Ruh nedir ruh’un mahiyeti anlaşılabilir mi?

K
  • Kullanıcı Külkedisi
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - İlmihal
Öldükten sonra insanın ruhu nereye gidiyor?
Ruhların menzili nedir? Öldükten sonra insanın ruhu nereye gidiyor?
İnsan vefat ettikten sonra insan ruhu nerede kalır ?

Kulun vefatından sonra ruh, "berzah" denilen farklı bir âleme geçer ve kıyamet vaktine kadar orada bekler. Berzah âlemi,ruh için bir nevi boyut değiştirme ve bir geçiş sürecidir.

Cennetlik ruhlar berzah âleminde serbest hareket ederler. Bazen semada, bazen kabirlerinin avlularında bulunabilirler. Fakat her hâlükârda kabriyle ve cesediyle bağlantılıdır. Şehitlerin ruhları da, cennetin bir kuşu olup kıyamete kadar oradan rızıklanır.
Kâfirler ise yerin yedi kat altında bulunup azap çekerler. Onların yükselmesine ve semaya çıkmasına izin verilmez.
Ruhların Menzili adlı makalemizden bu konu hakkında daha detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz.
 
Ruh ikizi - eşi gibi kavramların mahiyeti nedir?


“Nefisler eşleriyle birleştirildiği zaman...” mealindeki ayette geçen nefis kelimesi, genel olarak ruh anlamında kabul edilmiştir. Ruhların eşleri ise, onların hususi cesetleridir. Dünyada birlikte olan ruh ile ceset, ölümle ayrıldılar. Berzah aleminde tek başına yaşayan ruh, kıyamette yeniden eşi olan cesetle birleşecektir. Nitekim;

“Ey gönül huzuruna ermiş ruh! Sen Rabbinden razı, O da senden razı olarak dön Rabbine”
(Fecr, 89/27-28) mealindeki ayette de nefis, ruh anlamında kullanılmıştır.

İkinci derecedeki bir mana olarak da, nefse sınıf, kısım, çeşit anlamı verilmiştir. Buna göre ayetin manası: “şahıslar sınıflara; mümin, kâfir, salih, fasık olarak ayrıldıkları zaman...” şeklinde olur. Bu açıklama;

“O gün sizler de üç sınıfa ayrılırsınız. Kitabı sağından verilenler... Kitabı solundan verilenler... İman ve fazilette öncü olanlar...”
(Vakıa, 56/7-10) mealindeki ayetin manasına uygundur.(bk. Ebu Suud, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)..

Ayette geçen “Nefisler eşleriyle birleştirildiği zaman” ifadesiyle ilgili yapılmış açıklamaları şöyle özetleyebiliriz:

a. Ruhlar/cesetlerle birleşip yeniden dirilecek ve mahşer meydanına gidecekler.

b. Her ruh sahibi, kendi akranlarıyla bir araya gelecektir. Peygamberler peygamberlerle, veliler velilerle, şehitler şehitlerle mahşerde -cennette- birlikte olacaklar. Kâfirler de kâfirlerle, münafıklar münafıklarla, Yahudiler Yahudilerle, Hıristiyanlar Hıristiyanlarla mahşerde -cehennemde- birlikte olacaktır.

c. İnsanlar mahşer günü üç gruba ayrılır, her insan kendi konumuna uygun olan grupta yer alacaktır. (Bunlar ve diğer görüşler için bk. Taberî, Razî, İbn Kesir, Alusî, ilgili ayetin tefsiri).

Kur’an ve hadislerde “ikiz ruhu” çağrıştıran bir ifadenin olmadığı kanaatindeyiz. Bu sebeple, İslam alimleri arasında böyle bir çıkarsama asla söz konusu olmamıştır.



Selam ve dua ile...
 
Akıl ruha ait bir özellik midir?

Akıl ruha mı aittir bedene mi.


Akıl ruha ait bir özelliktir. Ruh bu özelliğini beyin ile icra etmektedir. Mesela göz bedene aittir. Ancak görme ruha ait bir özelliktir. Görme işini göz ile yapmaktadır. Bunun gibi akıl da ruha ait olup akletme özelliğini beyin ile yapmaktadır.
 
Akli melekesini yitiren kişinin ruhu ızdırap çeker mi?

Bir insanın sonradan geri delirmesi Allahın ona bir cezasımı. Eğer öyle ise bu insan iç dünyasında çok acımı çekiyor. Ruhu bir yere hapismi ediliyor sonradan.

İnsanın ruhu bedenle görmekte, duymakta ve anlamaktadır. Bedendeki bir arızanın olması ruhun o özelliğini kullanamamasına sebep olur. Mesela ampül sağlam olmadığı zaman elektrik ışık veremez. Bu elektiriğin noksan olmasından dolayı değil ampülün bozuk olmasından kaynaklanmaktadır. Başka ampül takıldığı zaman elektrik yine ışık verecektir. İşte ampül hükmünde olan beyninde bir problem olduğu zaman ruh bu dünyayla akli olarak irtibat kuramaz. Ama gözleri sağlam olduğu için ruh göz penceresinden bu dünyayı seyreder, kulak penceresinden duyar. Sadece akıl yönünden vazifesini icra edemez. Aynı ruha ahirette yeni bir beden verildiği zaman akli melekesini mükemmel şekilde kullanacaktır. İnsan beyninin arızalı olmasından dolayı ruh her hangi bir sıkıntı çekmez. Bir insanın sonradan akli melekesini yetirmesi sadece bir ceza olarak düşünülmemelidir. Bu hali günahlarına keffaret olacaktır.

Selam ve dua ile...

 
Ruh nedir, ruh’un mahiyeti anlaşılabilir mi?

Ruh nedir, ruhun mahiyeti anlaşılabilir mi? Ruh beyinden mi ibarettir? Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

Ruh için şu tanımlar yapılır:

“Can. Canlılık. Nefes. Cebrail (as.)...”

“Bir kanun-u zîvücud-u haricî, yani hariçte müstakil bir varlığı bulunan bir kanun".

“Emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Bedenden ayrılınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim.”

Bazı insanlar peygamber efendimize ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet gayet netti: “o, rabbimin emrindendir, de.” Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkan yoktu. Akıl, “emir aleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi.

“emir alemi” ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır. Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkum akıllar, ölçülemeyeni nasıl anlasın?

Ancak o, mantık ölçüsüyle her eserin bir ustaya delalet ettiğini bilir. Böylece kainat denilen o muhteşem eserden hareketle yaratanı tanır. Yine o, öznesiz fiil olamayacağını kabul eder. Bu yolla, bedeni harika bir tarzda idare eden, fakat göz ile görülemeyen bir özün, yani ruhun varlığını tasdik eder. Zaten kendinden beklenen de budur.

Hadiste “kendini bilen rabbini bilir” buyruluyor. Bir büyük mütefekkirimiz de, “ey kendini insan bilen insan! Kendini oku...” Diyor. Şu halde, insanın kendini tanımaya çalışması şart. Kendimizden giderek ona ulaşacağız!

 
Ruh'un varlığına deliller nelerdir?

İnsan, beden ve ruhtan meydana gelir. Beden, ruhun bineği ve aletidir. Ruh, bedende tasarruf etmektedir. İmam-ı Gazali, bedeni bir şehre benzetmiş, ruhu bu şehrin padişahı olarak görmüştür.

Ruhun varlığına dair pek çok delil mevcuttur. Yazımızda bu delillerin birkaçını sıralamak istiyoruz.

1 — Her insan sıklıkla kendisinden bahseder. "Görüşüm" der, "şahsiyetim" der, kısacası "ben" der. Bu "ben"in yerini insan vücudunda aradığımızda, insan hücrelerinden başka bir şey göremiyoruz. Bu hücrelerde ise, onlara ait gerçeklerden başka bir şeye rastlamıyoruz. Acaba "ben" nerededir?

2 — İnsan vücudu devamlı değişmektedir. Her an vücudumuzda sayısız hormon ve enzimler yapılmakta, hücreler ölmekte ve yerine yenileri gelmektedir. Aldığımız gıdalarla hücrelerimiz tazelenmekte, aynı zamanda hücre içindeki maddelerin yerine başka maddeler gelmektedir. Böylelikle, sözgelimi birkaç sene sonra insan — zerresine kadar olmak üzere — tamamıyla değişmektedir. Şu andaki vücudumuzun bir süre sonra, oraya buraya saçılacağı, kendimizin bambaşka maddeden yeniden oluşacağımız tıbben bir hakikattir.

Gözle görülmeyen zerresine kadar bambaşka olan şahsın "ben"i aynı kalmaktadır. İnsanı maddeden ibaret sayarsak, "ruh"u inkar edersek, izah nasıl olacaktır?

3 — Bir şey yapmak, konuşmak istediğimizde bu fikir zihnimize nereden, nasıl gelmektedir? Kim söylemektedir?

4 — Mesela yürümek istediğimizde, sayısız mekanizma karışık hadiseler zinciri ile harekete geçmekte ve yürümemiz sağlanmaktadır. Biz bu sırada bunların farkında bile olamıyoruz. Acaba bu sayısız olayı düzenleyen, arada en ufak bir aksaklık olmasını önleyen kuvvet nedir?

5 — İnsana hareket sağlayan kuvvet, yani canlılığı devam ettiren güç nedir?

6 — Canlı ile ölü arasındaki fark nedir? Bir kimse öldüğünde; vücudu da, içinde beyni de, kalbi de, bütün sinir sistemi de muhafaza olunduğu halde, niçin bir madde yığınından başka bir şey değildir?

7 — Bir hücrenin çalışmasını düşünelim. Sayısız hadiseler cereyan ediyor. Düzenli bir şekilde hücrede hayat sürüp gidiyor. Her şey ölçülüp biçilmiş gibi, büyük titizlik dikkati çekiyor. Karışıklık ve tehlike meydana gelmiyor. Acaba bu mükemmel işleyişi, bizim farkına bile varamadığımız bu organizasyonu sağlayan nedir?

8 — Hücredeki karışık olaylar nereden yönetilir? Çekirdek (nukleus) diye cevap verebiliriz. Nukleusu ise enzimler ve haberci RNA aracılığı ile DNA içindeki genler idare eder. Kısacası, hücrenin beyni olan DNA'nın en yüksek seviyesi, genlerin bütünü şeklinde düşünülebilir. Fakat bunun nereden yönetildiği aranırsa, cevap ne olacak?

9 — Aynı soruyu insan beyni için soralım. Vücudu beyin idare eder. Beynin de alt merkezleri, üst merkezleri vardır. Bazı merkezler diğerlerinin emrindedir. En yüksek merkez, en yüksek seviye hangisidir? Korteks mi (beyin kabuğu)? Belki evet. Çünkü şuurlu çalışmamız ve irademiz kortekse bağlıdır. Fakat burası da en yüksek seviye olamaz. Çünkü retiküler formasyonda bir bozukluk olunca, korteks sağlam olsa bile insan uyku veya narkoz halinde olmakta, duyumlar meydana gelmemektedir.

Buna göre beyinde en yüksek seviye, kati olarak belirtilemez. Beynin en yüksek seviyesi, onun bütünüdür gibi yuvarlak bir sonuca varılır. Gerçekten ancak her bölümü normal ve sağlıklı olduğu zaman, her bir bölümü kendi görevini en mükemmel bir şekilde yapabilir. Peki, beyni idare eden en yüksek seviye nedir?

İnsan, beden ve ruhdan meydana gelmiştir. Ruhun bedeni terk etmesiyle ölüm olur ve ruh asıl vatanına kavuşur. Bu vatanı da, ruhun dünyada tasarruf sahibi olduğu bedeni nasıl kullandığı belirler.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri'nin dediği gibi:


"Eğer Allahu Teala, seni bu beden memleketinde padişah etmese idi ve saltanat işlerini sana ısmarlamasa, bırakmasa idi sen cihanın sultanını nasıl tanıyabilirdin?"

Selam ve dua ile...
 
Ruh hakkında neler biliyoruz?

Ruhun kendisini bilemiyoruz. Ancak bazı özelliklerinden söz edebiliriz. Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, ruh verilir.

Bedenin sultanı olan ruh, nurani, şuurlu, diri ve harici vücut sahibi bir varlıktır. Sonradan yaratılmıştır, ama ebedidir. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. Tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekanı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Ona ne uzaktır, ne de yakın. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine mani olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Eğer kanun şuurlu olsaydı ve harici vücut giyseydi ruh özelliği kazanırdı. Ruh, kendisinin ve diğer varlıkların farkındadır.

Ruh, sahip olduğu maddi ve manevi cihazlarıyla işler yapar. Şuuruyla fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle planlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever. Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır. Bunların bir kısmı da maddi uzuvlarla ortaya çıkar. Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür... Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır. Faaliyetleri bedenle sınırlıdır. Ölüm, onun beden zindanından kurtulup, hürriyetine kavuşmasıdır. O zaman bedene ihtiyacı kalmaz. Gözsüz görür, kulaksız işitir, beyinsiz düşünür. Mahşere kadar bedensiz bekler. Ahirette yeniden ve yeni bir bedene kavuşur.

Dostlarımız soruyorlar, “ruh nasıl bir şey?” Diye. “bilmiyorum”, diyor ve devam ediyorum: böyle demekle sorunuzun gerçek cevabını vermiş oluyorum.

Mahiyeti bilinmezler hakkında en ileri ilim, “bilmiyorum,” kelimesinde ifadesini bulur. Böyle demeyip de, onun hakkında bir takım tahminlerde bulunsam, “uzundur veya kısadır”, desem, “bedenin şurasında veya burasındadır”, “şu veya bu renktedir”, gibi lâflar etsem aldanmış ve aldatmış olurum. Çünkü ruh, beden cinsinden değil. Biri hane ise diğeri misafir, biri tezgâh ise beriki usta.

Ne bir evin bölmeleri, insanın organlarına benzer, ne de tezgâhın aksamı ustanın azalarına.

Beden ve kâinat... Her ikisi de kesif ve maddî. Ruh ise lâtif ve nurânî. O halde ne beden, ne de şu âlem bize ruhun mahiyeti hakkında bir bilgi verir. Onlara dayanarak yapacağımız bütün tahminler yanıltıcı olmaya mahkûm... Toprağa bakıp yerçekimi hakkında tahminler yürütmek gibi bir şey.

Nur külliyatında, ruhun bekası ifade edilirken şöyle buyrulur:

“ruh ise tahrib ve inhilâle maruz değil. Çünki: basittir, vahdeti var.”

Buradaki “basit” kelimesi, terkip olmama demektir. Gerçekten de, insanın ruh dünyası ayrı bir âlem. Terkip değil, fakat nelere sahip değil ki!.. Ama, bu çokluk onun vahdetini, birliğini bozmuyor. Ondaki akıl, hafıza, duygular ve his dünyası ne bedenin organlarına benziyor, ne de kimyevî bir bileşimin unsurlarına... Bunların müstakil bir şahsiyetleri yok. Tek başına bir akıl, yalnız kalmış bir irade, sahipsiz bir hafıza düşünebiliyor muyuz?

Ruhun bu harika yaratılışı insan için büyük bir irşat kapısı... İnsan bu sayede, cenâb-ı hakk’ın kudsî sıfatlarının, zâtından ayrı düşünülemeyeceği hakikatine bir derece bakabilir.

 
Ruh beyinden mi ibarettir?

İnsan, ilim sahibidir. Hem kendini, hem de diğer varlıkları bilir. Üstelik bildiğini de bilir. Bilgisi bilinçlidir. Bilgisayar disketinden farklıdır. Bir diskete de birçok bilgileri kaydetmek mümkündür, ama o disket kendisinde bulunan bilgilerin farkında değildir. Öğrenmek için herhangi bir arzusu da yoktur. İlmi istemek ve öğrenmeye çalışmak ise, maddenin özelliklerinden değildir.

İlimden mahrum atomlar, ne kadar mükemmel bir şekilde bir araya gelmiş olurlarsa olsunlar, ilim sıfatını kazanamazlar. Beyin de bu ilimsiz ve şuursuz atomlardan meydana gelmiştir. Bilgileri aktarır ve kaydeder, ama bu işi şuursuzca yapar. Bilgisayar disketinden farkı yoktur. O, ruh adlı varlığın emirlerini yerine getiren bir alettir sadece.

“irade” gerçeği ise, başlı başına bir harikadır. Seçmek, karar vermek, ayırmak, istemek, reddetmek, bilgisiz bir et yığınının yapacağı işler değildir. En mükemmel uzuv olan beynin, irade sahibi olduğunu iddia eden adam gülünç olur. O, irade etmez, sadece ruhun istediğini yapar.

Milyarlarca hücreden yaratılan beyin, akılları hayrette bırakacak kadar harikulade bir bilgisayardır. Fakat her bilgisayar gibi, onu birinin programlaması gerekir. Beyin, ruhun ürettiği paket programları uygulamak, bedenin diğer parçalarına iletmek için kurulmuş bir santrale benzer. Yeni yollar, başka imkanlar, farklı işler peşinde koşacak iradeye sahip değildir.

Ona, “ben bir bilgisayarım” dedirtebiliriz. Fakat bu deyiş, teybin ses vermesi gibidir. Hiçbir bilgisayar kendini aşamadığı gibi, beyin de kendini aşamaz, ancak belli bir program dahilinde faaliyet yapar.

Beyin denilen o harika cihaz, ruhu inkara değil, yaratanı kabule götürür. Basit bir hesap makinesinin bile ustasız olamayacağını bilirken, beynin sonsuz ilim ve irade sahibi bir ustası olduğunu nasıl inkar edebiliriz?

 
Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

Ruh: “can. Canlılık. Nefes. Cebrail(a.s.)...”,“bir kanun-u zîvücud-u haricî.”(sözler), “emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Beden olmayınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim.”

Kaba, sert bir ağacın, narin ve nazik bir meyve vermesi gibi, bu haşmetli ve cansız âlemden kendisine pek de benzemeyen bir varlık süzülmüş: insan... Güneş yakarken o yanmış, rüzgâr eserken o nefes almış, ırmaklar akarken o kanmış, toprak mahsul verirken o tüketmiş.. Ağacı cansız iken o canlı olmuş, âlem görüp işitmezken o görücü ve işitici kılınmış...

Artık bu üstün meyve, kâinat ağacının gözü kulağı kesilmiş. Bu şerefli rütbe ile birlikte büyük de bir mesuliyet yüklenmiş. O, neye hizmet etmişse, kâinat da mânen o işin peşine düşmüş; o neye kulak vermişse âlem onu dinlemiş ve o neye bakmışsa bütün hizmetçiler de onu seyre koyulmuşlar...

İşte bu insan meyvesinin şu görünen beden hanesinin ötesinde, şu âlemi memnun yahut mahzun eden bir efendi mevcut. Elini dilediği meyveye uzatabiliyor. Gözlerini arzu ettiği istikamete dikiyor. Ayaklarını keyfince hareket ettirebiliyor. İşte bütün bir kâinat ve top yekûn insan bedeni o efendi için yapılıp çatılmış. Renkler âlemi onun gözü önünde hazır. Tatlar âlemi onun diline arz edilmekte. İlim ve hikmet âlemi onun aklına bakıyor.

Bu beden ve şu kâinat, o ruhun önünde iki sahife gibi. Dilerse bedeni okur, isterse kâinatı... Beden ve kâinat, bir başka cihetle de o ruhun önünde iki sofra. Her ikisinden de istifade ediyor. Her ikisini de seviyor; her ikisi için de hâlik’ına şükrediyor.

Ruhun önünde nice düşündürücü levhalar, nice ibret sahneleri ve hayret tabloları mevcut. Kâinatı temaşa, bedeni tefekkür, kâinatla beden arasındaki mükemmel münasebete nazar, beden ile ruh arasındaki akıl almaz ilgiye hayret ve bu sonuncusunu vesile ederek gayb âlemi ile şu görünen âlem arasındaki ulvî rabıtalara iman...

Bir de ruhun kendi mahiyetini bilmedeki aczi var ki, bu acz, nice hakikatlere pencereler açıyor... Her biri diğerinden güzel olan bu mevzulardan sadece bir ikisine kısaca işaret edelim: Ruhla beden arasındaki ilgi, gerçekten, çok mükemmel. Beden hizmetçi, ruh ise efendi. Hizmetçi efendiye tâbi. Gözden akan yaş, üzüntüden haber veriyor. Üzülen ne göz, ne de onun takılı olduğu beden makinesi. Zira bedenin kederle bir alâkası yok. Ruhtaki teessür, gözden yaş olarak dökülmede.

Ters yöne giden bir arkadaşımıza, “dur! Geri dön!” Diye sesleniriz. Bu seslenişte muhatabımız, ne onun kulak zarı, ne de ayaklarıdır. Kulak sadece bir ahizedir, ayaklar ise doğru yahut yanlış yoldan anlamazlar.

Bedenin ruh namına hareket etmesi, gayb âleminin şu şehadet âlemine hâkimiyetini temsil etmede. Ayaklar diledikleri yöne gitmedikleri gibi, şu dünya da kendi keyfince dönmüyor. Göz, kendi arzusuyla bakmadığı gibi, güneş de ışığını kendi iradesiyle vermiyor.

Beden şu âlemdeki birçok hâdisenin tesirinde kalır. Ama ruhun bedene tesiri bunların hepsinin üstünde. Aşırı soğuk da sinir sistemi üzerinde olumsuz tesir yapar; ama bu tesir hiçbir zaman bir ihanetin, bir zulmün, bir vefasızlığın tesiriyle kıyaslanamaz. Bazı gıdalar da tansiyonu yükseltici tesire sahip; lâkin bu yükseltme, üzüntünün, heyecanın tesirleri yanında küçük kalır...

Ruh ile beden arasındaki ilgi, bir bakıma, sesle mânâ arasındaki ilgiye benzer. Ses mânânın bedeni, mânâ sesin ruhudur. Bu ruh o bedenin ne sağındadır, ne solunda, ne içindedir, ne dışında... Mânâ, hayatiyetini devam ettirmek için sese muhtaç değildir. O, hâfızada sessizce durur, dimağda gürültüsüz meydana gelir, kalpte kelimesiz bulunur. Ancak, görünmek ve bilinmek istedi mi, işte o zaman, sese görev düşer.Ses, muhatabın kulağına varınca ömrünü tamamlar. Mânâ ise ondan sonra da varlığını sürdürür.

Mânâ sesten önce de vardı, sesle birlikte göründü, sesten sonra da varlığını devam ettirmede. Ruh Allah’ın kanunu, beden o’nun mahlûku. Bu bedeni, o kanunla tanzim ve idare ediyor.Allah’ın mahlûkata benzemekten münezzeh olduğundan gaflet etmemek şartıyla, insan kendi ruhunda, birçok rabbanî hakikatlere işaretler bulabilir. Bu işaretleri hakikate tatbik ederken, çok dikkatli olmak gerek. İşaretle asıl arasında bir benzerlik kurma gafletine düşülmemeli. Haritadaki bir nokta, bir şehre işaret eder, ama o nokta ile şehir arasında bir benzerlik kurmak cehalettir. Bir yazı, kâtibini gösterir, onun sanatına delil olur; lâkin, kâtibi yazıya benzetmek, yahut yazının özelliklerinde yazarın sıfatlarını aramak mânâsızlıktır.

Meseleye bu şuurla nazar ettiğimizde, ruhumuzda bazı hakikatlere işaretler bulabiliriz:

Ruh, beden ülkesinin yegâne sultanıdır; birdir, şeriki yoktur.

Ruh, bedenin hiçbir cüz’üne, hiçbir organına benzemez.

Ruhun zâtı, bedenin zâtına benzemediği gibi, sıfatları da bedenin sıfatlarına benzemez.

Ruhun bir meseleyi tefekkür etmesiyle, midenin bir lokmayı yoğurması arasında benzerlik düşünülemez.

Ruh doğmaz, doğurmaz, bedende mekân tutmaz. Bunlar hep bedenin, maddenin özellikleridir.

Ruhu mahiyetiyle kavramak mümkün değildir. Onun zâtı hakkında ne düşünülse, ona şirk koşulmuş olur.

Bir bedende iki ruh bulunsa, beden fesada gider...

Bedenin eliyle ne alınırsa alınsın, şükür daima ruha yapılmalıdır.

Ruhun bedendeki icraatı, güneş’in gezegenlerini döndürmesi gibi, mübaşeretsizdir; yâni bu iş, dokunmaksızın, temassız yapılır.

Bir hücreyi idare etmekle, bütün hücreleri idare etmek arasında, ruh için bir fark düşünülemez; birincisi ona daha hafif, ikincisi daha zor değildir...

Bir başka açıdan:

Bedeni kafese, ruhu ise kuşa benzetirler. Bu güzel teşbihten alacağımız çok dersler var. Bunlardan birkaçı:

Beden ruh içindir, ruh beden için değil.

Kafesin boyanmasıyla kuş güzelleşmez. Beden sıhhati de ruhun olgunluğuna delil olamaz.

Kafesi büyütmekle kuşu geliştirmiş olamazsınız. Onun büyüme yolu daha başkadır.

Kuş, kafesten dışarıyı seyreder, ama gören kafes değildir.

“göz bir hassedir ki; ruh, bu âlemi o pencere ile seyreder.” (sözler)

Kuşsuz kafesi kimse evinde barındırmaz. En yakınımızı bile ölümünden sonra kaç gün misafir ediyoruz?

Kuş kafesten önce de vardı, kafesten uçtuktan sonra da varlığını devam ettirir.

Şu koca kâinat sarayı, ruh için bir oda gibi. Beden ise kafes. Ruh kafesten uçtuğu gibi, saraydan da çıkar gider, daha geniş âlemlere kavuşmak üzere.

Kafeste boğulmayan, odaya aldanmayan, kendini unutmayan ruhlara müjdeler olsun!...

 
Ruhun serbest olması ne demektir?

Nur Külliyatında ölümün “mahiyeti” yani “ne olduğu” konusunda çok güzel tespitler yapılmış. Bunlardan birisinde ölümün “ıtlak-ı ruh” olduğu belirtiliyor.

Itlak; “kayıtlı olmama, serbest olma” demektir.

Allah’ın bütün sıfatları mutlaktır. Yani, İlâhî sıfatların icraatını bir başka kudret, yahut bir başka irade sınırlayamaz, kayıtlayamaz, onların icraatlarını engelleyemez.

***

Allah’ın şuurlu bir kanunu olan ruh, insan bedeninde görev yaptığı sürece, o hanenin şartlarına uymak mecburiyetinde kalıyor. “Göz bir hassedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder.” cümlesinin ders verdiği gibi, insanın bu âlemi seyretmesi göz ile kayıtlanmış durumda. O pencereyi açmadıkça bu âlemi seyredemiyor. Gözlerini kapayıp uykuya geçtiğinde ise bir başka âlemin kapıları kendisine açılır.Ve o yeni âlemde bambaşka şeyler görmeye başlar.

***

İnsan uyanık iken, ancak kendisini kuşatan mekânı görebilir. Bir başka beldeyi görmesi için bedenin oraya göç etmesi gerekir.

Rüyada ise beden kaydından bir derece kurtulan ruh, o kapalı gözleriyle farklı mekânları seyretme imkânına kavuşur.

Yine uyanık halde, beden zamanla da kayıtlıdır. Gözler ancak hazır zamana ait hadiseleri seyredebilir. Rüya âleminde ise, ruh, “yıllar ve asırlar ötesi zamanları” dolaşabilmekte, berzaha göçmüş nice insanlarla görüşüp konuşabilmektedir.

Nur Külliyatında “nevmin büyük kardeşi olan mevt” ifadesi geçer. Uyku ölümün küçük kardeşidir (Mektûbât, 1. Mektup). Buna göre, ruhun uykudaki serbestiyeti de ölümle kavuşacağı “ıtlaka, kayıtsızlığa, hürriyete” göre çok cüzi kalır.

Ruh, bedenden ayrıldığında, onun kayıtlarından da kurtulur. Görmek için göze ihtiyacı kalmadığı gibi, yürümek için ayağa, tutmak için ele, işitmek için kulağa muhtaç olmaz. Yani, onun görmesi de, yürümesi de, tutması da, işitmesi de beden kaydından azade olmuştur.

Görme, ruhun bir sıfatıdır. İnsan uyanık iken de, bu sıfatını kullanarak çok uzak mesafeleri görebilir, güneşe, aya bir anda ulaşabilir Şu var ki, ruh bedenle kayıtlı olduğu için, o ülkelere bizzat gitme imkânından mahrumdur.

Bedenden ayrılan bir ruh, dünya hayatında sadece uzaktan seyrettiği o beldeleri, artık bizzat ziyaret etme imkânını yakalamış oluyor.

Ölüm, beden içindir; ruh için değil. Sebeplere bağlı olarak, zaman içinde ve safhalar halinde yaratılan beden, ruhun ayrılmasıyla yine kademeli olarak, ama çok hızlı bir şekilde, zeval bulmaya başlar. Ruh ise, sebepsiz ve birden yaratıldığından, ona beka nimeti ihsan edilmiştir. Yavaş yavaş kemale erenler yine kademeli olarak zevale meylederken, ruh bu kanunun dışında kalır. “İbka” yani Allah’ın onu baki kılması, ona ihsan ettiği varlık nimetini ebediyen geri almaması sayesinde, ruh ebedî olarak yaşayacaktır.

***

“Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifine göre ıtlak-ı ruh dünyada da bir derece gerçekleşebilir. Bunun şartı, ruhun bedene galip gelmesidir. Nur Külliyatında “Ruhu cismaniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri sür’at-i ruh mizanıyla cereyan eder.” buyrulur (Mesnevî-i Nuriye, Şemme). Bir başka risalede de “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına gir.” tavsiyesi yapılır (Lem’alar, 17.Lem’a).

Buna göre, bir mümin, “büyüyüp gelişme” diye özetleyebileceğimiz “nebatî ve cismanî” cihetini ve yine “yeme, içme, görme, işitme, yürüme, evlenme” gibi fonksiyonların tamamını ifade eden “hayvanî” cihetini aşarak, “düşünme ve inanma” merkezli olan “insaniyet” cihetinde terakki ettiğinde, kalp ve ruh ön plana geçmiş olur.

Artık böyle bir kişinin ruhu da, bir bakıma, “ıtlaka” mazhar olmuştur. Şu var ki, bu ıtlak ölümde olduğu gibi bedeni tamamen terk etme şeklinde değil, kalbini “dünya hayatına ve mahlukata bağlamama” olarak kendini gösterir.

Böyle bir kalp, artık “makam, mevki, servet, şan ve şöhret” gibi nefsin can attığı bütün kayıtlardan azadedir. Dünyayı, Nur Risalelerinde ders verildiği gibi “kesben değil, kalben terk” eder. Dünyadan büsbütün elini çekmez; ancak dünyayı ahiretin tarlası bilerek hayatını “meşruiyet ve hayır çizgisinde” tutmaya dikkat eder. Böylece, dünyanın bütün nimetlerini uhrevî saadetine vesile yapar.

Bunu başaran bir kalp, dünyanın “içinde” boğulmaz, “üstünde” dolaşır. Ömrünü, sadece beden hanesinin ihtiyaçlarını karşılamakla heder etmez. O haneye gereği kadar önem verir, nefsin meşru ihtiyaçlarını -israfa girmeksizin- temin eder. Bununla birlikte, çok iyi bilir ki, yaratılışındaki asıl maksat, ne bu fani dünyaya, ne de onun gibi fani olan bedene hizmet değil, “bâki” olan ruhunu “ebedî” âleme hazırlamaktır.

İşte bu şuura sahip olan bir ruh, “beden, dünya ve nefis” kayıtlarından kurtulmakla “ıtlaka” bu dünyada mazhar olarak Allah Resulünün “Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifinde haber verdiği kutlu zevata iltihak eder.

***

Dünyada ıtlak, “nefsin kayıtlarından, heva ve hevesin tahakkümünden, dünyanın fani yüzüne bağlanmaktan, bedeni beslemeyi hayatın gayesi sanma gafletinden, sebeplere - özellikle de elinde güç ve imkân bulunan insanlara - gereğinden fazla önem verip onları tesir sahibi sanmaktan” kurtulmaktır.

Bu kurtuluşa eren insan, bu dünyada cennet hayatı yaşar. Ve ahirette, ruhu bedenine galip olarak, bir anda binler yerde bulunabilir, binler çeşit zevk ve lezzeti birlikte tadabilir.

Gerçi, o saadet diyarında bütün müminlerin ruhları bedenlerine galip gelecektir. Ama, bu şerefe dünyada kavuşanların o âlemdeki halleri bir başka olacaktır.

Selam ve dua ile...
 
Allah'ı inkar edenler, ruhun olmadığını, çünkü duygu, kişilik, vicdan, sevgi gibi duyguların genlerden kaynaklandığını, ruha gerek olmadığını ifade ediyorlar. Madde+enerjidir diyorlar. Gerçekten de duygu, kişilik vs genlerden kaynaklanıyor; ruh nerde?..

Özellikle günümüzde, varlığı çok açık olarak ortaya çıkmış olan ruhun varlığını inkâr etmek, ruhsuz bir hayal ve cansız bir hezeyandır. Allah’a inanmayan bir kimsenin ruha inanmaması, garip değildir. Onun için bizim açıklamalarımız, hem Allah’a, dine inananlara, hem de inanmayanlara hitap edecek şekilde olacaktır.

Bu geniş konuyu şöyle birkaç madde özetleyebiliriz:

a. Ruh, gerçek bir varlık olarak yaratılmış, başına şuur takılmış, emir aleminden gönderilmiş bir kanundur.

Bazı insanlar Peygamber Efendimize (asm) ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet gayet netti:

“Sana Ruh’tan sorarlar; de ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir.”(İsra, 17/85).

Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkan yoktu. Akıl, “emir aleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi. Oysa insana ilimden çok az bir şey verilmişti.

“Emir alemi” ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır. Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkum olan insan aklı, ölçülemeyeni anlayamaz. Ancak o, mantık ölçüsüyle her eserin bir ustaya delalet ettiğini bilir. Böylece kainat denilen o muhteşem eserden hareketle yaratanı tanır. Yine o, öznesiz fiil olamayacağını kabul eder. Bu yolla, bedeni harika bir tarzda idare eden, fakat göz ile görülemeyen bir özün, yani ruhun varlığını tasdik eder. Zaten kendinden beklenen de budur.

b. Ruh şöyle tarif edilebilir: Ruh, hayat sahibi, şuur sahibi, nûrânî, fiziksel olmayan bir vücuda sahip, bir çok özelliği, fonksiyonu olan, gerçek bir varlığa sahip, sonsuz olmaya uygun bir kanun-u emrîdir/emir aleminden gelmiş Allah’ın bir kanunudur.( bk. Nursi, Sözler, s. 517).

c. Kur’an’da ruhun ayrı bir varlık olduğu vurgulanmıştır. Aşağıdaki ayetlerde bunu görmekteyiz:

“Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın." (Hicr, 15/28 - 29)

“Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?”(Secde, 32/9).

d. Genlere, genetik kodlara yüklenen misyon -şayet doğruysa- ruhsuz olacak bir şey değildir. Nitekim, canlı veya yarı canlı olsun, belli şartlara bağlı olarak gelişebilir, bir canlılık misyonunu üstlenebilir. Örneğin, tırnak kadar olan bir incir çekirdeği, bir incir ağacının bütün programını içermektedir. Fakat, bu programın etkin olabilmesi, su, hava, toprak, ışık gibi hayat şartlarına bağlıdır. Demek ki, incir çekirdeğinin genetik şifresi, tek başına bir işe yaramıyor. Oysa insanın misyonu, vizyonu, diğer canlılarla kıyaslanamayacak kadar önemli ve fonksiyoneldir. Eğer işi materyalistlerin iddia ettiği gibi, yalnız maddeye bağlarsak, bu takdirde, insan ile diğer varlıklar arasındaki farkı açıklayamayız. Çünkü bütün canlıların temel unsurları; hidrojen, oksijen, azot ve karbondur. Yüce Yaratıcı, bu dört maddenin farklı kombinezonlarından milyonlarca canlı türleri yaratmıştır. Bitkilerde yalnız biyolojik ruh vardır. Hayvanlar, geniş kapsamlı şuuru olmayan bir ruha sahiptir. İnsan ise, geçmiş ve geleceği düşünebilecek, dünya ve ahireti anlayabilecek geniş perspektifli şuuru olan bir ruha sahiptir. Demek ki, bu varlıkları birbirinden ayıran farklı özelliklerdeki ruhlarıdır.

e. Genetik kodlar birer programdır. O programların farklı canlılarda farklı bir şekilde düzgün olarak çalışabilmesi, özel şifrelerin kullanılmasına bağlıdır. Bunun açılımı şudur: genetik kodlamayı sonsuz ilmiyle Allah yapmıştır. Fiziksel olarak insanların simasını, hatta parmak izlerini farklı yarattığı gibi, kodların nüanslarını da o ayarlamıştır. Bu programın açılışını sağlayan özel şifre ise, insana mahsus şuurlu bir ruhtur. Öyle olmasaydı, bir çok dört ayaklı varlık, insandan daha akıllı olurdu. Çünkü beyincikleri daha büyük olabiliyor.

f. Bu günkü ilmi çalışmalar, tecrübeler, insanda maddenin asıl olmadığını göstermiştir. Bilakis, madde bir manaya bağlıdır. İşte o mana, hayattır, ruhtur. Örneğin, her altı ayda bir insan bedenindeki hücrelerin büyük bir kısmı ölüyor, sonra onların yerine gelenlerle vücut, -o ölü kısmında- yeniden diriliyor. Altı yılda ise, hücrelerin tamamına yakın kısmı ölüyor, sonra tekrar diriliyor. Demek ki, ortada asıl olarak duran bir mekanizma var ki, maddi hücreler o merkezde dağılıp toplanıyor. İşte bu ruhtur.

g. Her akşam uyuduğumuzda, biyoloji canlılığımız devam ettiği halde, görme, işitme vs. fonksiyonlarımızı icra edemiyoruz. Demek ki, o sırada bizden alakası bir derece kesilmiş bir mekanizma vardır ki, o da ruhtur. Altı ay kış uykusuna yatan canlıların durumunu yalnız maddi formüllerle izah edemeyiz. Üç yüz yıl uykuda kalan Ashab-ı kehfin durumunu ne ile izah ederiz? Bu gerçeklerin açıklaması ancak ruhla olur.

"Allah, insanların ruhlarını ölüm anında alır. Ölmeyenleri de uykusu sırasında alır. Böylece ölümüne hükmettiğini yanında tutar. Ötekilerinin (ruhlarını) de belli bir süreye kadar salıverir. Şüphesiz ki, bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.”(Zümer, 39/42)

mealindeki ayette bu gerçeğin altı çizilmiştir.

h. Hak, adalet, ilim ve fen ruhun varlığı ile mümkündür: Bütün haklar -Allah ve kul hakkı- ancak ruhun varlığı ile gerçekleşir. Ruhun varlığı inkar edilirse, ortada hiçbir hukukî sorumluluk kalmaz. Bilindiği gibi, insan bedeni, belirli bir zaman sonra tamamen değişmektedir. Bu sebeple, ruhun inkârı, içinden çıkılmaz birtakım problemleri de beraberinde getirir. Şöyle ki:

Cinayet işleyen bir adama, hâkimin otuz sene ceza verdiğini kabûl edelim. Bu adam, vücudunun bütün zerreleri değişecek kadar hapis yattıktan sonra, "Suçu, bu vücuttan önceki vücut işlemiştir. Bu vücudun kabahati yoktur; beraatı gerekir." diyebilir. Bu iddia karşısında hâkim söyleyecek söz bulamaz ve adâlet dağıtamaz. Çünkü, artık kendisi de eski hâkim değildir. Bu durumda adalet kurumlarının dayanak noktası kalmaz; hakkın teslimi için dayanak bulunamaz.

Öte yandan, ruhun inkârı hâlinde, kardeşlik, nikâh ve mahremiyet gibi maddi-manevi bağlar da zedelenir. Aile kavramı diye bir şey kalmaz. Çünkü bu bağlar, ruhun varlığı ile devam eder. Bu değerler ruh ile meydana çıkar. Ruh olmazsa, herhangi bir karı-kocanın bütün beden zerreleri değiştikten sonra, ortaya bambaşka, apayrı bir insan çıkar. Ortada, bunların nikâhlarına hükmedebilecek hiçbir bağ kalmaz.

Yine ruh olmazsa, kardeşlik bağlan da ortadan kalkar. Şöyle ki:

İki kardeşin bütün zerreleri yenilendiğinde, öncekilerden tamamen ayrı iki şahıs ortaya çıkar. Bu arada, anne ve babalarının da zerreleri değişmiş, onlar da başkalaşmış olacaklarından, sözü edilen iki kişiye, "Kardeş" dememiz için ortada hiçbir sebep kalmaz. Bu durum, bütün akrabalar için de geçerlidir.

Demek ki, her türlü hukuk, kardeşlik, aile kavramı ve mahremiyet / gizlilik gibi muameleler hep ruh ile kâimdir.

Sırf beden için, ilim, fen, sanat, hattâ iman ve ibâdetten de bahsedilemez. Bunlar ruha ait mefhumlardır. Bir an için, ruhun değil de, bedenin bu mefhumlara sahip olduğunu farz etsek bile, vücuttan ayrılıp giden zerreler bunları da beraberlerinde götürecekler, yerlerine gelen zerreler de mefhumlardan habersiz olacaklardır. Bu durumda, insanlık için yükselmeden söz edilemez.

ı. Hiç bir eser kendi mahiyetini bilemez. Meselâ, bir motor kendisinin motor olduğundan habersizdir. Onun ne olduğunu ve neye yaradığını, onu kullanan zat bilmektedir. Aynı şekilde göz, bir görme fabrikası olup, kendisinin ne olduğundan habersiz bulunmaktadır. Onu, ruh denilen efendi kullanmakta ve onun penceresinden bu âlemi seyretmektedir. Kulak da kendisinin işitme âleti olduğundan bihaberdir. Onu da ruh kullanmakta ve bu âlemdeki seslerden istifade etmektedir. Diğer âzalarımızı da buna kıyas debilirsiniz. (R. Nur Külliyatı’dan Yirmi Üçüncü Lem'a ve Yirmi Dokuzuncu Söz gibi eserlere bakmanızda büyük yararlar vardır)

İlave bilgi için tıklayınız:

Ruh'un varlığına deliller nelerdir?


Ruh nedir ruh’un mahiyeti anlaşılabilir mi?
 
Anestezi edilen beden ise, neden ruh işlevini yitiriyor? Yoksa maddecilerin dedikleri doğru mudur? Vücut sadece beyinden mi ibarettir?

Ruh, başına şuur takılmış emrî bir kanundur. Bu kanun bedenin bütün organlarıyla, bütün hücreleriyle yakından ilgilidir. Ancak, ruhanî ve meleklerden farklı olarak, insanların cismanî tarafları da vardır.

Cismanî tarafın varlığı, ruhun elinde birer alet gibidir. Örneğin, ruh göz penceresinden görür, kulak penceresinden işitir, beyinde ve vejedatif sistemde yer alan sinirler penceresinden ağrıyı, acıyı hisseder. Bazı kimseler -ruhu olduğu halde- gözü sağlam olmadığı için göremiyor, kulağı sağlam olmadığı için işitemiyor. İşte bunun gibi, anestezi ile ağrıyı hisseden merkezlerin işlevleri -geçici bir süre- ortadan kaldırıldığı için elinde ilgili alet edevatı kalmadığından ruh da o ağrıyı görüp hissedemiyor.

Ruhun, bedeni tamamen terk etmesinden ibaret olan ölüm olayından sonra, sağlam yapısıyla ortada duran bedenin bütün fonksiyonlarının devre dışı kalması, dumura uğraması, materyalist görüşün yanlışlığını ortaya koyan, ruhun varlığını ispat eden ve gözle görülen bir hadisedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ruh nedir ruh’un mahiyeti anlaşılabilir mi?
 
Ruh yokçular vardı ruh yok ruh yok diyorlardi nerdeler acaba )

Dünya ve diğer alem ruh alemi beden toprak olacak
 
bi de ruhlarla mı uğraşacaz
rüyalarda buluşalım
 
Geri