PEYGAMBERLİK NEDİR? MUHAMMED “aleyhisselâm” SON PEYGAMBERDİR

Konu sahibi son olarak 3472 gün önce görüldü
ÖNSÖZ

Allahü teâlâ, dünyâda bütün insanlara acıyarak, fâideli şeyleri yaratıp göndermekdedir. Âhıretde, Cehenneme gitmesi gereken âsî mü’minlerden dilediğini afv edecek, doğruca Cennete kavuşduracakdır. Her canlıyı yaratan, her vârı, her ân varlıkda durduran, hepsini korku ve dehşetden koruyan yalnız Odur. Böyle bir Allahın şerefli ismine sığınarak, bu kitâbı terceme etmeğe başlıyoruz.

Allahü teâlâya hamd olsun! Onun çok sevdiği Resûlü Muhammed aleyhisselâma salât ve selâm olsun! Bu yüce Peygamberin temiz Ehl-i beytine ve âdil, sâdık Eshâbının hepsine hayrlı düâlar olsun!

Allahü teâlâ, kullarına çok acımakda, onların dünyâda râhat ve huzûr içinde yaşamalarını, âhıretde de sonsuz se’âdete kavuşmalarını istemekdedir. Bunun için, insanlar arasından seçdiği en üstün, en iyi kimseleri Peygamber yapmış, bunlara kitâblar göndererek huzûr, se’âdet yolunu göstermişdir. Se’âdete kavuşmak için, önce kendisine ve Peygamberlerine inanmak lâzım olduğunu bildirmiş, sonra kitâblarındaki teklîflere uymağı emr etmişdir. Böyle inanan ve teklîfleri beğenen insana (Mü’min) ve (Müslimân) denir.

Allahü teâlânın var ve bir olduğunu ve Peygamberlere nasıl inanılacağını bildirmek için, islâm âlimleri birçok dilde çok kitâb yazdılar. Kısa, açık, kolay anlaşılır, şübheleri, vesveseleri giderir olarak yazılmış olanlardan arabca (İsbât-ün-nübüvve) kitâbı çok fâidelidir. Bu kitâbı, büyük islâm âlimi, imâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî, onsekiz yaşında iken yazmışdır. (Şerh-i Mevâkıf) kitâbının son kısmından seçdiği yazıları almış ve bunları açıklamışdır.
İlk olarak, urdu tercemesi ile birlikde Pâkistânda basılmışdır. İmâm-ı Rabbânî, 971 [m. 1564] senesinde, Hindistânda Serhend şehrinde tevellüd etmiş, 1034 [m. 1624] de, orada vefât etmişdir.

Bütün insanların, sömürücü ve aldatıcı yayınların şaşırtıcı te’sîrlerinden kurtularak, bu kitâbı dikkat ile ve insâf ile okuyup, dünyâda râhata ve huzûra, âhıretde de sonsuz se’âdete kavuşmaları için âcizâne düâlar ederiz.

Çün aşk denizi dalgalandı,
Ol dürr-i yetîm zâhir oldu.
Şânında buyurdu, Hâlıkı pâk,
(Levlâke levlâk lemâ halaktül eflâk).

Mahmûdu Muhammedü mübeccel,
Mahbub-i Hüdâ, Nebiyyi mürsel.
Doğdukda o şemsin ziyâsı,
Doldurdu bütün kâinâtı.

Gördü onu basîr olanlar,
Görmiyor, yalnız kör olanlar.
O gonca, Mekkede açıldı,
Kokusu dünyâya saçıldı.

Zerredir o güneşden el’an,
Âlemdeki ilm ile irfân.
Bugün dolduran, rûy-i zemîni,
İlmler, o gülün filizi.

Ol güneşin olmasa berkı,
Kim parlatırdı, şarkı-garbı?
Olmasa Endülüs okulu açık,
Kim Avrupaya tutardı ışık.

İlm merkezi Semerkand, Bağdâd,
Etdi, yeryüzünü cehlden âzâd.
Böylece kapladı her yeri,
Hızla envâr-ı Muhammedî.

İnsâf et, ey inadcı insâf,
Meydânda değilmi ilmi eslâf?
Kim eyledi Mustafâ gibi,
Tevhîd-i Cenâb-ı ezelî? Kaynak:Hak Sözün Vesikaları
 
PEYGAMBERLİK NEDİR KİTÂBININ ÖNSÖZÜ

Kullarına kurtuluş yolunu göstermek için Peygamberlerini gönderen ve Onlardan dördüne büyük kitâb indiren ve kitâblarında çarpık, sapık birşey bulunmıyan, Allahü teâlâya hamd ederim. Onun son Peygamberi Muhammed aleyhisselâma indirdiği kitâbı, (Kur’ân-ı kerîm)dir. Kur’ân-ı kerîmde, kullara lâzım olan herşey bildirilmiş, inanmıyanlar azâb ile korkutulmuş, islâmın şartlarını yapan mü’minler Cennet ile müjdelenmişdir. Allahü teâlâ kullarının dinlerini, Muhammed aleyhisselâmı göndermekle temâmladı. Muhammed aleyhisselâmın getirdiği dîne (İslâmiyyet) denir. İslâm dîninde olanlardan râzı olacağını bildirdi. Geçmiş zemânlarda da, açık âyetleri ve büyük mu’cizeleri bulunan Peygamberleri kullarına gönderdi. Muhammed aleyhisselâmdan sonra hiç Peygamber gelmiyeceğini Kur’ân-ı kerîmde bildirdi. Kör olanın yol gösterenlere teslîm olması gibi ve çâresizlikden şaşırmış olan hastanın merhametli tabîblere kendini teslîm etmesi gibi, insanların da, aklın eremiyeceği fâidelere kavuşabilmeleri ve zararlı şeylerden, felâketlerden kurtulabilmeleri için, gönderdiği Peygamberlere teslîm olmalarını emr etdi. Muhammed aleyhisselâmı, Peygamberlerinin en üstünü, en merhametlisi yapdı. Onun milletini, en âdil ümmet eyledi. Onun dînini, hepsinden olgun eyledi. Onun hâlinde aşırılık ve noksanlık olmadığını ve derecesinin üstünlüğünü ve bütün mahlûkların Peygamberi olduğunu kitâbında âyetlerle bildirdi. Birliğini ve hiçbirşeye benzemediğini anlatmak için ve kullarının bilgilerinin ve işlerinin düzenlenmesi ve hasta kalblerinin tedâvîsi için, Onu kullarına son Peygamber olarak gönderdi. Ona ve Âline ve Eshâbına, bizden gece, gündüz, çok çok salât ve selâmlar olsun! Onlar, doğru yolu gösteren yıldızlar ve karanlıkları aydınlatan ışık kaynaklarıdır.

Biliniz ki, Allahü teâlânın merhametine çok muhtâc olan bu kul, ya’nî Abdül’ehad oğlu Ahmed [İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sânî], Allahü teâlâdan, kendisini ve dedelerini ve hocalarını ve talebelerini, kıyâmet gününün azâblarından korunmasını diledikden sonra, derim ki, Peygamber gönderilmesi lâzım olduğuna ve Kur’ân-ı kerîmde ismleri bildirilen yirmibeş Peygambere inanmakda ve son Peygamberin getirdiği dîne uymakda, zemânımız insanlarının gevşekliklerini ve bunun yaygınlaşdığını üzülerek gördüm. Hattâ, Hindistânda öyle oldu ki, mevkı’ sâhibi, güçlü kimselerden ba’zısı, islâmiyyete tam uyan sâlih müslimânlara işkence ediyorlar.
Peygamberlerin sonuncusunun mubârek ismini alaya alanlar ve analarının, babalarının koydukları mubârek ismleri uydurma ismlerle değişdirenler türedi. Kurban bayramında, müslimânın kesmesi vâcib olan sığırın kesilmesi Hindistânda yasak edildi. Câmi’ler yıkılıyor veyâ müze, depo yapılıyor. İslâm mezarlıkları, oyun yeri, çöplük yapılıyor. Kâfirlerin kiliseleri, eski eser diyerek onarılıyor. Onların ibâdetleri, bayram günleri, müslimânlarca da kutlanıyor. Sözün kısası, islâm dîninin îcâbları, âdetleri tahkîr ediliyor. Yâhud, büsbütün terk ediliyor. Bunlara gericilik deniyor. Kâfirlerin, dinsizlerin âdetleri, bozuk dinleri, ahlâksızlıkları, hayâsızlıkları övülüyor. Bunların yayılmasına çalışılıyor. Hind kâfirlerinin bozuk, iğrenç kitâbları, romanları, şarkıları müslimânların diline çevrilerek piyasaya sürülüyor. Böylece, islâm dîninin, islâmın güzel ahlâkının yok edilmesine çalışılıyor. Bunun sonucu olarak, müslimânların îmânları gevşemekde, inanmıyanlar, inkâr edenler türemekdedir. Hattâ, küfr hastalığının tabîbleri olan din adamları da, bu âfete yakalanmakda, felâkete sürüklenmekdedirler.

Müslimân çocuklarının îmânlarının böyle bozulmasına sebeb olan şeyleri araşdırdım. Şübhelerinin nereden geldiğini tedkîk etdim. Îmânlarındaki gevşekliğin yalnız bir sebebi olduğunu anladım. Bu sebeb de, Resûlullahdan bugüne kadar, çok zemân geçmiş olması ve geri kafalı, kısa görüşlü ve din câhili birkaç siyâset adamı ile fen adamı geçinen birkaç câhilin din üzerindeki sözlerinin doğru sanılmasıdır. Bu fen yobazlarının yazılarını okuyup inanan ve bunun için kendilerine aydın, ilerici adını veren birkaç kimse ile konuşdum. Bunların dahâ çok, Peygamberlik makâmını anlamakda yanıldıklarını gördüm. (Peygamberler, insanların birbirleri ile iyi geçinmeleri, iyi huylu olmaları için çalışmışlardır. Bunun, âhiret hayâtı ile bir ilgisi yokdur. İyi geçinme yollarını ve güzel huyları felsefe kitâbları da bildirmekdedir. İmâm-ı Muhammed Gazâlî (İhyâ-ül-ulûm) kitâbını dörde ayırmış. Birisinde güzel huyları bildirmiş. Bunlara (Münciyyât) demiş. Üçünde de nemâzı, orucu ve diğer ibâdetleri yazmışdır. Bu kitâbı, felsefe kitâbları gibidir. Bu da, ibâdetlerin müncî olmadığını, kurtuluşun güzel huylarla olacağını gösteriyor) diyenleri çok gördüm. Çoğu da, (Peygamberi, âyetlerini ve mu’cizelerini işitip de, aradan asrlar geçmiş olduğu için, bu habere inanmıyan kimse, dağda, çölde yaşayıp da, Peygamberi hiç işitmiyen kimse gibidir. Bunun îmân etmesi lâzım olmadığı gibi, birincisine de lâzım olmaz) dediler.

 
Bunlara karşılık deriz ki, Allahü teâlâ, insanları olgunlaşdırmak ve kalblerindeki hastalıklarını tedâvî etmek için, ezelde merhamet ederek, Peygamberler göndermeği dilemişdir. Peygamberlerin, bu vazîfelerini yapabilmeleri için, itâ’at etmiyenleri korkutmaları, itâ’at edenlere müjde bildirmeleri lâzımdır. Âhiretde, birinciler için azâb, ikinciler için sevâb bulunduğunu haber vermeleri lâzımdır. Çünki insan, kendine tatlı gelen şeylere kavuşmak ister. Bunlara kavuşabilmek için, doğru yoldan sapar, günâh işler. Başkalarına kötülük yapar. İnsanları kötülük yapmakdan korumak, dünyâda ve âhiretde râhat ve huzûr içinde yaşamalarını sağlamak için, Peygamberlerin gönderilmesi lâzımdır. Dünyâ hayâtı kısadır. Âhiret hayâtı sonsuzdur. Bunun için, âhiret hayâtındaki se’âdeti kazanmak önce gelmekdedir. Eski felsefecilerden ba’zıları, kendi görüş ve hayâlleri ile hâzırladıkları kitâbların sürümlerini artdırmak için, Peygambere inen kitâblarda okudukları ve bunlara inananlardan işitdikleri, ahlâkı güzelleşdirmek ve fâideli işler yapmak yollarını bunlara karışdırdılar. Hüccet-ül-islâm imâm-ı Muhammed Gazâlînin, kitâbında ibâdetlere de yer vermesine gelince, fıkh âlimleri ibâdetlerin nasıl yapılacaklarını bildirdiler. İnceliklerini anlatmadılar. Çünki, onların maksadı, ibâdetlerin doğru yapılmasının şartlarını ve şekllerini bildirmekdi. İnsanların içlerine, kalblerine bakmadılar. Bunları bildirmek, tesavvuf âlimlerinin vazîfesi idi. İmâm-ı Gazâlî, bedenlerin ve görünen işlerin iyileşmesini sağlıyan din ile, iç âlemin temizliğine kavuşduran tesavvuf bilgilerini birleşdirdi. Kitâbında bu ikisine de yer verdi. İkincisine (Münciyyât), ya’nî felâketden kurtarıcı bilgiler ismini verdi ise de, ibâdetlerin de müncî olduklarını bildirdi. İbâdetlerin kurtarıcı olmalarını sağlamak, fıkh kitâblarından öğrenilir. Kurtarıcı olan kalb bilgileri, fıkh kitâblarından öğrenilmez. Bunu dahâ iyi anlamak için, bu kitâbda bildirdiğim, O yüce imâmın sözlerini okumalıdır.

Tıb adamı Calinosu ve nahv âlimi Amr Sîbeveyhi görmedik. Bunların o ilmlerde mütehassıs olduklarını nerden anladık? Tıb ilminin ne demek olduğunu biliyoruz. Calinosun kitâblarını okuyor, sözlerini işitiyoruz. Hastalara ilâc verdiğini, derdlerden kurtardığını öğreniyoruz. Buradan, onun tabîb olduğuna inanıyoruz değil mi? Bunun gibi, nahv ilmini bilen bir kimse, Sîbeveyhin kitâblarını okuyup, sözlerini işitince, onun nahv âlimi olduğunu anlar ve inanır. Bunlar gibi, bir kimse peygamberliğin ne olduğunu iyi anlar ve Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri incelerse, Muhammed aleyhisselâmın, peygamberliğin en yüksek derecesinde olduğunu iyi anlar. O iki âlime olan îmân hiç sarsılmadığı gibi, câhillerin, sapıkların iftirâları, lekelemeleri, onun Muhammed aleyhisselâma olan bu îmânını hiç sarsmaz.
Çünki, Muhammed aleyhisselâmın bütün sözleri ve bütün hareketleri, insanların olgunlaşmalarına rehberlik etmekde, îmânlarının ve işlerinin doğru ve fâideli olmalarını sağlamakda ve kalblerindeki hastalıkların tedâvîsine ve kötü ahlâklarının giderilmesine, medeniyyete ışık tutmakdadır. Peygamberlik de, bu demekdir.

Dağda, çölde [ve komünist memleketlerde] yaşayıp da, Peygamberleri işitmemiş olana (Şâhik-ul-cebel) denir. Bunların Peygamberliğe ve Peygamberlerin gönderilmiş olmasına inanmaları mümkin değildir. Bunlara Peygamber gelmemiş gibidir. Bunlar ma’zûr görüldü. Peygambere inanmaları emr olunmadı. Bunlar için Kur’ân-ı kerîmde, İsrâ sûresinin onbeşinci âyetinde, (Peygamber göndermeden önce, azâb yapmayız!) buyuruldu. [Bunlar hayvanlar gibi, hesâbdan sonra, ölecekler, Cehennem azâbı ve Cennet ni’meti görmeden, ebedî olarak yok edileceklerdir. Kâfirlerin bâlig olmıyan çocukları için de böyledir.]

Din bilgilerini din câhillerinin kitâblarından ve din düşmanlarının zehrli kalemlerinden edinenlerin şübhelerini, vesveselerini gidermek için, bildiklerimi açıklamağı düşündüm. Hattâ, bunun kendime bir vazîfe, insanlığa borcum olduğunu gördüm. Bu kitâbı yazarak, peygamberlik ne demek olduğunu ve Muhammed aleyhisselâmın, peygamberliğin tam sâhibi olduğunu bildirmeğe ve buna inanmıyanların şübhelerini gidermeğe ve kendi akllarına ve görüşlerine dayanarak bu hakîkati örtbas etmeğe kalkışan birkaç fen yobazının hiyânetlerini, zararlarını ortaya koymağa çalışdım. İslâm âlimlerinin kitâblarından vesîkalar vererek ve âciz düşüncelerimi de ekleyerek onların iftirâlarını çürütmeğe uğraşdım. Kitâbımı bir mukaddeme ile iki makale (ana söz) olarak hâzırladım. Başlangıcı da iki bahse ayırdım. Allahü teâlânın yardımına güvenerek yazmağa başlıyorum.

Mîlâdî 1581 H.Kamerî 989

AHMED BİN ABDÜL-EHAD SERHENDÎ

Bismillâhirrahmânirrahîm. Bismillâhillezî lâ yedurru ma’asmihî şey’ün fil-ardı velâ fissemâ-i ve hüvessemî’ul alîm. Bu düâyı, üç kerre sabâh nemâzından sonra, üç kerre de, akşam nemâzından sonra okumalıdır.
Tefekkerû fî âlâillâhi ve lâ tetefekkerû fî zâtillâhi.

[Tefekkerû fî acâibi mahlûkâtihî ve lâ tetefekkerû fî kemâlâtî zâtihî.]

[Allahü teâlânın zâtını düşünmeyiniz. Mahlûklarındaki nizâmı düşünerek tefekkür ediniz.]

 
Mukaddemenin Birinci Bahsi

PEYGAMBERLİK NE DEMEKDİR?

Seyyid Şerîf-i Cürcânînin (Şerh-i Mevâkıf) kitâbının son kısmında diyor ki, kelâm ilminin âlimlerine göre, Allahü teâlânın, (Seni şu yerlerdeki insanlara veyâ bütün insanlara gönderdim), yâhud, (Benden kullarıma bildir!) veyâ bunlar gibi dediği kimseye (Nebî), ya’nî (Peygamber) denir. Peygamber olmak için, insanda riyâzet ve mücâhede gibi, ba’zı şartların bulunması veyâ buna elverişli olarak doğmuş olmak lâzım değildir. Allahü teâlâ, dilediğini seçerek, bunu ihsân eder. O, herşeyi bilir ve en iyisini yapar. İrâde etdiğini yapar. Herşeyi yapmağa kâdirdir. Kelâm âlimlerine göre, Peygamberin (Mu’cize) göstermesi de şart değildir. Başkalarının, Onun Peygamber olduğunu anlamaları için, mu’cize göstermesi şartdır dediler. Yoksa, Peygamber olması için şart değildir. Eski yunan felsefecilerine göre, Peygamber olmak için, üç şart lâzımdır: Gaybdan haber vermek. Ya’nî geçmişde olmuş ve gelecekde olacak şeylerden kendisine sorulanları bildirmek. Hârika işler, ya’nî aklın, fennin yapamıyacağı şeyleri yapmak. Üçüncüsü, meleği cism ve şekllenmiş olarak görmek ve Allahü teâlânın (Vahy) etdiği sözü melekden işitmek şartdır, dediler.

Peygamberin bütün gaybları bilmesi, bizce de, onlarca da lâzım değildir. Ba’zılarını bilmek ise, yalnız Peygambere mahsûs değildir. Riyâzet çekenlerin, ya’nî yalnız olarak bir odaya kapanıp, ölmiyecek kadar az yiyip içenlerin ve şu’ûru giden ba’zı hastaların, uyuyanların, ba’zı gaybları haber verdiklerini felsefeciler de kabûl etmekdedir. Peygamberle bunlar, bu bakımdan birbirlerine benzer. Onların gayb dedikleri, belki (Hârik-ul’âde) olan, ya’nî âdet olmıyan, sık rastlanmıyan şeyler demekdir. Bunlar ise, hakîkî gayb değildir. Bunları bilmek ve bir iki kerre haber vermek, âdetin dışına çıkmak olmaz. Peygamber ile başkaları, bununla birbirlerinden ayırd edilirler. Allahü teâlânın bildirdiği hakîkî gaybları Peygamberlerin bileceklerini, kelâm âlimleri de bildiriyorlar. Fekat gaybı bilmek Peygamber için şart değildir, diyorlar.
Felsefecilerin gaybı bilmek için ileri sürdükleri, yukarıda yazılı sebebler de doğru değildir. İslâm dîninin esâslarına uymamakdadır. Bundan başka, bu sebeblerle gaybı bilmek, ayrı bir mes’eledir.Âdet dışında şaşılacak şeylerdendir. Bunlar üzerinde ayrıca durmanın fâidesi yokdur.

Âdet dışı (Hârik-ul’âde) şeyler, meselâ cismlere, maddelere, dilediği gibi te’sîr etmek, istediği zemân, rüzgâr, zelzele, yangın hâsıl etmek, dilediği zemân geminin batması, insanın ölmesi, zâlimlerin belâya yakalanması gibi şeyler, insan rûhunun cismlere te’sîr etmesidir. Hakîkatde, cismlere te’sîr eden yalnız Allahü teâlâdır. Allahü teâlâ, dilediği zemân, dilediği kimsede bu te’sîri hâsıl eder. Bunun için, âdet dışı, şaşırtıcı şeyler, yalnız Peygamber içindir, denilemez. Bunu felsefeciler de kabûl etmekdedir. O hâlde, Peygamber, başkalarından, bu sûretle nasıl tefrîk edilebilir?

Eski yunan felsefecileri, Peygamber olmıyanlardan da şaşılacak şeyler hâsıl olabilir, diyorlar ise de, bunların sık sık olmasını ve hârik-ul’âdenin (İ’câz) derecesine ulaşacağını kabûl etmiyorlar. Peygamberlerden böyle hârik-ul’âde şeyler hâsıl olduğu için, Peygamber ile başkaları birbirlerinden ayrılır, diyorlar.

Felsefecilerin, Peygamberlere melek görünmesi ve Allahın (Vahy) etdiği sözleri onlara bildirmesi şartdır, demeleri, kendi felsefelerine uygun değildir. Îmân sâhiblerini aldatmak için böyle söylüyorlar. Çünki onlara göre, melek, madde değildir. Söylemez. Ses vermek için madde olmak lâzımdır demekdedirler. Ses, hava dalgalarından hâsıl olmakdadır. Felsefecilerin bu şartları, belki, melekler şekl alır, cism hâline girerek görünür, konuşur demek olabilir de deriz.

 
İkinci Bahs
MU’CİZE NE DEMEKDİR?

Bize göre, (Mu’cize), Peygamber olduğunu söyliyen kimsenin, doğru söylediğini bildiren şeydir. Mu’cizenin şartları vardır:

1 — Allahın, mu’tâd sebebler olmadan yapmasıdır. Çünki, Onun Peygamberini tasdîk etdirecekdir.

2 — Hârik-ul’âde olmalıdır. Âdet olan şeyler, meselâ güneşin hergün şarkdan doğması, ilkbehârda çiçeklerin açması, mu’cize olmaz.

3 — Bunu, başkalarının yapamaması lâzımdır.

4 — Peygamber olduğunu bildiren kimsenin istediği zemân hâsıl olmalıdır.

5 — İstediğine uygun olmalıdır. Meselâ şu ölüyü dirilteceğim, deyince, başka hârika hâsıl olursa, meselâ dağ ikiye ayrılırsa, mu’cize olmaz.
6 — İsteyip de hâsıl olan mu’cize, kendisini yalanlamamalıdır. Meselâ, şu hayvan ile konuşacağım, deyince, hayvan (Bu yalancıdır) derse, mu’cize olmaz.

7 — Mu’cize, peygamber olduğunu söylemeden önce hâsıl olmamalıdır. Îsâ aleyhisselâmın beşikde konuşması, kuru ağaçdan tâze hurma isteyince, eline hurma gelmesi, Muhammed aleyhisselâm çocuk iken, göğsünün yarılıp, kalbinin yıkanıp temizlenmesi, başının üstünde bulut bulunması, ağaçların, taşların kendisine selâm vermeleri gibi, önceden hâsıl olan hârikalar, mu’cize değildi. Kerâmet idiler. Bunlara (İrhâs) denir. Peygamberliği kuvvetlendirmek içindirler. Bu kerâmetlerin Evliyâda da hâsıl olmaları câizdir. Peygamberler, peygamberlikleri kendilerine bildirilmeden önce, Evliyâ derecesinden aşağıda değildirler. Kerâmetleri görülür. Mu’cize, peygamber olduğunu bildirdikden az zemân sonra hâsıl olabilir. Meselâ, bir ay sonra şöyle olur deyince, hâsıl olduğu zemân mu’cize olur. Fekat, hâsıl olmadan önce, onun peygamber olduğuna inanmak lâzım olmaz.

Mu’cizenin, Peygamberin doğru söylediğini göstermesi, yalnız aklın îcâbı değildir. Ya’nî bir işin, bunu bir yapanın bulunduğunu belli etmesi gibi değildir. Çünki, aklın birşeyi, başka şeyin delîli, alâmeti olduğunu anlaması için, o iki şey arasında bir bağlantı bulunması lâzımdır. Delîl görülünce, bağlantısı bulunan şeyin varlığı anlaşılır. Başka şeyin varlığı anlaşılmaz. Mu’cize böyle değildir. Meselâ, göklerin parçalanması, yıldızların dağılmaları, dağların dağılıp toz olmaları, dünyânın sonu geldiği, kıyâmet kopacağı zemân olacakdır. O zemân Peygamber gönderilmek zemânı değildir. Bunlar, her Peygamberin haber vermiş oldukları mu’cizelerdir. Fekat, işitenlerin, bunların mu’cize olduklarını bilmeleri lâzım gelmez. Bir velîden hâsıl olan kerâmetin, Peygamber olduğunu söyliyen diğer kimse ile bağlılığı olmadığı hâlde, o Peygamber için mu’cize olması da böyledir. Buraya kadar bildirdiklerimizi, Seyyid Şerîf Cürcânî hazretleri (Şerh-ı mevâkıf) kitâbında uzun uzun yazmakdadır.

Âlimlerin çoğuna göre, mu’cize gösterirken, açıkca (Tehaddî) etmek, ya’nî, (Siz de yapınız! Yapamazsınız!) demek şart değil ise de, mu’cizenin ma’nâsında tehaddî vardır. Kıyâmet hâllerinden ve ileride olacak şeylerden haber vermekde tehaddî olamıyacağı için, bunlar kâfirlere karşı mu’cize değildir. Mü’minler bu haberlerin mu’cize olduklarına inanırlar. Evliyânın kerâmetleri de, peygamberlik iddi’â etmedikleri için ve tehaddî bulunmadığı için, mu’cize olmazlar. Tehaddî bulunmıyan böyle hârika işlerin, peygamberlik iddi’â eden kimsenin doğruluğunu göstermemeleri, mu’cizelerin de göstermemesini îcâb etdirmez.
Mu’cizeden beklenen de budur.
 
Geri