Sandığı Kadar Modern Olmayan Emre'nin Dramı

🕒 Konu sahibi 3 saat önce aktifti
Man_Perez-810x540.jpg

Beyler, merhaba! İki dakika kahvehanenize girip, "bişiyler" bırakıp kaçacağım...

1.Evre: Hazırlık
İçinde bulunduğu halkı ‘eğitimsiz’ ve ‘kültürsüz’ bulan Emre için beklenen gün gelmişti. Artık bir ulaşım problemi olarak annesinin öğrenciyken kendisine yolladığı erzakları otogardan nasıl alacağını değil, kayak takımlarını arabasının küçük bagajına en optimum şekilde nasıl yerleştireceğini düşünmesi gereken o günler! Yaşam kalitesi mutlaka artacaktı, etrafının sadece klasik müzik dinleyip her akşam iki kadeh viski yuvarlayan ve kendisini yolda gördüklerinde Faucault ya da Kinsey scale hakkında derin analizler yapan kişilerle dolup taşacağı günlerin hayalini kuruyordu. Acaba Emre, Kinsey scale’de nerdeydi? Kesinlikle 4’ün altındaydı. Bu arada numerolojiye bayılırdı. Ay burcu oğlaktaydı. Bu arada INTP’ydi. Onunla muhatap olan herkes Schopenhauer ya da Nietzsche’yi Google’a bakmadan harf hatasiz yazabilmeliydi artik.

Her şeyden önce yaşamak zorunda kaldığı bu kültürü o seçmemişti ve kimse bitki değildi. İnsanlar özgürdü ve bu özgürlük kutlanmalıydı. Bu kültürün her dakikası, hatta her mikrosaniyesi tüylerini diken diken ediyordu. Maalesef epilasyon problemi de vardi Emre’nin. Emre’nin eleştirileri sonsuzdu; bu farkındalığının ne kadar yüksek olduğunun kanıtı gibiydi adeta. Oturduğu köşeden kendi ubermenschligini ilan etmiş gibiydi. Herkes ne basit, ne “alt kültür”dü böyle. Televizyon, radyo, insanlar, ilişkiler…

Emre iğreniyordu. Emre “Mustafa Hakkındaki Herşey”’deki Mustafa’yı andırıyordu, ama henüz para ve başarı edinememişti. Onun için bunlarin pek bir önemi yoktu, çünkü dünya inanılmaz fırsatlarla doluydu. Hepsi olmasa da bazıları Emre’yi bekliyordu. Emre’yi farklı kılan neydi? Bir saniye, her şeyden önce Emre Dire Straits ve Phish dinliyordu, alakasız bir konuşma esnasında geçmişte izlediği filmlerden alıntı yapmaya bayilirdi. “Sex positive” idi. Özgürlüğe inanıyordu. Kimse kimseyi yargılamamalıydı, sürücüler yayalara iki elleri kanda olsa da yol vermeliydi, bira ucuz olmalıydı. Bira göbekliydi Emre. Kendisine ozen gostermese de ve yakışıklı olmasa da kadınlar ona anaç bir ilgi gostermeli ve ilişki teklif etmeliydi. O da reddetmeliydi.

Kadınlar demişken! Kadınlar kendilerini gercekleştirmeliydi Emre’ye göre, köylü gibi olmamalıydılar. -Emre age gender gap, glass ceiling gibi havalı terimleri cümlelerinin içinde kullanmaya başlamıştı- Ama bir saniye, kuzenini, o askerdeyken isteyeni çok olmasina rağmen 18 ay bekleyen kızın hikayesi Emre’ye çok duygusal geliyordu. Kadınlar kendilerini kullandırmamalıydı. Emre’nin anneannesinin eş arayan genç kızlara bir erkeği eş olarak seçerken düşünmeleri gereken kriterleri anlattığı muhteşem öğüt şu şekildeydi:

“tahsili bitir.
anneni yitir.
arabayı getir.
gel beni götür."


Sonuçta Emre English Patient‘i izlerken ağlamıştı. Bu arada Notebook’un sonunda da gözleri dolmuştu, tek gecelik ilişkilerin adamı değildi. Yine de bu ülke kesinlikle Emre’ye hitap etmiyordu. İnsanlar çöpleri ayrıştırmıyordu. Zaten Türkçe de o kadar derin bir dil değildi, bu arada ‘significant other’in türkçesi neydi, kesinlikle ‘hayat arkadasi’ değildi. Kapıcı ve çaycı kültürü neydi öyle. Emre artık çayını kendi almak, çöpünü de kendi atmak istiyordu. O bir dünya vatandaşıydı. Daha fazla uğraşamayacaktı artık, eleştirmekten yorulmuştu.

2.Evre: Hayranlık
Emre Bilkent mezunuydu, daha önce Erasmus için kısa süreliğine yurtdışında bulunmuştu, ama gittiği ülkelerde hiç para kazanma derdi olmamıştı. Erasmus’tayken etrafı kendisi gibi kısa sureliğine farklı ülkelerden gelen öğrencilerle doluydu. Konuşurken problem yaşamıyordu, ama hiçbir zaman aksanı da, kendisi de ‘cute’ bulunmamıştı. Bulunduğu süre içinde hiç “ama sen de hiç türke benzemiyorsun” cümlesini duymamıştı, duysa bu övgüyü kesinlikle buruk bir gülümsemeyle bağrrına basacaktı. Etrafındaki fransız erkeklere en guzel ‘table wine’ hangisi diye sorulurken, Emre’ye biber salçasını soracak halleri yoktu.


Tipinden midir nedir insanlar oralı olmadığını hemen farkediyorlardı. Mesela onunla konuşurken kahvesine krema isteyip istemediğini soran barista ‘krema krema’ diyerek ekstradan eliyle işaret ediyordu. Ne oluyordu böyle, bunlara gerek yoktu. Emre her seyi anlıyor ve görüyordu, bir ubermenschti Emre. Neyse ki genellikle oralı kişilerle muhatap olmuyordu, iş veya ev aramıyordu. Fatura ödemiyordu. Tam olarak toplum yaşamının bir parçası olmamıştı ve olmasına da gerek yoktu. Okula gidip geliyor ve basit bir yaşam sürüyordu. Bir şeyleri farketmeye başlamıştı. Tanrım insanlar ne kibardı böyle. Market kuyruğunda beklerken yaşli bir kadın ona sırasını vermisti. 2 hafta önce, bakmaya bile kıyamayacağı güzel bir kız ona NEDENSİZCE gülümsemişti. Emre şok olmuştu. Keske 5 yıl önce gelseydi buraya. O kadar sevmisti ki birileri onu tekrar herhangi bir rahmin içine birkaç aylığına tekrar hapsetse ve yeniden burda doğursa iyi olurdu.

Türkiye’ye döndüğünde arkadasları Emre icin “bakın Emre’ye, Emre bozulmadan kaldı” demişlerdi.

3.Evre: Yüzleşme ve Çöküş
Artık yeniden burdaydı, buradaki yeni hayatına daha eğitimli ve daha başarılı bir şekilde başlayacaktı. Temelli yerleşmeye gelmisti Emre. Uzun sure iş aradı. Düzgün bir iş bulması 3 yılını aldı Emre’nin, ama pes etmeye hiç niyeti yoktu. Bazı şeyler oluyordu ve Emre oraya ait olmadığını hissediyordu, ama sonra yeniden iş güç telaşına kapılıyor, yaşadığı her neyse unutuyordu. Sonra tarihin yeniden tekerrür etmesi gibi bunların hepsi tekrarlanıyordu. Emre anlayamıyordu neden insanlarla derin ilişkiler kuramadığını ve bir şeylerin neden hep yüzeysel kaldığını. Bunu önce “language barrier” olarak yorumlamıştı, bunu da aşacaktı.
İlginç bir şekilde yaşadığı şeyi adlandırması zor geliyordu. Emre’nin yaşamı çok iyi gitmiyordu. Bir süre kendini oradaki arkadaşlarina Türkiye’de olan bitenden şikayet ederken buldu, sonra gündeliğe gittigi evde kocasindan dayak yediğinden bahseden temizlikçilere benzetti kendini. Emre kendisini cok sert eleştirirdi.

Daha sonra Emre neden düzgün bir ilişki yaşayamadığını sorgulamaya başladı. Buradaki 4. yılıydı. Emre alınganlaşmıştı. Hiç kafasına takmaması gereken şeyleri ırkçılık olarak yorumlamaya başlamıştı. Şikayet ettiğinde birileri Emre’ye “bak Emre ırkçılık var ama iyi insanlar da var” diyordu. Emre umutlanıyordu, ama genellikle Emre sohbet ettiği kimseye ‘ben verdiğimden daha fazlasini aldım’ duygusunu hissettiremiyordu. İnsanları sıkıyordu. İnsanlar onunla konuşurken ya onu eğitiyormuş, ya da ona yardım ediyormuş gibi hissediyordu. Bu durum zaten alıngan bir varlık olan Emre’yi iyice gücendiriyordu. Emre’nin sandığı kadar modern olmadığını idraki ‘iki gay erkek yatakta, kim kimi s…r?’ esprisine 35. yaşında hala gülebildigini fark etmesiyle başladı. Emre kendisinden bir Sara Ahmed çıkmayacağını ama teorik olarak kabulleniyormuş gibi görünüp ‘aman bana ne ya! ne yaparlarsa yapsınlar’ dedigi her şeyi, gerçek hayatta görmeye alışkın olmadığını kabullendi böylece. Dünya kirlenmişti. O hariç, güzel olan hersey kapılmıştı. 35 yaşındaki bir adam için burda aileye önem veren hanım hanımcık kızlar yoktu, burası aşkı hemen tüketen, basit ve görgüsüz kızlar ile doluydu. Buradaki erkeklerin ağzi çok iyi laf yapıyordu. Emre baktığı her güzel kızda ‘thousand cock stare’ görüyordu. Kimse Emre’ye aradığı o anaç ilgiyi göstermeyecekti. Yanlış anlaşılmasın, Emre kızları yargılamıyordu, o zaten hep onlar tarafından yargılanıyordu.Hala tecavüz şakalarına gülmesi, bir lezbiyen çiftin yetiştirdiği çocuğun otomatik olarak baba figürüne ihtiyaç duyacağını düşünmesi bir yana, Emre artık o aradığı derin kişiyi bulamayacağını biliyordu. Çünkü Emre ne sandığı kadar derin, ne de moderndi. İçselleştirmediğini sandığı kültürü fazlasıyla içselleştirmişti. Artık her şeyi anlıyor ve aynı zamanda anlamıyordu. “Üst kültür”, “alt kültür” kelimelerini duyduğunda çıldırıyordu. Feminizm bir yere kadardı. Birileri Alice Walker’in third wave feminizm’inden ya da Rebecca walker’dan bahsettiginde ‘hmm’ deyip geçiyordu. Bu insanlar Emre’yi nerden buluyorlardı allah aşkına? Karşısına eli yüzü düzgün tipler değil, böyle tipler çıkıp duruyordu. Emre’nin o derin bulduğu ve özlemini çektiği muhabbetler için ne vakti ne de sabrı vardı artık. Emre’ye büyüdüğü topraklarda ‘erillik’ aşılanmıştı, feminizm değil. Kitaplar ona hiçbir şey vermiyordu. Filmler artık canını sıkıyordu. Netflix dizileri resmen gay’liği özendiriyordu. Emre delirmek üzereydi. Bunları bu ülkeye ilk geldiginde nasıl görememişti?; insanların gerçek yüzünü görememişti. Emre ışıltılı bir büyünün altında hipnotize olmuştu. Emre İngilizcenin ne kadar yetersiz bir dil olduğunu düşünüyordu, sahi ‘hayırlısı olsun’un ingilizcesi neydi?

Biz üzdük, siz üzmeyin emre'leri.

Görsel: Man Perez.

 
Sandığı Kadar Modern Olmayan Emre’nin Dramı – 2
Douglas Coupland, JPod’da “erkekler 40’lı yaşlarda acılaşmaya başlarlar” diye genelleme yaparken Emre’yi örneklem kümesinin dışında tutmuş olmalıydı. Türkiye’ye dönüş yolunda Emre’nin Hinge, OkCupid ve Coffee Meets Bagel hesaplarını silerkenki yüz ifadesini görse böyle düşünmezdi. Emre kendince gayet tatlıydı çünkü. Tea Meets Pretzel>Coffee Meets Bagel. 44 yaşından gün aldığı bu günlerde eski yıllara göre daha mutluydu artık. 29 yaşında ayrıldığı Türkiye’ye geri dönmüştü. Bir şeyler eksik kalmıştı yıllarca, ama artık tamamlanma vakti gelmişti. Ying looking for Yang. Yalnızlık ve soğuk insanlarla dolu bir kültürden çıkınca, semt pazarında “abicim” diye seslenen pazarcının yakınlığı bile onu etkiliyordu. Emre’nin ait olduğu yer burasıydı. Arkadan öne 2 kişi uzatır mıydı? Uzatırdı.


Emre bir yuva kurmak istiyordu. Ruh eşini arıyordu. Soranlara “nasip, kısmet, acelesi yok” diyordu, ama bir yandan da müstakbel eşiyle balayına çıktığını ve pederin Didim’deki yazlığında İngiliz komşularına balkondan şöyle seslendiğini hayal ediyordu: “Happy wife, happy life.” Emre’nin prensesi nerdeydi?



Son yıllarda yalnızlıktan ne yapacağını bilememiş, bu yüzden sosyal medyaya sarmıştı. Tam tamina 67000 tweet. Haftalık ortalama 20 taneden, toplamda 759 adet LinkedIn paylaşımı. Instagram. Slack. Arada sırada güzel kızlar Linkedin vasıtasıyla çalıştığı firmaya iş başvurusu yapıyorlardı. CV’leri sistemde kayıtlı olmasına rağmen Emre, tekrar tekrar profillerine bakıyordu. Onların profillerine bakıldığı bildirimini aldıklarını bilerek yapıyordu bunu. Vermek istediği mesaj açıktı. GÜÇ. “Ben istersem işe alınırsınız” Capiche?


Emre Kendi Podcastini Yayınlıyor

Red Pill. Blue Pill. Hepsini hatmetmişti. Bu sıralar film diyaloglari yerine Robert Kawasaki-Rich Dad Poor Dad kitabından alıntılar yapıyordu. Awaken the Giant within Emre. Görünürde hiçbir işe yaramıyordu bunlar. Hedeflediği kişilerin ilgisini çekememişti. Belirli bir yaştan sonra yeni insanlarla tanışmak zaten zordu. Biraz hayal kırıklığı yaşamaya başlamıştı. Kendisiyle ilgilenenler hem fiziksel olarak hem de kafa yapısı olarak beklentilerinin çok altındaydı. Ooooof. Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda kitabında, yani 1929 yılında, faşizmin başlıca özelliğinin “kendini ön plana süren bir erkeklik” (self-assertive virility) olduğunu anlatmıştı. Emre de sanki bu kitabı okumuşcasına övündüğü erkekliğini ve fikirlerini ön plana çıkartacağı ve yatacağı bir platform ihtiyacındaydı. Podcast. Kimsenin dinlemeyeceği bir podcast daha. Neden olmasın? Arkadaşıyla beraber yayınladığı 3. bölümde tam corona virüs sonrası oluşacak yeni normalden bahsediyorlardı ki, konu hasbelkader transgender kişilere ve eşcinselliğe geldi. 15 yıl yurtdışında yaşamış Emre’nin ağzından şu cümleler döküldü:


“Allah sizi böyle yaratmış abi. Yaşayın gidin işte. Rezillik bunun adı, başka bir şey değil.”


Arkadaşı sessiz kaldı Emre’nin bu yorumuna. Emre bunu garipsedi.

Emre iş arkadaşı Selma’nın ondan hoşlandığından emindi, ama Selma’nın yaşı biraz geçkinceydi. Emre kesinlikle çocuk istiyordu. IVF. Surrogacy. Bir sürü para demek. Selma’yla olmazdı. “Umarım anlar” diye düşündü Emre. Geçen gün kahvecide tanıştığı ona gülümseyen kadın çok hoştu, ama muhabbet ilerlememişti bir türlü.



“Kadınları anlamak imkansız, beyinlerinden ne geçtiğini anlayamıyorsun.” diye şikayet ediyordu Emre yayınladığı podcastteki 17. bölümde.

“Keşke tanıştığım kadınların benim hakkımda ne düşündüklerini bilsem. En azından umutlanmam.”

Rabia, 26, Emre’nin başarısız flört girişimi:

Aslında kim olduğumu bilseler benden nefret edeceklerinden emin olduğum insanların haklarını savunuyorum o grupta Emre. Bunu yaparken rahatsız olmuyorum. Vakit kaybettiğimi de düşünmedim hiç. Çünkü inandığım bir şey sonuçta. Bunun için Almanca bir kelime var mı? Bu durumu tanımlaması için yani. Ben “le big mac” dendiginde benimle gülümseyecek Fransız birini aradım hep, yani olaylara benim gibi dışardan bakabilen. Anlıyor musun?

Emre: Sen boşver başkalarını, sen kendini düşün. Ben Almanya’da da yaşadım. Almanca aslında o kadar da zengin bir dil değil. Her şey için de kelime aramana gerek yok.

(Konuşma biter)

Seninle tanıştığımda “Yaş sadece bir sayıdır. Hiçbir şey için de geç değildir” türü söylemlerinden anlamalıydım Emre. Ben kendi yaş grubumdaki erkeklerden hoşlanıyorum. Sonuçta ben 46 yaşına geldiğimde sen 64 olacaksın. Sence sağlıklı bir ilişki olur mu bu? Benim için en güzel ilişki biriyle aynı süreçlerden geçtiğim ilişki türüdür. 20. yılındasın iş hayatında. Sen emekli olunca ne yapacağını düşünüyorsun, bense ne zaman terfi alacağımı. Bana tuhaf gelen, Zeki Demirkubuz’un Kader filmindeki esnaf tarzı “senin için her şeyi yaparım” türü arabesk söylemlerin var. Sen ne yapabilirsin benim için? Toplumun sana verdiklerini bana da vermesini mi sağlarsın? Saygınlık mı kazandırırsın? Beni deli diye yaftalanmaktan mı kurtarırsın? Sana ne söylesem “ben o yollardan çoktan geçtim” türü cevaplar alıyorum. Her şeyi küçümsüyorsun. Haliyle sıkılıyorum senden. Seninle düzgün bir şekilde iletişim kuramıyorum. Samimi bir şekilde soruyorum: sen ne yapabilirsin benim gibiler için? O kadar acımasız ve boş geliyorsun ki bazen Emre, merhamet enjekte etmek istiyorum beyninin boş kısımlarına. Bilimsel olarak mümkün mü bu, birine empati yeteneği kazandırmaktan bahsediyorum?

Selma, 49, Emre’nin iş arkadaşı:

Seni ilk kez, işe başladığımızda aldığımız ortak eğitimde herkes okuduğu kitaplardan bahsederken bana heyecanla, “peki hiç İskender Pala okudun mu,” diye sorduğunda farketmiştim Emre. Maalesef seninle birazcık konuşunca beynim seni otomatikman kategorize etmişti. Hep derler ya, bir yerden sonra tanıştığın herkes sana daha önce tanıştığın başka birilerini anımsatır. Ben sanırım artık o yerdeydim. Sen de bana konuşma tarzınla ve hareketlerinle daha önce tanıştığım, fırsatı olmadığı için cahil kalmış insanları anımsatıyordun. Konuşmamızın arasında övünür gibi ‘ben biraz eski kafalıyım’ demiştin. Onay bekliyor gibiydin benden, eski kafalı olmanın iyi bir şey olduğu onayını. O günden sonra, sanki seni her gördüğümde duruşun, bakışın kısaca senle ilgili her şey bu cümleyi bağırmaya başlamıştı: “ben biraz eski kafalıyım.”

İçimde acıma ile karışık bir merhamet duygusu uyandırıyordun. Sonuçta uzun yıllar Türkiye’de değildin, hiçbir yerle tam anlamıyla bağ kuramayışını anlayabiliyordum. Bu durum seni masum kılmıyordu, yani sana baktığımda aman ne ızdıraplar çekmiş bir azize görmüyordum, ama bu düşünce kesinlikle sana ve senin gibilere daha fazla müsamaha göstermem için yeterli oluyordu. Günde 15 saat çalışmak zorunda olan kaçak bir göçmeni, 10 yıldır o ülkede yaşamasına rağmen yerel dili akıcı bir şekilde konuşamadığı için küçümser misin? Ben yapmam. Yine de öğle yemekleri için gittiğimiz ve senin kasıntı bir şekilde oturduğun o restaurantta, sana iki beden küçük gelen açık mavi renkteki dapdar gömleğinin içinden bedenini hareket ettirmeye çalışırkenki Pinokyovari halinle beni güldürmeyi başarıyordun.

Senin cahilliğindeki tek sorun senin cahilliğinden utanmamandı. Bunu değiştirmeye çalışmıyordun. Seninki meydan okuyan bir cahillikti. Senden bir Martin Eden çıkmazdı. Duygusal zekan bir hayli düşüktü. Buna rağmen benim de sende acıma duygusu uyandırdığımı anlamam geç olmadı.


Biraz düşününce hareketlerini, ne bileyim kapı tutmalarını, ofisten geç ayrıldığımızda “aman seni yalnız bırakmayayım taksi gelene kadar yanında durayım” deyişlerini, yeğeninin üniversiteye giriş sınavında kaçıncı tercihine yerleştiğinden böbürlenişlerini, sadece bana yaptığın ve benim yalnız olduğum varsayımı üzerine kurulmuş “yalnızlık Allah’a mahsustur” temalı açıklamalarını, yanımda kasılmalarını, kendini övmelerini ya da topluca çıktığımız öğle yemeğinde ben alakasız bir konudan bahsederken “ne kadar derinsin sen” türü cümlelerine şahit oldukça, benden hoşlandığını anlamış ve senden nasıl kurtulabileceğimi planlamaya başlamıştım.


Emre bugüne kadar sana açılma ihtiyacı hissetmedim hiç. Sana bir şey söylemem lazım. Ben lezbiyenim. Bir sonraki flört denemende, birine asılırken ya da sırf 49 yaşında olduğu için her önüne çıkanla evlenmek isteyebileceğini varsaydığın bir kadına yavşarken bu olasılığı da göz önünde bulundur olur mu? Sen İskender Pala kitaplarınla mutlusun ama ben senin kendi gerçeklerini benim gerçeğim sanmandan mutsuzum.

Ferda, 33, başarısız arkadaşlık girişimi:

Bundan birkaç ay önce gittiğim bir kahvecide not tutuyordum. Kapı her açıldığında çalan zil sesinden birinin daha dükkana girdiğini anlamıştım. Tüm masalar boşken içeri giren kişinin tam yanıma oturmasından benimle konuşmaya çalışacağını da. Yanılmadım. 5 dakika geçti, geçmedi. Yanımdaki kişi bana küçümseyici gelen ses tonuyla şöyle dedi: “Günlük mü tutuyorsun?” Yüzüne baktım. Hiç cevap vermeden zoraki bir şekilde gülümsedim. Yazıma döndüm. Kaç defa böyle zoraki şekilde gülümsediğimi hatırlamıyorum bile. Bugüne kadar gittiğim kahvecilerde yanıma oturan ve benimle konuşmaya çalışan kadın sayısı nedense 0. Neden bugüne kadar yanıma bir kadın oturup konuşma başlatma gereksinimi duymadı hiç? Neden bu kahveciden BEN erkenden ayrılmak zorundayım? Bunları düşünürken tekrar dönüp yanımdaki tipe baktım. Telefonuyla oynuyordu.



Türlü türlü zoraki gülümsemeler. Zoraki gülümsemek benim için bir baş etme yöntemine dönüştü nerdeyse.



1- Karşımdaki birey gerçekten aptalca bir şey söylediğinde “ne kadar aptalca olduğunu anladım, ama ne diyeceğimi bilemedim” zoraki gülümsemesi.



2- Umumi tuvaletlerde tuvaletten çıkan kişinin gülümsemesine karşılık olarak verdiğim zoraki gülümseme (diğer türlü kaba olduğunu düşünüyorum)


3- Bir konuda 1 dakikadan uzun konuştuğumda dinleyicinin bakışından ne dediğimi hiç anlamamış olduğunu farkettiğimde verdiğim zoraki gülümseme, yani bir bakıma “beni ağlatacak kadar ölümcül olmayan bir hayal kırıklığı.”

4- “Daha fazla sormasan iyi olur” zoraki gülümsemesi.

Ve bunların kombinasyonları. Yanımdakine verdiğim 1 ile 4’ün bir birleşimiydi mesela.


Belki ben senin gibilerin kümülatif toplamından ötürü ilerleyen yaşlarımda tüm servetimi anti-aging kremlerine yatırmak zorunda kalacağım. Şöyle diyecek insanlar benim için: “Ah zavallı teyze. Pek iyi bakamamış kendine, erkenden çökmüş.”


Zoraki gülümsemelerimdeki artış beni korkutmaya başladı. Kendi yüzüm korku filmlerindeki histerik karakterin delirmeden önceki son anlarını anımsatıyor bana böyle anlarda. Espiriye zoraki gülümserken kahveciden ayrılıyorum.
 
İyikineki yoktunuz. Yoksa siz de S A T I L I R D I N I Z .
 
bayık bir drama daha, şu kartalozların heyecansızlık aşıladığı harici hayatlara üzülüyorum.
 
Geri