Rakı fabrikası mı? Komik olmayın!

Konu sahibi son olarak 3467 gün önce görüldü
RAKI FABRİKASI MI? KOMİK OLMAYIN!

Ne olmuş yani Abdülhamid han rakı fabrikası açmışsa?


Güldürmeyin insanı, Abdülhamid mi ilk rakı fabrikasını açmış?

Hayır, o muhterem ve muhteşem zat, sadece işi resmiyete bağladı. Memleketin dört bir yanı içki, fuhuş, hırsızlık, arsızlık, zulüm, iftira dahil her türlü suçun işlendiği bir batakhaneye çoktan dönmüştü.

Abdülhamid Han tahta geçmeden belki de 70 sene önce Osmanlı'da İslam'ın adı vardı, kendi yoktu. Devlet uygulamaları da, halkın itikadı ve ameli-yaşantısı da çoktan İslam'dan uzaklaşmıştı ve bazılarının zan ettiği gibi Osmanlı'nın son zamanındaki türlü rezilliklerin sorumlusu da İslam dini değil, müslümanlar değil.

İşte Abdülhamid han bunu bildiği için dar'ül harp fıkhına tabi oldu. Yani İslam dininin, kafirlerin ülkesinde uygulanan fıkhına tabi oldu. Ve mesele sadece rakı, içki değil ki, daha neler neler var.

Osmanlı'da ilk meyhaneler, ilk alkollü içki imalatı yapan fabrikalar 1850'den sonra açıldı ve hemen iyice yayılmaya başladılar. Abdülhamid han ise 1876'da, hiç de talip olmadığı halde, bir zaruret gereği tahta çıktı. Amcası Abdülaziz han da intihar etmedi. İçimizdeki İsrail'in, saraya bahçıvan olarak yerleştirdiği katilleri, onu intihar görünümlü bir cinayetle katlettiler. İntihar görüntüsü verilerek bilekleri kesildi. Devlet mekanizması çoktan içimizdeki İsrail'in nüfuzuna girmişti. Bu açıdan bakılınca da Osmanlı'nın son döneminde yaşanan rezilliklerin sorumluluğu padişahların, müslümanların ve İslam dininin üzerine yıkılamaz. Bu, adaletli bir tavır olmaz.

Yaygın kanaatin aksine, umumhaneler de Cumhuriyetin ilanı ile birlikte açılmadı, Osmanlı'nın son zamanlarında pek çok muhit, tam anlamı ile işret-eğlence-fuhuş merkezine dönüşmüştü.

Zaten Osmanlı devleti, 1839 tarihli Tanzimat Fermanı'nı imzalayarak, şeriatın en temel emir ve yasaklarını bile inkar etmiş, uygulamadan da kaldırmış ve bir İslam-Şeriat devleti olmaktan RESMEN çıkmıştı. Resmi imzalar ile, tartışmayı bitirecek kesinlikte bir İslam'ı ret edişti bu... İslam'ın, devlet idaresine dair en temel ve en meşhur hükümlerini bile inkar ediş, zaten uygulamadan kalkmış ya, bir de resmen de kaldırıştı bu...

Yo yoo.. Hiç aklınıza geldiği gibi değil. Kimse rahatsız olmadı. Onca medrese hocaları, onca kadılar, onca talebeler ve devlet adamları "Yahu siz neyi imza ettiniz böyle?" demediler.

Kadılar-hakimler vardı ama şeriatı uygulayamıyorlardı. Neden? Çünkü yaygın kanaatin aksine, hiçbir devlet otoritesi, halka rağmen bir uygulama yapamazdı. Şeriatı istemeyen bir halka, başında Abdülhamid Han gibi veli bir padişah, 33 sene idareci olsa bile, bir fayda sağlayamazdı. Ancak, gelecek olan ilahi tokadın, bela ve musibetlerin tehir edilmesine sebep olabilirdi. Arada nasibi olan bazı müslümanların kendilerini düzeltip tevbe etmesine, imanlarını kurtarmasına sebep olabilirdi. Ama otuz üç koca senenin ardından o da "Bu millet azab-ı ilahiyi hak etti." deyip idareyi bırakmak durumunda kalırdı.

Nasıl bırakmak zorunda kalmasın? Hala bir şeyhülislamlık makamı vardı var olmasına ve bu makamda olan şahıslar bile memleketi İslam devleti zan ediyor, içinde bulunulan acı gerçekleri kabullenemiyor, dar'ül harpten bihaber duruyorlardı. Sonrasında da Abdülhamid Han'ın dar'ül harp fetvalarına uyarak yaptığı icraatlarını da anlayamıyorlardı. Tıpkı günümüzdekilerin de anlamadığı gibi...

Osmanlı'da zabıtalar, hiç gizlenmeden açıkça çalışan meyhanelere hiçbir şey yapmıyor ancak gece çok geç saate kadar açık kalırlarsa sıkıntı çıkartabiliyorlardı. Hayır, aklınıza kapatıldığı ihtimali geldi ise yine yanıldınız. Geç saate kadar açık kaldılarsa para cezası kesiliyordu. Mümkün olabilir mi, bir İslam devleti düşünün, her yeri meyhaneler ve umumhaneler kaplamış ama halkın rahatsızlığı yok, devletin bunları kapattığı, mani olduğu yok ve bu düzen yarım asırdır devam etsin de sonra içimizdeki İsrail'in ve İngilizlerin adamları devletin en üst makamlarına kadar her yeri ele geçirsinler de, böyle elden çıkmış bir devletin icraatlarının tek suçlusu padişahlar, müslümanlar ve İslam dini olsun olsun, öyle mi? Hayır, bu adaletli bir bakış açısı değil... Osmanlı meyhanelerden vergi alacak kadar, aslında İslam ordusu olması gereken ama bu vasıflardan çoktan çıkmış olan ordusunun içine gayri müslim tebadan asker ve komutan alacak kadar, gayri müslim tebayı devlette idareci yapacak kadar düşmüştü ve İslam'dan çıkmıştı. Zaten öyle olmasaydı, hiç yıkılır mıydı?

Gerçekçi olun, geçmişi de bu günü de doğru tahlil edin ve bir kenara çekilip ezilmeyin!

Dar'ül harp fıkhını öğrenin. Dar'ül harp fıkhına göre ticaretle meşgul olun. Küfür ve isyan dolu sosyal hayatın içinde dar'ül harb fıkhına göre yaşayın ve toplum içinde, devlet kurumları içinde, özel sektörde tutunun. Dışlanan, ezilen taraf olmayın. İslam devletinde yapılamayacak ama dar'ül harp fıkhında müsaade edilmiş hileleri uygulayın!

Şer'i kaynaklara dayanan bu fetvalar, öyle fetvalardır ki, bunlara uyarak dar'ül harp bir ülkede alkol satan tesislere bile ortak olun, domuz eti satan firmalara bile ortak olun. Devlet bankalarına paranızı yatırıp faizi ile alın! Devletin tahvillerini alın! Ezilen taraf değil ezip geçen taraf olun ki bütün bunlara yine İmam-ı Azam hazretleri ve müctehid talebeleri fetva vermişlerdir. Bunları doğru şekilde öğrenip, ihlasla uygulama sahasına döktükçe sizler de birer Abdülhamid han olacaksınız ve yeterli ilmi birikime ve samimiyete sahip olmayanlar sizleri anlayamayacaklar.

Bu fetvalara da, önce kendinizi korumak, maddi ve manevi felaketlere düşmemek, gavur ülkesinde ezilip yok olup tükenmemek ve bir an önce küfrü yıkmak ve zulmü durdurmak için uyun.

Kendinizi kandırmayın!

Dar'ül harp bir memlekette dar'ül İslam fıkhı ile amel edemezsiniz. Düşünün ki hz. Peygamber (aleyhisselam) Mekke döneminde iken, sanki Medine dönemindeki gibi amel etmeye gayret etsin... Mümkün müdür ve böyle mi yapmıştır? Zaten dar'ül harp fıkhının kaynaklarından biri yine sünnettir ve Mekke döneminde peygamberimizin uygulamalarına dayanır. Devlet otororitesi müslümanların elinde olmadığında, kafirlerin elinde olduğunda, o devlette müslümanlar, çırpınıp kendilerini de parçalasalar, İslam dininin, İslam ülkelerinde uygulanan fıkhı ile yani dar'ül İslam hukuku-fıkhı ile amel edemezler.

Dar'ül harpte, dar'ül harp fıkhına uyarken, dar'ül harp bir ülkede yapmak yasak olan şeyleri de caiz görüp haddi aşmayın. Kul hakkına girmeyin. Gayri müslimlerin hakkına girmek müslümanın hakkına girmekten daha zor bir durumdur. Yarın ahirette, hesap gününde helalleşmek, haklardan kurtulmak çok daha sıkıntılı olur. Gayrete gelin, hizmet aşkı ile yaşayın ve deccal küfrünü yıkan müstesna insanlar arasında yer alın!



Bu günlerde Sultan Abdülhamid Han'ın rakı fabrikası açmış olmasını dillerine dolayıp tarihimize ve değerlerimize saldıran cahillerin bilmediği ya da bilmek istemediği husus da budur. Abdülhamid Han, başında bulunduğu devletin artık İslam devleti olmadığını, şeriat ile yönetilmediğini, halkın da İslami hayattan uzaklaştığını, her yeri cehaletin, küfrün, isyanın kapladığını bildiğinden, 1839'da imzalanan Tanzimat Fermanı ile Osmanlının resmen, yazılı, imzalı olarak İslam devleti olmaktan çıktığını bildiğinden dar'ül harp fıkhına göre hareket etti. Bu nedenle de kendi devrinde ve sonraki devirde anlaşılamadı. Onun rakı fabrikası açması şeriata aykırı bir iş değildi. Şimdi de müslüman bir idareci ya da herhangi bir müslüman tüccar, benzeri hareketler yapabilir. Lakin kendisi içki içemez, kendisi domuz eti yiyemez. Kendisi günahlara batamaz. Dar'ül harp fıkhının dışına çıkamaz. "Bulunduğum ülke dar'ül harp, harp varsa her şey caizdir" diyerek haddi aşamaz. Kimsenin malına, canına, namusuna zarar veremez.


Bir senede onlarca kurs, medrese açar bu parayla ve niyeti düzgün ise, sınırları korumuş ise bu yardımları kabul görür. Cihad olur.

Para gücü ile de memleketin sorunlarına temelden müdahale eder, kafirlerin politikalarını, hilelerini bozar. Müslüman ilim adamlarının, devlet adamlarının yetişmesine zemin hazırlar. Lüzumsuz siyasi mücadeleler ile, partiler ile, çakma kurtarıcılar ile de vakit kaybetmez.
Medyada hizmet etmek isteyen kabiliyetli müslümanlara maddi destek de olur. Siyonistler organ kaçakçılığı, uyuşturucu kaçakçılığı ile elde ettikleri kara paralar ile Türkiye'de onlarca yıldır sözde islami, özde tuzak dolu kitaplar dağıttıkları gibi, bu müslüman da on milyonlarca gerçekten İslami kitabı ücretsiz dağıtabilir. Devasa sevaplar kazanır.

Lakin kendini kandırıp dünyevi niyetle bunu yaparsa, bir de içkiyi kendi içmeye, domuz etini kendi içmeye başlarsa, nefsinin eline düşerse, büyük aldanır, paralar hizmete de gitmez, savrulur gider, korkunç bir azabın içinde bulur kendini... Helak olur. Allah'ın azabı gerçekten korkunçtur, çılgındır.

Bu nedenle, düz yolda yürümeyi bilmeyen, vasıfsız, donanımsız, iradesi zayıf müslümanların işi değildir bu gibi hizmetler.

Bu kabiliyette ve vasıflarda olmayan müslümanlar da, bu kabiliyet ve vasıflarda olan müslümanlara tabi olurlar, emirlerine itaat ederler. İşte o vakit ne sözde İslami partilere gerek kalır, ne böyle 150 yıldır bitmek bilmeyen siyasi tartışmalara, çekişmelere...

Zaten demokratik seçim sistemi de içimizdeki İsrail'in tuzaklarının büyüklerinden biridir. Başka da bir şey değildir.

akademi dergisi
 
Geri