ölmeden önce ölmek, yepyeni, dipdiri, pırıl pırıl bir hayata sahib olmaktır.

Hasta kendisini tedavi eden tabibe elbette tam tamına itaat etmeli, tavsiyelerine harfiyyen riayet eylemelidir. Sahabe-i kiram RA Rasûlüllah'a mutlak olarak bağlanmakla fenâ mı yapmıştır, yoksa Allah'ın rızasını mı kazanmıştır?!.. Tarîkatı, tasavvufu, ilm-i ledünnü bilmeyenler aslında şerîatı da tam bilmiyor demektir. Bu denlü haddini bilmezler, kırık dökük Arapça ve yarım yamalak ilim ile hem kendilerini tehlikeye atıyor, hemde halkı yanıltıp kandırıyorlar. Bazı ayetleri ileri sürüp ayn konudaki diğer ayetleri gözardı etmek, ne büyük gaflet ve cehâlettir! Allah islah etsin!..

Asrın moda olan sapık görüşlerini ve tarihin Ehl-i sünnet dışı yanlış ve bayat fikirlerini ısıtıp ısıtıp halkın önüne sürenler, eğer felâketten kurtulmak istiyorlarsa, biraz da ehl-i basîret ve ehl-i hakîkat ve ehl-i ma'rifetin mübarek kitaplarını okusunlar, kibir ve ücûbu, cidal ve inadı tamâmen terk etsinler ki, bu kötü huylar hicâb-ı tevfîk-ı ilâhîdir.

Din düşmanları İslâm'a saldırabilir ama, müslümanım diyenlerin onların safında yer almaları akıl alır bir iş değil! Allah cümlemizi nevm-i gafletten îkaz eylesih!..

Yâ Rab! Cümle ümmet-i Muhammed'e hakkı hak olarak görüp ona uymayı, bâtılı bâtıl olarak görüp ondan korunmayı nasîb eyle! Bizi sevdiğin, razı olduğun kullar zümresinden ayırma!..

İslâm, Şubat 1997
 
TASAVVUF HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ...

Halil Necatioğlu


Dünya hayatı hiç şüphesiz, zamanı çok hızlı geçen, ciddî ve çetin bir imtihandır.

Burada bizim, her şeyden önde ve en yüce gayemiz, O bizi yaratan, yaşatan ve âhirette hesaba çekecek, sonuçta mükâfatlandıracak veya cezalandıracak olan ulu RABB'imizin sevgi ve rızasını kazanmak olmalıdır.

Allahu taâlânın rızasını kazanmanın tek çıkar yolu ise, en sonuncu, en doğru ve en hakikî din olan İslâm'dır.

Diğer yollar ve dinler, ya yanlış, bâtıl ve bozuk; ya da devri geçmiş, mer'iyyetten kalkmış ve çaresiz olduğundan; dünya ve âhiret saadeti isteyen herkesin, hayatını mutlaka ve mutlaka İslâm'ın emirlerini uygulayıp, yasaklarından kaçınarak geçirmesi gerekiyor.

Kâfirlerin iki cihanda helleri perişan, âkibetleri hüsrandır; ancak ve sadece müminler felah bulacak, Allah'a en mutî insan ve dinin ahkâmını en iyi uygulayan müslüman, Kıyamet günü en sevgili en makbul kul olacaktır.

İslâm Dini'nin çok güzel ve çok faydalı bir yapısı, çok engin ve çok faydalı bir yapısı, çok engin ve çok derin anlamlı prensipleri vardır.

O, insanın hem bedenini sağlıklı tutar, hem ruhunu besler, hem gönlüne nur ve huzur doldurur; hem dünya işlerini düzenler, hem âhiret saadetini sağlar; hem ferdi korur, hem aileyi kurtarır, hem de cemiyete, devlete dirlik ve kuvvet kazandırır; güçsüzü korur, zorbayı durdurur; herkese hakkını verir, görevini de düşündürür; kadını himaye eder, erkeği yüceltir; fakiri güldürür, zengini hayra yönlendirir; işçiyi sevindirir, ağayı, patronu duygulandırır...

Ne kusursuz, ne tam, ne hârika, ne şâhâne nizamdır, İslâm! İslâm, her çağın ve özellikle şu hasta asrın şifası; tüm maddî ve manevî, ferdî ve ictimaî dertlerin devası; akılların gıdası, gönüllerin sefası; karanlık gecelerin nurlu sabahı, ölümlü dünyanın âb-ı hayatıdır.

Fakat, bir de, tasavvuf denilen çok sevimli ve çok önemli bir Şer'î İlim vardır ki, o olmadan imanın tadını duyarak yaşamak; İslâm'ın özünü, iç yapısını, ruhunu, mahiyetini, inceliklerini, esrarını kavramak, bugünün ve belki her devrin insanı için, hemen hemen imkânsız gibidir.

Çünkü tasavvuf Kur'an ahlâkıdır, Resulullah'ın derûnî ahvâl ve hâlâtı, Şeriatın ince Adâbıdır.

Tasavvuf bencillik değil diğerbînliktir, merhamettir, mahabettir, hizmettir; laf ebeliği ve söz kalabalığı değil, samimiyet, ihlâs ve hikmettir; kalp temizliği, irfan yüceleği ve amel-i salih üreticiliğidir; kıyl-ü kal değil, güzel haldir; taşa karşı gül, zehire karşı panzehirdir; gözlere nur, gönüllere sürûrdur.

Tasavvuf deliyi velî yapar; taşkını uslu kılar; taş bağrı ısıtır, yumuşatır; merhametsizi rikkatli, katı kalpliyi gözü yaşlı eder; şaşkını, gafili zulümattan nura çıkarır; deryada çırpınanı sahil-i selâmete ulaştırır; cahili eğitir, mârifet hazinesi eder; çölü, çorağı irfan pınarıyla sular, yeşertir; çobanı sultanlaştırır; sığ bilgiyi ummanlaştırır; kişiyi halka makbul ve mergup, Hak'ka mahbubeder; topraktan yaratılan insanı nurlandırır, melekleştirir, Rahman'ın huzuruna lâyık eyler, iltifatına ulaştırır.

Tasavvufla samanlık seyran, darcık yerler âdetâ meydan olur; tasavvufla gaflet ve körlük izale edilir, mü'minin basiret gözü açılır; dünya sevgisiyle harabe haline gelen kalbler, Allah aşkıyla mamur olur; manevî zulmetler dağılır, insanın içi dışı pürnûr olur; mü'mine bir zindan olan şu köhne cihan, gerçek bir gülistan haline gelir.

Tasavvuf, dinimizin özü ve gerçek anlamı; asıl gaye olan İnsan-ı Kâmil olmanın yolu ve yöntemidir.

Özetle tasavvuf, tüm devirlerde olduğu gibi, hattâ onlardan da fazla, 20. yüzyılın şu stesli, sinirli, gerilimli, bunalımlı, şüpheci, aceleci, dertli, hasta ve bedbaht insanın da; "nerede" diye gece gündüz aradığı, yalan yanlış yerlerden sağlamaya çalıştığı gerçek mutluluğun ilâhi yolu ve anahtarı'dır.

O halde sen de bu önemli ve hayatî konuya ciddiyetle eğil, bu nurlu ilahi yola gir, iki cihan saadetini bul!

Ramazan rahmet ayıdır, ibadet ayadır, Kur'an ayıdır, itikâf ayıdır, hayrat-ü hasenat ayıdır, yani kısaca TASAVVUF AYIDIR.

Ramazan-ı Şerif'in mübarek olsun, Allah celle celalüh seni (sevdiklerinle birlikte) dünyevi ve uhrevi gerçek bayramlara erdirsin, cennet ve cemaliyle müşerref eylesin!
 
Tasavvufta Aşk...

Tasavvuf, Allah'ı gönülden sevme işidir. Mutasavvıf ise tasavvuf ile uğraşan ehil kişidir.

Mutasavvıflara göre aşk her şeyin üzerindedir ve âlemin varlık sebebinin aşk olduğu inancı hâkimdir.

Tanrı "Ben gizli bir hazine idim bilinmeyi, sevilmeyi istedim" demiş ve sırf kendi güzelliğine âşık olmak için insanoğlunu yaratmıştır.

Bu yolda Hallac-ı Mansur Enel Hak (Ben Hak'kım) diyerek, aşkın Yaradan'da yok olmak olduğunu iddia etmiş ve bu iddiasının karşılığını da yakılıp küllerinin Dicle'nin suyuna savrulmasıyla ödemiştir.

Uzun yıllar sonra Mevlana gibi büyük bir mutasavvıf Hallac-ı Mansur'un teşhisinin doğruluğunu savunmuştur. "Ben size şah damarınızdan daha yakınım " ayeti de bunu doğrular mahiyettedir.

Çünkü asıl âşık olunan, kavuşmak için arzulanan Allah'tır.

Mutasavvıflara göre beşeri aşk ilahi aşkın yeryüzüne yansımasından ibarettir.

Allah, ruhları Bezm-i Elest'te bir araya topladığında âşıklar orda birbirini görmüş söz vermişlerdir. Bir diğer inanışa göre ise ruhların yarım olduğu söylenir. Âşıklar ne zaman bir bedende iki ruh olur, işte o zaman ruhların tamamlanacağı inancıdır.

Aşk ruhani olup, cinsel arzuların dışına taşmaktır. Bu haliyle aşk, zenginlik, fakirlik, varlık ve yokluğun üzerindedir. Ölümden daha güçlü olan, ölümü göze aldıran, candan daha kıymetli, canın feda edildiği şeydir.

Bir mıknatıs gibidir aşk. Âşıklar nerde olursa olsun, cuz-i irade onların yollarının bir yerde muhakkak kesişmesini sağlar. Aşk, aramakla bulunmaz. Aksine ansızın ve habersizce gelen bir beladır. Öyle bir beladır ki aşk gelirken derdi, acıyı, kederi de beraberinde getirir.

Çaresi ise bu beladan tat almak, gam, keder, tasa içerisinde boğulmaktır. aşık acı çeker. Bu acı öyle bir acıdır ki ne kılıç yarası ne de başka bir yaraya benzer.

Çünkü aşk acısı tenden ziyade ruhu acıtır. Bu acı ne kadar ağır olursa olsun, seven insan o acıdan zevk almasını bilir. Ayrıca aşkta ne makam ne de denklik aranır.

İnsanoğlu yalnız başına sadece bir tenden ibarettir.

Bu tene can olan ise sevilen, yani canandır. Aşksız insan bir boşluk içerisinde savrulup durur hayatı bir düzensizlikler silsilesidir. Bunun sebebi ise, muhayyilemizde hep onun olması, ümidin, idealin o olmasında saklıdır.

Aşk sevgili ile buluşma, ona kavuşma ama muvaffak olamama arzusudur. Çünkü aşka erdiği zaman onun biteceğinden, o zevk veren acının kaybolacağından korkar.

Âşıklık bir süreklilik arz edeceğinden zamanla alışılır ve yaşam biçimine dönüşür. Aşk makamına yükselen Allah'ın vahdetini ve birliğini anlar.

Büyük âlimler önce beşeri aşkı yaşamış, sonra ilahi aşka ulaşmıştır. Hakikate ancak aşk yoluyla, aklı terk etmekle ulaşılacağına inanılır.

Gönülde aşk varsa akıl idrak edemez. Bu yaşam biçimi aslında nefsaniyet duygusunun öldürülmesidir. Yukarıda da değindiğimiz gibi aşk şehvet duyguları, makam ve paranın üzerindedir.

Bir rivayete göre Züleyha, Yusuf'u bulmak için yetmiş deve yükü serveti bu yolda harcamıştır.

Aşığın gözü kördür derler. Bu sözün anlamı, sevenin canandan başkasını görmediği için söylenmiştir.

Ancak bu sözle sadece bu düşünceyi ima etmek eksik olur. Çünkü seven cananın eksiklerini de görmez.

Aşk bazen uzun zamanlar sonunda, bazen de ilk bakışta ortaya çıkar. Bazen de didişmeyle başlar. Ya aşk biter mi? Ruha olan aşk hiçbir zaman bitmez.

Çünkü ruh kalıcıdır. Ama surete olan aşk belirli bir süre sonra o güzelliğin ölümüyle birlikte son bulmaya mahkûmdur.

Göz gönül penceresi olduğundan dolayı aşkın ilk başladığı yer ise gözlerdir. Tasavvuf edebiyatında sevilenin kaşları yaya gözleri ise kalbi hedef alan oka benzetilir.

Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha, Ferhat ile Şirin, Aslı ile Kerem ve daha nice zamana ve mekâna sığmayan aşklar ve âşıklar…

Aşkın büyüklüğü çekilen cefada ezada ve çilede gizlidir. İnsanoğlu erişilmeyene ulaşılmayan her zaman daha çok arzu duyar. O ne kadar uzak olursa ona karşı şiddetli bir istek vardır.

Tasavvuf edebiyatında simgeler dizisi içerisinde gül ile bülbül önemli bir yeri vardır.

Sevilen bir güle benzetilir. En güzel gül ise peygamberimiz( .av.) dır. İslam dinine göre insanoğlu yaradılış itibariyle meleklerden bile üstün yaratılmıştır. İşte bu üstün yaratığın en güzeli de Hz. Muhammed'dir. En büyük sevgili odur.

Çünkü asıl sevgili olan Allah\'a ulaşmanın yolu peygamberimiz sünneti ve onun aracılığıyla indirilen kuran-ı kerim'i doğru anlamak ve uygulamaktan geçmektedir.

Yukarıda da değindiğimiz gibi Hallac-ı Mansur'un dediği gibi sevgilide yok olunmalıdır.

Mevlana Celalettin Rumi ise aşkı, tapılması gereken bir din olarak nitelemektedir.

Aşkın başlangıcı esnasında aşıka yüceltilirken âşık kendini sürekli aşağı çeker. Belirli bir süre sonra bu hareket tam aksi yönde ilerler. Son aşamada bu süreç dengelenir. Unutulmamalıdır ki naz sevilene yapılır.

İnsanoğlu doğduğu andan itibaren ben demesini öğrenir. Ne zaman âşık olur, işte o zaman sen demesini öğrenir. Bu cümleden de anlaşılacağı gibi aşk insanın kendi bencilliğini kırması için bir araçtır. Çünkü aşkta sevilene itaat söz konusudur.

Âşık, kendisi için değil aşkı için yaşar, ona benzemeye çalışır. Onun hoşuna giden davranışları sergiler. Onu güldürebilmek için en kötü hallere bile katlanır. Çünkü onun gülüşü, gülün açışıdır.

Birçok kimse hazı, arzuyu birbirini karıştırdığından kendisini âşık olarak nitelendirir.

Bunun sebebi ise aşkta ölçünün kişinin kendisi olmasıdır. Hiçbir insan ne Leyla'nın ne de Mecnun'un duygularını anlayamaz ve de yaşayamaz.

İnsan ne zaman gerçek aşkı bulur, işte o zaman daha önce yaşadıklarıyla bir mukayese ve muhasebe hesabına girerek gerçek aşkı anlayabilir. Ancak yine de aşkın belirtileri vardır.

İnsan sevgiliyi gördüğü zaman, kalp atışları hızlanır, yüzü kızarır, söz söyleyemez olur. Aşığın korktuğu tek şey sevilenin bir çift gözüdür. O gözler o kadar derindir ki düşeceğinden korkar.

Ayrıca seven insan sevgiliden söz edilmesinden haz alır, onu sözcüklere sığdıramaz. O'nu seveni ve O'nun akrabaları sevene tatlı gelir.

İnsan fıtratı gereği büyük bir sevgi taşımaktadır. Bu sevginin dışarıya çıkması için bir aynaya ihtiyaç vardır. İşte o ayna sevgilidir. Aslında kişi kendisine âşıktır, sevilen sadece bir simgeden ibarettir.

Âşık olduğu şey kendi hüsn-i zan ve taşıdığı duygularının anlam bakımından güzelliğidir.

Ünlü İslam bilginlerinden Arabî ise aşkın aşığın güzelliğine girdiğini söylemektedir.

Bir rivayete göre insan sevdiğini ömrü boyunca sadece kendisinde saklarsa Allah katında şehitlikle müjdeleneceğidir. Bu da aşkı kendinde saklamanın ne kadar ağır bir yük olduğunun göstergesidir.

Benim dünyam masmavi..kalbim gibi ..hayat gibi yani.evler mavi ..arabalar mavi..kuşlar mavii,dağlar mavi, her yer mavi mavi oğlu mavi,Gecenin kızıllığı çökünce üzerime Mavi bir ışık demetiyle
Doğuyorsun yüreğime Artık herşey adınla yankılanıyor ..
 
KUR'AN-I KERİMDE İHSAN

Dinimizin her işte ve davranışta ihsan kelimesini esas kabul ettiğini Kur'anda geçen ifade ve deyimlerden de çıkarmak mümkündür. İşte birkaç örnek:

Karz-ı hasen , va'd-i hasen , belâ-ı hasen , üsve-i hasene , mev'ize-i hasene , ahsenu'l-hadîs , ahsenu'l-kasas , ahsen-i takvîm.

Yüce yaratıcı bizzat kendisi her şeyi pek güzel yarattığını , insanı da en mükemmel yaratılışa sahip kıldığını , iyi iş yapanları ya da yaptığını iyi yapanları sevdiğini bildirmiştir.

HADİSLERDE İHSAN

Hüsnü'l-İslam, hüsnü'l-belâ, hüsnü's-senâ, hüsnü'l-hulk, hüsnü'l-kelâm, hüsnü'r-re'y ve hüsnü's-savt gibi hadislerde geçen ifadeler de hep aynı ihsan kalitesinin anlatımlarıdır. "Allah muhsindir, muhsinleri sever." hadisi bu gerçeğin başka bir delilidir.

Sevgili Peygamberimiz Cebrail AS'ın sorusu üzerine ihsânı, "Allah'a, onu görüyormuşçasına ibadet etmendir. Sen onu görmesen de o seni görmektedir." diye tarif etmiştir. Bu tarif kul-rabb ilişkisinde kulluk standardı demektir. Siz buna ister ihlâs, ister huşu' deyiniz; anlatılacak olan hep kullukta ihsan kalitesidir.

İstanbul'un aziz misafiri Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretleri'nin rivayet ettiği bir hadisi şerifte Sevgili Peygamberimiz kullukta ihsan kalitesine ulaşmanın yolunu, "Namaza kalktığın zaman, onu son namazını kılan biri gibi kıl!" buyurmak suretiyle göstermiş olmaktadır.

Bir başka hadîs-i şerifte "İslam'ı ihlâs üzere, güzel, tertemiz yaşamaya niyet ve gayret edenler için bire on ölçüsünün yediyüz katına kadar arttırılarak uygulanacağı bildirilmektedir. Bu da dinimizde, ihsan kalitesine ulaşma gayretlerine getirilmiş olan teşvik tedbiri ve başlı başına büyük bir ihsan ve ikramdır.

Hz. Peygamber bir başka hadisi şeriflerinde "Allah yaptığı işi güzel (sağlam ve mükemmel) yapanı sever" buyurmuştur. Hayvan kesme işinde bile bir ihsan seviyesinin bulunduğu tesbitine ilâve olarak, kefeni güzel yapmak gerektiği , ölüye hiçbir faydası olmadığı halde dirilerin göz zevki için mezar toprağının bile iyice düzeltilmesi tavsiyesi , Peygamber Efendimiz'in her şeyde güzellik (ihsan) aradığının en çarpıcı belgeleridir. Onun temiz hayatı ve uygulamaları, yani sünneti seniyyesi "üsve-i hasene" (en güzel hayat modeli) olarak her konudaki güzelliğin, sadeliğin, ve estetiğin yegâne göstergesidir.

Bütün bunlar ve bunlara ilave edilebilecek birçok ayet ve hadisten anlaşılan, müslüman işinin en belirgin niteliğinin ihsan kalitesi olduğudur. Çünkü ihsan, İslâm standardıdır.

MZK ve TASAVVUF SEMPOZYUMU
Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN
 
Geri