Siyer Ve Siyer-i Nebi

Konu sahibi son olarak 2621 gün önce görüldü
HZ. ABDULLAH'IN EVLENMESİ

Hz. Abdullah, gün geçtikçe, gönülleri etrafında pervane gibi döndürüyordu. Fakat, o dönen pervanelerin hiçbirine iltifat etmiyor, iffet ve namusunu ter temiz koruyordu.
Çok sevdiği oğlunun evlenme çağına geldiğini gören Abdülmuttalib, bir an evvel onu mes'ud bir yuvaya kavuşturmak istiyordu. Ancak, ona her yönüyle denk birini bulmak gerekiyordu.

Abdülmuttalib, bunu bulmada gecikmedi. Benî Zühre kabilesinin büyüğü Vehb bin Abd-i Menâf'ın yanına vararak, kızı Âmine'yi oğlu Abdullah'a istediğini söyledi. Vehb, teklifi memnuniyet ve sevinçle karşıladı. Sonra da şöyle konuştu:

"Ey amcamoğlu! Biz bu teklifi sizden önce aldık. Âmine'nin annesi, geçenlerde bir rü'yâ görmüştü. Anlattığına göre, evimize bir nur girmiş. Aydınlığı yerleri ve gökleri tutmuş. Ben de bu gece rüyâmda, dedemiz İbrahim'i (a.s.) gördüm. Bana, 'Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'la kızın Amine'nin nikâhlarını ben kıydım. Sen de onu kabul et' dedi. Bugün sabahtan beri bu rüyânın tesiri altındaydım. 'Acaba ne zaman gelecekler?' diye kendi kendime sorup duruyordum."

Bunları duyan Abdülmuttalib sevincinden, "Allahü ekber, Allahü ekber!" diyerek tekbir getirdi.

Vehb'in kızı Âmine hem güzellik, hem ahlâk, hem de nesep itibariyle Kureyş kızları arasında en yüksek mevkie sahipti. Her hususta Abdullah'a denkti ve henüz 14 yaşlarında bulunuyordu. Abdullah ise bu sırada 24 yaşlarında idi. Kısa zamanda düğün yapıldı ve Kâinatın Efendisini dünyaya getirecek mes'ud âile yuvası kuruldu. 16

Evliliklerinin üzerinden henüz birkaç hafta geçmişti ki, birçok kimsenin fark ettiği garip bir durum oldu. Hz. Abdullah'ın yüzündeki nur, Hz. Âmine'nin alnında parlamaya başladı. Demek ki, artık Hazret-i Âmine, Kâinatın Efendisine hamile idi.

16. Sîre, 1/167; Tabakât, 1/94
 
HZ. ABDULLAH'IN VEFATI

Evliliklerinin ilk ayları dolmuştu. Hazret-i Abdullah bir ticaret kervanına katılarak Suriye'ye gitti. Gidiş o gidiş oldu. Hz. Abdullah bir daha Mekke'ye dönmedi. Aylar sonra Mekke'ye dönen ticaret kervanı arasında Hz. Abdullah yoktu. Sadece acı haberi vardı.

Hz. Abdullah, ticaret yolculuğundan dönüşte, Medine'de hastalanmıştı. Ve onu orada dayılarının yanına bırakmışlardı. Bu haberi alan Abdülmuttalib derhal oğlu Hâris'i Medine'ye gönderdi. Hâris, Medine'ye varıncaya kadar herşey olup bitmişti. Hz. Abdullah, Kâinatın Efendisi oğlunun yüzünü bir kerecik olsun görmeden ebedî âleme göç etmişti ve orada Adiyy bin Neccaroğullarından Nabiğa'nın evinin avlusuna defnedilmişti.

Hâris, bu acı haberi alıp Mekke'ye getirdi. Mekke bir anda mâtem havasına büründü. Genç ihtiyar, küçük büyük arasında fark gözetmeyen ölümün, Abdullah'ı bu genç yaşta, beklenmedik bir zamanda sinesine alışı, Abdülmuttalib âilesini derin bir üzüntüye boğdu. Mekke halkı da gözyaşlarıyla onların teessürüne iştirak etti.
Hele, henüz genç bir gelin olan Hz. Âmine'nin teessürünü tarif etmek imkânsızdı. Haberi duyduğu andan itibaren bir mum gibi erimeye yüz tuttu. Günlerce gözyaşlarını tutamadı: ağladı, ağladı, ağladı... O ağlarken, bütün insanlığın gözyaşını beraberinde getireceği nur ile silecek ve acılarını dindirecek zâtın dünyaya gelişine ise, iki ay gibi kısa bir zaman kalmıştı.

Hazret-i Âmine hâdiseden duyduğu derin üzüntüyü gözyaşları arasında şiirinde şöyle dile getirdi:

"Artık, Mekke'nin Bethâ kolu Hâşimoğullarından boş kaldı. Mekke, Hâşimoğullarının şânından mahrum kalacak artık!
Ölümün dâvetine uyarak, evinden örtüler ve kefenler içinde çıkıp, kabre gitti.

Ölümün (yeryüzünde yıllarca dolaşıp dursa) insanlar arasında, Hâşimoğlu gibi bir yiğit bulup, boşluğunu dolduramaz.

Dostları onun tabutunu taşımak için koşuştular, onu elden ele alıp götürdüler.

Ne yazık ki, ecel hiç beklenmedik bir zamanda onu çekip kendine aldı. Halbuki, o, ne kadar güzel, ne kadar cömert ve ne kadar da merhametli biri idi." 17

Hz. Abdullah'ın Bıraktığı Miras

Hz. Abdullah, yeni evliydi. İstikbalini temine yeni yeni hazırlanırken dünyaya gözlerini yummuştu. Bu sebeple maddi plânda geride son derece mütevazi bir miras bıraktı:

Ümmü Eymen Bereke adında, Kâinatın Efendisini çok seven Habeşli bir câriye, beş deve, birkaç koyun, bir kılıç doğduğu ev ve bir miktar da gümüş para.

Fakat geriye Allah'ın lütfuyla iki cihanın güneşi olacak hayırlı bir evlâd bıraktı. Nuruyla âlemi aydınlatacak bir zat: Kâinatın Efendisi Hazret-i Muhammed (a.s.m.).

17. Tabakât, 1/100
 
RESÛL-İ EKREM EFENDİMİZİN DÜNYAYA TEŞRİFLERİ

Yeryüzünü mânevî bir karanlık kaplamıştı.
Mevcudat, beşerin zulüm ve vahşetinden âdetâ mâteme bürünmüştü. Gözyaşı döken gözler değil, ruh ve kalblerdi. Kalb ve ruhların keder, elem ve gözyaşına âlem de iştirak etmiş, sanki umumi yas ilân edilmişti.
Yeryüzü saâdetin, sevincin, huzurun kaynağı olan "Tevhid" inancından mahrumdu. Küfür ve şirk fırtınası ruh ve kalbleri kasıp kavurmuştu. Gönüllerde tek mâbud yerine, birçok batıl ilâhlar yer almıştı. Hakiki sahibini arayan ruhların feryadı ortalığı çınlatıyordu.
İnsanlar birbirini yiyen canavarlar misali vahşileşmiş; küfür şirk, cehâlet ve zulüm bataklığında boğulmaya yüz tutmuşlardı. Zalimin zulüm kamçısı altında mazlum inim inim inler hale gelmişti.
Âlem mahzun, varlıklar mahzun, gönüller mahzun ve sîmalar mahzundu…
Akıl, ruh ve kalbleri mânevî kıskacı altına alıp olanca kuvvetiyle sıkan bu küfür ve şirke, bu dalâlet ve cehalete, bu hüzün ve sıkıntıya beşerin daha fazla katlanmasına Allah'ın sonsuz merhameti elbette müsaade edemezdi. Bütün bunlara son verecek zâtı şefkat ve merhametinin bir eseri olarak elbette gönderecekti.
İşte, o zât geliyordu. Dünyanın mânevi şeklini beraberinde getirdiği nur ile değiştirecek eşsiz insan, Allah'ın son peygamberi geliyordu.
Cin ve inse ebedî saâdetin yolunu gösterecek Hazret-i Muhammed (a.s.m.) geliyordu.
Kâinat, hürmet ve haşyet içinde efendisini beklemekte idi. Her varlık, kendisine mahsus diliyle, hâl ve hareketiyle bu emsâlsiz insana "hoş-âmedîde" bulunmak üzere sevinç içinde hazır durumda idi.
Tarih Milâdî 571, Nisan ayının yirmisi…
Fil Vak'asından elli veya elli beş gece sonra. Kamerî aylardan Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi.
Mekke'de mütevâzî bir ev, günlerden Pazartesi...
Vakit, vakitlerin sultanı, seher vakti.
Bu mütevâzî evde ve bu eşsiz vakitte muazzam ve eşsiz bir hâdise vuku buldu: Kâinatın Efendisi Hazret-i Muhammed Sallallahü Aleyhi Vesellem dünyaya gözlerini açtı.
Bu göz açışla birlikte âlem, sanki birden elem ve mâtemini unutarak sürura gark oldu. Karanlıklar anında nurla yırtılıverdi. Kâinat sevinç ve heyecan içinde âdetâ,
"Doğdu ol saatte, ol Sultan-ı Dîn
Nûra gark oldu semâvât ü zemîn" diye haykırdı.

Annesinin Dilinden:

Yeryüzünde hiçbir anneye nasip olmayan eşsiz şerefe mazhar kılınan aziz anne, Hz. Âmine, o mes'ud ânı şöyle anlatır:
"Hamileliğimin altıncı ayında bir gece rüyâda karşıma bir zât çıkıp dedi ki: 'Yâ Âmine! Bil ki, sen âlemlerin hayrına hamilesin. Doğurunca ismini Muhammed koy ve halini hiç kimseye açma!'"
Derken doğum zamanı gelmişti. Kayınbabam Abdülmuttalib Kâbe'yi tavafa gitmişti.
Evdeydim. Birden kulağıma müthiş bir ses geldi. Korkudan eriyecek gibi oldum. Bir de ne göreyim? Bir beyaz kuş peydahlanıp yanıma geldi ve kanadıyla arkamı sıvadı. O andan itibaren bende korku, kaygı adına hiçbir şey kalmadı."
Yanıma bir göz attım. Bana bir ak kâse içinde şerbet sunuyorlar. Kâseyi dikip içer içmez, beni bir nur [denizi] sardı.
"Ve Muhammed dünyaya geldi..."
Aziz anne doğum sonrasını ise şöyle anlatır:"Gördüm ki, doğuda bir bayrak, batıda bir bayrak ve Kâbe'nin üstünde bir bayrak. Doğum tamamlanmıştı. Yavruya baktım. Secdede, parmağını da göğe kaldırmış. Hemen bir ak bulut inip yavruyu kundakladı ve kapladı. Bir ses işittim: 'Doğuları ve batıları dolaştırın, deryaları gezdirin, tâ ki mahlûklar Muhammed'i ismiyle, sıfatıyla, sûretiyle tanısınlar.'"
Biraz sonra bulut gözden kaybolup gitti."
Aynı gece Hz. Âmine bir nur görmüş ve bu nurun aydınlığında Şam'ın saray ve köşklerini seyretmiştir.

Şifâ ve Fâtıma Hûtun'un Müşâhedeleri


Kâinatın Efendisi dünyaya teşrif buyurdukları sırada, aziz annesinin yanında Abdurrahman bin Avf'ın annesi Şifâ Hâtun ile Osman bin Ebu'l-Âs'ın annesi Fâtıma Hâtun da vardı.

Ebelik vazifesinde bulunan Şifâ Hâtun o andaki müşâhedesini şöyle anlatır:

"Allah'ın Resûlü doğdukları zaman ben oradaydım. Hemen yetiştim. Kulağıma bir ses geldi: 'Allah'ın rahmeti Onun üzerine olsun.' Maşrık ile mağrib arası nurla doldu. Hattâ Rûm diyarının bazı saraylarını gördüm. Sonra Allah Resûlünü kucağıma alıp emzirmeye başladım. Üzerime öyle bir hâl geldi ki, vücudum titremeye başladı ve gözlerim karardı. Yavrucağı gözden kaybettim. Bir ses, 'Nereye gitti?' diye sordu. 'Doğuya götürdüler' diye cevap verildi."
Bu sözler hiç zihnimden çıkmadı: O zamana kadar ki, Allah Resûlü peygamberliğini ilân eder etmez hemen koştum ve ilk Müslümanlarla beraber îmân dâiresine girdim." 33
Fâtıma Hâtun ise, hâtırasında o mes'ud gecede doğuma sahne olan evin nurla dolduğunu ve gökteki yıldızların âdetâ üzerlerine salkım salkım dökülecekmiş gibi sarktıklarını anlatmıştır. 34
Peygamber Efendimizin bir başka hususiyeti, dünyaya sünnetli ve göbeği kesilmiş olarak gelmiş olmasıydı. 35 Sırtında, iki kürek kemiği arasında, tam kalbinin hizasında Nebîlik mührü "Hâtem-i Nübüvvet" bulunuyordu. Üzerleri tüylü, kabarık, kırmızımtırak inci gibi benlerin bir araya gelmesinden meydana gelmiş ve keklik yumurtası büyüklüğündeydi. Bu mühür, Resûl-i Ekrem Efendimizin beklenen son peygamber olduğunun bir alâmeti idi.

Ashabdan Sâib bin Yezid, Resûl-i Ekrem Efendimizin "Nübüvvet Mührü" ile ilgili olarak şöyle der:


"Çocukluğumda, teyzem beni Nebiyy-i Ekremin (a.s.m.) yanına götürüp,
'Yâ Resûlallah, şu yeğenimin ayağında ıztırabı var' dedi."
Resûlullah eliyle başımı sığayıp, bana bereket duâ etti. Sonra abdest aldı. Abdest suyundan içtim. Sonra arkasında durdum ve iki omuzu arasında çadırın koca düğmeleri [yahut keklik yumurtası] gibi olan Hatem-i Nübüvveti gördüm."
Hazret-i Ali de (r.a.) Resûl-i Ekremi tarif ve tavsif ederken, "İki küreği arası enli, kendisinin peygamberlerin sonuncusu olduğu kürekleri arasındaki Peygamberlik Hâteminden belliydi" der.

Abdülmuttalib'e Verilen Müjde


Kâinatın Efendisi Peygamberimiz dünyaya geldiği sırada dedesi Abdülmuttalib, Kâbe civarında Kııreyş'in ileri gelenlerinden birkaçı ile oturmuş sohbet ediyordu.
Kendisine haber verildi. Son derece sevinen Abdülmuttalib, bir anda kendisini nurtopu torununun yanında buldu. Kucakladı, öptü, kokladı... Sonra da oğlu Ebu Tâlib'e teslim ederek, "Bu çocuk sana emanetimdir. Bu oğlumun şânı, şerefi yüce olacaktır" diye konuştu.
Abdülmuttalib, bu mes'ud hâdisenin hatırı için Kâinatın Efendisinin doğumunun yedinci günü develer, davarlar kestirerek Mekke halkına üç öğün ziyafet çekti. Ayrıca şehrin her mahallesinde develer kurban ederek insan ve hayvanların istifadesine bıraktı.

Nur Çocuğa İsim Verildi: Muhammed (a.s.m.)


Umumi ziyafetten sonra nurtopu Efendimize ne ad koyduğunu dedesinden sordular. Şu cevabı verdi:
"Muhammed."
"Neden atalarından birinin ismini takmadın da bu ismi verdin?" dediler. Cevabı şu oldu:
"Allah'ın ve insanların onu övmelerini istediğim için."
Gerçekten, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz Allah'ın, insanların ve meleklerin senâsına eşsiz bir surette mazhar olmuş dünya üzerinde tek şahsiyettir. Çünkü, o bu övgüye, bu alâka ve sevgiye ve bu hürmete lâyıktı. Bu medhi, bu muhabbeti eşsiz îmânı, ihlâs ve samimiyeti ve en güzel, en üstün ahlâkıyla hak etmişti. Bunun içindir ki, onun medih makamına erişecek hiçbir fanî olmamış ve olamaz.

33. Kastalanî, Mevâhibü'l-Ledünniye, 1/122
34. Kaâdı İyaz, Şifâ, 1/267
35. Rivâyet edildiğine göre ilk insan ve ilk peygamber Hazret-i Âdem de (a.s) sünnetli olarak dünyaya gelmişti. Yine kaynaklar, peygamberlerden Şit, İdrîs, Nûh, Mûsa, Süleyman, Şuayb, Yahya ve Hûd (Aleyhimüsselâm) Hâzerâtının da dünyaya sünnetli olarak geldiklerini kaydederler.
 
Siyer ve Siyer-i Nebi

Siyer, manen tutulan yol ve gidiş mânâlarını taşıyan sîret kelimesinin çoğuludur. Hazreti Adem Aleyhisselâmdan Fahri Kâinat Efendimize kadar gelen peygamberlerin; insanları hak yola çağırmak için vazifelerini nasıl yaptıklarını, bu uğurda ne gibi güçlük ve tehlikelere göğüs gerdiklerini anlatan ilme İslam Tarihi veya Siyer-i Enbiya (Aleyhimüsselam) Denir.

Peygamberimiz Aleyhisselâmın hayatı ve mukaddes vazifesi sırasında gösterdiği gayretleri anlatan ilme de Siyer-i Nebî denir. Kısaca, İslâm Tarihi umumî bilgileri, Siyer-i Nebî ise Peygaberimiz Aleyhisseiâmın (ay senesiyle) 63 yıllık hususî tarihini anlatır.

İslâm Tarihinin bir şubesi olan Siyer ilmi, Peygamberimiz Aleyhisselâmın yaptıkları, buyurdukları ve kabul ettiklerini bildirmesi bakımından Hadis, Tefsir, Fıkıh, Kelâm ve Ahlâk gibi bütün İslâmî ilimlerin Kur'an-ı Kerîm'den sonra en büyük kaynağıdır. Peygamberimiz Aleyhisselâmın hayatında dinî, siyasî, askerî, içtimaî ve ahlâkî bütün hükümleri ve bilgileri bulmak mümkündür. Bu bakımdan da Siyer ilminin derecesi ve önemi büyüktür.
 
Peygamber Efendimizin Doğduğu Ev

41hqxe4.jpg


55voxz2.jpg


Peygamberimizin%20evi-Fvy.jpg


73dwzz6.jpg


 
Babasının Vefatından Önce Peygamber Efendimizin Doğumuna İlişkin Görüşler

Rivayetçilerin çoğuna göre Peygamber efendimiz, babası Ab*dullah´ın vefatından sonra doğmuştur. Bununla birlikte Abdul*lah´ın doğumdan sonra vefat ettiğini rivayet edenler de olmuştur. Babasının, Peygamberimizin doğumundan sonra vefat ettiğini söyleyenlere göre, doğumuyla babasının vefatı arasındaki süre kimine göre kısa, kimine göre uzundur. Hatta bazıları bu süreyi üç seneye kadar uzatmışlardır. Zahirilerden olan İbn Hazm, bu konuda şunları söylemiştir: "Muhammed (sav) Mekke´de doğmuş*tur. Kendisi üç yaşını tamamlamadan babası vefat etmiştir. Yine kendisi yedi yaşını tamamlamadan da anası vefat etmiştir."

Bu söz, Peygamber efendimizin babasının, kendisinin doğu*mundan 28 ay sonra vefat ettiğini söyleyenlerin ifadelerine yakın*dır. Ancak İbn Hazm´ın söyledikleri, daha uzun bir süreye işaret etmektedir. Çünkü 28 ay, ikibuçuk yıl bile olmamaktadır.

Avane bin Hakem ve onun babasından rivayet edildiğine göre Abdullah, Resulullah (sav) 28 aylıkken vefat etmiştir. Resulul-lah´ın doğumundan yedi ay geçtikten sonra babasının vefat ettiği*ni söyleyenler de olmuştur.

Babasının Peygamber efendimizin daha üç yaşındayken baba*sının vefat ettiğini söyleyenlerin görüşlerini asla kabul etmiyo*ruz. Nitekim onun, bundan sonra doğduğunu söyleyenlerin gö*rüşlerini de kabul etmek mümkün değildir. Çünkü rivayetçilerin ittifaklarına göre Peygamber efendimiz, yetim bir çocuk olarak Sa´d oğulllarından Halime´nin yanında kalıp sütünü emmiştir. Halbuki babası hayatta olsaydı, O´na yetim adını vermek müm*kün olmazdı. Süt emzirme süresinin en azı, süt emzirmeyi tam yapmak isteyen kimseler için, iki tam yıl olduğuna göre, Peygam*ber efendimiz doğar doğmaz, ya da doğumundan çok kısa bir süre sonra süt annesi yanına gönderilmiştir. Babası hayatta olsaydı, süt anasına verildiği zaman ona yetim adını vermek mümkün ol*mazdı. Oysa rivayetçilerin ittifakına göre Sa´d oğullarından olan Halime tarafından emzirilmek üzere teslim alındığı zaman, Pey*gamber efendimiz yetim bir çocuktu.

Ravilerin büyük çoğunluğunun tercih ettikleri görüşe göre, Peygamber efendimiz daha ana karnındayken babası vefat etmiş*tir. ´Tarih´inde İbn Kesir şöyle diyor: "Özet olarak, annesi Pey*gamber efendimize hamile iken babası Abdullah vefat etmiştir. Meşhur olan görüş budur."

İbn Sa´d, Abdurrahman bin Ebi Sa´saa´dan rivayet ederek de*miş ki: "Abdullah bin Abdülmuttaiib, Kureyş´e ait kervanlardan biriyle Şam´a doğru yola çıktı. Bu kervan, Şam´daki ticaretini ta*mamladıktan sonra dönüp Medine´ye uğradı. Medine´ye uğradık*larında Abduimuttalib´in oğlu Abdullah,´ hastalanmıştı. "Ben, da*yılarım olan Neccar oğullarının yanında kalacağım" dedi. Bir ay kadar yanlarında hasta yattı. Bunu duyan Abdülmuttaiib, oğullanndan en büyüğü olan Hâris´i, kardeşi Abdullah´a gönderdi. Haris, Medine´ye geldiğinde onun ölmüş ve defnedilmiş olduğunu gördü. Babası Abdülmuttalib ile kardeşleri onu kaybettiklerinden dolayı çok üzüldüler. Resulüllah (sav) efendimiz, o zaman anası*nın karnında idi. Abdullah, 25 yaşındayken vefat etmişti."

îbn Kesir´in ifadelerinin de işaret ettiği gibi bu sözlerden anla*şıldığına göre Abdullah, evlenmesinden hemen sonra ya da az bir süre sonra ticaret kervanıyla birlikte sefere çıkmıştır. Vefat ettiği zaman 25 yaşındaymış. Evliliğinden çok kısa bir süre sonra ker*vanla ticari yolculuğa çıkmıştır. Bundan anlaşıldığına göre o, 25 yaşına yakın bir çağında evlenmiştir. Abdullah´ın vefatının şerefli oğlu Muhammed´in doğumundan Önce olduğu hususunda Vakıdi şöyle demiştir: "Bizce Abdullah´ın vefatının, şerefli oğlunun doğu*mundan Önce vuku1 bulduğu, görüşlerin en sağlamıdır." Hafız İbn Kesir´in de aktardığı gibi bu, en meşhur olan rivayettir. [1]
 
Peygamber Efendimizin Aile Hayatı



Peygamberimizin aile hayatını öğrenmek için O’nun nasıl bir aile reisi, nasıl bir koca, nasıl bir baba, sosyal ve beşeri ilişkilerinin nasıl olduğunu bilmemiz lâzım.

O’nu tanıyacağız, tanıdığımız gibi yaşayacağız ki, mutlu olabilelim.

Günümüzde aile fâcialarının tamamı Hz.Muhammed’i tanımamanın, O’nun tarzını tarz edinememenin sonucudur.

Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin nasıl bir koca olduğuna baktığımız zaman,
O’nun gibi bir koca olma gayreti içinde çok şeyler öğreniriz.

Peygamberimiz evinde zamanının:


*Bir kısmını ibâdete,

*Bir kısmını ailesine,

*Diğer bir kısmını da kendisine olmak üzere 3’e ayırırdı.

Efendimiz, insanlara bildiğini anlatacak ilk kişilerin aile fertleri olduğunu göstermiştir.

O, kendisine gelen heyetlere:

“Ailenize dönün, burada öğrendiklerinizi onlarla paylaşın...” derdi.

Efendimizin bu yönünden en çok Hz. Aişe (r.anhe) faydalanmıştır. Hz. Hatice (r.anhe) ile beraberliğinde göze çarpan en önemli nokta:

– Dostluk ve

– Arkadaşlıktır.

Hz. Hatice (r.anhe)’nin vefat ettiği yılın Peygamberimizin en çok üzüldüğü yıl “Hüzün yılı” olarak anıldığını biliyoruz.

Veda hutbesinde:

“... Ey insanlar! Sizin kadınlar üzerinde bir takım haklarınız vardır. Onlar sizin haklarınıza özen göstermelidir. Onların da sizin üzerinizde hakları vardır.

Onlara karşı iyi davranınız. Eşlerinize şefkatle muamele ediniz...” buyurmuştur.

Peygamberimiz hanımlarının:


Hem hocası, Hem de kocası idi.

Evi mektepti. O mektebin hocası Efendimiz, talebeleri de hanımları ve çocuklarıydı.

O, hanımlarıyla:

Şaka yapmıştır.

Koşu yapmıştır.

Onlara espri yapmıştır.

Onları gece namazına kaldırmıştır.

Evde hanımlarına yardım etmiştir.

Hanımlarıyla daima istişare ederdi.

“Bir kimse eşine kin beslemesin, onun bir huyunu beğenmezse,
başka huyunu beğenir”
buyururlardı.

“Mü’minlerin imanca en mükemmel olanı, ahlâkça en güzel olanı ve aile
fertlerine yumuşak davrananıdır”
beyanı bugün çok daha iyi anlaşılmaktdadır.

O, hanımlara iyi davranmayı iyi Müslüman olmanın şartı saymıştır. Çünkü insanın hayatta en yakın olduğu kişi hanımıdır.

Peygamberimiz hanımlarıyla:

Sohbet ederdi.

Onlara asla vurmadı.

Hakaret etmedi.

Olgunlukla yaklaştı.

Maddi-manevi ihtiyaçlarını giderdi.

Evlenirken mihirlerini verdi.

Düğünlerinde velime (yemek) verdi.

Hanımın ağzına konan lokmanın sevap olduğunu söylerdi.

Peygamberimize nasıl bir baba oldu diye baktığımızda,
O’nda bizim için örnek hayatı buluruz.

Peygamberimiz:

Çocukları çok severdi.

Sadece kendi çocuklarını değil başkalarının çocuklarını da severdi.

Bir defasında hasta Yahudi çocuğunu ziyaret etmişti. (Ebu Dâvud c/2. sf: 264.)

“Her çocuk Müslüman olarak doğar” buyurdu.

Çocuklara selam verirdi. Onların hatırını sorardı. (Buhari, edep: 81, Müslim, selam: 15)“Bir baba evlâdına iyi bir terbiyeden daha güzel bir miras bırakmaz” buyururlardı.

İnsanlar zihinlerinde kimleri canlandırıyorlar, zihinlerinde kimler örnek olarak
teşekkül ediyorsa, onlara benzemeye çalışacaklardır. Bizi Yaratan’ın bizden istediğini en doğru şekilde yapabilmek için O’nun elçisini adım adım izlemekten başka çâremiz yoktur. Mutluluğumuz da buna bağlıdır.

 
İslâmiyet’in Doğuşu ve Hz.Muhammed Dönemi

Hz. Muhammed, 610 yılında 40 yaşındayken peygamberlikle görevlendirilmiş ve İslam dinini yaymaya başlamıştır.

Mekke’den Medine’ye Hicret (622)

Hicretin Nedenleri

Mekkelilerin Müslümanlara karşı baskılarını artırmaları ve İslâmiyet’in Mekke’de yaşanamaz hale gelmesi

Hz. Peygamberin İslâmiyet’i değişik yerlere yaymak istemesi

Hicretin Sonuçları

Medine’de İslâm site devleti kurulmuştur.

Muhacirlerle Ensar kardeş ilan edilmiştir. Böylece Müslümanlar arasında sosyal dayanışma artmıştır.

Müslümanların Medine’ye yerleşmeleri Mekkelilerin kullandığı Şam ticaret yolunu tehlikeye sokmuştur.

Müslümanlarla Yahudiler arasında savunma ittifakı kurulmuştur. Bu vatandaşlık antlaşması İslâm tarihinin ilk anayasası kabul edilmiştir.

Müslümanlar Mekkelilerin işkence ve baskılarından kurtulmuştur.

İslâmiyet Medine’de daha hızlı bir yayılma göstermiş, kısa zamanda

Müslümanlar büyük bir siyasal güç haline gelmişlerdir.

Bedir Savaşı (624)

Medine’ye hicret eden Müslümanların Mekke’deki mallarının yağmalanıp Şam’da satılması üzerine Hz. Muhammed buna bir misilleme olarak Şam’dan dönen kervanın Medine yakınlarında yolunu kesmek istemiştir. Bu gelişme üzerine Mekkelilerle Müslümanlar arasında Bedir Savaşı yapılmıştır.

Bedir Savaşı’yla;

Müslümanlar siyasi ve dini yönden daha güçlü hale gelmiştir.

Hz. Muhammed’e olan güven artmıştır.

İslâm hukukunun temelleri atılmış, elde edilen ganimetler paylaştırılmıştır.

Şam ticaret yolları Müslümanların kontrolüne geçmiştir.

Uhud Savaşı (625)

Bedir Savaşı’nda mağlup olan Mekkeliler, bu yenilginin acısını çıkarmak için Medine üzerine yürüdüler. Uhud dağı eteklerinde yapılan savaşı Müslümanlar kaybettiler.

Bu olay en çok Yahudileri sevindirmişti. Hz. Muhammed Uhud Savaşı sırasında önceden yapılan anlaşmaya uymayan Yahudileri şehir dışına sürgün etmiştir.

Hendek Savaşı (627)

Yahudilerin maddi destek vererek Mekkelileri kışkırtması ve Mekkelilerin Müslümanların gelişmesini engellemek istemeleri Hendek Savaşı’na neden olmuştur.

Hendek Savaşı’nın Sonucunda;

Müslümanların kuvvetlerinin arttığı ve mağlup edilemiyeceği Kureyşliler tarafından anlaşılmıştır.

Kureyş’in mağlup olmasıyla etraftaki kabileler arasında İslâmiyet’in yayılması hızlanmıştır.

Yahudiler Medine’den çıkarılarak içeriden gelebilecek tehlikeler önlenmiş, böylece Medine tamamen Müslümanların denetimine geçmiştir.

Hendek Savaşı Müslümanların son savunma savaşı oldu. Bu savaştan sonra Mekkeliler savunmaya çekilmiştir.

Hudeybiye Antlaşması (628)

Medine’ye hicret eden Müslümanlar Mekke’ye gidip Kabe’yi ve akrabalarını ziyaret etmek istediler.

Mekkeliler Hz. Muhammed’in önderlik yaptığı bu grubu Mekke’ye sokmadılar.

İki taraf arasındaki görüşmeler sonucunda antlaşma imzalanmıştır.

Hudeybiye Barışı’yla;

Müslümanların siyasi bir varlık olarak imzaladıkları ilk antlaşmadır. Böylece Mekkeliler Müslümanları hukuken tanımıştır.

Müslümanlarla Mekkeliler arasında kaynaşma olmuş, İslâmiyet Mekkeliler ve etrafındaki kabileler arasında yayılmıştır.

Taraflar arasında sert davranışlar yumuşamış, buna paralel olarak ticaret faaliyetleri artmıştır.

Hayber’in Fethi (629)

Mekke’den gelecek saldırı tehlikesini önleyen Hz. Muhammed, Hendek Savaşı’nın yapılmasında önemli rol oynayan Yahudilerin oturduğu Hayber’i fethetti. Yahudilerin vergi ödemeleri şartıyla burada yaşamalarına izin verildi. Böylece Şam ticaret yollarının güvenliği sağlanmıştır.

Mute Savaşı (629)

Arap olmayan uluslarla Müslümanların ilk mücadelesi Mute Savaşı’yla başlamıştır. Müslümanlar bu savaşta Bizans ordusuna karşı kesin bir başarı sağlayamamıştır. Bizans ile Müslümanlar arasında ilk savaş yapılmıştır.

Mekke’nin Fethi (630)

Hz.Muhammed, Hudeybiye Antlaşması’na uymayan Mekkeliler üzerine 10.000 kadar askerle sefere çıktı. Güçlenen ordu şehri kuşatmış, ciddi bir direnme görmeden Mekke’yi fethetmiştir.

Mekke’nin fethinden sonra Müşriklerle Müslümanlar arasında Huneyn Savaşı yapılmış ve Taif kuşatılmıştır.

Bizans Ordusu’na karşı yapılan Tebük seferi sırasında Gassani Arapları Müslümanlığı kabul ettiler.

Tebük seferi Arap Yarımadası’nda siyasal birliğin önemli ölçüde kurulduğunu göstermektedir.

Tebük Hz. Muhammed’in son seferi olmuştur.

Hz. Muhammed, Tebük Seferi’nden Medine’ye döndükten bir yıl sonra hac yapmak amacıyla Mekke’ye gitmiştir.

Veda Haccı’ndan sonra Hz. Peygamber rahatsızlanarak 8 Haziran 632’de 63 yaşındayken vefat etmiştir.

Dört Halife Devri (632 - 661)

Hz. Muhammed, vefatı sırasında fertlerin seçme haklarına saygılı davranmak amacıyla yerine kimseyi tayin etmemiştir.

Müslümanlar Kureyş’in ileri gelenlerinden Hz. Ebubekir halife seçtiler.

Dört Halife Devri’nde Halifeler seçimle belirlendiği için bu döneme “Cumhuriyet” denilmiştir.

1. Hz. Ebubekir Dönemi (632 - 634)

İç Olaylar

Hz. Muhammed’in vefatından sonra zekat vermeyen ve dinden dönenlerle mücadele edilerek düzen sağlanmıştır.

Yalancı peygamberler ortadan kaldırılmıştır.

Kur’an-ı Kerim ayetleri toplanarak bir kitap haline getirilmiştir.

Kuran-ı Kerim’in kitap haline getirilmesinde;

Hz. Muhammed’in vefat etmesi

Yalancı peygamberlerin ortaya çıkması

Hafızların savaşlarda şehit olmaları

Ayetlerle hadislerin birbirine karışmasının önlenmek istenmesi

Kuran ayetleri arasına rivayetlerin girmesinin önlenmek istenmesi

Kuran’ın yazılı olduğu malzemenin (deri, taş, ağaç gibi) korunmasındaki zorluklar

etkili olmuştur.

Dış Olaylar

Hz. Muhammed’in hazırladığı ordu Hz. Ebubekir tarafından Suriye’ye gönderilmiştir. Bu seferle Arap Yarımadası dışında ilk fetihler başlamıştır.

2. Hz. Ömer Dönemi (634 - 644)

Siyasal Gelişmeler

Suriye, Filistin, İran, Irak, Mısır, Azerbaycan fethedilmiştir.

İslâm kültürü ilk kez bu dönemde farklı kültürlerle karşılaşmıştır. Bizans ve Sasani kültürleri İslâm kültürünü olumlu yönde etkilemiştir.

Teşkilatlanma Alanındaki Gelişmeler

Hz. Ömer zamanında toprakların genişlemesiyle yeni düzenlemelere gidilmiştir:

Hicretin 20. yılında daha çok mali problemleri çözümlemek için ilk divan örgütü kurulmuştur.

Vilayetlere gönderilen valilerin yanına adalet işlerinden sorumlu kadılar gönderilmiştir.

Fetih edilen yerler ilk defa yönetim birimlerine ayrıldı. Böylece ülke büyük illere bölünmüştür.

İlk defa Hz. Ömer döneminde stratejik önemi olan yerlere daimi ordugahlar (cündler) kurulmuştur.

Bu ordugahlar yapılan fetihlerde önemli rol oynamıştır. İkta sistemi, ilk defa bu dönemde uygulanmıştır.

3. Hz. Osman Dönemi (644 - 656)

İran’ın fethi tamamlanmış, Trablusgarp ve Tunus fethedilmiştir. Kafkaslara giren İslam Orduları Hazarlara yenilerek Kafkasların güneyine çekilmiştir.

Şam’ da ilk kez donanma kurulmuş, Kıbrıs bu donanmanın seferleri sonucunda vergiye bağlanmış, Rodos fethedilmiştir.

Kur’an–ı Kerim’in Çoğaltılması

Dört Halife döneminde sınırların genişlemesine paralel olarak değişik uluslar İslâmiyet’i benimsemişti.

Farklı dil ve şiveleri kullanan toplumlarda Kur’an–ı Kerim’in değişik okuma şekilleri ortaya çıktı.

Bu durumu önlemek amacıyla Hz. Osman döneminde bir heyet kurularak Kur’an çoğaltılmıştır (651).

İç Karışıklıkların Başlaması

Hz. Osman döneminde;

Önemli görevlere Emevi ailesinden kişilerin getirilmesi

Yahudi asıllı Abdullah b. Sebe’nin ve İslâmiyet’i kabul etmiş gibi görünüp gerçekte benimsemeyen (münafık) kişilerin çalışmaları

Ganimet gelirlerinin azalması ve orduda memnuniyetsizlikler isyanları başlatmıştır.

Hz. Osman döneminde yaşanan bu olaylar sonucunda;

İslâm dünyasında ilk defa anarşi faaliyetleri başlamıştır.
İslâm dünyasında başlayan görüş ayrılıkları; karışıklıklara ve fetihlerin durmasına neden olmuştur.

4. Hz. Ali Dönemi (656 - 661)

Hz. Ali’nin halife seçilmesinden kısa bir süre sonra, Hz. Osman’ın katillerinin bulunmasında yavaş davranıldığını söyleyen Hz. Muaviye ve Hz. Aişe, Hz. Ali’nin halifeliğini tanımadılar.

Bu nedenle Hz. Aişe’nin önderliğindeki Mekke grubu ile Hz. Ali grubu arasında Cemel Savaşı yapılmıştır (656).

Müslümanlar arasında yapılan bu ilk savaşı Hz. Ali kazanmış ve İslâm dünyasında herhangi bir ayrılık olmamıştır.

Hz. Muaviye’nin başını çektiği Şam grubu ile Hz. Ali grubu arasında Sıffin Savaşı yapılmıştır (657). Hakem Olayı’ndan sonra Müslümanlar, siyasal gruba ayrılmıştır.

Hariciler; 661’de sadece Hz. Ali’yi şehit etmişlerdir. Dört Halife dönemi bitmiş, Emeviler dönemi başlamıştır.

Emeviler Devleti (661 - 750)

Muaviye Dönemi (661 - 680)

Muaviye dönemde, iç düzen yeniden sağlamlaştırıldıktan sonra fetihler yeniden başlatılmıştır. Doğu’da Maveraünnehir’e girilmiş, İstanbul iki kez Müslümanlar tarafından kuşatılmış, fakat başarı sağlanamamıştır.

Muaviye döneminin en önemli olaylarından birisi de kendisi ölmeden oğlu Yezid’i veliaht ve halife ilan etmesidir. Böylece halifelik babadan oğula geçen “saltanat”a dönüşmüştür.

Yezid Dönemi (680 - 685)

Yezid döneminin en önemli gelişmesi Kerbela Olayı’dır. Hz. Peygamberin torunu Hz. Hüseyin, halifeliğin babadan oğula geçemeyeceğini ve seçim yapılması gerektiğini söyleyerek Kûfe’ye doğru yola çıktı. Fakat Yezid’in komutanı Ubeydullah, Hz. Hüseyin’i ve yanındakileri Kerbela’da durdurdu.

Bir müddet sonra Hz. Hüseyin’i ve yanındakileri kılıçtan geçirdi (10 Muharrem 680).

Bu olay Müslümanların; Şiiler ve Sünniler şeklinde kesin olarak gruplara ayrılmasına neden olmuştur.

Kerbela’da Hz. Peygamberin torununun şehid edilmesi İslâm dünyasında Emevilere karşı isyanların çıkmasına ve düşmanlığın artmasına neden olmuştur.

Abdülmelik Dönemi (685 - 705)

Arapçanın resmi dil olarak kabul edilmesi ve ilk İslâm parasının bastırılması Abdülmelik döneminde gerçekleştirilmiştir.

Velid Dönemi (705 - 715)

Tarık b. Ziyad komutasındaki İslâm orduları 711’de İspanya’nın fethine başlamıştır. Daha sonra buraya Endülüs ismi verilmiştir.

Müslümanlar 732’de Puvatya Savaşı’nda Franklara yenilinceye kadar ilerlediler. Puvatya Savaşı sonucunda Avrupa’daki son sınır Pirene dağları olarak kalmıştır.

Emevilerin Yıkılışında;

Arap milliyetçiliği yapmaları ve diğer milletlere değer vermemeleri

Fetih hareketlerinin durması

Emevilerin Hz. Muhammed’in soyundan gelenlere iyi davranmamaları

Arap kabileleri arasındaki rekabetin savaşlara dönüşmesi

Emeviler Devleti, Horasan valisi Ebu Müslim Horasani’nin isyanı ve Emevi halifesi Mervan’ın öldürülmesiyle sona ermesi

gibi nedenler etkili olmuştur.

Abbasiler Devleti (750 - 1258)

751’de Talas Savaşı yapılmıştır. Bu savaşta Türklerin Karluk, Yağma ve Çiğil boyları Abbasilere yardım etmiş, savaştan sonra da İslâmiyet’i kabul etmişlerdir.

Halife Mansur döneminde ilk kez eski Yunan ve Hellenistik medeniyetine ait eserler tercüme edilmeye başlanmıştır.

Abbasilerin en parlak dönemi Harun Reşid’in halifeliği sırasında yaşanmıştır.

Bu dönemde halkın yaşam standartı yükselmiş, kültür ve mimari alanda çalışmalar yapılmıştır.

Harun Reşid döneminde Bizans sınırında “Avasım” eyaleti kuruldu. Anadolu’da Tarsus’tan doğu yönüne uzanan bir hat boyunca kurulan bu şehirlere Türkler yerleştirilmiştir.

Harun Reşid’in oğullarından Memun zamanında Türkler devlet kademelerinde ve orduda yer aldılar.

Sadece Türkler için kurulan Samerra şehri kısa bir süre devletin yönetim merkezi olmuştur.

Abbasilerin Dağılması ve Yeni Devletlerin Kurulması

IX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Abbasi halifelerinin otoritesinin zayıflaması nedeniyle eyaletlerdeki askeri valiler (Emir’ül Ümera) bağımsızlıklarını ilan etmeye başlamışlardır.

Böylece Abbasi sınırları giderek daralmıştır.

Abbasilerin Genel Özellikleri

Abbasiler Arap olmayan uluslara hoşgörüyle yaklaşmış ve İslâmiyet’in daha fazla yayılmasını sağlamışlardır.

Bu dönemde Emevilere göre bilim – kültür alanında daha çok gelişme gözlenmiştir.

Türkler ilk kez bu dönemde İslâmiyet’i kitleler halinde benimsemişlerdir.

Abbasilerin denizciliğe önem vermemeleri ticari ve askeri alanda gelişmelerini engellemiştir.

 
Siyerin Anlamı Nedir ?

Siyerin anlamı?

SİYER

Hz. Muhammed (s.a.s)'in hayat hikâyesi:


"Siyer", Arapça "sîre" sözcüğünün çoğulu olup Peygamber (s.a.s)'in hayatını (hal tercümesini) anlatmak için kullanılır.

Zaman içinde: Soy dizini, doğumu, çocukluğu, gençlik yılları, peygamberliği, Mekke ve Medine'de meydana gelen olaylar ve gerçekleşen savaşları da içine alacak şekilde, doğumundan ölümüne kadar Hz. Peygamber (s.a.s)'in hayatından sözeden kitaplara "Siyer-i Nebî", "es-Siretü'n-Nebeviyye" veya kısaca "Siyer" adı verilmiştir.

Siyer ile sıkça beraber kullanılan ve savaş, savaş yeri, savaş menkıbesi anlamlarını ihtiva eden "Meğâzi" kelimesi vardır.

Hz. Muhammed (s.a.s)'in savaşlarının anlatıldığı kitaplara da aynı ad verilmiştir.

İzahlardan da anlaşılacağı üzere siyer, daha genel, meğâzî ise daha dar anlamı ifade eder. Ancak bu iki isim sık sık karıştırılmış ve birbirini ifade edecek tarzda kullanılmıştır.

Bazı meğâzi türü eserler, siyer kaynakları gibi, Hz. Peygamber (s.a.s)'in hayatından bütünüyle bahseder ve yazıları bu tür meğâzi kitapları Siyer-i Nebî türü eserleri andırırlar.

Ancak çoğunlukla meğâzî türü eserler, Peygamberimizin savaşlarını asıl olarak ele almışlardır.

Siyer, bir yönüyle Hadis'e bir yönüyle de İslâm tarihinin içine girmiştir.

Gerçekten siyer, Hz. Peygamber (s.a.s)'in söz ve davranışlarından bahseden Hadis ilminin bilinmesini gerekli kıldığı gibi; O'nun hayatının her safhasından bilgi vermesi itibariyle de İslam tarihinin bir bölümünü oluşturur.

Nitekim İslâm âlimlerinin çoğu, siyerden itibaren İslâm tarihini bir bütün halinde ele almışlar ve eserlerinde, Hz. Peygamber (s.a.s)'in hayatından -hattâ öncesinden- başlayarak İslâm tarihi ile ilgili olayları, yaşadıkları döneme kadar anlatmışlardır.

Siyer'in kaynakları arasında ilk sırayı, nüzulünden itibaren hiçbir tahribat ve tahrifata uğramamış olan Kur'ân-ı Kerim alır.

Herhangi bir olay konusunda Kur'ân'da âyet ve işaretler varken başka bir kaynak aramaya ihtiyaç yoktur. Kaynaklarda ikinci sıra hadis-i şeriflerindir.

Özellikle Hz. Peygamber'in Medine'de geçirdiği hayata ait bilgiler, hadislerde bütün ayrıntılarıyla bulunabilir.

Bu iki kaynak, İslâmî ilimlerin her dalında olduğu gibi, Siyer için de vazgeçilmez kaynaklar durumundadır.

Siyerin kaynakları arasında Sahabe'den gelen rivâyetlerin yeri oldukça önemlidir.

Hz. Peygamber (s.a.s)'den gördüklerini, duyduklarını kendilerinden sonraki nesle sözlü olarak aktaran bu güzide topluluğun anlattıkları, Emeviler devrinden itibaren yazılı belgeler olarak ortaya konmuş ve bunlar ilk Siyer ve Meğâzi kitaplarına kaynaklık teşkil etmiştir.

Siyer-i Nebî, bir süre şifâhi nakil olarak devam ettikten sonra, tedvin edilmeye başlandı. Siyer'i ilk tedvin eden, İbn Şihâb ez-Zühri (öl. 122/739)'dir.

Siyer alanında İslam tarihinde büyük şöhrete ulaşmış dört eser vardır. Bunlar "Siyer-i erbaa" (En ünlü dört siyer) adını almışlardır.

Bunlar; İbn Hişam'in "es-Siretü'n-Nebeviye"si; İbn Seyyidin-Nâs'ın "Uyûnül-Eser' ı; Muhammed b. Yusuf ed-Dımaşki'nin "Sebilül-Hedyi ve'r-Reşâd "ı ve Ali b. Burhaneddin el-Halebî'nin "İnsânül-Uyün"udur.

Mefail HIZLI

 
Geri