Ramazan orucu ve oruç çesitleri

Konu sahibi son olarak 2621 gün önce görüldü
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Ehlen ve Sehlen Ya Şehr-i Ramazan



::* Ehlen ve Sehlen Ya Şehr-i Ramazan ::*

Ya Hannan ya mennan ya zelcudi vel ihsan,
Sebbit guluben aleniman,
Nercü affeke vel gufran,

Merhaba Merhaba Şehr Ramazan Merhaba,
Merhaba merhaba şehri sıyam merhaba,
Evvel Hu ahir Hu ,

Zahir Hu Batın Hu gul ya Hu ya Hu ya melhu Hak,
LailaheillAllah Muhammedürresulullah,
Ve ilahün vahidün ahedün sameda."
 
Ramazan Ayında 30 Gün Devamlı Yâsin-i Şerif Okumak

Ey Cennet yolcusu kardeş! Dinimizde ibadetlerin yapılmasında niyetlerin çok büyük yeri vardır. En büyük ibâdetlerden biri de Kur’an-ı Kerim okuma ibadetidir. Bunun için bir müslüman, ibadetlerin sevaplarının kat kat olduğu Ramazan ayında, her gün ayrı ayrı niyetlerle okur. Bu niyetlerle okunan Yâsin-i şerif, okuyan kimsenin feyzinin artmasına vesile olacağı gibi her derde deva olacağı da ümit edilir.

1. Gün, Allah rızasına ermek niyetiyle okunur.
2. Gün, Yüce Peygamberimiz Hz.Muhammed (a.s)için okunur.
3. Gün, Hz.Adem’in (a.s) ruhu için okunur.
4. Gün, Hz.Havva validemizin ruhu için,
5. Gün, Hz.Ebu Bekrin (r.a) ruhu için,
6. Gün, Hz.Ömer’in (r.a) ruhu için,
7. Gün, Hz.Osman ruhu için,
8. Gün, Hz.Ali(r.a) ruhu için,
9. Gün, Hz.Fatıma(r.a) Validemiz ruhu için,
10. Gün, Hz.Ayşe(r.a) validemiz ruhu için,
11. Gün, Hz.Hasan(r.a) Efendimizin ruhu için,
12. Gün, Hz.Hüseyin (r.a) Efendimiz ruhu için,
13. Gün, Hz.Zeynel Abidinin ruhu için,
14. Gün, Ashab-ı Kiramın ruhu için,
15. Gün, K.Kerim’in nuruna müstağrak olmak niyetiyle.
16. Gün, Ruhunu kolayca teslim edebilmeye vesile için okunur.
17. Gün, Kabir sualinin kolay geçmesine vesile için,
18. Gün, münker ve nekirin sualleri kolay olsun diye,
19. Gün, Kur’an, kabrini aydınlatmasına vesile olması için,
20. Gün, Kur’an kabrinde yoldaş olması niyetiyle,
21. Gün, Mizanında hayrının ağır gelmesine vesile olması için,
22. Gün, Sırat’ı kolay geçmeye vesile olması için,
23. Gün, Arş-ı A’lânın gölgesinde gölgelenmeye vesile için,
24. Gün, Armağan(hediye) niyetiyle okunur.
25. Gün, Yüce Peygamberimize (s.a.v)komşu olmak niyetiyle,
26. Gün, Azrail’in (Âleyhisselâm) hoş gelmesine vesile için,
27. Gün, Büyük , küçük tüm günahlarının affı için,
28. Gün, Yüce Rabbimizin cemalini görmeye vesile olması niyetiyle
29. Gün, Tüm müslümanların selâmeti niyetiyle okunur.
30. Gün, Cenab-ı Hakk’a emânet etmek niyetiyle okunur.

Yani otuzuncu gün de Yâsin-i şerif okunduktan sonra;

“Ya Rabbi! Okuduğum Yâsin-i şeriflerin sevabını senin yüce katına emânet ediyorum,
Senden başka ma’budun bilhak (ibadete layık hiçbir ilâh) yoktur.Sen Kemâliyle bilen kemâliyle işitensin.”

Diyerek duâ ve niyazını yapmalıdır.

Ey Cennet İsteyen Kardeş! Yasin Suresini hangi maksatla okursan ana yetişir. Şu halde ayrı ayrı maksatlarla(niyetlerle)Ramazanda Yasin Suresini okumak insanın, yani Yasin okuyan kimsenin muradları ve niyetleri gerçekleşecek demektir.
 
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Ramazan Ayı müjdeleri!

5.jpeg


Ramazan-ı Şerif; bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır.
Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri; hem Cenab-ı Hakk’ın rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine (toplumsal hayatına), hem hayat-ı şahsiyesine (kişisel hayatına), hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlahiyenin (Allah’ın verdiği nimetlerin) şükrüne bakar hikmetleri var
Ramazan-ı Şerifteki oruç onbeş saat, sahursuz ise yirmi dört saat devam eden bir müddet-i açlığa sabır ve tahammül ve bir riyazettir ve bir idmandır. Demek, beşerin musibetini ikileştiren sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilâcı da oruçtur.
Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i iman birden muntazam bir ordu hükmüne geçer.
Ramazan-ı şerifte hayrı birden bine çıkan evradlarımızla meşgul olup ilmî derslerimizle bu cüz’î, geçici sıkıntılara ehemmiyet vermemeğe çalışmak büyük bir bahtiyarlıktır.
Ramazan-ı Şerifteki oruç; en gafillere ve mütemerridlere, za’fını ve aczini ve fakrını ihsas ediyor.
 
Peygamber efendimiz, Ramazan-ı şerifin fazileti hakkında buyuruyor ki:

2.jpeg


Peygamber efendimiz, Ramazan-ı şerifin fazileti hakkında buyuruyor ki:

Ramazan ayı mübarek bir aydır Allahü teâlâ, size Ramazan orucunu farz kıldı O ayda rahmet kapıları açılır,
Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır [Nesai]

Ramazan ayı gelince, Hayır ehli, hayra koş, şer ehli, kötülüklerden el çek denir [Nesai]

Ramazan bereket ayıdır Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder [Taberani]

Ramazan gelince, Allahü teâlâ meleklere, müminlere istiğfar etmelerini emreder [Deylemi]

Farz namaz, sonraki namaza kadar; Cuma, sonraki Cumaya kadar; Ramazan ayı, sonraki Ramazana kadar olan günahlara kefaret olur [Taberani]

Peş peşe üç gün oruç tutabilenin, Ramazan orucunu tutması gerekir [Ebu Nuaym]

Bu aya Ramazan denmesinin sebebi, günahları yakıp erittiği içindir [İMansur]

Ramazanın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise, Cehennemden kurtuluştur [İEbiddünya]

İslam, kelime-i şahadet getirmek, namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan orucunu tutmak ve haccetmektir [Müslim]

Allahü teâlânın, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hayaline bile gelmeyen nimet dolu sofrası, ancak oruçlular içindir [Taberani]
 
Ramazan-ı Şerif İslam’ın bir mescidi

Evet Ramazan-ı Şerifte güya âlem-i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor; öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar, o mescid-i ekberin kûşelerinde o Kur’ânı, o hitab-ı semavîyi Arzlılara işittiriyorlar. Her Ramazan [şehru ramazanellezi ünzile fihilkur’an) âyetini, nuranî parlak bir tarzda gösteriyor.
Evet Elhamdulillah her mahallede her sokakda komşular arasında her ramazanda olan mukabeleler ramazan ayından başka ayda varmıdır? demek ramazan ayı kur’an ayıdır ve kur’anın ayıdır
Ramazan, Kur’ân ayı olduğunu isbat ediyor. O cemaat-ı uzmanın sâir efradları, bazıları huşu’ ile o hâfızları dinlerler. Diğerleri, kendi kendine okurlar.
Şöyle bir vaziyetteki bir mescid-i mukaddeste, nefs-i süflînin hevesatına tabi olup, yemek içmek ile o vaziyet-i nuranîden çıkmak ne kadar çirkin yemek ise ve o mesciddeki cemaatın manevî nefretine ne kadar hedef ise; demek bir oruç tutmasa hayvan gibi yese içse, hayvanlara benzeyecek. onun bu çirkin hali dunyanın öteki tarafındaki muslumanın aklının haberi olmasada maneviyatının haberi ile nefretini çekecek. sadece ailesi deği. belki tum muslumanların manevi nefretini uzerine celb edecek.
Böyle büyük bir caminin her tarafında herkes oruçlu bir şekilde kur’an okuyorlarken biri bu nurani meclisin içinde hapur hopur şapur şupur yese içse, o nurani cemaatten çıkar. öyle de Ramazan-ı Şerifte ehl-i sıyama muhalefet edenler de, o derece umum o âlem-i İslâmın manevî nefretine ve tahkirine hedeftir.


Üstad Bediüzzaman Said Nursi
 
Bin aydan daha hayırlı

Ramazan-ı Şerif, bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta, bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır. Evet, birtek Ramazan, seksen sene bir ömür semerâtını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, nass-ı Kur’ân ile, bin aydan daha hayırlı olduğu, bu sırra bir hüccet-i kâtıadır.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi
 
Ramazan ayı ve Üstad Bediüzzaman Said Nursi

Nefis Rabbisini tanımak istemiyor, firavunane kendi rububiyet istiyor. Ne kadar azablar çektirilse, o damar onda kalır. Fakat açlıkla o damarı kırılır. İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç doğrudan doğruya nefsin firavunluk cephesine darbe vurur, kırar. Aczini, za’fını, fakrını gösterir. Abd olduğunu bildirir.
******* Hadîsin rivayetlerinde vardır ki: Cenab-ı Hak nefse demiş ki: “Ben neyim, sen nesin?” Nefis demiş: “Ben benim, sen sensin!” Azab vermiş, Cehennem’e atmış, yine sormuş. Yine demiş: “Ene ene, ente ente.” Hangi nevi azabı vermiş, enaniyetten vazgeçmemiş. Sonra açlık ile azab vermiş, yani aç bırakmış. Yine sormuş: “Men ene vema ente?” Nefis demiş: اَنْتَ رَبِّى الرَّحِيمُ وَاَنَا عَبْدُكَ الْعَاجِزُ Yani: “Sen benim Rabb-i Rahîm’imsin, ben senin âciz bir abdinim.”
 
Çağın büyük müfessiri Bediüzzaman

ustad-300x200.jpg


(Bediüzzaman Said Nursi, 1876 – 1960 yılları arasında yaşadı. Ülkemizde ve ülkemiz dışında milyonlarca insan Onun Risale-i Nur isimli tefsirinden istifade etti. O, hep “Nurlar Vadisinde” gezdi. Karanlık vadilerde gezenler, yarasanın ışıktan hoşlanmaması misali bu nurdan rahatsızlık duydu. Ama O, aldırmadı. “Elimizde nur var, topuz yok. Nur kimseyi incitmez, ışığıyla okşar” dedi ve yoluna devam etti… Bu araştırmamızda, kendisinin hayatına, fikirlerine ve mücadelesine kuşbakışı bir bakışla bakmaya çalışacak, doğrudan eserlerinden alınan cümlelerle bazı değerlendirmelerde bulunacağız.)

Kur’an Müfessiri

Bediüzzamanın en belirgin vasfı, Kur’an müfessiri olmasıdır. Bu konuda şöyle der:
“Kur’an-ı Hakîm’in dergâhında, bir dilenci hâdim hükmündeyim.”
“Derd benimdir, deva Kur’anındır.”
Yazmış olduğu Risale-i Nur külliyatı, ayetlerin ve hadislerin yorumundan ibarettir. Risaleler müstakil bir dava olmayıp, İslam davasının izah ve isbatından ibarettir.

Çağın Önünde Bir Âlim

Bediüzzaman, çağın gereklerini anlamış ve ona göre hizmetini yapmış bir İslam âlimidir. Bazıları bu zamanın şartlarıyla eski zamanın şartlarını birbirinden ayırt edememişler, adeta zamanımıza gelememişlerdir. O, bu konuda şu veciz ölçüyü ortaya koyar:
“Eski hal muhal…
Ya yeni hal veya izmihlal!”
Yani, zaman değişmiştir. Zamanın çarklarını geriye doğru çeviremeyiz. Ya yeni hale uyum sağlanacak veya durum çok vahim olacaktır.
Eski devirlerde bileği kuvvetli olan galip gelirmiş. Ama artık günümüzde bilim ve fen ön plana çıkmış. Kaliteli aydın bir insan, sıradan binlerce kişiye bedel olabilir. Kim daha ziyade bilim ve fenne dayanırsa, o galip gelir. Yabancılar bununla bize galip geldiler. Artık sadece kalbin cesur olması yetmemektedir.

Geleceğe yatırım

Ahirzaman, manen kış bir mevsimdir. Pek çok âlim bu kışın şiddetinden feryad eder, ama nedense kıştan sonra gelecek bahara bir hazırlık yapmazlar. Bediüzzaman ise şöyle der: “Çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir.”

Hizmet insanı

Bazı âlimler vardır, kendi köşelerinde kalmış, ilmini başkalarıyla pek paylaş(a)mamıştır. Bediüzzaman ise bir “hizmet adamı”dır. O, şöyle der:



“Bir adamın kıy*meti, himmeti nisbetindedir.
Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek ba*şıyla küçük bir millettir.”
İnsan, sosyal bir varlıktır. Hay*van gibi bir postla yaşayamadığından, toplum halinde yaşamaya mecburdur. Toplum halinde yaşama*nın da, kolaylıklarıyla beraber, bir takım sorumlulukları vardır. Her insan kendi çapında başkalarını da düşünmekle mükelleftir.
Bediüzzaman, “Âlim olan mazur değil*dir.” der. Kendisi âlim biri olarak şunu söyler:
“İlim itibariyle insanlara bir menfaat dokundurmak için şer’an hizmete mükellef olduğumdan, hizmet etmek isterim.”
O, hizmet etmeyi doğal bir görev olarak görür. Arı için bal vermek ne kadar doğalsa Bediüzzaman için de Kur’ana hizmet etmek, insanları aydınlatmaya çalışmak o derece doğaldır.
Etrafı aydınlatmak isteyen nice insan yangın çıkarmakla suçlandığı gibi, bazıları da Bediüzzamana nedense ön yargıyla bakmışlardır. O, bunlara şöyle cevap verir:
“Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok.”
“Ben başka maksaddayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış.”

İçimizden Biri

Bir batılı “yolu sormuyorum, arkadaş arıyorum” der. Bediüzzaman da benzeri bir şekilde kendine mürid değil dava arkadaşı arar. O, çevresindekileri her söylediğini düşünmeden onaylayan kimseler olarak değil, araştırmacı muhakkikler olarak yetiştirmek ister. Bu meyanda şöyle der:
“Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görü*nür. Yahut bâtılı hak görür.
Evet, kimse demez ‘ayranım ekşidir.’
Fakat siz mihenge vurmadan almayınız.
Zîrâ çok silik söz ticarette geziyor.
Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyo*rum.
Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz.
İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalpte saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.”
Bir kısım toplum önderleri kendilerini adeta kusursuz göstermek için gayret sarfederken, O şöyle der:
“Ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum.”
Ayrıca, kendisini hatasız zannetmenin hatalarına şöyle dikkat çeker:
“Aziz kardeşlerim! Üstadınız lâyuhtî (hatasız) değil. Onu hatasız zannetmek hatadır.”
“Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım!
Benim hatamı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrur olacağım.
Hattâ başıma vursanız, ‘Allah razı olsun’ diyeceğim.
Hakk’ın hatırını muhafaza için başka hatırlara bakılmaz.”

Karizmatik bir lider

Lider bir insan, beraber yürüdüğü insanları onure etmeyi bilir, bir problem olduğunda en tatlı bir şekilde halleder, hatta gerekirse etrafta suçlu aramak yerine kendini suçlu olarak görür. Bediüzzamanın etrafında bulunan bazı kimseler kendi aralarında bir problem yaşadıklarında O, şu ibretli mektubu gönderir:
“Kardeşlerimden ricâ ederim ki: Sıkıntı veya ruh darlığından veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan arkadaşlardan sudur eden fena ve çirkin sözlerle birbirine küsmesinler ve “haysiyetime dokundu” demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın. Bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete fedâ ederim.”

Zühd insanı

Zühd, kalben dünyayı terk etmektir. Bediüzzaman, şayet istese dünyada saltanat sürebileceği halde, sade bir hayatı tercih etmiştir. Hediye kabul etmemesi buna güzel bir örnektir. Aslında hediyeleşmek sünnettir. Ama bazı özel durumlarda hediye almamak daha isabetli olur. Mesela, adaletiyle meşhur Ömer bin Abdülaziz, Emevi hükümdarı olduktan sonra hediye almadı. Kendisine “sünnete muhalif olarak niçin hediye almıyorsun?” diye sorulduğunda şu cevabı verirdi:
“Hz. Peygamber zamanında hediye gerçekten hediye idi. Ama günümüzde rüşvet haline geldi.”

Bediüzzaman hediye almama sebebini şöyle anlatır:



“Mühim bir tüccar dostum otuz kuruşluk bir çay getirdi, kabul etmedim.
“İstanbul’dan senin için getirdim, beni kırma” dedi. Kabul ettim, fakat iki kat fiatını verdim.
Dedi: “Ne için böyle yapıyorsun, hikmeti nedir?”
Dedim: Benden aldığın dersi, elmas derecesinden şişe derecesine indirmemektir. Senin menfaatin için, menfaatimi terk ediyorum. Çünkü dünyaya tenezzül etmez, tama’ ve zillete düşmez, hakikat mukabilinde dünya malını almaz, tasannua mecbur olmaz bir üstaddan alınan ders-i hakikat elmas kıymetinde ise,
sadaka almaya mecbur olmuş,
ehl-i servete tasannua muztar kalmış,
tama’ zilletiyle izzet-i ilmini feda etmiş,
sadaka verenlere hoş görünmek için riyakârlığa temayül etmiş,
âhiret meyvelerini dünyada yemeğe cevaz göstermiş bir üstaddan alınan aynı ders-i hakikat, elmas derecesinden şişe derecesine iner.
İşte sana manen otuz lira zarar vermekle, otuz kuruşluk menfaatimi aramak, bana ağır geliyor ve vicdansızlık telakki ediyorum. Sen madem fedakârsın; ben de o fedakârlığa mukabil, menfaatinizi menfaatime tercih ediyorum, gücenme!
O da bu sırrı anladıktan sonra kabul etti, gücenmedi.”

Şefkat insanı

O, bahar çiçeklerinin solmasından ızdırap duyacak kadar engin bir şefkate sahiptir. İhtiyarlara yönelik yazdığı “İhtiyarlar Risalesinde” geçen şu ifadelerinde, bu engin şefkatin yansımalarını açıkça görmekteyiz:
“Sizin en ihtiyarınız her ne kadar zahiren benden yaşlı ise de, manen ben onlardan daha ziyade ihtiyarlığımı tahmin ediyorum. Çünki fıtratımda rikkat-ı cinsiye ile acımak hissi ziyade bulunduğundan, kendi elemimden başka binler kardeşlerimin elemlerini de o şefkat sırrıyla çektiğimden, yüzler sene yaşamış gibi ihtiyarım.
Ve siz ne kadar firak (ayrılık) belasını çekmiş iseniz, benim kadar o belaya maruz kalmamışsınız.
Çünkü oğlum yoktur ki yalnız oğlumu düşüneyim. Bendeki fıtrî olan bu ziyade acımaklık ve şefkat, binler Müslüman evlâdlarının, hattâ masum hayvanların teellümlerine karşı dahi bir rikkat, bir elem, o sırr-ı şefkat ile hissediyordum.
Hususî bir hanem yoktur ki fikrimi yalnız ona hasredeyim; belki bu memleket ile ve belki âlem-i İslâmın kıt’asıyla hanem gibi, hamiyet-i İslâmiye noktasında alâkadarım. Ve o iki büyük hanedeki dindaşlarımın elemleriyle müteellim ve firaklarıyla mahzun oluyorum!”
Bir aile reisinin kendi ev ve evladıyla alakadar olması gibi, Bediüzzaman bütün vatan evladını kendi çocukları ve tüm İslam Dünyasını kendi evi olarak kabul etmiştir.
1952 de Eşref Edib’in kendisiyle yaptığı bir röportajda ifade ettiği şu cümleler O’nun iç dünyasını tahlilde bize mühim ipuçları sunar:
“Bana ıztırap veren, yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir… Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!
Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur’ân’ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur.
Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!
Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum.”

Dâhili ve Harici Cihad Farkı

Bazıları “cihad” denildiğinde “savaş” anlasalar da, cihad savaş demek değildir. Cihad kelimesi, cehdetmek, gayret göstermek anlamındadır. Çevremize baktığımızda, büyük bir faaliyet ve hareketlilik gözümüze çarpar. Kavram olarak cihad, bu faaliyet ve hareketliliğin Allah yolunda yönlendirilmiş şeklidir.
Bediüzzaman ülke dâhilinde yapılacak cihad ile, dış düşmanlara karşı yapılacak cihadı çok net ifadelerle birbirinden ayırır. Sözgelimi, dıştan bir ülke saldırdığında silahla karşılık verilir ve savaşılır. Ama ülke dâhilinde yapılacak olan cihad, manevi bir mücadeledir.

Kendisinin ifadesiyle:

“Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.
…Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.
Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir… Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir… Vazifemiz, dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.
…Hariçteki cihad başka, dahildeki cihad başkadır.
…Biz bütün kuvvetimizle dahilde ancak âsâyişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz.”

Müsbet Hareket:

Ülke dâhilinde yapılacak cihadda en mühim bir esas müsbet hareket etmektir. Bediüzzamanın ifadesiyle:
“Aziz kardeşlerim,
Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir.”
“Din dahilde menfi bir tarzda istimal edilmez.” (Yani din ülke içinde menfi olaylara alet edilemez.)
Yapılması gereken,
· insanları dine meylettirmek
· onları teşvik etmek
· dinî görevlerini hatırlatmaktır.
Yoksa “dinsizsiniz!” dese onları tecavüze sevkeder.
Din aslında hiçbir zümrenin tekelinde değildir. Herkesin hak dinden istifade etmek, hem hakkı, hem görevidir.
Müsbet hareket, “kahrolsun karanlık!” demek yerine bir mum yakmayı öğretir. Batıl ilahlara sövmek yerine Allah’ın adını anmayı ders verir.
Müsbet hareket, yıkmayı değil yapmayı, tahribi değil tamiri esas alır.
Müsbet hareket, başkalarının kusur ve noksanlarını ortaya koymak yerine, İslamın güzelliğini ilan etmeyi öğretir.
Müsbet hareket, mutedil hareketi netice verir, insanı taşkınlık ve şaşkınlıktan kurtarır, fevrî davranışlara sed çeker.
Müsbet hareket, görünüşte pasif, ama gerçekte en etkili bir metottur. Meşhur örnek ile anlatmak gerekirse, rüzgar ve güneş yolda giden bir adamın sırtındaki paltoyu çıkartmak için bahse girmişler. Önce rüzgar denemiş, gittikçe sür’atini artırarak adamın paltosunu çıkarmaya çalışmış. O şiddetini artırdıkça adam paltosuna daha şiddetle sarılmış. Ardından güneş devreye girmiş, hararetini
azıcık
artırması adamın paltoyu çıkarmasına yetmiş.



İşte müsbet hareket, temsildeki güneşin hareketine benzer. İlk bakışta ortalıkta bir şey yok gibidir. Ama sonuca baktığımızda muhteşem bir sonuç bizi beklemektedir.

Cahilliğe-Fakirliğe-Ayrılığa Karşı Cihad:

20. yüzyılın başlarında, Bediüzzaman ülke dâhilinde yapılacak cihadla ilgili olarak şu hedefi gösterir:
“Bizim düşmanımız, ‘cehalet, zaruret, ihtilaftır.’
Bu üç düşmana karşı ‘san’at, marifet, ittifak’ silahıyla cihad edeceğiz.”
Aradan geçen bir asırlık zaman biriminde bu üç düşmanla yapılan cihad henüz kazanılmış değildir. Cahillik, ekonomik geri kalmışlık ve Müslümanlar arasında ayrılık hâlâ devam etmektedir.
Yaşadığımız çağa “bilgi ve teknoloji çağı” adı verilmektedir. İlk emri “oku!” olan bir dinin mensupları bu meselede çağa ayak uydurmada zorlanmamaları gerekir.
Öte yandan, ekonomik alanda nice gayr-ı Müslim ülke Müslümanlardan daha ileri vaziyettedir. Böyle bir durum ise, İslamın evrensel intişarına ciddi bir engeldir.
Ayrıca, aynı dine mensup olan, aynı gaye için çalışan, aynı değerleri paylaşan Müslümanların adeta “ittifak etmeme hususunda ittifak etmeleri” acı bir gerçektir.
İşte, bu üç düşmana karşı verilecek mücadele, Müslümanları canlandıracak, evrensel barışa muazzam bir katkıda bulunacaktır.

Sivil itaatsizlik:

Bediüzzaman 1926-1950 yılları arasında sürgün hayatı yaşadı, bu arada üç defa hapsedildi. Vefat ettiği yıl olan 1960’a kadar da gözetlemeler devam etti. Fakat O, hiçbir zaman devlete isyan eden biri olmadı ve talebelerini de öyle hareketlerden alıkoydu.
Şüphesiz O’nun bu tarz tavrı, o dönemlerde yapılan bir takım yanlışları kabul etmek anlamına gelmiyordu. Kendisinin mahkemede kullandığı şu ifadelerinde bu noktayı açıkça görebiliriz:
“Bir şeyi reddetmek ayrıdır, kalben kabul etmemek ayrıdır ve amel etmemek bütün bütün ayrıdır.
Ehl-i hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz.”
Bediüzzamanın savunduğu bu ince noktalar, artık günümüzde evrensel hukuk çerçevesinde gittikçe yükselen kıymetler halini almaktadır. Din ve vicdan hürriyeti, fikir hürriyeti gibi değerler dünyanın her tarafında genel kabul görmeğe başlamıştır.
Bediüzzaman yanlış uygulamalara “fikren ve kalben taraftar olmadıklarını” açıkça beyan etmekten çekinmez. Fakat bu yanlış uygulamalardan hareketle isyan cihetine de gitmez. Böyle bir hareketin çok acı sonuçlar doğurabileceğini nazara verir. İdarede olanlara şöyle seslenir:
“Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil. Çünkü idarenizi, âsâyişinizi istiyorsunuz. El karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki, hiç lâyık olmadığınız halde “kalp de bizi sevsin” demeye?”
Bediüzzamanın nazara verdiği “bir şeyi reddetmek başkadır ve onun ile amel etmemek bütün bütün başkadır” manası günümüz dünyasında geniş revaç bulmaktadır. Özellikle sivil toplum kuruluşları mevcut hükümetlerin yanlışları olduğunda harekete geçip bu yanlışların önünü almaya çalışmaktadırlar. Bu bir isyan değildir, ama aynen kabul de değildir. Hata hata olarak görülmekte, bünyede zarar vermeksizin tedavisi cihetine gidilmektedir.

Asayiş muhafızı:

Bediüzzaman asayişi “her türlü dünyevi saadetin esası” olarak görür. “Yüz ruhum olsa asayişe feda ediyorum” der.
Talebelerini de asayişin manevi muhafızları olarak yetiştirir. Uhuvvet Risalesinde verdiği şu örnek konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır:
“Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz mâsum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz.”
Terör eylemlerinde ise böyle bir ince ölçü, böylesine insaflı bir yaklaşım asla söz konusu değildir. Terörün hâkim olduğu toplumlar mayınlı arazi gibi güvenden uzak olur. Her an bir bomba patlayabilir, her an serseri bir kurşun hedefe veya bir masuma isabet edebilir.
Bir Müslüman, eğer dini gerçek şekliyle biliyorsa asla terörist olamaz. Ancak “dinde hassas, aklî muhakemede noksan” bazıları hemen her toplumda görüldüğü gibi, İslam toplumlarında da bulunabilir. Böylelerinin yanlışlarıyla İslamı ve Müslümanları karalamaya çalışmak akla- mantığa ve insafa sığan bir tavır olamaz.

Siyasetüstü Bir Kur’an Hizmeti:

Siyaset, yönetime talip olmaktır. Şüphesiz bazıları siyaseti esas alıp hizmet etmeye çalışabilirler ve hizmet de edebilirler. Bediüzzaman ise siyasetüstü bir hizmet metoduyla insanlara faydalı olmaya çalışır.



Bediüzzaman “Kur’ân ve iman hizmetinin kendisini siyasetten men ettiğini söyler ve bunu şöyle açıklar:
“Hakaik-i imaniye ve Kur’âniye birer elmas hükmünde olduğu halde, siyasetle âlûde olsaydım, elimdeki o elmaslar, kandırılabilen avam tarafından, “Acaba taraftar kazanmak için bir siyaset propagandası değil mi?” diye düşünürler. O elmaslara âdi şişeler nazarıyla bakabilirler. O halde, ben o siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil etmek hükmüne geçer.”
İşte böyle ciddi sebeplerden dolayı siyasetin içine girmeden vatan evladına faydalı olmaya çalışan Bediüzzaman, siyasilere de zaman zaman mektuplar göndererek Kur’an- iman hesabına tavsiyelerde bulunur.
Bu siyasetüstü metodun sonucu olarak, çeşitli partilere mensup kimseler günümüzde de O’nun eserlerinden istifade etmektedirler.

Medenilere Galebe:

14 asırlık İslam tarihine baktığımızda gayr-ı Müslimlerle yapılan pek çok kanlı savaşlar görürüz. Günümüzde dıştan bir saldırı olduğunda “sıcak savaş” bir hak, hatta bir görev olmakla beraber, Bediüzzaman normal şartlar altında barış ve diyaloğa taraftardır. Bunu şöyle ifade eder:
“Medenîlere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşîler gibi icbar ile değildir.
Biz muhabbet fedaileriyiz; husumete vaktimiz yoktur.”
İslamın güzelliğini fiilen göstermek onu en güzel bir şekilde temsil ve tebliğ etmek anlamına gelir. Bu layıkıyla yapıldığında dünyanın her tarafından nice insanlar gruplar halinde İslama koşacaklardır.
Kendisinin şu cümleleriyle konuyu noktalayalım:
“Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim;
sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz…
Şimdi ekilen tohumlar, zemininizde çiçek açacak*tır.”

Prof. Dr. Şadi Eren
 
RAMAZAN ORUCU VE GEÇMİŞ ÜMMET ORUÇLARI İLİŞKİSİ

ramazan.bmp


Ancak, tefsir kitaplarındaki yorumlarında müfessirler; (Yahudilik, Hristiyanlık) dinler ve onlara ait ibadetlerin (Namaz, oruç, kurban, v.b) sanki eskiden hiç yokmuş ta sanki Hz. Muhammed’e indirilen İslam ile yeni gelmiş veya uygulanmaya başlanmış intibaını veren yorumlar ile Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e uzanan tek din (İslam) ve onun birbirine benzer ibadetlerinin (İslam çizgisi dahilinde) bütüncül algısını kale almamaktadırlar. Tefsirlerdeki “Ramazan orucu” ile geçmiş ümmet oruçları (bilhassa Pesah orucu) arasındaki irtibat kopukluğu bu yanlış oruç algı ve anlatımları yüzdendir. Müfessirin “…Daha

Kur’an-ı Kerim, oruç ibadeti hakkında muhataplara şöyle hitap etmektedir: “Yâ eyyuhâllezîne âmenû kutibe aleykumus sıyâmu kemâ kutibe alellezîne min kablikum leallekum tettekûn / Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi size de yazıldı. Umulur ki korunursunuz.”[1]
Bakara suresi 183. ayetinde geçen “..üzerinize yazıldı.." ifadesi -aksine bir karîne bulunmadığın*da- "farz kılındı" manasına gelmektedir.”[2]
Bu ayet-i kerime ile Cenabı Hakk, oruç ibadetinin, Hz. Muhammed’e tabi olanlardan önceki ümmetlere de şamil olduğunu bildirmektedir. Razî bu hususta şunları kaydeder: “Cenabı Allah'ın, "…Sizden önceki ümmet*lere yazıldığı gibi..." ayeti (….) orucun farz kılınışı ile ilgili bir benzetmedir. Yani, "Bu ibadet, Hz. Âdem’den sizin zamanınıza kadar bütün peygamberlere ve ümmetlere farz kılınmıştır. Allah Teâlâ bunu sadece size değil, istis*nasız diğer bütün ümmetlere farz kılmıştır" demektir. Bu sözün manası, orucun meşakkatli bir ibadet olduğudur. Meşakkatli bir şey umumileşince ona katlanmak da kolay olur.”[3]

Cenabı Hakk, evvelki ümmetlere olduğu gibi Hz. Muhammed (s.a.v) ümmetine de oruç ibadetini farz kılmaktadır. Ancak burada bir nüans bulunmaktadır. Acaba Hz. Muhammed ve ümmetine emredilen oruç ile diğer ümmetlere emredilen oruç aynı nitelikte midir?

“İslâm'ın getirdiği oruç, zamanı, süresi, şartları, hangi fiillerle ve davranış*larla bozulduğu, tanınan kolaylıklar bakımından daha önceki dinlerde ve milletler*de görülen oruçtan farklıdır.”[4] Razî bu nüansı şöyle açıklar:

“Bu benzetme orucun zamanı ve miktarı ile ilgilidir." (denirse) Bu görüş zayıftır. Çünkü bir şeyin bir şeye benzetilmesi, bu iki şeyin herhangi bir şeyde müsavi olmalarını gerektirir. "Teşbih (benzetme), bütün hususlarda eşitliği gerektirir" denilmesi doğru değildir.”[5] Dolayısıyla Cenabı Hakk’ın Bakara suresi 183. ayetinde belirttiği, geçmiş ümmetlere farz kılınan oruç ile Hz. Muhammed ümmetine farz kıldığı oruç müsavi değildir.

“Ramazan orucu”nun, diğer ümmetlerin orucu ile müsavi olmayan niteliklerden biri, onun tutulma sayısındaki farlılıktır. Kur’an bu hususu şöyle açıklar: “Eyyâmen ma’dûdât…/ Sayılı günlerde….”[6] Bu ifade ile “oruç yükümlülüğünün sayılı günler ile sınırlı olduğu, buna göre ömür boyu sürecek bir farz ya da yılın bütün günlerini kapsayan korkulacak bir yükümlülük olmadığı belirtiliyor.”[7]

Şimdi düşünelim!... Hz. Muhammed ümmetine farz kılınan orucun “Eyyâmen ma’dûdât…/ Sayılı günlerde…” olması özelliğini, geçmiş ümmetler oruçlarıyla nasıl kıyaslayabiliriz? Çünkü Cenabı Hakk, oruç ibadetinin geçmiş ümmetlerde de şamil olduğunu bildirmiş ancak onlardaki oruç tutma süresi ve diğer nitelikleri hakkında bilgi vermemiştir.

Kur’an’ın ilk muhatapları olan Medine Müslümanları açısından bu husus ancak Medine’nin Ehl-i kitap unsurlarından olan Yahudiler ve Hristiyanların oruç ibadeti ile kıyaslanabilir. Bakara suresi 183. ayetindeki “’…Sizden öncekiler…’ den kasıt İbn Abbas'ın görüşüne göre Yahudilerdir.”[8] Diğer bir görüşe göre; "Sizden öncekilere..."den maksat birinci derecede Yahudiler ve Hristiyanlardır; çünkü Müslümanların tanıdığı Ehl-i kitap'tan olan gayri Müslimler bunlardır.”[9]

Bu kapsamda İslam ansiklopedisi, Medine Yahudilerince de tutulan bir günlük orucu şöyle tanımlamaktadır: “Hz. Nuh zamanından beri bütün Samî dinlerde makbul sayılan Âşûrâ gününde oruç tutmak Yahudilere farz kılınmıştı. Onlar, yedinci ayları olan Tişrin’in onuncu gününe rastlayan Âşûrâyı bayram telakki ederek bir takım merasimler icra eder ve bir yıllık günahlardan temizlenmek üzere oruç tutarlardı.”[10]

Yahudilikteki bir günlük Pesah orucu fıkhı şöyledir; "İster babanın ister annenin ilk çocuğu olsun, Bar-Mitsva olmuş her Behor, Pesah’tan önceki gün oruç tutmakla yükümlüdür. Bayanlar oruç tutmayı adet edinmemişlerdir… Küçük bir çocuk için (kendisi behor değilse bile) babası oruç tutmalıdır. Baba Behor ise çocuğun yerine orucu, annesi tutabilir fakat mecbur değildir."[11]

Razî ise bu bir günlük oruç hakkında şu yorumu yapmaktadır: “Yahudiler (….) senenin tek bir gününde oruç tutmuşlar ve bu günün firavunun denizde boğulduğu gün olduğunu söylemiş*ler.”[12]dir.

Senede bir gün oruç tutan Yahudilerin bu özellikli oruçları hakkında Hz. Peygamber döneminden şöyle bir rivayet aktarılmaktadır: “İbn Abbas radiyallahu anh’dan: Allah resulü sallallahu aleyhi ve sellem, Medine’ye geldiğinde Yahudilerin Âşûrâ (Pesah) günü oruç tuttuklarını gördü ve sordu: “Bu nedir?” Cevap verdiler: “Bu Salih bir gündür; çünkü o günde Allah, Musa ile İsrailoğullarını düşmanlarından kurtarmıştır da (Musa) o günde oruç tutmuştur. “ Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Ben Musa’ya sizden daha yakınım.” Sonra kendisi o günü oruç tutmuştur; (ashabına da) o günde oruç tutmalarını emretmiştir. (Buhari, Müslim ve Ebu Davud)”[13]

İslam kaynaklarında rivayet edilen; Kur’an’daki oruç emri gelmezden önce Hz. Muhammed ve ona tabi olanların tutmuş olduğu Pesah/Aşûrâ[14] orucu budur ve yalnızca senede bir gündür. Dolayısıyla “Oruç ibadeti İslâm'dan önce de bilinen ve İslâm'dakinden farklı da olsa uy*gulanan bir ibadet idi.”[15] Yani Bakara suresindeki oruç ayetleri inmezden evvel Medine’de ikamet eden Müslümanlar, Yahudilerin orucu hakkında bilgi sahibi olmuşlardır.
Yahudilere benzememek gayesi ile daha sonra üç güne çıkarılan bu Aşûrâ adı verilen oruç hakkında Mevdudi şu yorumda bulunur: “İslâm, belirlediği konularda adım adım ve derece derece ilerlemiştir. Aynı şey oruç emri için de söz konusudur. İlk önce Hz. Peygamber (s.a) müminlere ayda üç gün oruç tutmalarını tavsiye etti; fakat bu zorunlu değildi. Daha sonra Hicret’in ikinci yılında, Ramazan'da oruç tutmakla ilgili bu emir (183. ayet) nazil oldu.”[16]
Binaenaleyh Kur’an’daki “Ramazan orucu” emri gelmezden evvel Yahudilikteki oruç hakkında hem bilgi ve hem de bu orucun benzeri bir oruç tutan Müslümanların, geçmiş ümmetlerden olanların oruçları olarak bu minvalde oruçla ilgili bilgileri mevcuttur.
Hristiyanlıktaki oruç[17]; her şeyden yeme içmeden uzaklaşma şeklinden ziyade bazı yiyecek türlerinden istisna edilen bir perhiz[18] uygulaması olarak yansımaktadır. “Hıristiyanlık inancında Paskalya döneminde, 49 gün boyunca hayvansal gıdaları yememek kaydı ile oruç tutulur. 2. yüzyılda yazılan Didakte kitabında Mesih inananlarına çarşamba ve cuma günü oruç tutmalarını buyurmuştur. 2. yüzyıldaki kiliselerin bu orucu Diriliş Bayramı'ndan önce (paskalya) tuttukları bilinmektedir. İslamiyet'teki gibi oruç zamanında tüm dünyevi gıdalardan uzak tutmaması nedeni ile oruç yerine perhiz ifadesi de kullanılabilmektedir.”[19]
Ramazan orucu, nitelik olarak Yahudilikteki Pesah orucu ile bir benzeşmesi olsa bile Hristiyanlıktaki perhiz türü oruç ile asla uyuşmamaktadır. Yahudilik ve Hristiyanlıktaki oruçların sayısal nitelikleri de Ramazan orucu ile oldukça farklıdır. Ki, bu farklılığı vurgulamak için Cenabı Hakk, oruç emrinden hemen sonra bu orucun sayılı günlerde olduğunu bildirmektedir.
Bakara suresi 183. ayetinde belirtilen; "Eyyâmen ma’dûdât…/…Sayılı günler… den maksat, 185. ayette gelecek olan Ramazan ayıdır, Araplar daha önce belli şekilde bir ay oruç tutmaya alışık olmadıkları için "Ramazana ula*şan onda oruç tutsun" emri verilmeden önce müminler, psikolojik olarak bu iba*dete alıştırılmak istenmiş; bu amaçla mazereti olanların ne yapacakları, genel ola*rak oruç tutmanın insana ne sağlayacağı üzerinde durulmuştur.”[20]
“…Sayılı günlerde…” ifadesinin tam açılımı ise 185. ayette şöyle açıklanmaktadır: “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun.”[21]
“Şehru ramadânellezî unzile fîhil kur’ânu huden lin nâsi ve beyyinâtin minel hudâ vel furkân, fe men şehide minkumu’şehra fel yesumhu…”[22] ayetinde belirtilen Ramazan ayı ile "Eyyâmen ma’dûdât…/…Sayılı günler…” ayeti arasında oruç sayısına dair öyle güçlü bir bağ vardır ki; “..Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder…”[23] veya “…Kim o anda

hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.”[24] ayetleri ile bu oruç sayısının tamlığının önemi ve

tamamlanılmasının istisnai durumlar haricinde zorunlu olduğunu açıklarken aynı zamanda tutulacakoruç gün sayısının altını da kalınca çizilmiş olmaktadır.
“Yüce Allah'ın: "…Ta ki, o sayılı günleri tamamlayasınız…" buyruğu iki şekil*de açıklanmıştır: Birincisine göre yolculuk veya hastalığı halinde oruç açan kimsenin eda etmesi gereken günlerin sayısını tamamlamak, ikincisine gö*re ise ister yirmi dokuz, ister otuz gün çeksin hilal günlerinin sayısını tamam*lamaktır.”[25]
Hâlbuki Müslümanların sadece bir günlük Pesah orucu veya bunun mümasili tuttukları üç günlük Aşûrâ orucunda, “Ramazan orucu” gibi çoklu bir oruç sayısı ve tutamadıklarında bunun tamamlanılması ile ilgili pratikleri yoktur.
Dolayısıyla Kur’an’daki “Ramazan orucu”na dair nitelikler, neden detaylı olarak açıklanmaktadır? Çünkü geçmiş ümmetlere emredildiği gibi benzeri nitelikte bir oruç emredilmemiştir. “İslâm'ın getirdiği oruç, zamanı, süresi, şartları, hangi fiillerle ve davranış*larla bozulduğu, tanınan kolaylıklar bakımından daha önceki dinlerde ve milletler*de görülen oruçtan farklıdır.”[26]
Oruç geçmiş ümmetlerden farklı olarak neden Ramazan ayına tahsis edilmiştir? Çünkü Kur’an o ayda nazil olmaya başlamış dolayısıyla geçmiş ümmetlerin ve kıyamete kadar gelecek olanların da tabi olacağı bir kitabın önemine binaen oruç bu ayda farz kılınmıştır.
Artık oruç, ne Hz. Musa’nın İsrailoğullarını, Firavun zulmünden kurtardığı ve yalnızca İsrailoğulları kavmine müteallik özel bir günde ne de İsa’nın çarmıha gerildiğinin üçüncü gününde dirilmesine müteallik tutulmayacaktır. Bundan sonra oruç, bütün insanlığa kurtuluş ve hidayet rehberi olan Kur’an’ın, inmeye başlamasına ithafen tutulacaktır.
Dolayısıyla Cenabı Hakk, Hz. Muhammed ümmetine orucu farz kılarken geçmiş ümmetlerdeki bazı özellikleri değiştirmektedir. Bundan dolayı oruç, Ramazan ayına mahsus kılınmakta ve öncelikle tutulacak gün sayısı arttırılmaktadır.
Buraya kadar geçmiş ümmetlerdeki bilhassa İsrailoğullarındaki oruç uygulaması üzerinden yeni dizayn edilmeye başlanan Ramazan orucunun niteliklerini müşahede ettik.
Buna göre Hz. Muhammed ve ümmeti artık Yahudilerdeki gibi bir günlük oruç tutmayacaklardır. Müslümanlar, Ramazan ayında ve bu ayın tamamına denk gelecek sayıda ve de sıralanan mazeretler müstesna eksiksiz oruç tutmaları gerekecektir.
Ancak Müslümanların, oruca başlangıç ve bitiş zamanları açıklanmamaktadır. Yani oruca ne zaman başlanması gerekir ve ne zaman son verilmesi icap eder bununla ilgili Kur’an’da bilgi verilmemiştir.
Ne zaman ki, “….Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yiyin, için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın….”[27] ayeti nazil olur o zaman Ramazan orucunun başlangıç ve bitirilme vakti belirginleşmiş olur. Dolayısıyla orucun bitirilme ve başlaması arasındaki yaşam tarzı da açıklanmış olur.
Burada dikkat edilecek husus şudur: “Ramazan orucu”na başlama ve bitiriliş vakti bu ayet gelinceye kadar geçmiş ümmetlerin orucu ile aynıdır. Razî bu konuyu, Yahudiliğin oruç tatbikatının da benzer olduğuna değinmeden şu rivayetle açıklar: “İslâm’ın ilk yıllarında oruçlu iken, in*san uyumadığı veya yatsı namazını kılmadığı müddetçe yemesi, içmesi ve cinsi münasebette bulunması helâl idi. İnsan uyuduğu ve yatsı namazını kıldığı za*man, ertesi günün akşamına kadar yeme, içme ve cinsi münasebette bulun*ma haram oluyordu. Ensar’dan bir adam yatsı vakti, oruçtan dolayı iyice yorulmuş olarak evine geldi. Âlimler bu sahabenin isminin ne olduğunda ihti*lâf etmişlerdir. Mu'az (r.a), bunun Ebu Sarame; Berâ (r.a), Kays b. Sarame; Kelbî ise, Ebu Kays b. Sarame olduğunu söylemiştir. Bu şahsın adının Sarame İbn Enes olduğu da ileri sürülmüştür. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) ona, yorgunluk ve halsizliğinin sebebini sorunca, o da, "Ya Resûlallah, bütün gün akşama kadar hurmalıkta çalıştım.. Yemek yemek için akşamleyin evime geldiğimde, ailem yemeği getirmekte gecikti.. Bu arada ben de uyumuşum. Derken beni uyandırdılar; böylece de bana, yemek içmek haram oldu" dedi. Bunu müteakiben Hz. Ömer de ayağa kalkarak, "Ey Allah'ın Resulü, ben de sana buna benzer bir mazeret beyan edeceğim. Yatsı namazını kıldıktan son*ra, eve geldim ve zevcemle cinsî münasebette bulundum" dedi. Bunun üzeri*ne Hz. Peygamber (s.a.s), "Ey Ömer, bu sana yakışmadı" dedi. Daha sonra, pek çok kimse de ayağa kalkarak, bu türden yaptıkları şeyleri itiraf ettiler. İşte bunun üzerine, ayeti nazil oldu.”[28] M.Abduh, Bakara 187. ayeti gelinceye kadar Müslümanların tuttuğu bu oruç fıkhının Yahudilerle aynı olduğunu şöyle teyit eder: “Rivayete göre Ehl-i Kitab orucu bu şekilde tutardı.”[29]
Binaenaleyh, Bakara 187. ayeti gelinceye kadar Yahudi şeriatındaki, oruca başlama ve bitirme fıkhını uygulayan Hz. Muhammed ve ona tabi olanlar; Kur’an’ın mezkur ayetindeki “Ramazan orucu” emirleri geldiğinde geçmiş ümmetlere ait olan uygulamanın oruca başlangıç kısmını; “….Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar…” olarak tasvir edilen vakte kaydırmışlardır. Yani artık “Sahur” denilen bir oruç kavramı oluşmuştur.
“Ramazan orucu” ile geçmiş ümmetlere yazılan oruç (bilhassa Pesah orucu) arasındaki bağlamı doğru değerlendiremeyenler, sanki Medine’deki Müslümanların, geçmiş ümmetlerin (Yahudiler) oruç uygulamaları ile amel etmemiş gibi algılar içerisindedirler.
Hz. Peygamber, kıblenin Kâbe olarak değiştirilmesi emrine kadar ne taraf doğru ibadet ediyordu? “İnsanlardan bir kısım beyinsizler: Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir? diyecekler. De ki: Doğu da batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir.”[30] Hz. Muhammed (s.a.v)’in ve ashabın uyguladıkları bu ibadet geçmiş hangi ümmete aitti?
Dolayısıyla “Ramazan orucu”nun emredilmesi ile geçmiş ümmetlere ait oruç uygulamalarındaki nitelikler de tıpkı kıble hususunda olduğu gibi tedricen değiştirilmiştir.
Ancak, tefsir kitaplarındaki yorumlarında müfessirler; (Yahudilik, Hristiyanlık) dinler ve onlara ait ibadetlerin (Namaz, oruç, kurban, v.b) sanki eskiden hiç yokmuş ta sanki Hz. Muhammed’e indirilen İslam ile yeni gelmiş veya uygulanmaya başlanmış intibaını veren yorumlar ile Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e uzanan tek din (İslam) ve onun birbirine benzer ibadetlerinin (İslam çizgisi dahilinde) bütüncül algısını kale almamaktadırlar. Tefsirlerdeki “Ramazan orucu” ile geçmiş ümmet oruçları (bilhassa Pesah orucu) arasındaki irtibat kopukluğu bu yanlış oruç algı ve anlatımları yüzdendir. Buna bir örnek: “Daha önceden Ramazan gecelerinde karı ile koca arasındaki cinsel ilişkiyi yasaklayan açık bir emir olmamasına rağmen, Müslümanlar arasında bunun helâl olmadığı konusunda belirsiz bir inanç vardı ve bazıları hanımlarının yanına vicdanen tedirginlik içinde yatıyorlardı. Bu devam ederse, suç ve günah teşkil eden zihni bir tavrın gelişme tehlikesi vardı. Bu nedenle Allah, onları, vicdanlarına karşı kötü davranmamaları konusunda uyardı ve vicdanları rahat olarak bu fiili işleyebilmeleri için onu helâl kıldı.”[31] Müfessirin “…Daha önceden Ramazan gecelerinde karı ile koca arasındaki cinsel ilişkiyi yasaklayan açık bir emir olmamasına rağmen, Müslümanlar arasında bunun helâl olmadığı konusunda belirsiz bir inanç vardı….” yorumunda, Medine’deki Müslümanların sanki hiçbir oruç (Aşûrâ/Pesah) ile alakaları olmamış gibi bir anlatım vardır.
Bu yanlış algı ve aktarımlara günümüz çağdaş tefsirinden bir örnek daha verelim: “Muhtemelen Yahudilerin ve Hristiyanların âdetlerinden etkilenen bazı sahibiler ramazan gecelerinde cinsel ilişkinin caiz olmadığını zannediyorlardı. Ay*rıca sahurun da uykudan önce yeneceğini, yatsı kılınıp uykuya yatuktan sonra uya*nıp sahurluk diye bir şey yenilemeyeceğini sananlar vardı. Bu yüzden bazıları sı*kıntıya düşüyor, sahura kalkmadıkları için gündüz açlıktan bayılıyorlar; gece cinsel ilişkiyi yasak sananlar dayanamayıp eşleriyle birleşiyorlar ve bunu gizliyorlar*dı (Kur'an'ın ifadesiyle böylece "kendilerine hıyanet ediyorlar", yani başkalarına da ifade ettikleri zanlarına ve kanaatlerine gizlice aykırı davranıyorlardı). Hadis kitaplarında ve tefsirlerde bu olaylarla ilgili birçok örnek vardır. İslâm'a mahsus oruç ibadetinin farz kılınmasını takip eden günlerde bu gibi olaylar ve yanlış anlamalar ortaya çıkınca sınırları belirleme ihtiyacı doğdu ve bu ayet gönderildi. Ayet’e göre oruç gece bitince başlayacak ve ertesi gecenin başlamasına kadar sürecektir; yani oruç ibadeti gündüze mahsustur, gece bu ibadetin vakti değildir. Güneşin batmasıyla başlayan gece boyunca yemek, içmek, cinsi temas vb. bütün mubah (günah olmayan) şeyler serbesttir. "Allah tövbenizi kabul etti, sizi bağışladı" cümlesi daha önce böyle bir ya*sağın bulunduğuna işaret ederse de bu konuda ayet ve hadis olarak bir delil yok*tur. "Hıyanet", tövbenin kabulü ve bağışlama, kendi zanlarına ve anlayışlarına gö*re yaptıklarını günah sayanların bu kabulleri ve kanaatleriyle ilgilidir. "Siz kendi*liğinizden sınırlar koydunuz, sonra bunları çiğnediniz, günah işlediğinizi düşüne*rek tövbe de ettiniz. Allah tövbenizi kabul etti, sizi bağışladı, zaten böyle bir ya*sak da yoktur" denilmek istenmiş, durum böylece açıklığa kavuşturulmuştur.”[32]
Şimdi bu tefsirlerden sonra sormak lazım!... Hz. peygamber Medine’ye hicretinden sonra Yahudilerden öğrenip ashabına uygulanması emrini verdiği “Pesah/Aşûrâ” orucunu hangi fıkha göre tutmuştur? Hz. Peygamber ve ashabının tuttuğu bu oruç ister önce bir günlük isterse sonrasında üç günlük süre ile tutulmuş olsun, hangi fıkha göre bu oruca başlanmış ve bitirilmiştir? Dolayısı ile Bakara 187. ayeti ile tebdil edilen “Ramazan orucu” başlangıcı ve helal kılınan yaşam tarzı öncesi Müslümanların tatbik ettikleri eski uygulamalar (mesela uyuyup gece tekrar kalkınca yeme içme ve cinsel ilişkinin yasak olması), hangi ümmete yazılan orucun fıkhına aittir? Şayet bu fıkıh, Cenabı Hakk nezdinde makbul olmamış olsa idi yasağı çiğneyen Müslümanlara (bilhassa hadis rivayetinde anlatılan Hz. Ömer’e) "Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tövbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık (ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettiklerini isteyin…"[33] der miydi? Hz. Peygamber; "Ey Ömer, bu sana yakışmadı" diye, Ömer (r.a)’e hitap eder miydi?
Sonuç olarak “Ramazan orucu” ve geçmiş ümmet oruçları ilişkisihakkındaşöyle söyleyebiliriz: Oruç, Hz. Âdem’den başlayarak, Hz. Muhammed’e kadar gelen bir süreç içerisinde her peygamber ümmetine müteallik bir ibadet uygulamasıdır. “Hem Yahudilikte, hem Hıristiyanlıkta hem de İslâmiyet'te oruçtan beklenen, iç arınma ve bedensel kontrolün sağlanmasıdır.”[34] Oruç, her ümmet için meşakkatli bir ibadettir ve bu meşakkatli ibadetin sayısının fazlalığı oranında inananların korunmaları açısından onlara fayda verecektir. Son vahiy olan İslam’daki oruç ibadeti; Kur’an’daki Ramazan orucu emirleri ile en son ve mütekâmil halini almıştır. Bakara suresi 187. ayetindeki son oruç emirleri bunun bir yansımasıdır.

Cengiz Duman
Araştırmacı-Yazar


 
Ramazan bayramý mesajlarý, ramazan bayramý kutlama mesajlarý, Bayram sms Mesalarý, ramazan bayramý kutlama kýsa tebrikler,, bayram tebrik mesajlarý, ramazana özel bayram mesajlarý

500xqxh1vvb.gif

  • BAYRAMLAR,MILLI VE DINI DUYGULARIN, INANCLARIN, ORF VE ADETLERIN UYGULANIP SERGILENDIGI, BIR TOPLUMDA MILLET OLMA SUURUNUN SEKILLENDIGI, KUVVETLENDIGI GUNLERDIR. HEP BIR ARADA, SEVGI DOLU VE HUZURLU NICE BAYRAMLAR GECIRMEK DILEGIYLE, RAMAZAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!

  • 500xqxh1vvb.gif

  • BIR BAYRAM GULUSU SAVUR GOKLERE, ESKI ZAMANLARA GULUCUKLER GETIRSIN OYLE ICTEN SAMIMI, GOZYASLARINI BILE TEBESSUME CEVIRSIN. IYI BAYRAMLAR.

  • 500xqxh1vvb.gif

  • BIR RAMAZAN BAYRAMI DAHA GELDI. BU BAYRAMIN ONCELIKLE MILLETIMIZE, ISLAM ALEMINE VE DE INSANLIGA HAYIRLAR GETIRMESINI YUCE ALLAH'TAN DILIYORUZ. KARDESLIGIN DOGDUGU, SEVGILERIN BIRLESTIGI, BELKI DURGUN, BELKI YORGUN, YINE DE MUTLU, YINE DE UMUTLU, YINE DE SEVGI DOLU NICE BAYRAMLARA..
500xqxh1vvb.gif


  • BUGUN BAYRAM! MUBAREK RAMAZAN BAYRAMI TUM INSANLAR BIRBIRLERINE DAHA COK YAKINLASSIN, DARGINLIKLAR ORTADAN KALKSIN, KARDESLIK VE DOSTLUK DUYGULARI DAHA DA KUVVETLENSIN. TUM INSANLAR NESE VE MUTLULUK DENIZINDE YUZSUN. BUGUN SEVINC GUNU, KEDERLERI BIR YANA BIRAKIP MUTLU OLALIM. RAMAZAN BAYRAMI'NI DOYA DOYA YASIYALIM. HAYIRLI BAYRAMLAR.

  • 500xqxh1vvb.gif

  • HER ILKBAHARDA GELINCIKLERIN EN GUZEL BASLANGICLARI MUJDELEMESI GIBI, BU BAYRAMIN DA SANA VE AILENE MUTLULUK VE NESE GETIRMESINI DILIYORUM... IYI BAYRAMLAR!

  • 500xqxh1vvb.gif

  • KARDESLIGIN DOGDUGU, SEVGILERIN BIRLESTIGI, BELKI DURGUN, BELKI YORGUN, YINE DE MUTLU, YINE DE UMUTLU, YINE DE SEVGI DOLU NICE BAYRAMLARA...

  • 500xqxh1vvb.gif

  • BIN DAMLA SERILSIN YUREGINE, BIN MUTLULUK DOLSUN GONLUNE, BUTUN HAYALLERIN GERCEK OLSUN, DUALARIN KABUL OLSUN BU BAYRAMDA... RAMAZAN BAYRAMIN MUBAREK OLSUN!

  • 500xqxh1vvb.gif

  • RAMAZAN BAYRAMINIZ KUTLU, YUREGINIZ UMUTLU, UMUTLARINIZ ATLI, SEVDANIZ KANATLI, MUTLULUGUNUZ KATLI, SOFRANIZ TATLI, MEKÂNINIZ TAHTLI, OMRUNUZ BAHTLI, YUVANIZ BEREKETLI OLSUN... DAMAGINIZI, RUHUNUZU VE CEVRENIZI TADLANDIRAN, GERCEKTEN GUZEL VE BEREKETLI BIR BAYRAM DILERIZ.

  • 500xqxh1vvb.gif

  • RAMAZAN BAYRAMINI DOYA DOYA YASAYALIM. HAYIRLI BAYRAMLAR! HER SEYE KADIR OLAN YUCE ALLAH, BIZLERI, DOGRU YOLDAN VE SEVDIKLERIMIZDEN AYIRMASIN! HAYIRLI VE BEREKETLI RAMAZAN BAYRAMLARI DILEGIYLE.

  • 500xqxh1vvb.gif
  • KAINATIN YARATICISI VE ALEMLERIN RABBI YUCE ALLAH'A SONSUZ SUKURLER OLSUN! RAMAZAN BAYRAMI BEREKETIYLE, BOLLUGUYLA GELSIN, TUM INSANLIK ICIN HAYIRLARA VESILE OLSUN.

  • 500xqxh1vvb.gif

  • GUZELLIK, BIRLIK, BERABERLIK DOLU, HER ZAMAN BIR ONCEKINDEN DAHA GUZEL VE MUTLU BIR RAMAZAN BAYRAMI DILIYORUZ. BUYUKLERIMIZIN ELLERINDEN KUCUKLERIMIZIN GOZLERINDEN OPUYORUZ.

  • 500xqxh1vvb.gif

  • SEMA KAPILARININ ACIK OLDUGU BUGUNDE HEYBENIZDE TOHUM TOHUM DUA MENEKSELERI SACMANIZ TEMENNISIYLE HAYIRLI BAYRAMLAR.

  • 500xqxh1vvb.gif

  • HEYECAN VE OZLEMLE BEKLENEN KUTSAL RAMAZAN BAYRAMI GELDI, HOSGELDIN. MUBAREK BAYRAM ULUSUMUZA SAGLIK, HUZUR, MUTLULUK, BOLLUK VE BEREKET GETIRSIN. HAYIRLI BAYRAMLAR DILEGIYLE.

  • 500xqxh1vvb.gif

  • BENIM OMRUMDE IRMAKLAR VARDIR SULARINDA HAYALLERIMI YUZDURDUGUM, BENIM OMRUMDE SEVDIKLERIM VARDIR BAYRAMLAR AYRI GECINCE UZULDUGUM. BAYRAMINIZ MUBAREK OLSUN!

  • 500xqxh1vvb.gif

  • MUBAREK RAMAZAN BAYRAMINI SEVDIKLERINIZLE BERABER SAGLIKLI VE HUZUR ICINDE GECIRMENIZI DILERIZ. BAYRAM TUM INSANLIGA HAYIRLI OLSUN!

  • 500xqxh1vvb.gif

  • HEP BIR ARADA, SEVGI DOLU VE HUZURLU NICE BAYRAMLAR GECIRMEK DILEGIYLE, RAMAZAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN! MUBAREK RAMAZAN BAYRAMI TUM ULUSUMUZA KUTLU OLSUN. ALLAH TUM INANANLARA NICE HUZURLU, BEREKETLI BAYRAMLAR NASIP ETSIN.

  • 500xqxh1vvb.gif

  • BAYRAM SABAHLARI, DEMLI BIR CAY, SU BOREGI, BAYRAM SEKERLERI, SEKER ISTEYEN COCUKLAR, RAMAZANLIK HAYVANLARIN SESLERI, BIR TELAS BIR KOSTURMACA. KOPRU HEP KALABALIK, BAYRAM PROGRAMLARI, KOLONYA IKRAMLARI, BAYRAM HARCLIKLARI, UZUN BAYRAM TATILLERI, EV GEZMELERI, KISA HAL HATIR SORMALAR, EL OPENLERIN COK OLSUNLAR VE DAHA BIR DOLU KUCUK AYRINTI. HAYATIN UZERINDEKI 'PAUSE' DUGMESINE DOKUNUN... KISA BIR SURE ICIN HAYATI DURDURUN. MUTLU BAYRAMLAR...

  • 500xqxh1vvb.gif

  • VARLIGI EBEDI OLAN, MERHAMET SAHIBI, ADALETLI YUCE ALLAH KENDISINE DUA EDENLERI GERI CEVIRMEZ. DUALARINIZIN RABBIN YUCE KATINA ILETILMESINE VESILE OLAN RAMAZAN BAYRAMINIZ MUBAREK OLSUN. BU DEGERLI RAMAZAN BAYRAMI.NDA, KAINATIN YARATICISI VE ALEMLERIN RABBI BAGISLAYICI VE ACIYICI YUCE ALLAH TUM DUALARINIZI KABUL ETSIN.

  • 500xqxh1vvb.gif

  • MUBAREK RAMAZAN BAYRAMINIZI TEBRIK EDER HAYIRLARA VESILE OLMASINI DILERIZ. BUHAYIRLI GUNDE DUALARINIZ KABUL OLSUN. DUALARINIZI EKSIK ETMEYIN...

  • 500xqxh1vvb.gif

  • RAMAZAN BAYRAMINIZIN DA BOYLE BIR NESEYLE GELMESI VE TUM AILENIZI SEVINCE BOGUP EVINIZE BEREKET GETIRMESI DILEGIMIZLE. IYI BAYRAMLAR!
 
Oruç ve Kanser

Florida`da Dr. Ahmed Elkadi başkanlığındaki Amerika İslâmî İlâç Araştırmaları Enstitüsü`nün. kanser hastaları üzerinde yaptığı oruç deneyleri oldukça heyecan vericidir. Deneyler neticesinde, düzenli oruç tutan hastalarda kötü huylu tümörlerin yayılmasının yavaşladığı (hatta durduğu), normalde ameliyatla alınan iyi huylu tümörlerin de yok olduğu görülmüş. Joel Fuhrman 1995`te yayınlanan "Sağlık için yemek ve oruç" adlı kitabında su ifadelere yer vermiş: "Oruç sadece fibroid tümörleri için değil, diğer birçok kanser dışı tümörler için de güvenli ve tesirli bir yaklaşımdır. Kişi aşırı kilolu olmadıkça oruçla tedaviye mutlaka olumlu tepki verecektir."
ilac.gif
İslâmiyet`in Orucunun Biyolojik ve Psikolojik Olarak Diğerlerinden Farkları

İslâmî orucun diyet plânlanandan farklarını şöyle sıralamak mümkün:

* İftar ve sahur vakitlerinde -anormal miktarda yemek yenilmediği müddetçe, düzensiz kalori alımı olmamaktadır. Kuzey Dakata Eyalet Üniversitesi`nden M.M. Hussaini`nin Müslüman öğrencileri üzerinde yaptığı çalışma da bunu doğrular nitelikte. Onun bulgularına göre Müslüman öğrencilerin kalori alımı diğerlerinin üçte ikisi seviyesinde.
Bu da vücudun kalori dengesinin korunması anlamına geliyor.

* Beynin hipotalamus bölgesinde "lipostaf" denilen ve vücudun kütlesini kontrol eden bir merkez bulunduğu ilmen bilinmektedir. Sıradan bir diyet esnasında bu merkez vücuttaki kilo kaybını normal bir kayıp olarak algılamaz ve diyet biter bitmez hızla kaybedilen kiloları tekrar alacak şekilde kendini yeniden programlar. Oysa ki Ramazan`da vücut düzenli kilo kaybeder ve istenilirse oruç tutularak sağlıklı bir şekilde zayıflamak ve sonrasında şişmanlamamak mümkündür. Oruç tutan insanlarda lipostat merkezi kendini yeniden programlamaya ihtiyaç duymaz.
* İslâmî oruçta seçilen belirli gıdalar (sadece meyveler, sadece proteinler., vs.) değil, eşit oranda bütün gıdalardan yenilir. Bu sayede vücut ihtiyaç duyduğu besinleri alır.
* Ramazan, insanın kendini disipline etme ayı olduğundan fazlaca sigara, çay, kahve içen veya benzer alışkanlıkları olanlar bu alışkanlıklarını büyük oranda terkederler. Bu kişilerden birçoğunun Ramazan`dan sonra alışkanlıklarını eskisi kadar devam ettirmedikleri tesbit edilmiştir.
* Orucun biyolojik tesirlerinin yanında psikolojik tesirleri de çoktur. Oruç tutan insanlar daha az sinirli ve olaylar karşısında sürekli yapıcı davranırlar. Hz. Peygamber`in (s.a.v.l "Birisi size söz söylediğinde veya kötü davrandığında ona ben oruçluyum deyin" sözünü göz önünde tutarlar. Daha önce de bahsettiğimiz gibi. suça karşı olan meyilleri de oruçluyken yok olur.

Hastalara Oruç İçin Tavsiyeler Diyabetik hastalar: Diyabetik hastaların oruç tutmasında bir zarar olmadığı gibi, aksine çok faydalar vardır. Çünkü oruç ile diyabetleri yok olacak yada en azından daha iyileşecektir. Ama insülin alan diyabetiklerin oruç tutması risklidir. Bu hastaların doktorlarına danışarak iftar ve sahur vakitlerinde alacakları insülin miktarını öğrenmeleri zaruridir. Diyabetikler eğer oruç tutmuşsa iftar ve sahurlarda diyabetik yiyecekler yemelidir. Yine bu vakitlerde kan sekerlerini ölçtürmeleri gereklidir. .
Kalp hastaları: Oruç hâdisesinde kan basıncı düştüğü için bu hastaların oruç tutmasında fayda vardır. Bu hastalar ilâç seviyelerinin ayarlanması için doktorlarına başvurmalıdır. Hipertansiyonu ve ciddi kalp rahatsızlığı olanların oruç tutmaması tavsiye olunur.
Miğren`den başı ağrıyanlar: Oruç kandaki yağlı asitleri arttırdığı için bu hastaların oruç tutmaması tavsiye edilir.
Hamile hanımlar: Hamilelik çok hassas bir mevzu olduğundan, oruç olayına doktorla birlikte karar vermek uygundur. İlk ve sonuncu 3 ayda oruç tutmamalıdır. Sağlıklı bir hamilelikte, eğer Ramazan hamileliğin 4. ve 6. ayları arasındaysa, uzman doktorun yakın müşahadesi altında oruç tutabilir.


 
Ramazan nükteleri

Sultan II.Mahmud Han asr-ı ricalinden bir zât, Ramazanda bazı ahbab ve tanıdıklarını iftara davet etmiş. Meşhur şair İzzet Molla da davetliler arasındaymış.

Yatsı ezanı okunmuş, cemaatle namaza başlamışlar. İmamlık eden zât, namazı neredeyse iki secdeyi bir edecek kadar acele kıldırıyormuş. Çok kısa zamanda sonuncu rekatın tahıyyatına gelmişler. O aralık dışarıdan bir adam gelip namaz kıldıklarını görünce:

"Hazır abdestim varken ben de cemaate yetişeyim" diye düşünüp safa dahil olacağı sırada cemaat selam vermiş. İzzet Molla dönüp adama şöyle demiş:

"Be adam! Biz içinde iken yetişemiyoruz, sen dışarıdan gelip nasıl yetişeceksin?"

Bir ramazan günü III. Mustafa'nın veziri Koca Ragıp Paşa'nın konağında yapılan sohbet esnasında Ragıp Paşa Şair Haşmet'e hitaben:
- 'Senin de borcun var mı Haşmet?' diye sorar ve ondan sonra şu cevabı alır:
- Evet efendim, mahalle bakkalına bin kuruş, kasaba beş yüz kuruş... Ragıp Paşa sorusunun anlaşılmadığını düşünerek şu açıklamayla birlikte tekrarladı sorusunu:
- 'Ben onu sormuyorum, oruç borcun var mı?' Şair Haşmet bu soruyu şöyle cevaplamış:
- Paşam, oruç borcunu ALLAH sorar; sizin soracağınız kul borcudur.

Adamın biri ramazan günü erik yiyormuş. Bunu gören adam:
- Yahu, Müslüman olan böyle oruç yer mi? demiş.
Adam:
- Hayır oruçluyum, cevabını verince adam, avurdunun şişliğini işaret ederek:
- Ağzındaki nedir? diye sormuş.
Adam:
- Eriktir, demiş, iftara kadar yumuşasın diye ağzımda tutuyorum

Beyzâde ramazan girer girmez her türlü melanetten tövbe ederek namaza başlamış. Onu mescidde gören tanıdıkları kenardan işaret ederek, “MaşALLAH, ne de güzel namaz kılıyor, ne de güzel yakışıyor, nazar değmesin” gibi güzel kelimelerle taltif ettikçe bu lâflar bizim beyzâdenin kulağına değmekte ve delikanlı içten içe hoşnut olup zevke gelmekte ve içi içine sığamamaktadır. Nihayet bir yerde kendini zapt edemeyip namazı rükûda iken bozar ve kendisini methedenlere seslenir,
- Belki haberiniz yoktur, üstelik şu anda oruçluyum bile!..
 
Oruçluya Mekruh Olan Şeyler

Zaruretsiz bir şey tatmak,


Zaruretsiz bir şey çiğnemek,


Önceden çiğnenmiş ve tadı kalmamış bir sakızı çiğnemek,


Öpmek,


Kişinin eşiyle sarılması ve kucaklaşması,


Tükrüğünü ağzında biriktirip yutmak,


Kan aldırmak.
 
Sadaka-i Fıtır

Ramazan ayında verilmesi vâcip olan bir sadakadır. Nisaba mâlik olan her müslümana vâciptir. Vâcip olmasının şartları:

Müslüman olmak, hür olmak ve aslî ihtiyaçlarından fazla olarak nisâp miktarı mala sahip bulunmaktır. Zekâtta olduğu gibi bu malın nâmi (üreyici) olması ve üzerinden bir yıl geçmesi şart değildir. Zekâtın verildiği yerlere sadaka-i fıtır da verilebilir.

Vâcip olmasının vakti, ramazan bayramı günü tan yerinin ağarmasıyla, bayram namazından çıkma zamanına kadardır. Vaktinden evvel verilmesi de câizdir.
 
Saç boyatmak orucu bozar mı?

Saç boyatmak

Sual: Saç boyatmak, kasık tıraşı olmak veya serinlemek için duş almak orucu bozar mı?

CEVAP

Hiçbiri bozmaz.
 
Tutamadığımız Oruçlar

hocam nezamndır aklımda sıze sormak hep unutuyorum bundan dolayıda rahtsız oluyorum hocam ben 24 yasında bır kızım ve buzamana kadar hıc oruc tutmadım sadece gecen yıl tuttum namazımda aynı sekılde bı kılıyorum bı kılmıyorum bu orucu nasıl yapmam gerekır yenıden hepsını tutmakmı lazım yoksa tutmadgımın hepsının sadakasınımı vermem lazım lutfen bana donus yaparsanız cok sevınırım ALLAHIM sızden razı olsun

Şayet kişi hasta değilse geçmiş oruçlarını tutmakla mükelleftir,oruç tutamayacak olan kişi fidye verebilir.
 
2013 Sahurda Nasıl Yemekler Yenmeli ?



Sahurda yiyeceğiniz yemeklerin seçimi çok önemlidir. Siz orucunuzu tutarken sizi rahatsız edebilecek yiyeceklerden kaçınmak gerekir. Ramazan ayında doğru şekilde beslenebilmek için vede çok açlık hissetmeden ramazan ayını geçirmek isterseniz sahura mutlaka kalkmanız gerekmektedir.

Mübarek ramazan ayında beslenme düzeninizi bozmamanız için vede bununla birlikte sağlıklı bir şekilde beslenmeniz için sahurda yiyeceğiniz yemekleri hafif yemeklerden seçmenizde fayda vardır.

Sahurda yemek yedikten sonra yeniden yattığınız için vede gece metabolizmanız tamamen yavaşladığı için yiyeceğiniz düzensiz ve sağlıksız yiyecekler yüzünden çok kilo alabilirsiniz. Yağlanma oranınızda artmış olur.

Sahur sofranızı meyvelerden ve sebze yemeklerinden seçmeye özen gösteriniz. Yağlı hamur işlerinden uzak durmanız gerekir.

Domates, salatalık, biber benzeri sebzeleri bolca tüketin. Yoğurt ve süt gibi tok tutacak besinlşeri mutlaka sofranızda bulundurun.

Sıvı tüketimize sahurda çok önemlidir. Gün boyunca su kaybı yaşacağınız için sahurda bol su içmeniz gerekir. Komposto ve taze sıkılmış meyve sularıda içebilirsiniz.
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri